Yapım Tarihi - 2004
Süre - 00:38:00
Format - Uzun Belgesel, Renkli, Türkçe, Lazca, DV
Yönetmen / Director - Yeşim Ustaoğlu
Yapımcı / Producer - Ustaoğlu Film Yapım, Silkroad Production
Görüntü Yönetmeni / Cinematography - Ali Rıza Movahed, Yeşim Ustaoğlu, Özcan Alper
Ses / Sound - Nicolas Dambroise
Kurgu / Editing - Thomas Balkenhol, Yeşim Ustaoğlu, Emmanuelle Mimran
Müzik / Music - Ozan Aksoy, Grup Helesa, Şarkı, Havva Xela
Yapım - Ustaoğlu Film Production, Silkroad Production
Kaçkar Dağları’nın büyüleyici zirvelerinde, durmak bilmeyen yağmurlara, sislere ve vahşi doğaya meydan okuyan kadınların mücadelesi… 2000 metre yükseklikteki Komati Yaylası’na, ardından 3500 metre
yükseklikteki Büyük Kaçkar Yaylası’na göç ve sonbahar yağmurlarıyla hüzünlü dönüş. “Sırtlarındaki Hayat”, bu zorlu yürüyüşü ve kadınların yayla hayatını anlatıyor.
The struggle of women who defy wild mountains, fog, and endless rain on the dazzling summits of the Kaçkar Mountains. After migrating to the Kommati Plateau at 2000m and then to the Big Kaçkar
Plateau at 3500m, they make a sorrowful return as autumn rains fall. ‘Life on Their Shoulders’ explores the women who have carried this arduous journey and plateau life, along with their burdens,
for centuries.
1. Bursa İpek Yolu Film Festivali, Belgeselcilerin Gözüyle 10 Kadın 10 Bakış
Bölümü Gösterim Seçkisi. 2006
16. Binbir Belgesel Film Festivali, Gösterim Seçkisi. 2013
1. Denizli Kadın Filmleri Şenliği, Gösterim Seçkisi. 2005
1. Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali, Özel Gösterim Seçkisi. 2014
3. Ataşehir Ulusal Kısa Film Yarışması, Özel Gösterim Seçkisi. 2015
10. Boston Türk Festivali, Çağdaş Türk Belgeselleri Bölümü, Gösterim Seçkisi.
2005
20. İşçi Filmleri Festivali, Gösterim Seçkisi. 2025
Sırtlarındaki Hayat, Ayşe, Fatma, Havva, ve Hatice’nin hikâyesi. Onların
hayatlarının kısa bir parçası. Dinmek binmeyen yağmurların, sellerin altında,
sırtlarındaki kilolarca ağırlıkla ezilirken, binlerce metre yükseklikteki
yaylalarına çıkışlarının kısa öyküsü… Belgesel, Karadeniz Bölgesi’ndeki, Fırtına
Vadisi’nde, yüzyıllardır sessizce varlığını sürdüren bir Laz köyünde, Topluca’da
çekildi. Rize’nin Çamlıhemşin kasabasına 45 dakika mesafe uzaklıktaki bu küçük
sessiz köy, ilk bakışta olağanüstü vahşi, yemyeşil karşı sırtlara uzaktan
sessizce ve vakurla bakan, kendi halinde yaşamını sürdüren bir köy izlenimi
veriyordu. Ancak bu sessizliğinin arkasında, inanılmaz bir insan-doğa
mücadelesi, akıp giden zamana bir parça hüzün, gurur ve artık zamanımızda çoktan
unutulmuş bir varoluş biçimiyle kafa tutan bir hayat yatıyordu. İsimleri
çoğunlukla Fatma, Hatice, Ayşe, Havva, Zeliha olan köyün kadınları ise bu
mücadelenin gerçek kahramanlarıydı. Yüzyıllardır değişmeyen hayatlarını her şeye
rağmen, durup dinlenmeden sırtlarında taşırlarken, sıkıntılarını, hastalıklarını
yüzlerinde asla eksilmeyen bir gülümseme ve ruhlarında tevekkülle dile getirdiler…
Kaynak
1001 Belgesel Film Festivali Katalogu
Karadenizli göçebeler yaz yaklaşırken sırtlarına yüklerini yükleyip, sürüleriyle
birlikte köylerini terk ederler. Rüzgarlı yamaçları, Keskin vadileri, derin dereleri geçip yazı geçirecekleri evlerine
gitmek için... Bu tehlikeli yolculuğun ilk durağı 2000 metre yükseklikteki Komati Dağı’dır. Oradan Büyük Kaşgar denilen
3500 metrelik yaylaya…
Karadeniz’den Yalçın dağlarca koparılan sisle kaplı bu topraklarda kalınır
sürüleri otlatmak için. Güz yağmurlarıyla aynı Çetin yoldan geri dönülür. Sırtlarındaki Hayat, zorlu bir yaşamı sırtlarında
taşıyan, doğa ile sürekli savaşmak zorunda olan Karadenizli kadınların öyküsünü anlatıyor.
Güneşe Yolculuk’tan sonra uzun bir süre sizden haber alamadık. Bu süreçte neler
yaptınız?
Bu süreçte Karadeniz’de geçen iki film çıkarmak üzere projelere yoğunlaştım. Bir
sene zaten çok yoğundum; 1999’da Güneş’in yurtdışı gösterimleri açısından. Derken yavaş yavaş Bulutları
Beklerken fikir olarak gelişti. Öyle olunca da uzun bir araştırma dönemine girdim. Okuma, araştırma, mekânlarda
yaşama, çalışma dönemine girdim. Bu da üç yıla yayıldı. Aynı sırada bütün bu araştırma döneminde bir belgesel
film çıkardım. Nihayet 2003’ün yaz döneminde de 2004’e post-prodüksiyonu yetişecek şekilde tamamlandı.
Son filminiz olan Bulutları Beklerken için bütçe bulmakta zorlandınız mı?
Çok kolay olmadı açıkçası. Çünkü bir kere, tarihî açıdan çok zor bir konuydu.
Avrupa’da hiç kimse bu yönüyle burada yaşanılanları bilmiyor. Bırakın onları, biz bile bilmiyoruz. Bir de bu
projeyi onlara anlatmak, benim için bir hayli zordu. Ama filmin estetiğini, filmin ne anlatmak istedi ğini kavrayan insanlar
yavaş yavaş senaryo da geliştikçe ilgilenmeye başladı. Arte Cinéma en büyük desteğimiz oldu, yine Hollanda’dan bir
sinema kurumu, CNC, Eurimages gibi fonlar bizi desteklemeye başladı birer birer. Eurimages dışında tüm parasal
desteği yurtdışından aldık.
Bundan sonraki projeleriniz neler?
Birkaç projem var. Bir belgesel drama hazırlıyorum, Karadeniz ile ilgili iç içe
geçen üç hikâyesi var. Bir ilk film ile ilgileniyorum. Yönetmeni Özcan Alper olacak. İki tane de kendi senaryom var.
1960 Sarıkamış doğumlu olan Yeşim Ustaoğlu Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde
mimarlık okudu. Yıldız Teknik Üniversitesi’nde yüksek lisansını tamamladı. Çeşitli dergilerde sinema yazıları
yayınlandı. Bir Anı Yakalamak, Magnafantagna, Oberhausen, Düet ve Otel adlı kısa filmleri çeşitli yarışmalarda
ödüller kazandı.1994 yılında yaptığı ilk uzun metraj filmi İz ile 14. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde ‘En
İyi Türk Filmi’ ödülü aldı. 1999 yılı yapımı Güneşe Yolculuk ulusal ve uluslararası birçok festivalde başarı kazandı. 2004
yılında Bulutları Beklerken’i çekti. Sırtlarındaki Hayat, Bulutları Beklerken’in çekim sürecinde kaydettiği
görüntülerden oluşan bir belgeseldir.
Kaynak
filmcenter.boun.edu.tr
SIRTLARINDAKİ HAYAT (LIFE ON THEIR SHOULDERS)
Yönetmen- Yeşim Ustaoğlu
Türkiye, 2004 / 35’
Türkçe; İngilizce altyazılı
Konu- Sırtlarındaki Hayat, Ayşe, Fatma, Havva, ve Hatice’nin hikâyesi. Onların hayatlarının kısa bir
parçası. Dinmek binmeyen yağmurların, sellerin altında, sırtlarındaki kilolarca ağırlıkla ezilirken,
binlerce metre yükseklikteki yaylalarına çıkışlarının kısa öyküsü… Belgesel, Karadeniz
Bölgesi’ndeki, Fırtına Vadisi’nde, yüzyıllardır sessizce varlığını sürdüren bir Laz köyünde,
Topluca’da çekildi. Rize’nin Çamlıhemşin kasabasına 45 dakika mesafe uzaklıktaki bu küçük sessiz
köy, ilk bakışta olağanüstü vahşi, yemyeşil karşı sırtlara uzaktan sessizce ve vakurla bakan, kendi
halinde yaşamını sürdüren bir köy izlenimi veriyordu. Ancak bu sessizliğinin arkasında, inanılmaz
bir insan-doğa mücadelesi, akıp giden zamana bir parça hüzün, gurur ve artık zamanımızda çoktan
unutulmuş bir varoluş biçimiyle kafa tutan bir hayat yatıyordu. İsimleri çoğunlukla Fatma, Hatice,
Ayşe, Havva, Zeliha olan köyün kadınları ise bu mücadelenin gerçek kahramanlarıydı. Yüzyıllardır
değişmeyen hayatlarını herşeye rağmen, durup dinlenmeden sırtlarında taşırlarken, sıkıntılarını,
hastalıklarını yüzlerinde asla eksilmeyen bir gülümseme ve ruhlarında tevekkülle dile getirdiler…
Hürriyet
BULUTLARI BEKLERKEN
Türkiye-Fransa-Almanya-Yunanistan, 2004,
92’
Türkçe-Yunanca; İngilizce altyazılı
Yönetmen - Yeşim Ustaoğlu
Oyuncular - Rüçhan Çalışkur, Rıdvan Yağcı, İsmail Baysan
Bulutları Beklerken gerçek evrensel insanî duygular olan aşk, suçluluk, korku ve paylaşmayı
deşerken, “biz kimiz?” ve “nereye aitiz?” sorularını ortaya atıyor… Hiç evlenmemiş olan Ayşe, yıllar
önce dul kaldıktan sonra, hayatını hasta ablası Selma’ya adamıştır. Ayşe artık, kısa süre sonra
yalnız kalacağı yolundaki haşin gerçekle yüz yüze gelmek zorundadır. Onun trajik geçmişinin esrarı,
Selma’nın ölümü karşısında onun yoğun kayıp duygusunu paylaşan sekiz yaşındaki sevimli oğlan
Mehmet’in meraklı gözlerinden anlatılacaktır. Ayşe’nin trajedisi, tarihi olayların tarihsiz bir
sonucu olarak başlar- Birinci Dünya Savaşı ve Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü, Türkiye’de yeni
milliyetçi dalgalara yol açarak, Karadeniz bölgesinde Rumlarla Türkler arasında büyük gerginlikler
ve çelişkiler yaratmıştı. 1916 kışında, Osmanlı Ordusu, kısa süre önce Rus işgalinde olan Trabzon’un
batısındaki köyleri boşalttı, bu köylerin Rum sakinleri örgütlenmemiş bir sürgün çabası içinde,
evlerinden atıldılar. Ayşe’nin esas adı Eleni’ydi ve tahliye edilen Rum ailelerden birinin kızıydı.
Eleni, 10 yaşındayken, annesi, küçük erkek kardeşi Niko ve bebek kız kardeşiyle birlikte, güneye
doğru, sonu gelmeyeceğe benzeyen bir yürüyüşe katlanmak zorunda bırakılmıştı…
İNSAN NEDİR Kİ…
Yönetmen- Reha Erdem
Oyuncular- Ali Düşenkalkar, Işıl Yücesoy, Köksal Engür
Türkiye, 2004 / 126’
Türkçe; İngilizce altyazılı
Konu- İnsan nedir ki?.. Film, işte bunu merak ediyor. İstanbul’un, vapur sesleri ve martı
çığlıklarıyla yankılanan sokak ve evlerinde, çığlık çığlığa, omuz omuza, sırt sırta, dudak dudağa,
el ele, yumruk yumruğa, göz göze, yanak yanağa yaşayan insanları… Ali ve babası Rasih… Terzi Neriman
ve oğlu Keten… Karnında bebeğiyle İpek… Kapıcı Rıza, karısı Selvi ve oğlu Çetin… Mahallenin kasabı
Kemal… Neriman’ın köpeği Çakır… İpek’in kiracısı cimnastikçi Ümit… Eski boksör Aytekin ve dostu
Zambak… Film Ali’nin geçirdiği bir kazayla başlar. Ali, kazada hafızasını kaybetmiştir. Filmin bütün
‘insanları’ kendilerini Ali’nin kafa karışıklığıyla gelen bir karmaşanın içinde bulurlar- Bu karmaşa
her günün karmaşasıdır; bu karmaşanın bir başka adı da hayattır. Bu karmaşayı, elden ele dolaşan,
sahibini arayan değerli bir yüzük, uzak bir hırsızlık hikâyesi ve yalan bir polis soruşturması daha
da renklendirir. Ama İNSAN NEDİR Kİ?’nin buna paralel akan bir hikâyesi daha vardır. İnsan vücudunun
hikâyesidir bu… İnsan nedir ki? Korkulardan, zaaflardan, arzulardan, özlemlerden örülü bir hafıza ve
kandan, etten, kemikten oluşan kırılgan bir vücut…
Yönetmen Yeşim Ustaoğlu Kürt sorununa değinen “Güneşe Yolculuk”un ardından; senaryosunu Rum Yazar
Petros Markaris’le birlikte yazdığı “Bulutları Beklerken” isimli filmiyle karşımıza çıkıyor bu kez.
1916 yılında Karadeniz’den göç etmek zorunda kalan Rum ailelerden birinin kızı olan Eleni’nin, bir
Türk ailenin evlat edinmesiyle Ayşe oluşunu, adını, dilini ve bu sırrı 50 yıl boyunca yüreğine
gömüşünün öyküsünü Karadeniz’in atmosferiyle anlatıyor bizlere Yönetmen Ustaoğlu. Film, 2004
Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde “Seçici Kurul Özel Ödülü” ile “En iyi Kadın Oyuncu Ödülü”nü
ve Sundance Film Festivali’nde ise “En İyi Senaryo Ödülü”nü kazandı. Üç sene boyunca Karadeniz’de
kalan ve “Sırlarındaki Hayat” isimli bir belgesel filme daha imza atan Ustaoğlu sorularımızı
yanıtladı.
Aslen Sarıkamışlısınız. Çocukluğunuzun geçtiği Karadeniz’e babanız öldükten yıllar sonra ilk defa
gidip biri belgesel iki filmle döndünüz. Neler hissettiniz ve nasıl bir değişimle karşılaştınız?
Karadeniz 89’dan beri çok hızlı gelişen bir bölge, özellikle Sovyet Rusya’nın çökmesinden sonra.
Sovyet Rusya’yla, sınırla kurduğu uzak ilişki en büyük değişimdi. Yıllardır, bizim çocukluğumuzdan
alışkın olduğumuz, sınırın arkasındaki kapıları merak ettiğimiz hatta korktuğumuz, bize korkmayı
öğrettikleri yerden Akın Akın insanlar gelmeye başlamıştı. 90’lardan 2000’lere yansıyan ticarete
dayalı önemli bir farklılıktı. İlk gözlemlediğim onların getirdiği yeni sosyal değişim, günlük
hayatın içinde çok farkedilir bir farklılık yaratıyordu. Trabzon çok köklü bir şehir ve çok eski bir
tarihi var. Benim çocukluğumda bıraktığım, inanılmaz güzellikteki kıyı şeridinin bozulmuş olmasına
çok kızdım. Önemli bir koruma ve sahiplenme yok görebildiğim kadarıyla. Ama tarihsel ve kültürel
yapılanmaya karşı bilinçli koruma önümüzdeki dönem gelişebilir gibi görünüyor. Birçok şeyin yok
olduğunu da gördüm bu beni kötü etkiledi. Ama iç kesimler özellikle dağ köyleri, yayla geleneği
inanılmaz güzellikte. Tabii duygusal olarak, geri dönüşüm çocukluğumda bıraktığım arkadaşlarımı
yıllar sonra görmem çok hoştu, çok duygusal anlardı...
“Bulutları Beklerken” 50 yıl boyunca büyük bir sırrın ağırlığı altında yaşamak zorunda kalan bir Rum
kadının hikâyesini anlatıyor. Neden böyle bir konu seçtiniz?
Sanıyorum Türkiye çok uzun yıllar takıntıları, sırlarıyla baskılarıyla yaşadı ama yaşamayı
öğrenemedi. Yaşamayı öğrenmeye çalışarak, söylemeyerek konuşmayarak çok uzun yıllar geçirdi. Türkiye
artık fazla sır saklayamıyor. Daha tartışır hale geldik. Yoğun baskı, konuşamama, kültürler,
kimlikler bu kadar renkliliğin arkasındaki yapı her zaman beni ilgilendirdi. Dolayısıyla “Güneşe
Yolculuk’ta başka bir yere beni çok ilgilendiren bir bölgeye gittim. Ama Karadeniz’in, çocukluğumla
beraber kozmopolit yapısını da çok iyi bildiğim için, anlatılması gerektiğini düşündüm. Türkiye bu
tür hikâyelerle dolu bir ülke, ben de ait olduğum yere ait olan hikâyeye çok isteyerek başladım.
Göçle birlikte “Biz kimiz” ve “nereye aitiz” sorularını da beraberinde getiren bir film “Bulutları
Beklerken”. Filmlerinizde hep göç vurgusu var...
Gidişler, her türlü gidişler, zorunlu göçler, bir yöne doğru gitmek zorunda kalmak, bırakmak,
parçalanmak, ayrılmak bütün bunlar benim ilgi alanım. Ama insanın içindeki göç de, kendi gidiş
yolculuğu da beraberinde hep sorduğum sorular ve bu sorularla, bu yolculuklarla insanların dramını,
yolculuklarını anlatıyorum. Olgunlaşmayı, görmezlikten gelinmeye karşı farkına varmayı, sorumluluk
duygusunu, iç değişimleri, devinimleri de yolculuklarla beraber umudu da anlatıyorum bir şekilde.
Filminizin senaryosunu Rum Yazar Petros Markaris ile birlikte kaleme aldınız. Nasıl bir araya
geldiniz ve senaryo aşamasında neler yaşadınız?
Kendim bir versiyon yazdıktan sonra bitmiş senaryonun üzerinde yeniden uzun bir dönem çalıştık
birlikte ve son halini birlikte yazdık. Markaris, Türkiye ve Yunan tarihini çok iyi bilen,
Türkçe'yi
mükemmel konuşan önemli bir kültür adamı, sanatçı, edebiyatçı ve senaryo yazarıdır. Benim senaryomu
çok beğendi ve isteyerek katıldı. Zor bölgesel ve tarihsel araştırması yoğun, gelgitleri çok olan
bir projeydi. Dolayısıyla belli bir araştırmanın sonucunda, sözlü tarih çalışması da dahil buna,
ortaya çok rafine bir senaryo çıkarmam gerekiyordu. Çok olgun, söylediğini sade ve düz söyleyen,
insanın bakmak istediği konuyu net görebildiği aynı zamanda evrensel bir tema çıkarmam gerekiyordu.
Bu çabanın sonunda başarılı oldu sanırım.
Karadeniz’de o dönemi yaşamış Türk aileleriyle görüşme imkânınız oldu mu?
Sözlü tarih çalışmasından kastettiğim bu. Orada kalmış ya da arkadaşlarının gitmesine Tanık olmuş ve
gidenlerle de konuştuk. Yaşlı teyzelerin anlattıkları özellikle iç acıtıcı, içe dokunan hikâyeler.
Kendi kardeşinin kayboluşunu, arabadan düştükten sonra bir daha göremeyenleri anlatan Feride Teyze
gibi, uğurlayan, uğurlayamayıp da halen acı, vicdan azabı Duyan teyzelerin anlattıkları her açıdan
acı dolu aslında. Kimi arkadaşını, kimi en yakın komşusunu, sevdiğini kaybetmiş... Sislerin,
bulutların arkasında kalmış kayıp hikâyeleri.
Yolu olmayan bir köyde yöre halkıyla aynı şartlarda yaşamış ve tüm çekim malzemelerinizi sırtınızda
taşımışsınız. Çekim sürecinden bahsedebilir misiniz?
Büyük Kaçkar Yaylası’na, 3 bin metre yüksekliğe çıktık. Muhteşem ve inanılmaz güzellikte bir yayla.
Çok zor ama çok güzel, müthiş doğa mücadelesi var. İnsanlar oraya yıllardır, yüzyıllardır bu
şartlarda gidiyorlar. Gidiş, göç aslında onlar da böyle diyorlar karar verdikleri tarihte yola
çıkıyorlar. Aslında “Sırtlarındaki Hayat” bunu anlatıyor. Ben bunu üç sene boyunca defalarca yaptım,
ekibimizi alıp sırtımızda kendi yükümüzle o yaylalara çıktık ve her türlü serüveni yaşadık. Sellere,
kar fırtınalarına kapıldık. İçinde heyecanı, mücadelesi olan müthiş keyifli şeylerdi. Bugün hadi bir
daha gidin deseler koşa koşa gideriz. Oraya yol yapılmasın, bozulmasın diye içimden hep geçti hep
ama teyzeler çok ağır yüklerle çıkıyorlar o yüksekliklere, garip bir paradoks bu.
Rüçhan Çalışkur ve Suna Selen dışında yöre halkının oynadığı bir film yaptınız. Profesyonel
oyunculara göre bunun avantajı veya dezavantajları nelerdir?
Fatma Teyze de dahil çocuklarla birlikte olmak, çalışmak çok keyifliydi. Onlar müthiş insanlar
keyifli, Neşeli, hayat, mücadele dolu... Onlara bir şey öğretmek gerekmiyor zaten her şeyi çok çabuk
öğrenip yapıyorlar. Ama Anadolu’da nereye gitsem aynı şeyi görüyorum. “Güneşe Yolculuk”ta ki Kürt
teyzeyi hatırlarsınız, son derece akıllı mücadele dolu insanlar bunlar. Çok çabuk kaynaştılar,
adapte oldular filme.
Filmin çekimini erteleyerek Karadenizli kadınları anlatan “Sırtlarındaki Hayat” isimli belgeseli
çektiniz neler anlattınız?
Orada yaşayan insanların mizahlarını, türkülerini, ninnilerini, doğayla olan ilişkilerini manevi
güçlerini, yaşama bağlılığını bütün bunları anlatıyor filmim.
“Güneşe Yolculuk” ve “Bulutları Beklerken” filmlerinizin isimleri dikkat çekiyor...
Batıdan doğuya yapılan keşif yolculuğu “Güneşe Yolculuk” güneşin doğduğu yöne yapılan, Mehmet’in
anlamasına, kavramasına, değişimine, olgunlaşmasına, gerçekliği anlamasına yaptığı yolculuk bir
umuttu aynı zamanda. İsim kendini buldu. “Bulutları Beklerken” göçlerle, geride kalmış kayıplar,
sesleri saklayan, kalanları ise içinde barındıran sisli puslu bir havada anılar ve sırlarla dolu bir
hikâye olduğu için.
Nasıl tepkiler aldınız yurtdışında ve Türkiye’den nasıl tepkiler bekliyorsunuz?
Çok iyiydi. Eleştirmenler de seyirciler de çok beğendi filmi. Çok duygulanarak izlediler. Kim ne
düşünürse düşünsün herkes kendi penceresinden bakar hayata. Ama baktığım pencerenin ortak
pencerelere açıldığını düşünüyorum. Bütün dünya, Türkiye’de anlayacak, algılayacak, sevecek içindeki
insani sıcaklığı hissedecek. Gözlerini açmak isteyen çok fazla insan var.