Yapım Tarihi - 1979
Süresi - 02:05:00
Formatı -
Televizyon Dizisi, Siyah Beyaz, Türkçe, Dram, Polisiye, Kitaptan Uyarlama
Vizyona Giriş Tarihi - 16 Mayıs 1989
Yönetmen - Ziya Öztan, Lütfi Ömer Akad
Senaryo - Ziya Öztan
Yapımcı - Serpil Akıllıoğlu
Müzik - Sarper Özsan
Görüntü Yönetmeni - Gani Turanlı
Eser - Faruk Erem
Kurgu - Celal Köse
Sanat Yönetmeni - Erol Keskin
Ses Kayıt - Tayfur Ersözlü,
Sacide Keskin
Laboratuar - Mimar Sinan Üniversitesi Sinema-TV Enstitüsü
Yapım Sorumlusu - Selahattin Koca,
Fazlı Doğanay, Şevket Avcı
Yapım - TRT
Oynayanlar
Erkan Yücel
Orhan Çağman
Osman Alyanak
Yüksel Gözen
Suna Keskin
Kerim Afşar
Kemal Doruk
Adnan Karabacak
Haluk Karaca
Halil Şeker
Aydın Yılmaz
Nefrin Tokyay
Nurşen Girginkoç
Babası tarafından küçük yaşta bir kaportacının yanına verilen ve seneler sonra
çekiç seslerinden delirerek patronunu öldüren Ahmet'in hikayesi. Zafer Algan
Bir Ceza Avukatının “Yasaklı” Anıları
“18 Eylül 1980. Halen yapmakta olduğum işler hakkında aşağıdaki notları
bilginize arz ederim… Saygılarımla. 1978 Kasım’ında çekimine karar verilen ‘Bir
Ceza Avukatının Anıları’ndan dördünün çekimleri ve kurguları bitmiş,
seslendirmeye hazırdırlar. ‘Suçlular ve Ötekiler’ ile ‘Mertlik’ adlarında olan
son ikisi değişik idari nedenlerle 1980 yazında çekimleri geri bıraktırılmıştır.
Şu anda her ikisinin çekimine hazırız.”
Lütfi Akad’ın TRT bünyesinde çektiği Bir Ceza Avukatının Anıları başlığındaki
filmlerle ilgili İstanbul Televizyonu Müdürü Vural Tekeli’ye sunduğu rapordu bu.
Ama son iki film hiç çekilemeyecek, çekilen dört film ise uzun yıllar hiç
çekilmemiş gibi yapılacaktı.
Öteki Sinema için yazan: Murat Kirisci
Bir Ceza Avukatı’nın Anıları, o zaman TRT’de yapımcı olan Serpil Akıllıoğlu’nun
İsmail Cem döneminde TRT’ye sunduğu bir projeydi. Türkiye Barolar Birliğinin ilk
başkanı Faruk Erem’in anılarından yola çıkarak bir TV programı yapmayı
düşünmüştü. Proje onaylanmış ama TRT’deki kısa sürelerdeki yönetim
değişiklikleri yüzünden hayata geçememişti. 1978 yılında ise TRT’yle sözleşme
imzalayan Lütfi Akad projeye dahil oldu ve bir TV programı yerine bu öykülerden
filmler yapmayı önerdi. Çekilecek 11 hikaye belirlendi. “Daha sonra ‘İçinde
şiddet unsurları var, onları temizleyelim’ gerekçesiyle 7’ye indirildi. 7
konuyla yola çıktık. Ama ancak 4 tanesini tamamlayabildik.”[i]
Dört film tamamlandı ama gösterilmedi. Denetleme Kuruluna bile girmeyen filmler
doğrudan arşive kaldırıldı. Bu yasaklamanın resmi bir gerekçesi verilmemişti ama
söylenene göre, filmlerin idam cezasına karşı olması asıl nedendi. Lütfi Akad,
kitabında şöyle diyor: “Ses görüntü eşlemesinden sonra filmleri son bir kere
daha gözden geçiriyorum ve İstanbul yönetimine teslim ediyorum. Filmleri bir
daha görmek ancak dokuz yıl sonra kısmet oluyor. Öyle ya! Devlet Başkanı’nın
‘Asmayalım da ne yapalım, besleyelim mi?’ diye soru sorduğu bir ortamda, idam
karşıtı film yapıp gösterime koymak ne demek oluyor?”[ii]
Fakat bu filmlere bakıldığında idam cezasıyla ilgili anlatımların, yasaklamanın
tek nedeni olamayacağı görülür. Ortalama 50-60 dakikalık 4 farklı öykülü filmden
oluşan Bir Ceza Avukatının Anıları dizisinde idam cezası bahsi geçen yalnızca
iki film, onlardan da doğrudan ana konusu yapan tek bir film vardı. Darbe
yönetiminin yasakladığı bu filmlerde başka neler olup bitiyordu da sakıncalı
görülmüştü? Filmler 9 yıl boyunca arşivde kaldıktan sonra, 1989’un mayıs ayında
gösterilmeye başlandı. İlk film “Emekli Başkan”dı.
Emekli Başkan
Görevinden emekli olan bir ceza mahkemesi başkanı, ömrü boyunca verdiği 5 idam
kararından ilki için vicdan azabı çekmektedir. Emekli olmasının şerefine
düzenlenmiş yemekte, onu coşkuyla kutlayan arkadaşlarının tersine, film boyunca
olduğu gibi sıkıntı içinde ve hüzünlü görünür. Bir konuşma yapmasını isteyen
arkadaşlarına “Değerli dostlarım, emeklilik adliyede omuz başınızda var veya yok
olan sorumluluk demektir. Birlikte hayal kuralım isterseniz; el attığınızda
ceketinizin kolu içinde bir kolunuzu bulamadığınızı varsayalım, sonra öbür
kolunuzu, telaşla yokladığınız her yerinizi… Daha sonra hiçtenlik… Bu adaletin
emeklisidir işte, bu benim. Bir yol ayrımıdır emeklilik. Bilinmez, ‘Gitme!’
demek için mi, ‘Yanıldın, düzelt de öyle git!’ demek için mi? Gideceksiniz,
kanun ‘As!’ dedi astınız, ‘Git!’ derse gitmemek olur mu?..” diye seslenir. Bu
depresif konuşmada Emekli Başkan, geri döndüremeyeceği kararları umutsuzca
düzeltme isteğini ve emekli olunca önceki yanlışlarını yargı yoluyla düzeltme
seçeneğinden yoksun kalmanın çaresizliğini ifade eder.
Emekli Başkan’ı rahatsız eden, bir cinayet olayında belki de yanlış kişinin
idama mahkum edilmiş olmasıyla ilgilidir. Kıdemsiz üye olduğu için o zaman
yalnızca mahkeme başkanının kararına güvenerek verdiği “idam edilsin” oyunun
doğru olup olmadığıyla ilgili derin kuşkuları vardır. Emekli Başkan
emekliliğinde bundan başka bir şey düşünmez olur. Mahkemede onun sayesinde
kurtulan adamı bulmak üzere çalışmalara başlar. Önce arşivlerde davanın
dosyasını arar. Oldukça uzun tutulmuş bu sahnelerde Emekli Başkan dosyalarla
dolu dar arşiv odasında dolaşır, dosyaları inceler durur. Karakterin sıkıntısı
sanki seyircinin de üstüne üstüne gelen arşiv dolaplarıyla dolu dar alanlarla
verilir. Emekli Başkan dosyayı bulduktan sonra, idamdan kurtulmuş olan
Abdullah’ı bulmak üzere onun köyüne gider. Abdullah’ı orda bulamaz ama asıl idam
edilen Yusuf’un oğluyla karşılaşır. Onun yüzüne fazla bakamaz, acısını
hatırlattığı için özür diler ve ayrılır. Başka bir yaşlıdan Abdullah’ın nereye
gittiğini öğrenip o kasabaya yönelir. Bir otele yerleşip Abdullah’ı bulur.
Abdullah adını değiştirmiş ve hayvan yemi, tahıl gibi şeyler alıp satarak
yaşamaktadır. Emekli Başkan’ı gören Abdullah onun yanına gelir, Emekli Başkan’ı
unutmamıştır. Onun mahkeme günü de olduğu gibi, suçlayan, asıl katilin o
olduğunu sanki gören gözlerinden yine ürker ve bunu çekinmeden de söyler. Üstüne
de cinayeti kendisinin işlediğini açıkça itiraf eder. Ama bunu yaparken hiç de
vicdan azabı çekiyormuş gibi değildir. Mahkemeden ceza almadan kurtulduğu ve
yaşamaya devam ettiği için gayet mutludur. Emekli Başkan ise yıkılmıştır. Otele
döndüğünde elleri titrer halde sanki kendisi idama mahkum olmuş gibi otel
görevlisinden son bir sigara ister. Bitiremeyip masaya düşürür sigarayı.
Cebinden ilaçlarını çıkarır. En sonda, masada cansız halde oturup kalmış
olduğunu görürüz.
Emekli Başkan, haksız yere birinin canından olmasına neden olan bir yargıcın
naif öyküsüdür. Bugün Yargıtay Başkanı’nın, ülkede yargıya güvenin %30’a
düştüğünü açıkladığı bir Türkiye’de, yalnızca hatalı olanlar değil, bilerek
verilmiş ve insanların hayatlarına mal olmuş yanlış kararlardan sonra
yargıçların nasıl bir vicdan sorgulaması yaşadıklarını bilmiyoruz. Ama tek bir
hatalı kararı bile ona ağır gelen ve buna dayanamayıp ölen Emekli Başkan’ın
tutumu düşünmeye değerdir. Bölüm sonunda anlatıcı, hakimlerin her idam
kararından sonra kendilerinin de bir kez daha öldüğünü söyler. Türkiye’deki
yargıda yaşanan pek çok örneğe bakınca gerçekten öyle olduğunu söylemek güç
geliyor. Vicdanın verdiği rahatsızlık hep orda dursa da üstleri kolayca
örtülebilmektedir. Bunu da Emekli Başkan gibi doğruluktan dürüstlükten
ayrılmamayı ilke edinmiş kişiler değil de, Abdullah gibi suçu yüzünden başka
birinin ölümüne aldırış etmemiş görünen kişiler başarabiliyor.
Emekli Başkan’ın vicdan sıkıntısı film boyunca seyirciye yansıtılırken; uzun
oturmalar, bakmalar, çay içmeler, yavaş ve aralıklı konuşmalar görülür. Bu
çekimlerin bazılarında yinelenen eylemler veya karakterin devinimi yerine,
anlatıma katkı sağlamayan bazı ayrıntılar da uzun uzun gösterilir. Emekli
Başkan’ın vicdanıyla, Abdullah’ın vicdansızlığının karşılaştırması yoluna ise
gidilmemiştir. Abdullah’ın vicdansızlığı, katı ve soğuk bir gerçeklik olarak
sert bir tokat gibi savrulur yalnızca. Bu gerçekliğe dayanamayan Emekli Başkan
ölürken herhalde Abdullah hayatına aynı şekilde devam etmektedir.
Çekiç ve Titreşim
Çekiç ve Titreşim, şehrin uzak gecekondu mahallelerinde yaşayan düşüncesiz ve
kaba bir baba, çilekeş anne, bir genç kız ve küçük oğuldan oluşan bir ailenin
öyküsüdür. Başta oto tamirhanelerinde dolaşan anlatıcı, sesin fiziksel yapısı ve
psikolojik etkilerinden bahsettiği bir sunum yapar. Çekiç ve yarattığı
titreşimlerle, insan psikolojinde yarattığı titreşimler arasında bir bağ kurar.
(Bölüm yayınlandıktan sonra, bu anlatımın bilimsel yanlışlığıyla ilgili bir
haber çıkmıştı.[iii] Senaryoda, karakterin hayattan yediği darbelerin, ruhunda
yarattığı etkilerle bağ kurulmak istenmişti ama ilk baştaki sunum bunu
destekleyemez.)
Ailenin eskicilik yapan ve hayatından bezmiş babası, oğlu Ahmet’i daha çocuk
yaşta bir tamirhaneye çırak olarak verir. Böylece onun elde ettiği gelir de aile
bütçesini destekleyecektir. Ahmet akıllı bir çocuktur, işi hemen öğrenmeye
başlar. Ama bir sahnede tamirhanede bir gazete okurken ustası gelip onu azarlar
ve işe yönlendirir. Yalnızca bu sahnede Ahmet’in okuma isteği verilir. Ahmet işi
öğrendiği ve eve para getirmeye başladığı için babası tarafından kutsanır. Bu
kutsama baba tarafından, daha çocuk yaştayken “artık adam olduğunu” söyleme ve
artık karşılıklı rakı içebilme şeklinde yapılır. Ahmet böylece çocukluğunu
yaşayamadan adamlığa terfi eder. Ahmet ustasından işinin inceliklerini öğrenir.
Ustası, yıllardır kaporta ustası olarak çalışmış ve artık bu işten yılmıştır,
çekicin parmaklardan biri haline gelmesinin gerektiği bu işte, usta artık
parmaklarının hassasiyetini yitirmiştir.
Ahmet büyür ve ustasının yerine geçer. Aynı ustası gibi, işyeri sahibine hesap
vererek ondan haftalık alan biri olmuştur. Artık eve o bakmaktadır, nişanlısıyla
evlilik hayali kurarlar ama Ahmet sırtındaki yüklerle bunu başarmasının imkansız
olduğunu bilmektedir. Bir sahnede artık ayakları tutmayan babasını sırtlayıp
dışarı çıkarmasıyla bu anlatım ayrıca görselleştirilir. Ahmet nişanlısıyla
gezmeden dönüşte çıktıkları yokuşu, önlerindeki aşılması gereken bir dağ olarak
görür. Nişanlısı ise gerçeklerden uzak romantik bakış açısıyla, Ferhat’ın Şirin
için o dağı deldiğini söyleyerek Ahmet’ten de aynısını bekler.
Ahmet, “Altın Çekiç” diye anılan ve aranan bir usta olmuştur ama patronu ona
hakkını vermemektedir. İşini en iyi şekilde yapan, aksini söylemeye kalkanlara
haddini bildiren Ahmet, bu çalışmasının karşılığını yalnızca müşterilerin ve
patronların aldığını söyler. Evden kaçtıktan sonra çocuklarıyla geri dönen -ve
artık onlara da bakmak zorunda olduğu- ablasıyla dertleşirken, “Takıldık kaldık
bu ormanda. Babamın dediği gibi, söküp çıkamadık. Bilemedik faydalanmasını.
Anlayamıyorum bir türlü.” der. Filmin senaryosundaki sorunlardan biridir bu.
Patronu Ahmet’i işini iyi yaptığından ötürü pohpohlayarak gönlünü almaya
çalışırken para verme konusunda oldukça cimridir, Ahmet’in isteklerini sürekli
geçiştirir. İzin almak istediğinde onu acil yetişmesi gereken işler konusunda
zorlayarak izin vermez. Ama Ahmet bu zorlamalara, para isteklerinin geri
çevrilmesine bir türlü ses çıkarmaz. Piyasadaki en aranan, lakap sahibi edinmiş
bir ustanın bu edilgenliğine anlam verilmez. Ahmet babasının “Zorlayacaksın
patronu. Vermedi mi bi daha isteyeceksin” sözlerini de dinlemez veya yerine
getiremez. Ahmet’in karakteri belki buna uygun değildir ama filmde bununla
ilgili bir anlatım da bulunmaz. Ahmet’in hakkını aramamasının nedenleri de
verilmemiştir. Ahmet uğradığı haksızlıklar ve bir türlü başaramamasının öfkesini
içine atıp atıp durur. Ama bu durum sonunda felaketi olacaktır. Bu bölümün
senaryosunu Ziya Öztan yazmıştı: “[Lütfi Akad] benden, bir paragraflık anının
senaryosunu yazmamı istedi. Hayatımda hiç senaryo yazmamıştım. ‘Yazın!’ dedi.
Tabii yazdım. Yazdığım senaryonun eksikleri olduğu çok belli. ‘Çekiyorum’ dedi.
(…) Lütfi Bey, senaryonun eksikliklerini bizim üzülmememiz için fark ettirmeden
düzeltiyordu.”[iv]
Nişanlısı ondan ayrılınca Ahmet’te değişimler baş göstermeye başlar. Daha
sinirli, çabuk öfkelenen biri olur çıkar. Çıraklarına bağırır, artık işini iyi
yapmaz olur. Durduk yere işini bırakır gider. Sonda bu tutumundan dolayı
patrondan azar işitince iyice delirmiş halde adamı çekiçle kafasını eze eze
öldürür. Filmin sonunda Ahmet’i çekiç tuttuğu eli bağlanmış ve hala titrer halde
deli hastanesinin bahçesinde dolaşıp dururken görürüz ve film biter.
Çekiç ve Titreşim’in en önemli anlatımlarından biri olan ses olgusu, ne yazık ki
filmde pek de etkili bir şekilde kullanılmamıştır. Bu sesler tek bir rüya/hayal
sahnesi dışında hep arka plan sesleri olarak var olurlar ve rahatsız edici
olduklarını karakterler söylemese seyirciler farkına bile varmayacaktır.
Ahmet’in giderek delirmesi sırasında doruğuna ulaşması gereken etkili ses
efektleri yoktur. Bunun dışında, eğitimsiz ve düşük gelirli bir ailenin yaşadığı
çileleri, sıkıntıları, bu ailelerde yetişen bir çocuğun hangi koşullar ve
güdümler altında kalmak zorunda kaldığını çok etkili bir anlatımla veren Lütfi
Akad, sinemasının en iyi örneklerinden birine imza atmıştır.
Kuma
Köyünde evlenip iki çocuk babası olduktan sonra Almanya’ya çalışmaya giden ve
orda bir sevgili edinip Türkiye’ye ilk ziyaretinde onu yanında getiren
Mustafa’nın öyküsüdür Kuma. Mustafa köye döner, anne babasının elini öper,
getirdiği sevgilisini de tanrı misafiri diye tanıştırır. Bu misafirlikten
hoşlanmayan anne baba, yine de önce bir şey demez ve Helga’yı hoş geldin diye
karşılarlar. Bu sırada sırtında kestiği saplarla iki büklüm eve yaklaşan
Mustafa’nın karısı Elif görülür. Bu sahne başlı başına tüm filmi özetler:
Yabancı sevgiliyle gününü gün eden ve karısını aldatmış olmaktan vicdan azabı
çekmeyip üstüne karısının ve çocuklarının yanına getiren erkek ve ailenin tüm
yükünü sırtlamış, bu yükün altında ezilmiş olan kadın…
Alman sevgili Helga Anadolu köy kadınını simgeleyen Elif’ten daha güzel
değildir, ama daha bakımlıdır. Makyaj masası önünde türlü çeşit yüz kremleri,
makyaj malzemeleri, peruklar denerken görülür. Helga erkeğin daha çekici bulduğu
kadındır. Elif ise iş yükü altında ezilmiş, bakımsız haliyle artık Mustafa için
bir arzu nesnesi olmaktan çıkmıştır. Elif artık “sadece çocuklarının anasıdır.”
İlk başta misafir hakkında pek konuşulmaz. Helga aile üyelerine getirdiği
hediyelerle de onlardan sempati toplar ama Mustafa’nın evli olduğunu bile bile
buraya gelmiş olmasından dolayı o da bir vicdan azabı çekmektedir. Yine de
Mustafa’yı sevdiğinden bu saçma durumu görmezden gelmeye çalışır. Mustafa ise
görüp görülebilecek en sığ(ır) erkek karakterlerden biri sayılabilir. Yıllar
sonra köye dönmüş olmasına rağmen filmin ilk 40 dakikası boyunca bir kez bile
karısıyla konuştuğu, onla yüz yüze geldiği görülmez. Çocuklarıyla da hiç
ilgilenmez. Helga’yı gezdirmekle vakit geçirir. Karısıyla iki laf bile etmezken,
ona tek bir hediye dahi getirmemişken; Helga belki yerel yemekleri sevmez diye
Almanya’dan konserve yemekler getirmiştir. Onun bu inanılmaz vurdumduymazlığı
karşısında anne-babası, arkadaşları onu uyarıp yaptığının yanlışlığını
hatırlatsalar da Mustafa onları duymazlıktan gelir. Elif ise sessiz kalır
olanlara, yanlarında durmamaya çalışır, yaşadığı yıkımı içine atar. Çamaşır
yıkama bahanesiyle ırmağa gidip uzun uzun suların akışına bakar.
Çileli Anadolu kadının bir ağıt gibi acıklı ama onu kutsayan bir çekimi bulunur
filmde. Elif’le birlikte üç kadının daha, eşekler üstünde ırmak dönüşünde
ilerleyişlerini gösteren bu sahnede hem Sarper Özsan’ın müziği hem de Gani
Turanlı’nın müthiş çekimleri eşliğinde Türk Sinemasındaki en güzel resimlerden
biri ortaya çıkmıştır. İnsanın başa sarıp sarıp izleyesi gelir. Kadınlar hiçbir
eylemde bulunmaz, sahnede başka hiçbir şey olmaz ama buna rağmen kadınların
yüzyıllar boyunca karşılaştıkları sorunlarla yaşama çabaları bu kısacık sahneyle
içinize işleyiverir.
Filmde bu şekilde yaşanan değerbilmezlik ve ihanete susulan durum sırasında,
Kapadokya’ya gelen bir turist kafilesi de görülür. Komik bir sahnede; tur
rehberi otobüsteki turistlere etrafı göstererek bir şeyler anlatırken, onun
gösterdiği yerlere topluca kafalarını bir o tarafa bir bu tarafa çevirerek bakan
turistler sizi nerdeyse güldürür. Rehberli gezilerde, hesaplı kitaplı, yalnızca
görülmesi istenenlerin gösterildiği bir gezi planına uyan turistlerin hali
görülür. Bu turistler, ülkenin harikalarını, eşsiz güzelliklerini görmüş olurlar
ama gezdikleri turistik yerlerden başka bu diyarda gerçekten neler olup
bittiğini veya ülkenin içini göremezler. Turist kafilesi bu şekilde üstün körü
ülkeyi gezip görürken, Helga içerde ne olup bittiğini görme şansına sahiptir.
Turist kafilesiyle karşılaşıp kendi memleketlisi turistlerle hemen kaynaşıp
onlarla vakit geçirmeye başlayan Helga’nın bu tutumu Mustafa’nın canını sıkmaya
başlar, onun sokaklarda tek başına yürümesi, tarihi kiliseye gidip dua etmesi
bazı şeyler düşündürür. Filmin sorunlu anlatımı da bu noktada ortaya çıkmaya
başlar. Çünkü Mustafa Helga’yla olan kültür farkının ayırdına yeni varmış gibi
onunla Türkiye’de birlikte olmasının imkansız olduğunu düşünmeye başlamıştır.
Ona bir an önce gidecekleri sözünü verir ve bu sorundan kaçarak kurtulmayı
düşünür. Ama Helga ülkenin dış güzellikleri yanında, içeriyi de görmüştür.
Mustafa’ya bir mektup yazarak habersiz şekilde turist kafilesiyle Almanya’ya
geri döner. Mektupta şöyle demektedir. “Sevgili Mustafa; Almanya’da olmak
istiyorum. Senin memleketin çok güzel… Eşin çok güzel, sen çok iyi bir
arkadaşsın. Ailen ve çocukların çok çok iyi… Kapadokya çok güzel, Türk insanı
çok cana yakın, ama… Helga.”
“Ama”dan sonrasına gerek yoktur çünkü film boyunca o “ama”yı görmüşüzdür. Bunun
üzerine Mustafa bir karar verir, anne-babasına Almanya’da işlerini halledip
kesin dönüş yapacağını ve artık ailesiyle birlikte olacağını, bir yabancıyla
birlikte olmasının zor olduğunu söyler. “Hayır yok bize oralardan… Ne de
oraların insanlarından. Biz bağdaşamayız.” Bu sözler anne-baba tarafından
onaylanır. Ama film de bu söylemi onaylamış olur. Başka bir kültürle ilişkileri,
biz onlarla olamayız diyerek kestirip atmayı, yüz dönmeyi savunarak filmin
anlatımı yara alır. Mustafa’nın özüne, kendi kültürüne, Elif’e ve ailesine dönme
kararı olumlanır ve seyircinin Mustafa’yı affetmesi istenir ama Mustafa’nın
söylediklerini affetmemiz mümkün değildir. Zaten bu geri dönüş kararından
habersiz olan Elif, onun gideceğini öğrenince bir düzenek hazırlar ve kapı
açılınca ateşlenecek olan bir tüfeğin önüne oturarak Mustafa’yı içeri çağırır.
Mustafa ona geri geleceğini söyleyemeden kapıyı açar ve tüfek ateşlenir.
Öykü burada sona erer, anlatıcı, Mustafa’nın çıkarıldığı mahkemede beraat
ettiğini ama yargıçla Mustafa arasında şu konuşmanın geçtiğini söyler:
– Seni cezalandıracak bir yasa biliyor musun?
– Hayır, bilmiyorum efendim.
– Ne yazık ki ben de bilmiyorum…
Anlatıcı aynısını biz seyircilere de sorar. “Seni cezalandıracak bir yasa
biliyor musun?… Ben de bilmiyorum.” Böylece tüm seyirciler Elif’in katili olmuş
olurlar. Tetiğe basmamış ama Anadolu kadınını öldürmeye neden olan toplum
suçlanır. Fakat sayın anlatıcı seyircileri suçlarken tanımını eksik bırakmıştır.
Kadınları bu kıyımlar, acılar içinde bırakan yalnızca erkekler ve buna engel
olmayan toplum mu? Toplumu yönlendiren din ve din çerçevesinde oluşturulmuş
baskıcı gelenekler, siyasal güçlerin çıkarları uğruna bu gelenekleri
desteklemesi, ekonomik ve eğitimsel açıdan toplumu ve kadınları baskılamaya
devam etmesi, kadını Mustafa’nın Helga’ya çıkıştığı gibi “evinde oturması
gereken” diye tanımlaması, bu filmden nerdeyse 40 yıl sonra hala devam
ettirilmeye çalışılan olgulardır. Suriyeli mültecilerin durumlarından
faydalanarak, Güneydoğu’da ikinci üçüncü eş almalar artmış durumda. Kuma
filminin halen güncelliğini koruyor olması, Türkiye’deki değişmeyen sorunların
neden değiştirilmek istenmediği konusunda tüm toplumu uyandırmalı.
Yasağın Nedeni İdam Cezası Karşıtlığı mı?
Yazının başında Lütfi Akad’ın, filmlerin idam cezasını eleştirdiği için
yasaklandığını söylediğini görmüştük. Fakat şimdiye kadar anlatılan üç filmde
görüldüğü üzere hiçbirinde böyle bir eleştiri, ima yoluyla bile yoktur. İlk film
Emekli Başkan’da sanıklardan birinin haksız yere idam cezası alması bile bu ceza
türüne bir eleştiri sayılamaz. Emekli Başkan filmi, yargılamanın ne kadar titiz
bir şekilde yapılması gerektiğiyle ilgilidir. Sanığın idam veya müebbet hapis
cezası alması öykü açısından hiçbir fark yaratmaz. Çekiç ve Titreşim ve Kuma
filmlerinde zaten idam cezası hiçbir şekilde anılmaz. İdam cezasını doğrudan ana
konusu edinmiş olan film, Isı adlı son filmdi. Acaba yasaklama yalnızca bu film
yüzünden mi yapılmıştı? Eğer öyleyse neden yalnızca Isı filmi yasaklanıp da
diğerleri gösterilmedi? Çünkü 1989 Mayısında da, gösterilen bu üç filmden sonra
dördüncüsü yine yayınlanmayacaktı… 30 Mayıs’ta gösterilmesi gereken Isı filmi
yerine, Türk sporcuların çoktan elendiği Avrupa Boks Şampiyonası karşılaşmaları
gösterilmişti.
Serpil Akıllıoğlu, Bir Ceza Avukatının Anıları dizisinin yapımcısıydı, 10 yıl
sonra TRT Genel Müdür Yardımcılığına getirilince bu dizinin yayınlanabilmesinde
büyük pay sahibi oldu. O zaman TRT’nin başında olan Cem Duna da önceki yıllara
göre daha özgürlükçü bir yönetim anlayışına sahipti. Dizinin yayınlanması
kararını vermişti ama dizi yayınlanmaya başlamadan bir hafta önce istifa etmiş
bulunuyordu. 1989 yılının mayıs ve haziran aylarında TRT’nin başına geçecek yeni
isim bir türlü belirlenememişti. Çünkü dönemin başbakanı Turgut Özal, kendine ve
hükümetine yakın bir ismi TRT’nin başına geçirmek istiyor ama seçtiği isimlerle
Radyo Televizyon Kurulunun belirlediği isimler uyuşmuyordu. TRT o zaman da
“yasakların, baskıların, kendi kendine koyulan sansürlerin titreştiği” bir
kurumdu.
Yasaklar ve baskılar yalnızca televizyonla sınırlı değildi. Örneğin Turgut
Özal’ı eleştiren bir yazı dizisi kaleme almış olan Bekir Coşkun’un yazıları
mahkeme tarafından durdurulmuş, daha sonraki “Saltanat Kayığı” yazısının
yayınlandığı Sabah gazetesi Özal tarafından toplatılmıştı. Gazetelerde Özal’ın
hedef gösterdiği gazetecilerle ilgili haberler yayınlanıyordu. 1 Mayıs 1989’da
göstericilerin üzerine polisin ateş açmasıyla katledilen Mehmet Akif Dalcı’nın
ölümü, “Özal suçladı, polis vurdu” başlığıyla verilmişti. Yani yasaklama, sansür
ve baskı konusunda değişen hiçbir şey yoktu.
Darbenin ardından 9 yıl geçmesine rağmen hala yasaklı kalmaya devam eden Isı
filmi neden bu kadar sakıncalıydı? Bu filmin gösterilmesi için bir 4 yıl daha
geçmesi gerekecekti…
Isı
Isı, bir idam mahkumunun son saatlerini ve bu sürede infazın gerçekleşeceği
cezaevinde yaşananları anlatır. Neden ölüm cezasına çarptırıldığını bilmediğimiz
mahkum, gardiyanlar ona yemeğini getirdiğindeki duruşlarından ve bakışlarından
bunun kendisinin son yemeği olduğunu anlar. Cezaevindeki diğer koğuşlardaki
mahkumlar da bilmemelerine rağmen sanki bir şekilde hissetmişler gibi uyumazlar
ve gece boyu Kırşehirli Çekiç Ali lakaplı Ali Ersan’ın türkülerini çalıp
söylerler. Cezaevi personeli, müdür, gardiyanlar, hizmetliler, 4 yıl sonra
tekrar çağrılan cellat, imam, adalet doktoru, mahkeme üyesi, mahkumun avukatı vd.
gece boyu demli çaylar içip sigara yakıp söndürerek yağmurlu geceyi garip bir
sakinlik ama aynı zamanda az sonra gerçekleşecek infazın dehşetini de içten içe
yaşayarak geçirirler.
Dışarıdaki şiddetli yağmura rağmen bahçeye darağacı kurulur, zabıt katibi karar
suretini hazırlar. Mahkum giderek ölüme yaklaştığı saatlerde bazen düşünceler
içinde oturur, bazen uyumaya çalışır, yan koğuşta çalınan türküleri dinler. İlk
başta kendisine verilen yemeğe dokunmayan mahkum bir ara, yaşamda kalma
dürtüsünü sergilercesine yatağından fırlar ve yemeği açlık içinde yemeye başlar
ama o sırada onu izleyen gardiyanı görünce yaşama tutunma eyleminin
anlamsızlığını tekrar hatırlayarak tabağı fırlatır atar.
Mahkumun film boyunca hiç konuştuğu duyulmaz. İdam sehpasına çıkmadan önce
avukatı son görüşmesinde ne dediğini bize aktarır. Mahkum ondan elini tutmasını
istemiştir. Mahkumun elinin ne kadar soğuk olduğundan bahseder anlatıcı, “Elimi
tut dedi tuttum. Adam soğuyordu. Eğer insanın ölmeden nasıl soğuduğunu
bilmezseniz, ölümü de cesaretle savunabilirsiniz. Öyle ya… herkesin ısısı
kendine.” der ve film sonlanır.
Isı, dışarıdaki yoğun yağmur, rutubetini seyirciye hissettiren hapishane
koridorları, görevlerini yapmakta olan ama kim olursa olsun az sonra bir insanın
hayatına son verilmesine tanık olacak kişilerin ister istemez girdikleri hüzünlü
ruh halini yansıtan bir anlatıma sahiptir. Filmde ilginç hiçbir şey yaşanmaz ama
yine de her anını ilgiyle izlersiniz. Isı, belli bir vurgu yapmadan yalnızca
yargı erki tarafından verilen ölüm cezasının gerçekleştirilmesini ayrıntılarıyla
göstermeyi ve hem idam edilenin hem de idam edenin bu olay karşısındaki tutum ve
hallerini göstermekle yetinir. Seyircilerin yargılama eylemine girişmesine izin
vermez. Mahkumu tanımadığımız için onun ölecek olmasına üzülürüz; ölüme an be an
yaklaşmasını, darağacına gidişini görmekten dolayı yaşanır bu üzüntü.
Yasaklayıcıların yaşanmasını istemediği şey de buydu işte: İdam mahkumuna
acımamalıydık. Bunun bir film olduğunu ve gerçek bir mahkumla ilgisi olmadığını
kavrayamayan yasaklayıcılar, kurgu olsa bile insanların bu konuda düşünmelerini
istemiyordu. İdam cezasına çarptırılmış bir adamın ölüme yolculuğunu gösteren
film yasaklanarak güya bu konuda bir kamuoyu oluşması engellenmişti. Ama bu
engelleme 1980’de mi başladı? Özal hükümetinin devam ettirdiği darbe
yasaklarıyla mı sürdü?
Isı filminin gösterilmeyeceği aslında daha darbe yapılmadan önce belli gibiydi.
Dizinin yapımı TRT yönetimince pek çok kez yavaşlatılmaya ve durdurulmaya
çalışılmıştı. “Bürokrasik engellerle”, yapımın üç bölümü; Emekli Başkan, Kuma ve
Isı proje başladıktan bir yıl sonra hayata geçirilebildi. Yapılması planlanmış
olan son iki film yaptırılmadı. İlk başta onayı alınmış olan diğer 5 film
projesi ise zaten çoktan elenmişlerdi. Yani Bir Ceza Avukatının Anıları dizisi,
zaten TRT’nin hükümetin maşası haline gelmiş olmasından ötürü yıllardır
sürdürdüğü sansürcü ve yasakçı tavrının bir sonucu olarak yasaklanmaya mahkum
durumdaydı. Tarihinde belki de yalnızca İsmail Cem döneminde çağdaş bir yüze
kavuşan TRT, hükümetlerin propaganda aracı olmaktan bir türlü kurtulamamıştı. Bu
propaganda yalnızca Isı filmini değil diğerlerini de yasakladı, çünkü Emekli
Başkan; yargının titiz olması gerektiğini söylerken bu titizliği göstermeyen
yargıyı rahatsız edecekti. Çekiç ve Titreşim; çocuk işçileri, geçim sıkıntısı
içinde kıvranan, doğru dürüst eğitim verilememiş halkı gösterecekti. Kuma;
kadının onurunu ayaklar altına alan bir geleneği yererken aynı zamanda kadının
yalnızca bir anneye ve ailedeki hizmetçiye indirgenmesini eleştirerek kadınları
da uyandırmaya kalkacaktı. Tüm bunlar sansürcü, baskıcı, yasaklayıcı
yönetimlerin on yıllardır sürdürdüğü ve eleştirilmesine göz yumamadıkları
gerçeklerdi.
Bir Ceza Avukatının Anıları dizisi nihayet yayınlanmaya başlayacağı zaman bu
filmlerin 10 yıl önceki olanaklarla çekildiği için eski gözüktüğü, eğer bugünün
şartlarında çekilseydi çok daha güzel olabileceği söylenmişti. Oysa dört film de
gücünü, teknik olanaklarından değil, içerdikleri düşünce ve sinemasal
anlatımlarından alıyordu ve bugün de hemen hepsi zevkle izlenecek yapımlardır.
Daha da önemlisi, 1979’da yapılmış bu filmlerde anlatılan sorunların, daha da
artmış halde güncelliğini koruyor olmasıdır.
Murat Kirisci
3 Mayıs 2016
Öteki Sinema
https://www.otekisinema.com/bir-ceza-avukatinin-yasakli-anilari/