Yapım Tarihi - 2000
Süre - 00:50:00
Format - Uzun Belgesel, Renkli, Türkçe
Bölüm Sayısı - 2
Yönetmen - Banu Avar
Yapımcı - Banu Avar
Sunan - Banu Avar
Metin Yazımı - Cengiz Özakıncı
Grafik Animasyon - Kemal EKSEN
1870 - 2000 yılları arası Türkiye tarihi. Sevr Antlaşmasının 80. yılı için hazırlandı.
1920’de Sevr Antlaşması ile başlayan ve 1990’larda yeniden gündeme getirilen Türkiye’yi bölme senaryoları.
1995 yılında "Batı Sevr istiyor" açıklamalarıyla uzun zaman gündemi işgal eden dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ne gibi açıklamalar yapmıştı? Kimler bu açıklamaları nasıl yorumlamıştı? Batı şimdi ikinci bir Sevr peşinde miydi?
Bütün bu soruların cevaplarını bulacağınız "Unutulan Yıllar" belgeseli tv8 ekranlarında.
Kaynak
TV8 web sitesi
Bölüm 1
Sevr ‘Barış’ Antlaşması"nın ana hatları 80 yıl önce bugün, 24 Nisan 1920’de Sanremo konferansında kararlaştırıldı.11 Mayıs 1920’de Osmanlı Devletine iletildi. 10 Ağustos 1920’de imzalandı. Ve kağıt üzerinde kaldı.Ama beyinlerden hiç silinmedi! Sevr gerçekleşseydi, bugün işte bu sınırlar İçinde yaşıyor olacaktık!…
1920 SEVRES ‘BARIŞ ANLAŞMASI
Yer- SEVRES (FRANSA)
24 Nisan 1920’de 1. Dünya Savaşı galipleri San Remo’da bir araya geldiler ve yenik Osmanlı Devleti’nin topraklarının nasıl paylaşılacağının ana hatlarını belirlediler. 4 ay sonra Paris’in Sevr banliyösünde tarihe Sevr Barış Antlaşması olarak geçecek bir antlaşma imzalandı.Sevr, Türkiye’yi bölmek için o güne kadar yapılmış birçok paylaşım anlaşmalarından sadece biridir…Sevr barış anlaşması neydi, nasıl bir dönemin sonucuydu? Neyi temsil ediyordu ?
İşte o yıllar unutulan yıllardı. 1990’larda PKK terörü ile Keskin olarak hatırlandı, hatırlatıldı. Onca yıl sonra porselenleriyle Ünlü bir Paris banliyösünün adı bir kez daha gündeme geldi.
1990’ların başından beri Televizyon haber bültenlerinde, gazetelerin manşetlerinde, kitapçı vitrinlerinde SEVR başlıkları çoğaldı.
SEVR- Bölünmüş Türkiye - FEDERASYON!
Türkiye’de bölücü PKK terörü tırmandıkça Sevr konulu yayınlar da artıyordu. Çünkü bölücülük ve federasyon denilince Sevr akla geliyordu, Sevr denince de federasyon ve bölücülük.
1994 - 1995 yıllarında bunu en çok dile getiren cumhurbaşkanı Süleyman Demirel oldu. Batı Türkiye’yi PKK ile mücadelede "insafsızca soykırım yapıyor" olarak değerlendirirken sonunda Demirel’i de çileden çıkartmıştı.
Süleyman Demirel - Cumhurbaşkanı
8 Mayıs 1995 32. Gün Programı
Siz diyor azınlık hakları tanıyın diyor bunlara. Şimdi bunlara anlatıyoruz ki bunlar bu ülkenin tümümün sahibi. Niçin azınlık haklarında ikinci kademe. Başka istikametlere varır.Özerkliğe varır, otonomiye varır, federasyona varır, sonra Türkiye’nin parçalanmasına varır.
1990’lar
Sevr hatırlatılıyor….
1990'larda gerek Avrupa birliği gerekse ABD yetkililerinin, Türkiye’ye öğütleri oldu. Lozan anlaşmasıyla garanti altına alınan toprak bütünlüğü, üniter yönetim yerini federasyona bırakmalıydı! Ve federasyon etnik ayrılığa dayalı olacaktı. 1990'larda ABD’nin eski Ankara büyükelçisi Morton Abromowitz , Türkiye Raporu’nu ortaya atıverdi. Bu rapora göre Türkiye gelecek on yıl içinde parçalanabilecekti. 8 Mayıs 1995 tarihinde Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel 32. Gün programında "müttefikimiz Batı bizi niye bölmek istesin, kafamızı karıştırıyorsunuz" diyen Mehmet Ali Birand’a PKK ve Batıyla ilişkiler konusunda şunları söylüyordu:
Süleyman Demirel - Cumhurbaşkanı
8 Mayıs 1995 32. Gün Programı
"Karışmasın kafanız. Evvela kendinize güvenin ondan sonra da korumak zorunda olduğunuz kendi vatanınız kendi devletiniz kendi bayrağınız kendi sınırlarınızdır.Topraklarınızın bir kısmı alınıp buraya bayrak dikilmek isteniyor.Bayrak dikmek istenenlere karşı verilen mücadeleyi sanki Türkiye Cumhuriyeti devleti birtakım insanları eziyormuş ve Türkiye Cumhuriyetinin ezdiği bu insanlara karşı birtakım insanlar silahlı mücadeleye girmiş gibi bakıyor birtakım insanlar..."
Türkiye’yi 1920’lerde kasıp kavuran Sevr 90’larda da tüm şiddetiyle esmeye başlamıştı... Yabancı ve Türk basını birden bire Lozan anlaşmasının geçerliliğini sorgular oldu. Acaba Sevr’in ölü bir antlaşmadan daha fazla bir anlamı mı vardı?
Toktamış Ateş
Siyaset Bilimci
“Şimdi 90’dan sonra sevr sözcüğünün çok sık telafuz edilmesinin sebebi aslında Sevr’in biranlaşma olmaktan çok bir mantık, bir zihniyet, bir arzuyu dile getirmesidir. Neydi bu Sevr’in arzusu? Sevr’in arzusu Osmanlı İmparatorluğunun etnik temellere göre parçalanması ve bu parçalanmışlığın sonucunda işte bir
bağımsız Ermenistan, özerk ve daha sonra bağımsız olacak, bir Kürdistan ve Osmanlı İmparatorluğunun geri kalan toprakları üzerinde değişik etki alanları.”
Demirel 8 Mayıs 1995’de Sevre şöyle geri dönüyordu:
Süleyman Demirel - Cumhurbaşkanı
8 Mayıs 1995 32. Gün Programı
“Şimdi bu Sevr’e baktığınız zaman burada iki tane, sizin de biraz evvel söylediğiniz gibi, Osmanlı Devleti’nin bünyesinden 25 tane devlet çıkmıştır. İki tane çıkamamıştır. Bunlardan birisi Ermenistan devletidir, birisi de Kürdistan devletidir. Ermenistan Devleti vardır Kafkasya’da. Fakat
Ermenistan'ın haritalarına bakarsanız onlar vilayet - i sitte diye 6 ili içine alan haritalar çizmişlerdir. Şimdi bunu eğer biz bilirsek, bunlara karşı hassas olursak bu kusur değil.”
19. YÜZYIL
BATI’nın Türk KORKUSU
Tedbirli ve dikkatli olmakta fayda vardı. Acaba Batı’nın 1920’de Sevr’e gelene kadar Osmanlı Devleti’ne gayri resmi bakışı neydi. Gelin biraz geriye gidelim 1800’lerde Avrupa’nın inatla üzerinde durduğu tek şey Türkleri geldikleri yere,doğuya sürmekti. Gelin o günlerin Avrupa basınında bu konunun nasıl işlendiğine şöyle bir göz atalım:”
8 Aralık 1876 günlü Stanboul gazetesi şöyle yazıyordu. “Türkün artık Avrupa'da hüküm sürmesine daha fazla hoşgörü gösteremeyiz. Türklere her şeyden önce yüzünü doğuya çevirip boğazların batısını tümüyle terk etmesi gerektiği anlatılmalıdır. Türkler
Avrupa'dan hemen çıkarılmalı, Avrupa'dan hemen yok olmalıdır.”
2 yıl sonra 19 Eylül 1878 günlü Daily News gazetesinde şu sözler yer alıyordu- “Türk yönetiminin üstün ırklar üzerindeki hakimiyeti kaldırılmalıdır.”
10 yıl sonra 18 Ekim 1888’de bu kez Fransız Le Figaro gazetesinde bir makalede şu satırlar yer alıyordu- “Türklerin
Avrupa'daki günleri sayılıdır. Türkler geldikleri yere Asya’ya yerleşmelidirler.”
Ve İtalyan başbakanlarından Crispi, 3 Mart 1897’de gazetelerde yayınlanan açık mektubunda şöyle diyordu- “Türkün Avrupa’daki varlığı insan haklarına sürekli bir hakarettir. Türkler dört buçuk yüzyıldır ne
Avrupalılaşabildiler ne de üzerlerinde gaddar bir egemenlik sürdürdükleri ırkları bir ulusal potada eritebildiler.
Türkiye'de ırklar soylarına göre değil dinlerine göre ayrılırlar.”
1900’lere gelindiğinde batıda en yaygın düşünce, Türkleri Avrupa’dan atmaktı. Batılı emperyalistler bir yandan kendi halklarına Türk düşmanlığı aşılayan yayınlar yaparken bir yandan da Gizli anlaşmalar yapıyorlardı.
“BİR KURTLAR SOFRASIYDI AVRUPA,
VE SOFRADA ORTADOĞU VARDI…”
Aslında Sevr’e gelene kadar yapılan görüşme ve anlaşmalar Sevr’in gelişinin habercisiydiler .
Prof. Dr. Çetin Yetkin
Müdafaa - i Hukuk Dergisi
“1838 yılında imzalanan, önce İngiltere ile imzalanan sonra arkasından diğer Avrupa ülkelerinin katıldığı Baltaliman Ticaret Antlaşması’na göre devletin elindeki tekeller kaldırılacak. özelleştirme gerçekleştirilecek ve yabancı malların Türkiye’ye girmesi gümrük indiriminden yararlanacak. Ve yabancılar Türkiye’de diledikleri şekilde çalışma özgürlüğüne sahip olabileceklerdi. Bu antlaşmanın sonuçları
kısa sürede görülmüş ve Osmanlı sanayi ve ticareti bir daha belini doğrultamayacak biçimde yıkılmıştır.”
Sevr’den 50 yıl önce dönemin emperyalist devletleri Ruslar, İngiliz ve Fransızlar bir dizi Gizli görüşmelere çoktan başlamışlardı.
Orhan KOLOĞLU
Tarihçi
“Osmanlı gidiyor. Dolayısı ile artık 1853senesinde Rus çarının İngiliz kralına söylediği kollarımızda hasta adam var. Bu nasıl olsa ölecek, onu biran evvel nasıl paylaşırız sözleri atrık gerçekleşme yolundadır. Yani burada gerçekten hasta adam yavaş yavaş gidiyor. 20. yy da yapılan anlaşmalar Sykes Picot
anlaşmalarına kadar varıyor. Böyle bir sürecin doğal sonucudur. 19.yy’da Avrupa Osmanlıyı ya ani olarak öldürmek veyahut da kendi halinde hastalığından kendi kendine ölsüne bırakma seçimi arasındadır.”
Osmanlı’yı bölüşmek üzere artarda gelecek Gizli görüşmeler, sonunda bir anlaşmaya dönüştü ve 1908’de Rus Çarı II. Nikolai ile İngiltere Kralı VII. Edward arasında imzalandı.İngiltere ve Rusya Osmanlı topraklarını gizlice paylaşıma soktuktan sonra Fransa ve İtalya’yı da yanlarına çektiler.
Ve 1914’de I. Dünya Savaşı patlak verdi.
BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI=BİRİNCİ PETROL SAVAŞI
Birinci Dünya Savaşı, emperyalist devletler arasında bir paylaşım savaşıydı. Kavga, Kara altın içindi, bu bir petrol kavgasıydı.Petrolü geleceğin yakıtı olarak kavrayan ilk ülke İngiltere idi. Onu Rusya izledi.1897’de Osmanlı topraklarında ilk petrol arama çalışmaları başlatılmıştı. Osmanlı henüz petrolün stratejik önemini kavramış değildi. İngiltere 1899’da Osmanlı toprağı olan Kuveyt’e yerleşmiş petrol arıyordu. Osmanlı toprağında ilk petrol kuyusu 1900’de Europeen Petroleum Company tarafından açıldı.
Petrolün en yoğun bulunduğu yer Osmanlı Devleti topraklarıydı. Ve de Osmanlı hasta adamdı, güçsüzdü, borç batağındaydı… O halde paylaşım oradan başlayacaktı!…
Gelelim paylaşımcılara… Birinci Dünya Savaşının galip devletleri paylaşımda hemfikirdiler ama paylarını beğenmiyor birbirleriyle didişiyorlardı.
İngiltere ve Fransa savaş sürerken 1916 Şubatında Sevr’den bir önceki son Gizli anlaşmayı imzaladılar Son Gizli anlaşma imzacıların isimleriyle anıldı. Sykes ve Picot Anlaşması. Bu anlaşma, Ortadoğu haritasını tümüyle değiştiriyordu.
Fransızlar iki yıl sonra, giriştikleri savaşın nedenini ve Osmanlı topraklarının nimetlerini şöyle açıklayacaklardı:
DUPLEİX KOMİTESİ
“Klikya, Suriye,Filistin, Kürdistan ve Musul bize hemen şunları sağlayacaklardır:
Buğday- Yılda 115 milyon kental ;
Petrol - Başka hiçbir yerde bulamadığımız ve yarın onsuz büyük bir millet olunamayacak olan petrol. Zira hayati bir sorun olan petrolsüz ne ordu ne deniz kuvveti mümkündür.
Pamuk ve Yün- İşletmelerimiz bu maddeleri büyük güçlük ve korkunç fiyatlarla İngiltere ve Amerika’dan alabiliyor. ”
İşte paylaşımcılardan biri olan Fransa için Osmanlı topraklarını uğrunda ölünür yapan bunlardı. Sykes Picot anlaşması Sevr’in bir önceki aşamasıydı. İngiltere ve Fransa’nın bu anlaşması Mayıs 1916’da Rusya’ya bildirildi.Ekim 1916’da imzalandı.
Tüm bu Gizli anlaşmalar sürerken hesaplar alt üst oldu. 1917’de Rusya’da Ekim Devrimi patlak verdi
Ve bu gizliliğin sonuydu.
Ekim devriminde Rusya’da iktidarı ele geçiren Bolşevikler ilk iş olarak çarlığın kasasında saklı Duran bütün Gizli paylaşım anlaşmalarını açığa vurdular.
Orhan KOLOĞLU
Tarihçi
“Sykes Picot’a göre Suriye, übnan bölgesi alınacaktır. Filistin bölgesi uluslararası bölge haline getirilecektir. Irak bölgesi ki petrolle ilgilidir. Özellikle ingilizlere kalacaktır. Sykes Picot’ın ilk anlaşmalarında Kuzey Irak Fransızlara bırakılmıştır. Bolşevikler iktidara gelip de Gizli anlaşmaları yayınladıkları zaman mesele burda çıkar.Birden bire anlaşılır ki ayaklansın dedikleri nsanlara bağmsızlık vermek istemiyorlar, tam aksine sömürge yapmak istiyorlar. o kargaşa birbirine sokar. onun üzerine Sykes Picot ‘ta değişiklikler yapılmaya başlanır.”
SEVRES’E BİR ADIM KALA - SYKES - PİCOT
Sykes- Picot anlaşmasına göre Osmanlı toprakları üzerinde sınırlar kağıt üzerinde 4-5 defa yeniden çizilmiş, emperyalist devletler kendi aralarındaki çekişmeyi haritalara yansıtmışlardır. Son çizilen haritaya göre, Fransa’ya Lübnan, Suriye, Klikya, Antep, Urfa Mardin Diyarbakır ve Musul’un bir bölümü veriliyordu.İngiltere Güney Mezopotamya ile Akdeniz’de Akka ve Hayfa limanlarını alıyordu. Buna göre petrol coğrafyasında bulunan tüm Arap toprakları Osmanlı’dan kopartılıyor, İngiltere ve Fransa’nın denetimine sokuluyordu.
Kağıt üzerinde bir paylaşma yapılmıştı ama devletler o kadar da kolay bölünüp parçalanamıyorlardı.
Kesilip Biçilecek bölgelerde paylaşıma hazır müttefikler yaratılmalı, bölge insanı bölüşülmeye hazır olmalıydı!… Nasıl mı?
BATININ KARTLARI- KÜRTLER VE ERMENİLER
Osmanlı’ya karşı en kolay oynanacak kart etnik karttı. Çeşitli etnik gruplar ayrı devletler kurma yönünde kolayca kışkırtılabilirdi. Buna en iyi Örnek Arabistan’da faaliyet gösteren Ünlü İngiliz ajanı Lawrence ‘tır.Petrolün en yoğun bulunduğu Arap bölgelerinde Lawrence Arapları Osmanlıdan ayırmak üzere ayaklandırmış ve Osmanlı’ya karşı savaştırmıştı.İşte 1920’ye gelirken Anadolu da Lawrence’larla tıka basa doluydu.
En iyi örneklerden biri, İngiliz binbaşı Noel’di.Kürtleri Osmanlı yönetiminden ayırıp ayrı bir devlet kurmaya kışkırtan İngiltere, tıpkı Lawrence gibi yerel dili konuşan bir ajan seçmişti.Noel , 1. Dünya savaşından önce Kürt Teali Cemiyetini denetlemekle görevlendirildi.Bu cemiyette edebiyat gösterileri yapıyor , Kürtlere kürtçe şiirler okuyordu.Savaş sonunda Sadrazam Damat Ferid Paşanın yazılı izniyle Güneydoğu Anadolu’da dolaşıyor ve tıpkı Lawrence ‘ın Arabistan’da yaptığı gibi yerel giysiler ve mükemmel bir kürtçeyle ayrılıkçılığın nimetlerini yerel halka anlatıyordu.
Petrolün peşindeki Batılı devletler petrolü elinde tutan Osmanlı devletini ortadan silmek için etnik koza tıpkı 1990’larda olduğu gibi sıkı sıkı sarılmışlardı.
Osmanlı uyruklu Ermeni ve Kürtleri de ayrı devlet kurma yönünde kışkırtıp silahlandırdılar
“1918”
Ve 1918 geldi çattı.
Yunanistanda bir liman kenti olan Mondros’da bir ingiliz savaş gemisi demirlemişti.- Agamemnon. Bahriye Nazırı Rauf Orbay’ın başkanlık ettiği Osmanlı heyeti, Osmanlı devletinin mağlubiyet anlaşmasını imzalamak üzere, bu ingiliz zırhlısına giderler. Mondros mütarekesinden sonra galip devletler, Türkleri topraklarından atma planını nihayet uygulamaya koyacaklardı. 5 Şubat 1919 günlü Journal Des Debat gazetesi birinci sayfadan şunları yazıyordu- Hemen hemen beşyüz yıl boyunca Güney Avrupa’yı yıkan ve Doğu Akdeniz bölgesindeki bütün uygarlığı çökerten bu uğursuz Türk ırkını Asya’ya sürmeli.
Mondros mütarekesi ile çok ağır bir yenilgi anlaşması imzalayarak silahlarını bırakan Türkler Avrupa basınında uğursuz ırk olarak niteleniyordu. 1. Dünya Savaşı’nı kazanan devletler çoğunu müslüman sömürgelerinden devşirdikleri müslüman askerlerini müslüman Türklerin üzerine saldırtmak için din ögesini öne çıkartmaktan özenle kaçınmış, ırk ayrılığını vurgulamışlardı. Avrupa basını 1. Dünya Savaşı’nı üstün ırktan Avrupalı’lar ile aşağı ırktan Türkler arasında geçen bir olay olarak gösteriyordu. Bu gayrı resmi görüşler Paris Barış Konferansı sırasında resmi görüşe dönüştü.
PARİS BARIŞ KONFERANSI
Galip devletler mağlupları Paris Barış Konferansına çağırdılar. Bu konferansta imzalanan Versay anlaşması ile Alman toprakları galiplerce bölüşülmüş ve Almanya galiplerce parça parça bölüşülmüştü. Osmanlı devleti de Almanya ile benzer koşullar altındaydı.Trakya ve Ege Yunanistan’a Akdeniz bölgesi İtalya’ya, Güneydoğu Anadolu Fransa’ya, Doğu Anadolu ise sınırları Amerika başkanı Wilson’ın saptayacağı sınırlar doğrultusunda Ermenistan’a vatan oluyordu. Galip devletler mağlup Almanya’ya nasıl acımasız davranmışlarsa mağlup Osmanlıya da acımasızdılar. Almanya Paris barış konferansında kendisine dayatılan ağır koşullara boyun eğdi. Çünki Almanya bu koşullara karşı koyabilecek bir halk direnişinden yoksundu. Paris’de Osmanlı heyetine de Almanya’ya imzalattıklarına benzer bir teslimiyet anlaşması imzalatacaklarından emin olan galip devletleri bir sürpriz bekliyordu. Anadolu’daki ulusal direniş.
ŞİMDİ ULUSAL Kurtuluş ZAMANI
1919
Bindokuzyüz on sekiz- Savaş bitti. Osmanlı yenik düşmüştü. Yunan odusu İzmir’e çıktı ve Ege bölgesini işgale başladı.
Ve işte tam bugünlerde 16 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa yanında Rauf Orbay’la Şişliden yola çıkıyor Tophane rıhtımında bekleyen yaşlı Bandırma vapuruna biniyordu. Türkiye’nin kaderini değiştirecek bir yolculuktu bu. Mustafa Kemal Paşa , 19 Mayıs 1919 sabahı şafakta Samsun’a varıyor ve ulusal bir direnişi örgütlemeye başlıyordu.
Orhan KOLOĞLU
Tarihçi
“Atatürk önce Anadolu’daki direnci organize etmeye çalışır çünkü o kadar dağınıktır ki, herkes hatta bölgesel şeyler vardır. Bilmem Pontus yani Trabzon bölgesinde Rumlarla anlaşıp idare edelim diyenler var, Ege bölgesinde buna benzer şeyler var. Hatta bazı gruplar Çerkesler, Abazlar, Anadolu’da oluyor bunlar bütünlük yok tam dağılma halindedirler. Atatürk 1919 yılını insanları birleştirmeye çalışmakla geçirir. Yerel dirençler var organize değiller, ne istedikleri bilinmez. Atatürk bunu sistematize eden adamdır. İki kongre, ondan sonra milletvekili seçildiği halde İstanbul’a Gitmez Ankara’da oturur.”
Galip devletler Anadolu’da başlayan bu direnişin er geç bastırılacağından emindiler. Eski sadrazam Tevfik Okday Paşa başkanlığındaki Osmanlı heyetini Paris Barış konferansına çağırmış, koşulları imzalatmaya zorluyorlardı. Ülke dıştan olduğu kadar içten de hainlerle kuşatılmıştı. Bunların en bariz örnekleriydi Kürt Şerif Paşa ile Ermeni Bogos Nubar Paşa.
Ajanlar Anadolu’da at oynatırken, işbirlikçi bu iki paşa da Osmanlı devleti toprakları üzerinde bir Ermenistan ve bir Kürdistan kurulması tekliflerini Fransız onayına sunuyorlardı.Yakışıklılığı nedeniyle Fransızların Beau Şerif güzel adam adını taktığı ve İstanbul’da Boşherif lakaplı Kürt Şerif Paşa Osmanlı devletinin paşasıydı. Maaşını Osmanlı Devlet hazinesinden alıyordu. Paris Barış Konferansı günlerinde , 11 Mayıs 1920’de Sadrazam Tevfik Paşa Sevr’in taslaklarını Fransız başbakanından almak üzere Fransız Dışişleri Bakanlığı saatli salonuna girdiğinde , Ermeni paşa da, Kürt Şerif Paşa da Fransız başbakanının yanında oturmaktaydılar.Ajanlar ve işbirlikçiler hazır ve nazırdılar.
Paris Barış Konferansı’nda anlaşmaya varılan maddeler Paris’deki Osmanlı heyeti tarafından derhal Padişah Vahdettin’e bildirildi. Galip devletler cevabı beklerken, Ankara’dan bir ses yükseldi- Mustafa Kemal, Osmanlı heyetinin imzalayacağı hiçbir anlaşmaya uyulmayacağını, millet adına tek yetkili organın Ankara’da Büyük Millet Meclisi olduğunu, bildirilerle duyurdu.
HASTA ADAMIN ÖLÜM FERMANI
Galip Devletler bu paylaşım anlaşmasının hemen imzalanması için Paris’teki Osmanlı heyetine baskı yaparlarken, heyette yer alan Reşid Bey, İstanbul’a şöyle bir telgraf geçiyordu:
“Ancak Anadolu direnişini yok edebilirseniz Padişah’ın İstanbul’da kalmasına izin verebiliriz, diyorlar... Anlaşmayı imzalamazsanız sizi İstanbul’dan süreriz, diyorlar. Cevap olarak- İstanbul Hükümetinin Anadolu direnişini bastırmaya gücü yetmediğine göre, demek ki bu anlaşmayı imzalasak da imzalamasak da siz bizi İstanbul’dan atacaksınız, dedim.”
Heyet, bu anlaşmayı imzalamadan İstanbul’a dönmüştü. Artık antlaşma Padişah Vahdettin’in önündeydi.
22 Temmuz 1920
22 Temmuz 1920 Perşembe günü öğleden sonra saat üçte Yıldız Sarayı merasim salonunda toplanan 39 üyeli Saltanat Şurasını Padişah Vahdettin bizzat açmıştı.
Şura’da Sadrazam Damat Ferid söz alıp şunları söyledi:
“Paris’te imzalamamız istenen antlaşma, İstanbul’u ve küçük bir toprak parçasını bize bırakıyor. Antlaşmayı imzalarsak iyi kötü bu kadar bir varlığımız olacak. İmzalamazsak dünya haritasından silinmekle tehdit ediliyoruz. Bu antlaşmanın imzasını oya sunuyorum. Susanlar imzalayalım demiş sayılacaktır.”
Hayatı boyunca yanından ayırmadı yaveri Tarık Mümtaz Göztepe’nin anlatımıyla- Vahdettin ayağa kalktı ve- “Bu antlaşmayı imzalamaktan yana olanlar, rica ediyorum ayağa kalksınlar.” dedi. Kendisi zaten ayağa kalkmış durumda bulunan Padişah’ın “rica ediyorum, ayağa kalksınlar” sözü buyruktu. Şura’ya katılanlardan topçu Ferik Rıza Paşa dışında herkes ayağa kalktı.
Orhan KOLOĞLU
Tarihçi
“Bizim babiali ve saray böyle hani devlet devam etsin ben de sarayda oturayım, orada idare edeyim hayalleri kuraralarken L. George’un Damat Ferid’le yaptığımız öneriye cevabı ilginçtir. Canim der bu turkey hindi demek ‘bu hindiden birkaç tüyü onlara birakırız der. Hepsi bu kadar karar verilmişti bitmişti Osmanlı.”
Saltanat Şurası’ndaki oylamadan antlaşmanın imzalanması yönünde karar çıkınca, Damat Ferit Paşa’nın başkanlığında Hadi Paşa, Rıza Tevfik Bölükbaşı ve Reşit Halis Bey’den oluşan Osmanlı Heyeti, Paris’in porselenleriyle Ünlü Sevr banliyösüne gitti ve 10 Ağustos 1920’de Sevr Antlaşması’nı imzaladı.
Prof. Dr. Sina Akşin
Siyeset Bilimci
“Jeton tam düşmemişti, o Sevr’dir. Sevr ile anlaşıldı ki Türkler Rumeli’den atıldığı gibi şimdi Anadolu’dan da aılıyorlar. Ve artık Türkler şurada çoğunlukmuş burada çoğunlukmuş bunun hiç önemi yok. Adamlar tarihsel hak kuramından gidiyorlar. Bu ne demek? Geçmişte burası bizimdi güle güle siz sonradan geldiniz, sizi buradan atıyoruz.
SEVR HAYATA GEÇSEYDİ….
Bu sözde anlaşmaya göre:
*Trakya ve Batı Anadolu Yunanistan’a verilecek
*Sivas, Malatya, Adana Urfa, Antep, Maraş ve Suriye; Fransa’ya verilecek
*Musul dahil Irak ve Arabistan; İngiltere’ye verilecek
*Güneybatı Anadolu, oniki adalar ve Rodos; İtalya’ya verilecek
*Doğu Anadolu’da bir Ermeni ve bir Kürt devleti kurulacak,
*Boğazlar ve İstanbul, ayrı bir bayrağı olan Komisyon tarafından yönetilecek
Eğer Sevr hayata geçseydi yani ulusal direniş ulusal dahi bir liderin arkasında birleşmemiş olsaydı şu anda gördüğünüz bölgede yaşıyor olacaktık..
Ayrıca bunu gölgede bırakan başka şartlara da maruz kalacaktık.
Türklere bırakılan bölgede asker sayısı 50.700’ü geçmeyecekti,devletin ağır silahı bulunmayacaktı,deniz kuvvetleri 13 küçük gemiyi geçmeyecekti, ve devlet Maliyesi Batılı galip devletlerden oluşan bir komisyonca yönetilecek,tahkim hakkı olmayacaktı.Ve kapitülasyonlar sürecekti.
Yani tümüyle sömürge bir devlet olacak, toprağı, ordusu, hazinesi Batılılar tarafından kontrol edilen bir devletin bireyleri olarak yaşayacaktık!
Şayet Anadolu’da Mustafa Kemal önderliğinde gelişen bir Ulusal Direniş Hareketi olmasaydı, Sevr’de imzalanan bu antlaşma kuşkusuz uygulanacaktı.
LORD CURZON VE TARİHİ TEHDİT
Prof. Dr. Sina AKŞİN
Siyaset Bilimci
“Türklere bu şok oldu.Ve milli mücadele konusu bu Sevr’i geçersiz kılmak ve bunda başarı kazanıldı. Ve Lozan yapıldı.Fakat Lozan antlaşmasında İsmet Paşaya Lord Curzon söylemişti. Siz reddediyorsunuz ama bunları karşınıza çıkaracağım. Yani diyordu ki bu geçici bir olaydır. Tarih normal seyrine devam edecektir. Türkleri Rumeli’den sonra Anadolu’dan da atılma süreci devam edecektir demek istiyordu. Atatürk devrimi Lozan'ı sürekli klima stratejisidir.”
Gerçekten de Sevr, Cumhuriyet döneminde de Türklerin başının üzerinde demokrasinin kılıcı gibi sallandı durdu.
“İleride dara düşüp bize yardım için geldiğinizde, burada reddettiğiniz herşeyi, cebimden çıkartıp önünüze koyacağım ...”
Lord Curzon
Lord Curzon’un İsmet İnönü’ye söylediği bu söz, tarih içinde doğrulanmıştı. Türkiye ne zaman dara düşse, Batı Lozan’da verdiği sözleri unutuyor ve Sevr hükümlerini uygulamaya davranıyordu. Cumhuriyetin ilk döneminde çıkan etnik-dinsel isyanların ardında Batının Sevr özlemi yatıyordu. Batılı devletler Lozan anlaşmasını hazmedemiyorlardı.
Orhan KOLOĞLU
Tarihçi
“Şimdi bunun intikamı nasıl alınır? Siz ekonomik olarak zayıfsınız. İçeride bir bütünlüğünüz yok. Biz sizi nasılsa mahvederiz. Özellikle Doğu Anadolu’da petrol meseleleri ki bu 90’lara kadar gelir. Onun için açık bir şekilde orada Türkiye Devleti’nin iç yapısını çarpıtma, sarsma operasyonları işlemiştir. Nereden gelir? Mesela orada Şeyh Sait ayaklanmasında bulunan silahların İngiliz kaynaklı olduğu saptandı. Garipler dağ başında bu silahları nasıl buldu anlamak kolay. O yenilgi, üzerinde güneş batmayan imparatorluğu bir numaralı gücü sen alt ediyorsun. Bunu zor hazmeder karşı taraf da.”
Bu arada, Osmanlı Devleti ile birlikte 1. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan Almanya’da birşeyler oluyordu. Almanya 1. Dünya Savaşı’nın galiplerince el konan sömürgelerine yeniden kavuşmak istiyordu. Hitler ve Nazi Partisi, Alman halkına yeniden güçlü imparatorluk sözü veriyordu. Almanya Polonya’ya girdi, Rusya’ya saldırdı ve 2. Dünya Savaşı patladı.
Dünya yıllarca kan ve gözyaşı döktü ve Almanya bir kez daha yenildi. Savaş sonunda iki kutuplu yeni bir dünya kuruldu. Bir kutupta Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği,diğer kutupta Amerika Birleşik Devletleri.
Türkiye savaşta yalnız kalmayı başarmıştı ama savaş sonrası oluşan kutupların dışında kalmayı beceremedi. Sovyet korkusuyla Amerika’nın safında yer aldı.
BATI SEVR’İ UNUTABİLDİ Mİ ?
Batının Sevr özlemiyle Türkiye’yi bölme çabaları 2. Dünya Savaşı’ndan sonra kesilmiş gibi görünüyordu. En azından 1945 - 1965 arası, 20 yıl gibi uzunca bir süre, Batı Türkiye’nin Lozan’da belirlenen üniter yapısına ve toprak bütünlüğüne karşıt bir tutum içinde görünmedi.
Ama sadece görünmedi. Lord Curzon’un Unutulan Yıllara gömülü bu sözleri işte bu dönem içinde özellikle Amerika tarafından hayata geçmeye başladı.
Prof.Dr. Toktamış Ateş
Siyaset Bilimci
“Sovyetler Birliği’nin Doğu Akdeniz’e inmesi ve burada Ortadoğu kontrolünü sağlaması, ki Suriye üzerinde fevkalade etkiliydi. Buradan işte Süveyş Kanalı ve Kızıldeniz üzerinden Hint Okyanusu’nu ve oradan Pasifik’e doğru bir yayılma olasılığı ortaya çıkınca başkan Truman Türkiye ve Yunanistan’ı desteklemeye başladı. Ve daha sonra. Missuri zırhımsıyla ki Missuri’nin de bir takım özellikleri olan bir zırhlı bir takım çalıştırdıklar şeyler var, yani Amerika kesin kes tavrını koymuş oldu. Burada Türkiye, denize düşen yılana sarılır, gibisinden bir uygulamaya girdi.Halk Partisi zamanında, İsmet paşa zamanında. ancak menderesle beraber bu politika doğrudan doğruya bir müttefik olmak değil de bir uydu olmak politikasına dönüştü”
Emin Değer
Yazar
“Türkiye esas, gerek askeri gerekse politik yönden emperyalizmin güdümüne sokan Truman doktrinidir. 1945 yılında SSCB’ nin Türkiye’den istemleri üzerine Türkiye biraz da korkuyor. İsmet İnönü’nün statikocu bir yönetimi sürdürmesi nedeniyle çırpınmaya başlar. Yani SSCB tehdidinden nasil kendimizi koruyabiliriz düşüncesi egemen olur. Yine İngiltere’ye başvurur. İngiltere savaştan yeni çıktım size yardım edemem der. Oysa 39'’a İngiltere ile anlaşma yapılmıştır. İngiltere yardim edecektir. 1946'’a ABD’ de şu an düşünmüyoruz der.”
Bu bir nevi ‘daha çok istesin’ politikasıdır. Türkiye Sovyet tehdidinden korkmuştur. Sığınacak yer arar ve nazla karşılaşır. Ama sonuçta arzusu gerçek olur. Türkiye, Sovyet tehdidine karşı Amerikan şemsiyesi altına girer.
O dönemde Türkiye birçok uluslararası anlaşmaya içeriklerini pek de önemsemeden imza koydu. Bunlardan en önemlisiydi Marshall Planı.
Prof. Dr. Erol MANİSALI
İstanbul Ünv. İktisat Fak.
“Bu yardımların verilmesinde,bu yardımların ülkenin ayakta durması, ama ileride endüstriyel olarak gelişip başkaldıracak kendi ulusal çıkarlarını herkese karşı koruyabilecek bir komuma gelmemesi koşuluyla. Bu bakımdan bu paraları verenler yardımı yapanlar iki şeyi düşünürler. Bu yardım sonuçta kendi ülkelerinin Amerika veriyorsa Amerika’nın endüstrisini beslesin mallar oradan gelsin. Ki uzun vadede bu yardım verilen ülkenin ayağa kalkıp kafa tutmasına kendi ulusal çıkarlarını koruyacak bir konuma gelmesine neden olmasın.Bu iki temel amaç sözkonusudur.”
Yer - Ankara Tarih- 4 Temmuz 1948
Türkiye Lord Curzon’un sözü doğrultusunda ilk adımı attı. Marshall Planı imzalandı ve 8 ekim 1948 Türkiye ilk kez Dünya Bankası’na 50 milyon dolar borçlandı.O zaman 1 dolar 1 Türk Lirası değerindeydi. İlk borçlanma gerçekleşmiş Amerikan yardım programı ağını örmeye başlamıştı.
Prof. Dr. Çetin Yetkin
Müdafaa - i Hukuk Dergisi
“Bu programın özü Türkiye’nin sanayileşmemesi, sanayi olarak çekiç testere gibi basit aletler yapmakla kendini sınırlı tutması, kimya sanayinde bile tarım ilaçlarından öte bir şey yapmaması, buna karşılık Batı’nın bu malları ithal etmesi bize önerilmiştir. Ayrıca önerilen şeylerin başında demiryolu politikasından vazgeçip karayolu politikasına girilmesi ve devlet işletmelerinin özelleştirilmesi gelmektedir.”
“YENİ BİR DÜNYA KURULUR
TÜRKİYE O DÜNYADA YERİNİ ALIR!”
Ama her şey Türkiye’nin düşündüğü gibi gitmedi. Türkiye Atatürk’ün gösterdiği yoldan, ağır sanayi kurarak kalkınmak ve gelişmiş ülkeler düzeyine tırmanmak istiyordu.
Batılı müttefikler ise Türkiye’nin ağır sanayi kurmasına karşıydılar. Onlar Türkiye’nin bir tarım ülkesi olarak kalmasını kendi çıkarları için uygun görüyorlardı. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye ile Batı arasında ilk sürtüşme bu yüzden çıktı....
Prof. Dr. Toktamış Ateş
Siyaset Bilimci
“1957’ye kadar 53’ten sonra azalan bir biçimde eşler gitti ve 58’de Türkiye moratoryumunu ilan etti. Hani beklenirdi ki Türkiye moratoryumunu ilan edince hani bütün kaderini bütün varlığını bağlamış olduğu bir takım ülkeler Amerika başta olmak üzere Türkiye’ye arka çıksınlar. Çıkmadılar. İşte bir borçlar genel müdürlüğü oluşturuldu. Türkiye’nin gelirini giderini bir kağıt üzerine dökerek bir uzun vadeli plan yapıldı. Ama bu planlar bu günkü İMF reçeteleri gibi acı verici, müdahale edici değildi. Bunun altını çizmek lazım.”
Türkiye, Batının müttefiki olmuştu, fakat Batının tarımcı olun önerisini dinlemiyor; ağır sanayi ile kalkınma düşüncesinden vazgeçmiyordu. Dahası eğer ağır sanayi kurmak için istediğimiz krediyi dostumuz Batılılar vermezse biz bu krediyi Rusya’dan alırız diyordu. İskenderun Demir Çelik, Seydişehir Alüminyum, İzmir Rafinerisi gibi büyük tesisler için Batı kredi vermeyince Türkiye bu tesisleri Rusya’dan kredi alarak yapmıştı. Amerika’nın Türkiye’deki en iyi dostu olan Adnan Menderes, ABD’den alamadığı bir krediyi Sovyetlerden almaya yönelince, devrildi.
1960’lara gelindiğinde Türkiye ile Batı arasında 1945’te kurulan dostluk çelişkili bir yapıya bürünmüş, Türkiye Batıdan adım adım uzaklaşırken Rusya’ya adım adım yaklaşmaya başlamıştı. Bu sırada Kıbrıs’ta olaylar başlamış, Rum çeteciler Türklere saldırıyordu.
Emin Değer
Yazar
“Kıbrıs’a asker çıkarmak istiyoruz. ABD büyükelçisi haber alıyor, geliyor.Diyor ki bizden izin almadan çıkamazsınız diyor. Ben hükümetimle konuşayım size haber vereyim diyor. İsmet İnönü sarsılıyor. İlk kez 47 anlaşmasındaki hatasını anlamış olmalı. Sarsılıyor ve o beyanatını veriyor- Yeni bir dünya kurulur Türkiye bu dünyada yerini bulur... Yani ABD ‘yle biz göbek bağı ile bağlı değiliz diyor. Ama ABD ile bağlı olduğumuzu 5 Haziran Johnson mektubuyla anlıyor.
Prof. Dr. Erol MANİSALI
İstanbul Ünv. İktisat Fak.
“Türkiye müdahale edecek haklı bir biçimde. Johnson’dan mektup geliyor İnönü’ye. İnönü başbakan. Hayir diyor. Elindeki silahlar benim sana NATO kapsamında ikili anlaşmalar kapsamında verdiğim silahlardır. Sen onları belli amaçlara yönelik olarak kullanırsın. Yani Türk Silahlı Kuvvetlerinin elindeki silahlar Türkiye’nin ulusal çıkarları doğrultusunda kullanılamıyor. ABD nasıl öngörürse o amaç doğrultusunda kullanılıyor. Ve aslında o mektup kullanamazsın demek ben sana kullandırtmam demektir. Kullanmaya kalkarsan 6. filoyu adayla Anadolu arasına sokarım başını derde sokarım demektir. Bana göre o mektup bir ultimatomdur.”
Kurtların kuzu postlarından yavaş yavaş soyunmaya başladıkları dönemdi bu. İşte bundan sonra Batının Sevr rüyası değişik maskelerle sık sık sahneye çıkacaktı.
Türkiye’nin önünde bir havuç vardı- “tek parça kalmak istiyorsanız orta doğuda jandarmam olun” havucu. Türkiye'nin önünde bir de sopa vardı- “reddederseniz Sevr gelir sizi böleriz”. sopası Ülke bir süre havuç sopa arasında gitti geldi.!
Bölüm 2
1920 Sevr Barış Anlaşması ve İkinci Sevr
Birinci bölüm özeti
UNUTULAN YILLAR’ın birinci bölümünde Sevr’den yola çıkmıştık. SEVR Osmanlı’nın tarihten silindiği nokta. SEVR son onbeş yıldır Türkiye’nin başını ağrıtan sorunların başlangıç noktası. Osmanlı’nın paylaşılmasından Türkiye’nin federasyonla bölünmesi çabalarına dek uzanan dikenli yolda dolaştık. Osmanlı toprakları ermeni ve kürt ayrılıkçılığıyla kışkırtılıyor, yarım asır sonra Türkiye de etnik bölücülükle sarsılıyordu.
Lozan’la yeni bir Türkiye kuruluyor. Bir süre ayakları üstünde Duran yeni devlet 1945’lerde Sovyet tehdidi ile kendini Amerika saflarında buluyordu. Ve yıllar sonra Batı’nın Sevr rüyası bir kez daha karşısına çıkıyordu.
Türkiye 1950’lerde Amerikan şemsiyesi altına girince; Mademki artık Batı müttefikiyiz öyleyse Batı Sevr tehdidinden vazgeçecektir diye düşünüyordu. Ama en ufak bir çelişkide Batı dişlerini gösterdi ve tahıl ambarı röşü biçilmiş küçük kardeş Türkiye ağabeyi Amerika’ya kafa tuttu. Tepki sert ve sarsıcıydı. İlişkiler yerli yerine oturuyordu!
Prof. Dr. Toktamış Ateş
Siyaset Bilimci
“Türkiye londra veZürih anlaşmaları çerçevesinde garantörlük hakkını kullanmak için Kıbrıs’a çıkartma yapmak isteyince Amerika Birleşik Devletleri başkanı Johnson hani yenilir tutulur olmayan bir mektup gönderdi o zamanki başbakan İsmet Paşa’ya. Ve biz bu silahları ortak düşmanımıza karşı kullanmak için size verdik. Öyle canınızın istediği gibi kullanamazsınız dedi. Tabi İsmet Paşa da eski gelenekten gelen bir insdan olarak hakettiği cevabı verdi başkan Johnson’a ve “yeni bir dünya kurulur Türkiye bu yeni dünyada yerini bulur” diye bir yanıt verdi. Ki bu aslında Türk dış politikasında çok köklü bir değişikliğin ilk adımını oluşturur. Çünkü 1947 ilk ikili anlaşma ile 1964 arasındakinin bir yaklaşık 20 yılıik dönemde Türkiye’nin diş politikası tamamen ABD dümen suyundayıi. Amerika’nın lehine olan Türkiye’nin lehine Amerika’nın aleyhine olan Türkiye’nin aleyhinedir anlayışı egemendi.
GAP - Cesur ADIM - EKONOMİK DİRENİŞ
1960’ların sonlarına doğru Türkiye Batı ile dostluğun kendisine zarar vermeye başladığını açıkça görmeye başlıyor, Batı’ya muhtaç olmadan kalkınmanın yollarını arıyordu. Güneydoğu Anadolu Projesi GAP işte bu amaçla hazırlanmıştı.
Prof. Dr. Erol MANİSALI
İstanbul Ünv. İktisat Fak.
“Böyle bir büyük projenin Türkliye tarafindan gerçekleştirilmesi ne yakın komşu ülkelerin işine gelir ne de dışarıdaki büyüklerin işine gelir. GAP uzun vadede Türkiye’yi bölgesel güç yapacaksa bu dışarıdaki büyüklerle çevredeki küçüklerin çıkarlaruyla bağdaşmaz. Bu nedenle başta engellenmek istendi.”
30 yılda tamamlanması öngörülen GAP gerçekleştiğinde Türkiye enerji alanında bağımsızlığını sağlayacağı gibi, tarım alanında dünyanın en verimli ülkelerinden biri olacak, açlık ve işsizlik sorununu aşacak, başka devletlerin yardımına muhtaç olmaktan kurtulacaktı. Türkiye’nin bağımsızlık ve kendi kendine yeterlik yönünde attığı bu dev adım, Batı’yaya kaygı vermişti. Batı Türkiye’nin büyümesini durdurmak amacıyla yeniden Sevri gündeme getirdi. Tam Türkiye GAP’ı yürürlüğe koymak üzereyken Güneydoğu Anadolu bölgesinde bölücülük rüzgarları esti. Ayrılıkçı, kürtçü gibi sıfatlar ortada boy gösterdi.
Prof. Dr. Toktamış Ateş
Siyaset Bilimci
“Doğu mitinglerinin arkasından üniversiştelerin işkalleri döneminde birden bire bu ayrılıkçı kürtçülerin solcu olduğunu gördük. Barzani hareketi bir tarafta bir tarafta doğu mitingleri derken bu hareken sol içerik kazandı.
Doğu Mitinglerinden sonra ülkede iç karışıklıklar çıkmış ve ordu 12 Mart Muhtırasıyla yönetime el koymuştu.
Yaşar DEMİRBULAK
Emekli Hv. Tümgenerali
“Devlet, devleti yönetenler bunun arkasının nereye dayandığını gayet iyi biliyorlardı. Bütün bu kargaşanın arkasında hiç şüphe yok ki dış güçler vardı. Buna ülke sayalım derseniz, birçok ülke sayabiliriz başta Amerika olmak üzere.”
Daha sonra 12 Mart muhtırasının CIA’nin ‘eylemli katkılarıyla oluşturulduğu açıklanıyor ve balyoz operasyonuyla Türkiye’de Aydın adına kim varsa içeri atılıyordu. Aklın sesi durmuştu.
İşte 1945’ten sonra Sevr’in ilk kez yeniden devlet büyüklerinin ağzından duyulduğu ortam buydu. Yapılan hazırlıklar yavaş yavaş meyvalarını veriyor, Türkiye’nin boşlukları değerlendiriliyordu.
Emin Değer
Yazar
“Podool raporu vardır. 1965 tarihinde Podool AID uzmanı, diyor ki Türkiye’deki çalışmalarımız meyvelerini vermeye başlamıştır. AID eğitiminden geçmemiş yüksek dereceli bürokrat kalmadı. Onların tümü Amerikan düşüncesi doğrultusunda eğitildi. Şimdi sıra onların alt kademelerine geldi. Bir on yıl daha geçtikten sonra Türkiye’de AID eğitiminden geçmemiş herhangi bir görevli kalmayacaktır. Düşünebiliyormusunuz askerinizi ve kamu görevlilerini eğitiyorlar. Dolayısı ile o kuşak Türkiye’de Amerika’nın etkisini kıracak bir eğilim gösteremezdi.”
Tarih- 3 Kasım 1972..
Yer- Ankara Atatürk Orman Çiftliği Marmara Köşkü
MİT meydan savaşları diye anılan Türkiye’nin üst düzeyinin en karışık olduğu bir dönemde, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın hazır bulunduğu Devlet Brifingi’nin kapanış konuşmasını Orgeneral Turgut Sunalp yapmaktadır. Sunalp bu konuşmasında Türkiye’nin yeniden Sevr planlarıyla karşı karşı olduğunu söyler:
-“Sırtımızdan meydana getirilecek bir Kürt devleti,.. bir çok dost memleketin de amaline hizmet edecektir.. Ermeniler Türk topraklarında kuracakları Ermenistan’ı Doğu Anadolu’da mı yoksa Kilikya’da mı kuracaklarını tartışıyorlar... Bütün bu faaliyetler gözümüzün önüne bir Sevr Haritası sermektedir... “
1972’de Devlet Brifingi’nde Sevr uyarısı yapılırken, aynı tarihte ABD, İran Şahı ile Irak’taki Kürtleri Irak yönetimine karşı ayaklandırmak üzere anlaşmış, ve Irak’lı Kürtlere silah ve para yardımına başlamıştı.
KIBRIS BARIŞ HAREKATI VE AMBARGO
1945’ten sonra Batı’nın yeniden Sevr özlemine kapılıp Türkiye’nin toprak bütünlüğünü parçalamaya yöneldiği saptaması Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın huzurunda bir generalin ağzından yüksek sesle dile getirilmişti. 1972 tarihli Devlet Brifingi’nden iki yıl sonra, Türkiye Batı’nın hayır demesine rağmen Kıbrıs’a asker çıkartarak, bir kez daha Batının şimşeklerini üzerine çekiyordu- İlk tepki yine en ağır biçimde Amerika’dan geldi- Ambargo!
Prof.Dr. Erol MANİSALI
İstanbul Ünv. İktisat Fak.
“Türkiye bakıyor ki Kader birliği yaptığı büyk devlet kendisine bir düşman gibi askeri ambargo koyuyor. Yani bu olacak iş değil. Hani düşmana karşı ayni cephede birlikte savaştıkları bir ülke elinden gelip silahını almaya çalışıyor. Ortağının. Bu işte Türkiye’de bir şey değişikliğine neden oldu. Ulusal savunma düşünce değişikliğine neden oldu. Ulusal savunma sanayi hızlı bir şekilde gelişmeye başladı. Türkiye’nin uluslararas ilişkilerinde tek boyutluluktan çok boyutluluğa geçme konusunda düşünceler gelişti. Uygulamalar değil.”
Türkiye bir yandan Batılı dostlarını dinlemeyip GAP ve Sovyet kredileriyle kurduğu ağır sanayi tesisleriyle bağımsız ekonomi yönünde adımlar atarken, öte yandan yine Batı’yı dinlemeyip Sosyalist ülkelerin desteğini arkasına alarak Kıbrıs’a asker çıkartınca, Batı’nın gözünde dizginlenmesi zorunlu bir güç olup çıkmıştı. Bu gücün bir an önce önü alınmalı, engellenmeliydi ve ambargo bu işlevi yerine getirdi.
Prof. Dr. Toktamış Ateş
Siyaset Bilimci
“Bu silah ambargosubu hele o dönemde petrol fiyatlarının da düşünülürse bu silah ambargosu Türkiye’nin belini bükmüştür.Çünkü mutlaka ihtiyaıi olan bir taıim askeri malzemeyi 2. ve 3. el piyasalardan çok yüksek fiyatlarla almak zorunda kalmıştır. Zaten Türkiye’nin yok bir dönemidir,yokluk dönemidir. O yokluk döneminde bu paraları ödemesi buna ek olarak petrol faturası Türkiye’yi adam akıllı sarsmıştır. Ve zaten 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’ndan sonra sonra iki yakamız bir araya gelmedi. O dönemde başlayan bir terör hani ASALA’nın yurtdışı terörünün dışında gitgide artan boyutlarda Türkiye’yi 12 Eylül hareketine getirdi.
NEMESİS’DEN ASALA’YA
ASALA’DAN PKK’YA!
İşte tam bu sırada , böyle bir ortamda Sevr yeniden gündeme geliyordu.
Kıbrıs çıkartmasından bir yıl sonra Ermeni ASALA örgütü kuruluyor ve Türk Diplomatlarını öldürmeye başlıyordu.
22 Kasım 1975’te Viyana’da Türk Büyükelçisi Daniş Tunalıgil, 24 Ekim 1975’te Paris Büyükelçisi İsmail Erez ve şöförü Talip Yener ASALA tarafından öldürüldü. ASALA’nın istediği Sevr’in uygulanması, yani Türk toprakları üzerinde Sevr’de öngörülen Ermeni Devleti’nin kurulmasıydı.
1970’de Paris’te Sevr Antlaşması’nın 50. yıl dönümü için Sevr’i canlandırma toplantısı yapıldı. Fransız bilimadamları, gazeteciler, siyasiler Sevr’in yürürlüğe konulması gerektiğini savundular.
Ve birileri işin sadece Türklerin paranoyasından kaynaklanmadığını anlayıverdi. Bu ve benzeri toplantılar ASALA terörünün ön işaretleriydi. Bugün Türkiye hala zaman zaman Fransa ve Amerika tarafından gündeme getirilen ve Türkiye’ye yardımlarda koşul olarak öne sürülen Ermeni meselesiyle burun burunadır.
ASALA’nın 1975’teki Türk devlet adamlarına yönelik bu eylemleri, biçim bakımından 1920’liandırıyordu. Bu eylemler Sevr günlerindeki Ermeni terör örgütlerinin Osmanlı devlet adamlarına yönelik eylemlerine çok benziyordu. Sevr günlerinde faaliyet gösteren Ermeni NEMESİS örgütü Osmanlı devlet adamlarından Talat Paşa’yı, Sait Halim Paşa’yı, Cemal Paşa’yı, Bahattin Bey ve Cemal Azmi Bey’i böyle öldürmüşlerdi. Unutulan yıllardan tarih sahnesine teröristler fırlıyordu.
1920’lerdeki Sevrci Ermeni Terör örgütü NEMESİS’in yerine 1975’te başka bir Sevrci Ermeni örgütü çıkıyordu- ASALA...
ASALA’nın ardından 1978’de PKK diye bir örgüt kuruluyor ve bu örgüt de yine Sevr’de öngörülen Kürt Federe Devleti’nin kurulmasını amaçlıyordu.
Yeni Bogos Nubar Paşalar ile Kürt Şerif Paşalar Türkiye’yi sarmış masada Batılı devletlerle aynı tarafa oturur olmuşlardı.
ASALA ve PKK eylemleri tırmanırken Türkiye 12 Eylül’e sÜrükleniyor ve 12 Eylül generalleri üç yıllık bir yönetimden sonra kışlalarına çekiliyordu.
Prof. Dr. Çetin Yetkin
Müdafaa - i Hukuk Dergisi
“12 Eylül’de örneğin insan hakları, bütün özgürlükler insafsızca, açıkca ihlal edildi. Batılı dostlarımızdan tek ses çıkmamıştır. Desteklemişlerdir bunu. Şimdi demek ki üçünün de ortak noktası emperyalizmin onayı ile gerçekleşmiş olmasıdır. Oysa bugün Türk Silahlı Kuvvetleri, bugunkü çizgisinde bu gün ortaya koyduğu amaçlar ve Türkiye’deki tehditler bakımından Batılı devletlerle ters düşmektedir. Bugün çok açık bir şekilde irticanın ve PKK’nın arkasında Batılıların olduğunu görüyoruz.”
1984’e geldiğimizde Ermeni ASALA örgütünün eylemleri durulmuş bu kez PKK örgütü Türkiye’yi bölmek üzere kanlı eylemlere başlamıştı. 15 Ağustos 1984’te bütün Türkiye PKK’nın kanlı Şemdinli-Eruh Baskını ile sarsılıyordu.
Prof.Dr. Erol MANİSALI
İstanbul Ünv.İktisat Fakültesi
“Özellikle Suriye desteği ile diğer bazı ülkelerin de dışarıdan desteği ile sistemli bir şekilde gelişmeye başladı. Dolayısı ile bir paralellik vardır. 84 GAP’a kazma vurulması ve PKK’nın düğmeye basması arasında tam bir örtüşme sözkonusudur. Bu niye örtüşüyor. Türkiye’nin su ve bölge üzerindeki gücünün artması engellenmek için.PKK Türkiye’nin zayıf istikrarsız konumda tutulması için hem çevre ülkeleri tarafindan hem de diğer büyük ülkeler tarafından bir araç olarak kulllanıldı ve halen de kullanılmaktadır.”
1990’larda bir yandan bölücü PKK terörü tırmanıyor, bir yandan Batılı Devletler Türkiye’ye Sevr’i anımsatır bir tutumla- “Onlara istediklerini verin” diye baskı yapıyordu.
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel 8 Mayıs 1995’te 32.Gün programında elindeki bir mektubu şöyle açıklıyordu.
Süleyman Demirel - Cumhurbaşkanı
8 Mayıs 1995 32. Gün Programı
PKK’yı hiçbir şekilde desteklemiyoruz. Terör ve ayrımcılığa karşıyız.Türkiye’nin üniter devlet yapısının terörün kaynağı olabileceği kanısındayız. Askeri önlemleri sorunun çözümü için yeterli bulnuyoruz. Siyasi önlem lazım. Zira ayrımcılık temelinde yasaklar yatıyor. Kürtlere Avrupa Konseyi’nin geliştirdiği hakkın tanınmasıyla huzursuzluğun ortadan kalkabileceğine inanıyoruz. Böylece bir azınlık grubuna dahil olmanın vatandaşlık hakkına ters düşmediğine ve Türkiye’de Kürtlere azınlık hakkları tanınması konusunda kamuoyunda tartışma başlatılmasının yararlı olacağını düşünüyoruz. Bu Avrupa Konseyi genel sekreteri.”
Evet 1992’lerde PKK terörü ile Sevr arasındaki parallellik gözden kaçmaz bir noktaya gelmişti. Batılı harita mühendisleri yeni Türkiye haritaları üretip durmaktaydılar. Fr. Cumhurbaşkanı François Mitterand’ın eşinin desteği ile kurulan Paris Kürt Enstitüsü’nün bastırdığı Kürdistan haritasında 22 ilimiz Kürdistan sınırları içinde yer alıyordu.
MADAMIN HARİTASI
Madam’ın 1992’de yayımlanan bu haritası, 1920’de yayımlanan Sevr haritalarının bir benzerinden başka bir şey değildi. Batılı devletlerin Türkiye’nin toprak bütünlüğünü parçalamaya yönelerek PKK aracılığıyla Sevr’i diriltmeye çalıştıklarını düşündüren örnekler çoğalıyordu. ABD’nin Ankara Eski Büyükelçisi Morton Abromowitz, yayımladığı Türkiye Raporu’nda “Türkiye Parçalanabilir” diyordu:
Coşkun Kırca
Emekli Büyükelçi
“Morton Abromowitz her tarafta, Amerikan sefiri olarak heryerde bu konuda konuşuyordu. Ben, siz iç işlerimize nasıl karışıyorsunuz, nasıl konuşuyorsunuz deyince, ben asla sizin içişlerinize karışmıyorum, sizin cumhurbaşkanınız söylüyor dedi.”
Abromowitz’in “Türkiye Parçalanabilir” demesinden çok değil bir ay sonra Almanya’dan yola çıkıp İncirlik Üssü’ne malzeme götüren bir NATO tırında PKK’ya ulaştırılmak üzere hazırlanmış askeri donatım malzemeleri yakalanmıştı. NATO tırı PKK’ya 24 el telsizi, 34 telsiz anteni, 15 telsiz bataryası, 4 el radyosu, 1 volkmen, 18 telsiz adaptörü, 4 pil bataryası, PKK propaganda video kasetleri, 20 PKK rozeti, Öcalan’ın resimleri bulunan rozetler, PKK bayrakları ve Haritalar taşıyordu.
Yaşar DEMİRBULAK
Emekli Hava Tümgenerali
“Amerika Türkiye’yi yanına almak mecburiyetinde. Ama hiçbir zaman da Türkiye’nin gelişipbir dünya devleti olma pozisyonuna geçmesinde, bana göre Amerika kontrolünün dışına taşmasına tahamülü yok. İşte zman zaman bazen ASALA şeklinde bazen PKK şeklinde, bazen daha değişik şekillerde Türkiye’nin üzerinde devamlı bir oyun oynanıyor.”
PKK terörü tırmandıkça Türk basınında Sevr o kadar sık dile getirilmeye başlanmıştı ki 1993’te Nokta dergisi “Lozan artık yok mu?” kapağıyla bunu tartışmaya açıyordu.
Yurt içinde PKK terörü hergün onlarca Can alırken, Batı’da Türkiye’nin toprak bütünlüğünü parçalayıcı Sevr özlemini dışa vuran yayınlar da artıyordu. Nisan 1994’te Türkiye’nin parçalanması İncil’e bile sokulmuş, İncil’in Avrupa, Amerika ve Avustralya’daki baskılarına konulan Türkiye haritalarında Türkiye tıpkı Sevr’deki gibi bölünmüş biçimde gösteriliyordu:
ABD’deki Ermeni Lobisi Çukurova’yı Ermenistan olarak tescil ettirmek üzere çalışmalarını yoğunlaştırmış, Paris Üniversitesi nde görevli Ermeni profesörler bu yönde çalışmalarını hızlandırmıştı- Ayrıca 2000 ‘in şubat ayında ASALA’nın 25. Yıldönümü toplantıları yapacağı duyuruluyordu
Coşkun Kırca
Emekli Büyükelçi
“Bu sefer Türkiye’nin elinde bir başka koz var. ASALA’nin yaptıklarından sorumlu tutulacak bir Ermeni Devleti var. O yoktu Sevr vaktinde. Kimi mesul tutacaksiniz bu adamdan. Bu adamlari biraz şu veya bu şekilde müsamaha eden hükümetleri mesul tutuyordunuz. Onlara karşı şiddetli tepkiler gösteriyordunuz. Bir takım tedbirler alıyordunuz iktisadi planda, ihalelere girilmesini kabul etmemek gibi. Bunlar yine var. Bir de bunların yanında Emenistan Devleti var. O zaman bunun hesabını Ermenistan Devleti verir.”
“BİZANS DEVLET BAŞKANI”!
1994’te Avrupa Birliği de Sevr’i diriltme özlemi içerisinde olduğunu düşündürecek biçimde Fener Rum Patrikhanesi Patriği Bartholomeus’u “Bizans Devlet Başkanı” olarak seçtiğini duyuruyordu. Avrupa Birliği Fener Patriği’ni Bizans Devlet Başkanı olarak seçerken, Sevr’den yola çıkıyor olmalıydı. Çünkü İstanbul’da böyle bir devlet tasarımı yalnızca Sevr’in sayfaları arasında vardı.
Avrupa Birliği’nden Devlet Başkanı ünvanı edinen Fener Patriği basına verdiği demeçlerde “Lozan’ı tanımıyoruz” diyordu.
Avrupa Birliği, Fener Patrikine İstanbul Merkezli Bizans Devleti Başkanı ünvanını verirken, Fener Patrikliğinin tıpkı Vatikan Devleti gibi bir statüye kavuşturulması ve Türkiye toprakları üzerinde bir tür devlet içinde devlet olup çıkacağı düşünülüyordu.
AB’nin Bizans Devlet Başkanı ünvanı verdiği Fener Rum Patriği, aynı yıl Belçika’ya gidiyor ve orada Belçika Kralı tarafından Devlet Başkanı sıfatıyla ağırlanıyordu. Bu da Belçika’nın Türkiye’nin toprak bütünlüğüne saygısı olmadığını, Lozan’ı tanımadığını, Sevr özlemleri içerisinde olduğunu gösteriyordu.
Ayrıca ne hikmetse Türkiye’ye gelen her resmi ya da yarı resmi üst düzey devlet görevlisi Patrikhaneyi bir talaf ediyordu, Batılı Ünlü zenginler çocuklarının evlilik törenlerini bu küçük şafelde gerçekleştiriyor, ABD başkanı İstanbul’daki gezi duraklarının başına Patrikhaneyi yerleştiriyordu. Patrikhane bir simgeydi. Batı’nın oyun taşları arasında önemli bir yeri vardı. Türkiye en sıkıntılı zamanını yaşıyordu. Binlerce insan ölüyor, dünyanın Ünlü silah fabrikalarının ürünleri bu sınırlarda Alıcı ve satıcılarını buluşturuyordu. Üstelik Türkiye bir türlü kendini Batı’ya beğendiremiyor, itilip kakılıyordu.
Demirel yine 1995’te Mehmet Ali Birand ile söyleşisinde Batı’yı açık açık suçluyordu.
Süleyman Demirel - Cumhurbaşkanı
8 Mayıs 1995 32. Gün Programı
“Bakın şu Avrupa Konseyi kararına yenir yutulur değil. Nasıl sizi suçluyor devlet olarak ve bakın Avrupa Parlamentosu’na sizi nasıl suçluyo. Yani o 16
-17 yaşındaki çocukları öldürenlere bir şey demiyor. Kınarız filan diyor.Amave fakat dedikten sonra, ama, o ama ve fakat , zehirli fakattır o. 94 başında hepsini Mitterand’a yazdım veriyim kopyasını. Yahu siz bir taraftan mücadeleyi destekler görünüyorsunuz öbür yanda teröre arka çıkıyorsunuz.
Bir yandan AB’nin istediği İstanbul Merkezli Bizans Devleti basında tartışılırken, bir yandan kimi dergiler “İstanbul Başkentli Yakındoğu Haritası” yayımlıyordu:
KAĞITTAN FEDERASYONLAR
Bu yayından bir kaç gün sonra, The New York Times Magazine’de Robert D. Kaplan imzalı bir yazıyla Türkiye’nin varolan toprak bütünlüğünü koruma çabası eleştirilerek “İstanbul Başkentli Yakındoğu Federasyonu” kurulması gerektiği savunuluyordu.
Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter varlığına, bölünmez bütünlüğüne son vererek yerine “İstanbul Başkentli Yakındoğu Federasyonu” kurulması düşüncesi Haziran 1994’te bu kez de Amerikan Gizli Servisi’nin Eski Türkiye Şefi Paul Henze’nin Raporunda karşımıza çıkıyordu:
1994’te yoğunlaşan tartışmanın konusu Türkiye’nin toprak bütünlüğüydü. Gerek AB gerekse ABD Türkiye’nin Lozan’da onaylanan üniter yapısından ve toprak bütünlüğünden rahatsızdı. Tıpkı 1920’lerde Avrupa’da art arda Ortadoğu’ya yeni biçim veren haritalar yayımlandığı gibi 1990’larda da böyle Türkiye’yi bölüp parçalayarak ona yeni biçimler veren haritalar piyasaya sürülüyordu.
Yurtiçinde Sevr’i diriltmek amacıyla kurulan bölücü PKK terörü tırmanırken, yurt dışından Türkiye’nin toprak bütünlüğünü bozucu yayınların sayısında görülen artış kaygı verici boyutlara dayanmıştı. İşte bu sırada Cumhurbaşkanı Demirel Avrupa Parlamentosu’na sert bir çıkış yapıyor ve “Türkiye’nin Birliğini Bozdurmayız” diyordu:
Orgeneral Sunalp’ın devlet katında dile getirdiği Sevr, 22 yıl sonra 1994’te bu kez devletin en yüksek makamında oturan Cumhurbaşkanı’nın ağzından dile getiriliyordu. Demirel- “Sevr planları yeniden icrayakonulmak istenmektedir” diyordu.
Süleyman Demirel - Cumhurbaşkanı
8 Mayıs 1995 32. Gün Programı
“Dostlarımız Türkiye’de olanları terör ve ayrılıkçılık olarak nitelendirmiyorlar. Nitelendirmiyorlar ise terörizm nedir? Kürtlere hak olarak niteliyorsunuz Ben bunları söylüyorum. Siz Türkiye’de olup bitenleri terör ve bunlara azınlık hakları tanıyın olarak nitelendiriyorsunuz. Veya bunlara sitasi bir tedbir bulun diye nitelendiriyorsunuz. O dediğiniz hadise uniter devleti parçalamaktır. Bunu söylüyoruz kendilerine.Ve diyoruz ki eğer terörle Kürt sorunu diye iki sorunu ayrı ayrı ayırıp da ikisini beraber dediğiniz zaman aslında siz terörle mücadeleyi destekliyoruz ama öbür taraftan da siz ama ile teröre destek veriyorsunuz.”
CASUSLARIN TÜRKİYE DANSI
Türkiye, 1995 yılına toprak bütünlüğünün parçalanmak istendiği kaygısıyla giriyordu. 1995 Şubat’ında gazeteler ve dergiler Batılı ajanların Türkiye’de cirit attıklarını haber veriyorlardı.
Zülfü Livaneli, 5 Şubat 1995 günlü köşe yazısında CNN’de konuşan bir CIA ajanının artık tek hedefin Türkiye olduğuna ilişkin sözlerini aktarırken, 14 Şubat 1995 günlü Cumhuriyet gazetesi baş sayfasını casuslara ayırmış “Casusların Türkiye Dansı” başlığı altında Gizli servislerin en iyi eğitilmiş adamlarını Türkiye’ye gönderdiklerini bildiriyordu. Yeni Binbaşı Noeller Türkiye’de cirit atıyorlardı.
CIA Rusya Bürosu Şefi’nin CNN televizyonuna çıkarak “Doğu Bloku ve Rusya’daki bütün üst düzey ajanlarımızı Türkiye’ye kaydırıyoruz. YakındaTürkiye’de çok büyük karışıklıklar çıkabilir” demesi ortalığı karıştırmıştı.
Nokta dergisinin 19 Şubat 1995 tarihli sayısının kapağı şöyleydi- “Güneydoğu’da Casus Savaşları!”
.. Ve CNN’deki eski CIA ajanı Türkiye’ye casuslar gönderdik, Türkiye karışacak dedikten bir ay sonra, Gazi Mahallesi’nde Alevi-Sünni Çatışmasını körükleyen olaylar patlak veriyordu..
Bir yandan bölücü PKK terörü, bir yandan Alevi-Sünni çatışmalarıyla Türkiye bölünmenin eşiğine sÜrükleniyor ve Batı Avrupa Birliği’nce yayımlanan bir raporda, Türkiye’nin siyasi olarak bölünmesi gerektiği söyleniyordu.
Sürgünde Kürt Parlamentosu üyeleri Rus Parlamentosu’nda yaptıkları konuşmada, Sevr özlemlerini dile getiriyor ve “Lozan’ı Yırtalım!” diyorlardı.
Bir yıl önce basına Batı Sevr’i diriltmek istiyor biçiminde demeçler veren Cumhurbaşkanı Demirel, 24 Mart 1995 günlü gazetelerde “Bölücü terör Sevr sevdasından vazgeçmemiş olan açık ve kapalı düşmanlarımızın ortaya koyduğu bir olaydır” diyordu.
ATEŞLİ SEVR TARTIŞMALARI
ÖNÜM ARKAM, SAĞIM SOLUM SEVR!
Bu ikinci Sevr uyarısı da ilki gibi basında yeterince yankılanmayınca, Cumhurbaşkanı 1 Mayıs 1995 günü Milliyet gazetesi yöneticilerini çağırmış ve onlara bir harita üzerinde bilgi vererek- “Batı Sevr’i İstiyor” demişti.
Demirel’in Sevr uyarısı bu kez birinci sayfadan verilince herkesin dikkatini çektiUyarı ertesi gün basında yankılandı. Fikirler muhtelifti. Bazı yazarlar yaklaşan tehlikeye dikkat çekiyor, bazıları da Sevr bahane edilerek demokrasinin tırpanlanacağı iddia ediyorardı.Kafalar karışık, konu bulanık, hava pusluydu
Hasan Pulur “Sevr’e Doğru” İlhan Selçuk “Batı Sevr’i İster mi, İstemez mi? başlıklı yazılarla Demirel’i desteklemişti. Ertesi gün Milliyet’in başlığı şuydu- “Sevr Sözü Tartışılıyor”. Aynı gün Milliyet’te Turhan Selçuk’un Sevr Haritası adlı bir karikatürü yayımlanıyor, Yeni Yüzyıl’da Mensur Akgün “Sevr Sendromu” başlıklı yazısında Sevr uyarısını doğru bulmuyor; Ahmet Altan “Ya Sevr istiyorlarsa..” diyor; Yeni Yüzyıl gazetesi- “Sevr bahane demokrasiden kaçıyorlar” başlığı atıyordu.
Cumhurbaşkanı Demirel’in Batı Sevr İstiyor demecinin basındaki yankıları büyük olmuştu.Cumhurbaşkanı yaptığı bu açıklamadan sonra 40 yıllık siyaset hayatında böylesi büyük bir öfke dalgasına uğramadığını dile getiriyordu., M. Ali Birand bir 32. Gün programını konuya ayırıyor ve “Bir komployla karşı karşıyayız” diyen Demirel’le Sevr’i konuşuyordu:
Süleyman Demirel - Cumhurbaşkanı
8 Mayıs 1995 32.Gün Programı
“Şimdi bugünkü tertipTürkiye’yi Gümrüh Birliği’ne aldırmama gayretleri Türkiye bir komployla karşı karşıyadır. Türkiye’yi hem Avrupa Gümrük Birliği’ne almak istemiyorlar. Avrupa Birliği’ne hiç düşünmeyin diyorlar. Türkiye 32 senedir bunun üyesi Avrupa Konseyi’nden de çıkarmak istiyorlar şimdi. Bunlar de facto durumlar. Bunları ben farzediyor değilim ki.Bunlar hayal değil, fiili durum.Bunun karşısında herkesin onlara dönüp ne yapıyorsunuz diyeceği yerde, bunu söyleyen bana saldırılar vardır.”
“DÜNYA KÜRT DEVLETİ İSTİYOR!”
Demirel, Batı’nın Türkiye’nin toprak bütünlüğünü parçalamaya yöneldiğine ilişkin uyarısını Uzakdoğu gezisinde, Honkong’da yabancı gazeteciler önünde yineliyordu- “Dünya Kürt Devleti İstiyor”
Cumhurbaşkanı Demirel’in açtığı Sevr tartışmasına Avrupa Parlamentosu’ndan Claudia Roth da katılıyor ve Demirel’in Sevr uyarısını iç politika oyunu olarak değerlendiriyordu.Bu arada Türkiye’yi şaşkına çeviren garip haberler baında yeralır olmuştu.
Gelgelelim bir Fransız Firmasının Türkiye’den tıpkı Sevr anlaşmasında olduğu gibi Kapitülasyon istiyordu.
Türkiye yönetiminin en yüksek makamlarında Sevr tartışmaları sürerken Türkiye’nin toprak bütünlüğünü onaylayan Lozan antlaşmasının yırtılarak yerine Türkiye’nin bölünmesini dayatan Sevrin uygulanmasını isteyen bölücü terör örgütü PKK’nın kanlı eylemleri de tırmanıyordu.
Yaşar DEMİRBULAK
Emekli Hava Tümgenerali
“Şimdi iki konuya burada dikkat etmek lazım. Birincisi bir ordunun veya bir örgütün veya bir kuruluşun bu denli bir savaş yürütebilmesi için, çarpışma yürütebilmesi için, evvela çok kuvvetli bir lojistik desteğinin çok kuvvetli bir mali desteğinin çok kuvvetli bir politik desteğinin olması lazım. Aksi taktirde, efendim şurada uyuşturucuyla veya haraçla alınan alınan paralarla bu silahların temin edilip senelerce bunları idame ettirmek mümkün değil.”
ABD- “TÜRKİYE İÇİN FEDERAL ÇÖZÜM!” -BÖLÜNMÜŞ TÜRKİYE!
Nokta dergisinin açığa vurduğu bir CIA Raporu’nda “Türkiye dünya devletleri arasında en fazla çökme riskine sahip ülkedir... Türkiye’nin Güneydoğu’daki sıkıntılarının çözümü için gerekli olan şey, ABD’nin de istediği gibi federal çözümdür” deniyordu. Paul Henze de Türk basınına verdiği demeçlerde bu CIA raporu doğrultusunda Türkiye’ye tıpkı Sevr’de olduğu gibi federasyon adı altında siyasi bölünmeyi öneriyordu.
“KÜRDİSTAN MİLLİ TAKIMI”
Batı’nın Sevr rüyası futbol dergilerinde bile gülünç haberlerle ortaya çıkar olmuştu. Dünya’da Kürdistan diye bir devlet varolmamasına karşın İngiltere’de yayımlanan ciddiyetiyle Ünlü futbol dergisi World Soccer 1996 yılı Dünya Kupası Fikstürlerinde “Kürdistan Milli Takımı”na yer vermişti!..
Haziran 1996’da ABD Temsilciler Meclisi, Türkiye’ye yardımı Ermeni Soykırımını kabul önkoşuluna bağlıyor ve Türkiye bu yardımı almayı reddediyordu.
Economist dergisi de 8 Haziran 1996 sayısında Türkiye’nin güneydoğusunu içine alan bir Kürdistan haritası yayımlıyordu.
Bu arada Rusya da boş durmuyor, Rusya Parlamentosunun alt kanadı Duma, bir Kürdistan Sorunları Çalışma Grubu oluşturarak “PKK’ya destek verip Türkiye’nin iç istikrarını bozarak parçalanmasının sağlanması” çağırısında bulunuyordu.
APO İLE OYUN BİTTİ SIRADA NE Var
1998’de 14 yıldır bölücü terörle savaşan ordunun sabrı taşmış; ve Türkiye Suriye’de barındığı saptanan PKK’nın başı Öcalan’ın Suriye’den çıkartılmasını istemişti. Gergin günler başlıyordu artık.
Suriye Türkiye’nin baskılarına fazla direnemeyip Öcalan’ı sınır dışı ettiğini açıklamış, Türkiye bölücü terör örgütünün başını izlemeye ve onu gttiği her ülkeden istemeye başlamıştı. Bu süreçte Öcalan’ın sığındığı tüm Batılı ülkeler çok kötü bir sınav vermiş ve onu Türkiye’ye iade etmemek için ellerinden gelen herşeyi yapmışlardı.
Türkiye’yi bölmeyi amaçlayan haritalar yayımlayan Madam Mitterand PKK lideri Roma’dayken onu ziyaret edeceğini açıklıyor- “Ben Apo’dan daha çok Apocuyum. Abdullah’ın kalbimde çok özel bir yeri var” diyordu.
Alman ve İtalyan Başbakanları 27 Kasım 1998’de birer demeç vererek “Kürt sorunu uluslararası bir platforma taşınmalıdır” diyorlardı. Ki bu 78 yıl önce 1920’de imzalanan Sevr tasarısında aynen mevcuttu.
Vatikan bir bildiri yayımlayarak PKK liderinin Türkiye’ye geri verilmemesini isterken- “1918’den beri Kürtler bağımsızlıklarına kavuşmayı bekliyorlar” diyerek Sevr özlemi içinde olduğunu açığa vuruyordu. Örnekler tükenir gibi değildi.
Orhan KOLOĞLU
Tarihçi
“ABD, politikalarında doğal olarak devamlı olarak değişik unsurları kullanmak vardır. Alternatiflerle oynarlar. Yani PKK oynatıyorlarsa anti PKK da oynatır. Ve bir gün size Apo’yu da teslim eder. Orada da lider eğer kendi gücüyle yoksa ortadan kalkıverir.”
Batı’nın Lozan ile geçersiz kalan Sevr Antlaşması’nı diriltip uygulamak amacıyla beslediği, desteklediği PKK’nın lideri, Türkiye’nin baskısıyla Şam’dan çıktıktan sonra, kendisini yıllarca destekleyen ülkelerin kapılarını çalıp sığınmaya çalışmış ama Türkiye’nin baskısıyla oralarda barınamamış, sonunda Kenya da yakalanıp Türkiye’ye getirilmişti.
Öcalan mahkemeye verdiği savunmasında kendisinin Batılı ülkelerce korunup, beslendiğini, Batılı ülkelerden silah, malzeme ve para yardımları alarak Türkiye’ye karşı savaştıklarını bir bir açıklamıştı. Batının Sevr’i uygulama peşinde koştuğu ve Türkiye’nin toprak bütünlüğünü federasyonla parçalamayı amaçladığı bir kez daha yargı önünde itiraf ediliyordu.
APO’nun Mahkemedeki İfadesi
“Ben, bunu bir tek ben söylemiyorum. Zaten kullanıldım... Kullanılmanın en çarpıcı örneği benim durumum ... Nereden nereye gelindiği ortada...”
Apo asılmamak kaydıyla Türkiye’ye iade edildi, peşide bırakılmadı. 3 Nisan 2000 günü Türkiye’yi ziyaret eden Avrupa Birliği dönem başkanı Apo’yu asarsanız AB’ye giremezsiniz diyor ardından Leyla Zana’yı hapishanede ziyarete gidiyor sonra Türkiye Cumhuriyeti hükümetine HADEP’li belediye başkanlarıyla diyalog tavsiyesinde bulunuyordu. Yoksa AB kapısı kapanıverirdi! Bu 1995’de Batı’nın Demirel’e tavsiyesini anımsatıyordu. DEP’lileri salın yada AB’yi unutun !
Süleyman Demirel - Cumhurbaşkanı
8 Mayıs 1995 32. Gün Programı
“Siyasi çözüm nedir diye soruyorum. Siyasi çözüm DEP’lileri salın diyor. Mahkeme onları tuttu.Varsın Türkiye’nin bölünmez bütünlüğüne yönelmiş parti kurulsun diyor. Siz Anayasa’ya koymuşsunuz, bölünmez bütünlüğün korunacağım diye imza atıyorsunuz.”
Coşkun Kırca
Emekli Büyükelçi
“Bu hükümetin başkanları, bu hükümetin dışişleri bakanları, sayın bakanları yabancılarla konuştukları zaman bu yabancılara çok yanlş izlenimler verdiler. Verilen yanlış izlenim bu gün bile devam ediyor. Neydi o? Türkiye AB’ye tam üye olmak istiyor. O kadar çok istiyor ki vermeyeceği şey yok. Kendi nefsini dahi buna feda edebilir. Bu intibarı biz kendimiz uyandırdık”.
Yıllar geçtikçe fikir değişik biçimlerde ortaya geliyordu. Körfez krizinde ortaya çıkan Irak krizi ve Batı’nın Kuzey Irak’da bir kürt devleti düşü Ankara’nın göbeğinde gerçeğe ilk adımlarını atıyordu. Kürdistan Demokrat Partisinin Ankara temsilcisi Safin Dizayi Hilton otelinde Nevruz daveti veriyor ve davet, devlet yetkililerince görmezden gelinirken Batılı diplomatlar bunu adeta devlet düzeyinde bir davet olarak algılayıp icabet ediyorlardı.
Davet eski günleri ve eski düşleri hatırlatıyordu. 1995 ‘de Süleyman Demirel yeniden Sevr tartışmaları sırasında şunları söylüyordu:
Süleyman Demirel - Cumhurbaşkanı
8 Mayıs 1995 - 32. Gün Programı
“Kuzey Irak’ta Kürt Devletinin kurulması gayretlerine kimse bir şey demiyor. Öbür tarafta Türkiye’nin gencecik insanları ölüyor.Bu sınır yüzünden ölüyor, bu sınır düzeltilsin diyen Cumhurbşkanına Türkiye içerisinden alev yanıyor.”
ABD 17 - 18 Nisan 2000’de Washington’da “Kürtlerin Kimlik Arayışı” konulu bir konferans düzenliyor, Kürdistan Demokrat Parti yetkilileri yanısıra PKK semoatizanlarını da konferansa davet ediyordu. Konferansta Türkiye’nin toprak bütünlüğünü rahatsız edici ifadelerle yüklü bildirilerden geçilmiyordu. Türkiye, ABD’ye bir kez daha bir nota yolluyor dostluğa sığmayan bu davranışları kınıyordu.
Batının yeni yüzlerle oynadığı eski bir oyun daha sahneleniyordu bu arada. Eski oyun irtica yeni yüz Fethullah hocaydı. Amerikan Gizli Servisi’nin Türkiye’ye pek aşina adı Graham Fuller bile, laikliğin Türkiye’ye yakışmadığını ve ılımlı İslam’ın Türkiyenin başına bela olacağının işaretini veriyordu.Değişik kesimlerden değişik insanlar yeni tehlikeye dikkat çekiyorlardı.
Emin Değer
Yazar
Graham Fuller diyor ki Cumhuriyet gazetesinde çıkan yazıda “Türkiye’de Atatürk dönemindeki laiklikten vazgeçilmelidir. Tarikatlara izin yavaş yavaş verilmelidir. Ve İslam temsilcileri Türkiye’de değil Orta Asya’da da islamın temsilcisi olarak çalışmalıdırlar.”Bu doğru, bu bağlamda sözler söylüyor.Daha önceki açıklamalarında ABD karşıtı olan Fethullah birden 95 sonrası ABD yanlısı söyleme giriyor. ....... söyleşide Amerika dünyanın dümenindekimilletin adıdır. ABD’ye danılmadan hiç kimse dünyanın herhangi bir yerinde hiçbir iş yapamaz..Fethullah Gülen’deki bu değişiklik Türkiye’de islamcı akımla ilgili raporda ılımlı İslam temsilcisi olarak Fethullah Gülen çıkıyor. Ve Fethullah Gülen 1997 ‘de papayla görüştürülüyor.”
Prof. Dr. Sina AKŞİN
Siyaset Bilimci
“Maalesef müttefikimi Amerika Fethullah hocayi barındırıyor. Tayyip Erdoğan mahkum olduğu zaman ABD konsolosu ziyaret ediyor.Cemalettin Kaplan yıllarca Almanya’da orada Milli Görüş teşkilatı resmen tanınyor, destekleniyor Almanya tarafından.” İngiliz başbakanı Lord Curzon Lozan Antlaşması’nın nihayetinde buruk, hırslarını içine gömmek zorunda kalan Batılı devlet adamlarının hislerine tercüman olmuştu. “İleride dara düşüp bize yardım için geldiğinizde, burada reddettiğiniz herşeyi, cebimden çıkartıp önünüze koyacağım “ demişti. İleride yanlış adım atarsanız, biz kazanırız.Yanlış adım attırmak için de elimizden geleni yaparız diyordu Lord Curzon. Yıllardır izlenen senaryolar gösteriyor ki, Sevr’e gönüldenbağlı olanlar ellerinden geleni yaptılar. Bağlılıkları devam ediyor daha da yapacaklar…
Ama önemli olan onları ‘ellerinden gelmez ‘ durumda tutmak değil mi ? Cumhuriyeti kuranlar içte ve dıştaki Sevr gönüllüleri için sağlam, her zaman uygulanabilir savaş kurallarını tek tek sıralamamışlar mıydı?
Unutulan Yıllar’da o yılları unutmadığımızı ve unutmayacağımızı vurgulamak istedik.