Şarkılarla Geçti Aramızdan




Yapım Tarihi - 2008
Süre - 03:34:00
Format - Uzun Belgesel, Renkli, Türkçe

Yönetmen - Ümit Kıvanç

KURGU, TASARIM,
KAMERA (2005 SONRASI)
Ümit Kıvanç

“Şarkılarla geçtim aranızdan”
ŞİİR
Mehmet Çetin

TÜRKÜLER
“Domi Vamis” Necmiye Bağdatlı
“Bu Dere yilanlidur” Hasan Bayar

AĞIT
Ali Paşa Avcı
(İsmana Paşa)

KAMERA ASİSTANLARI
Gençer Yurttaş
E. Mehmet Erkmen

Her aşamada destek veren, yardım eden ve elindekileri paylaşan herkese sonsuz
teşekkürlerimle:

Koyuncu Ailesi
Gönül Bozoğlu
Ali Elver
Mehmedali Barış Beşli
Paluri Arzu Kal
Mustafa Arıkan
- - - - - - - - - - - - - - - - - -
GRUP ARKADAŞLARI
Metin Kalaç, Cafer İşleyen,
Selim Bölükbaşı, Gürsoy Tanç,
Murat Dilek, Harun Topal
- - - - - - - - - - - - - - - - - -
Hatice Tuncer
Umay Umay
Faruk Altun (Beyoğlu Metropol)
Evren Koç
Fatih Sultan Kar
Filiz Acar
Arzu Görücü (Dinmeyen)
İsmail İlknur (Kızılırmak)
İsmail Avcı Bucaklişi
Turgut Reis
Nalan Sakızlı (VTR)
Enis Rıza Sakızlı (VTR)
Burak Dal (VTR)
Şenay Kalkan (Grup 7)
Özer Kızıltan
Hikmet Sarıoğlu
Rengül Taş
Eylül Duru
Orhan Dil (Day-MER), Londra
Murat Aydemir, Amsterdam
Turan Şentürk, Hopa
Şükrü Bekar, Hopa
Servet Kural, Hopa
Dilek Özşahin, Sarp
Şükrü Vayiç, Hopa
Serdar Ekmekçi, Hopa
Harun Aksu, Hopa
Hamdi Uzunhasanoğlu, Fındıklı
İhsan Hacıbektaşoğlu, Of
Erdal Özçelik, Of
Ahmet Koç (Ersin Fotoğrafçılık), Of
Hayrettin Bektaş, Trabzon
Yakup Karbuz, Trabzon
Ergül Akçiçek, Kemalpaşa
Nurdoğan Demir, Fındıklı
Tahsin Usta
Tahsin Ocaklı
Barış Keskin (Olay TV), Bursa
Oktay Üst
Yakup Ali Turan
Yavuz Yazıcı
Aysun Kal
Gün TV, Diyarbakır
Radyo Umut, Pazar
Gelişim TV, Ardeşen
Of Folklor Derneği
Kise İlköğretim Okulu
Yaşam Radyo
Işın Eliçin (NTV)
Ali Tevfik Berber (TV 8)
Serdar Akinan (Skytürk)
Güven Erkin Erkal (Dream TV)
CNN Türk
Dolphino
Ada Müzik
Anadolu Müzik
Seyhan Müzik
Sevilay Demirci
Ümit Güney (anima)
İsmail Yeşil (anima)
Feza Kürkçüoğlu
Mihriban Sezen Tanık
Cem Özdoğan
ve çalışmalarımı destekleriyle sürdürdüğüm arkadaşlarım
Gaye Boralıoğlu
Cengiz Turhan

Bu film, Koyuncu ailesi ile Kazım’ın hayat ve grup arkadaşlarının yardımı ve
manevî desteğiyle yapıldı.


Kazım Koyuncu, tam da bu memleketin en çok ihtiyaç duyduğu insanlardandı.
Memleket bunu ne kadar fark etti, bilemiyoruz. Ama ben öyle düşündüm.

Kazım'ı Zuğaşi Berepe zamanından beri izliyor, günün birinde önemli ve yeni bir
müzikal açılım getireceğine güveniyordum. Ama beni bir "Kazım filmi" yapmaya,
bunun için iki yıl uğraşmaya, arada evim soyulup filmin yapılmış iki saati aşkın
bölümünü kaybetmeme rağmen işe yeniden sarılmaya yönelten şey sadece onun müziği
değil. Bu memleketin en çok ihtiyaç duyduğu ama ne yazık ki, kolay kolay
yetiştiremediği insan tipinin harika bir örneği olarak gördüm onu.

Peki niye o kadar gerekli bir insan? Onu üç buçuk saate yaklaşan süresi
içerisinde üzerinde günlerce düşünmediğim, daha iyi yapabilmek için defalarca
uğraşmadığım hiçbir dakikası bulunmayan ve Kazım'ın hayatına ve anısına
yakışırlığını durmadan yeniden sınadığım bir filmle anlatmaya çalıştım; bu
yüzden burada söze dökmeyeceğim.

Filmde de size bunu sadece Kazım anlatacak. Bir belgesel olarak değişik iddialar
taşıdığını söylemekten kaçınmayacağım bu filmde, Kazım’ın ardından yapılmış
konuşmalar, üstüne söylenmiş sözler falan yok. Sadece kendi konuşuyor, çeşitli
dönemlerdeki grup arkadaşlarıyla birlikte çalıyor, söylüyor.

İkinci sebebimse çok özel, biraz da tuhaf. Hiç tanışmadığım halde, onu
kaybettiğimizde bir arkadaşımı kaybetmişçesine üzüldüm. Üzüntümün çokluğundan
sözetmiyorum; bir arkadaşımızı kaybettiğimizde hissettiğimiz şey, başka
üzüntülerle karıştırılmayacak kadar farklıdır.

Bu sitede, film ve yapılış süreci üstüne anlatmak istediklerim yeralıyor.
Bunların yanısıra, Kazım'ın müziği üzerine düşündüklerimi yazdım. Filmde
çevirisiz yeralan Lazca parçaların çevirilerini de okuyabilirsiniz. Ayrıca film
hakkında biryerlerde birşeyler çıkarsa onların linklerini vereceğim, yapılacak
gösterimleri duyuracağım.

Kazım, şarkılarla aramızdan geçti. Ne yazık ki hakikat bu. Geçip gitmesin
istiyorum.

Ümit Kıvanç
kazimkoyuncufilmi.com




Nasıl Bir Belgesel
“Şarkılarla Geçtim Aranızdan”, elbette kategori olarak bir belgesel film. Ama
genel bir belgesel mantığından ayrılan bazı özellikleri var. Bunlardan ötürü
bazı iddialar da taşıyor.
Önce, filmin süresi üç saat otuz dört dakika (3.34’). Bu niye böyle? İnsanların
kendi akıllarına esmeyen hiçbir şeye zaman ve emek harcamadığı bir devirde,
nasıl ve niçin bu kadar uzun bir film?

Birkaç cevabım var. İlki şu- Kazım –maalesef sadece- 34 yıl yaşadı. Ben 52.
İkimizden bir 3,5 saat çıkmaz mı?

İkincisi- O 3,5 saatte, bu filmi izlemek yerine yapılacak daha anlamlı işler
neler? Evet, kimsenin vakti yok. Nereye yetişiyorlar?

Bu manevî ve teorik fasılları bir yana bırakıp üçüncü maddeye gelirsek-
Yıllardır hem kamera kullanıyorum hem kurgu yapıyorum. Çok değişik türde işlerde
çalıştım. Kendi çektiklerim dahil, kurguya oturduğunuzda artık sadece bir
“malzeme”den başka bir şey olmayan her türlü şeye kıyma, gereksiz olanı dışarıda
bırakma konusunda artık kendime fazlasıyla güveniyorum. İnanın bana, bu filmde
fuzuli sayılabilecek hiçbir şey bulunmadığı gibi, eklense kimsenin “bunun burada
ne işi var?” diyemeyeceği pek çok şeyi elemek zorunda kaldım.

Bunun sebebi, Kazım’ın zihin ve ruh zenginliğidir. Sırf ses kayıtlarından,
filmde kullanılabilir diye ayırıp çıkış aldığım sözleri, koca bir dosya ediyor.

Ve filmin bu alışılmadık uzunluğunu meşrulaştıran dördüncü madde- Bol müzikli,
insanların defalarca izlemek isteyeceği bir film yapmaya çalıştım. Günümüzün
teknolojisi, filmin DVD formatında edinilebilmesine ve evde, kimin canı ne zaman
çekerse, istediği kadarını izlemesine elveriyor. Bu durumda belki daha da uzun
yapılabilirdi. Yine de, bir defada izlenmesini de imkânsızlaştırmayayım dedim.

Gelelim tasarım ve kurgu mantığına.

Filmde, bir-iki istisna dışında, sadece Kazım konuşuyor. Çocukluğunu,
ortaokul-lise yıllarını, İstanbul’a gelişini, İstanbul’a niye bağlandığını,
Dinmeyen grubunu, Zuğaşi Berepe’yi, sonraki çalışmalarını hep kendi anlatıyor.
Ya da anlatmasına gerek bırakmayan görüntüler yeralıyor. İstisnalar, meselâ
Zuğaşi Berepe döneminde Mehmedali Barış Beşli’nin, Metin Kalaç’ın yeraldığı,
konuştuğu parçalar. Ya da çeşitli görüşmelerde, Kazım’a soru soranlar. Ayrıca,
Kazım’ın birçok konudaki görüşlerini, siyasî eleştirilerini, hayallerini kendi
ağzından öğreniyoruz.

Kazım’ın hayatının, elimizde doğrudan görüntü malzemesi bulunmayan yılları için
ya –şükür ki azımsanmayacak sayıda varolan- eski fotoğraflardan yararlandım ya
da sonradan çekimler yaptım.

Filmdeki en ilginç parçalardan biri, Kazım’ın kendi çektikleri. Kamerayı bu
kadar özensiz, gelişigüzel kullanan pek az insan vardır. Elinde kamera, durmadan
sağa sola, yukarı aşağı oynatarak, zoom halkasıyla mütemadiyen oynayarak, bir
yandan konuşarak yaptığı çekimleri, olabildiğince rötuşlayıp düzelterek,
kurgulayarak, bol bol kullandım.

İlginç olacağını umduğum bir ayrıntı- Kazım’ın çekim yaptığı yerlerde ben de
sonradan epey birşeyler çektim ve yer yer bunları içiçe geçirdim.

Tabiî Kazım’ın kamerasıyla ilgili olarak söylediklerimin, filmin ham
malzemesinin yüzde doksanı için geçerli olduğunu eklemeliyim. Zaman zaman, baş
dönmesi nedeniyle ekrana doğrudan bakamadan izlediğim, seçip ayıkladığım bu
malzemenin bir kısmı, meselâ Kazım’ın konserinde bir yandan dans ederken bunları
çeken insanlardan geldi. Ya da, hatıra olsun diye çekilmiş, elbette profesyonel
bir kullanım amacıyla alâkası olmayan görüntülerdi bunlar.

Eski kayıtların çoğu, yıpranmış VHS’ler, Hi8 veya V8’lerdi - en iyi ihtimalle.
Çünkü daha kötüsü, teknolojik aşamaları azıcık yanlış yorumlayan insanlarımız,
pek çok görüntüyü VCD haline getirdikten sonra orijinal kasete arkalarını dönüp
yürümüşlerdi. VCD’leri adam etmek, izlenir kılmak, bu işin teknik çalışmaları
içerisinde en zorlularındandı.

Ve tabiî ses kayıtları... Minik gazeteci teybiyle, kalabalık ortamlarda yapılmış
söyleşiler; konserde, salona dönük iri kolonların yanıbaşında yapılmış, her
saniyesi çatlayan kayıtlar...

Bir noktada, genel eğilimlerime ters bir karar verdim. Kazım’ın ne dediği veya
belirli bir anda orada olan biten önemliydi ve ben, bunları anlaşılabilir kılma
uğruna, bizim bu işlerde pek makbul sayılmayan dijital deformasyonları vs. göze
aldım. Kayıt kalitesi kötü diye hayatî bir sözü filmin dışında bırakmaktansa,
teknik eleştirileri göğüslemeyi tercih ettim.

Tamamen kendi imkânlarıyla çalışan bir belgesel sinemacının, o sesleri şüphesiz
daha iyi temizleyebilecek stüdyolarda çalışma fırsatı bulamayacağını artık gayet
iyi bildiğimden ve bu işe dışarıdan herhangi bir destekçiyi şunu bunu
karıştırmayı da, pek çok sebeple, asla düşünmediğimden, yapabileceğimin en
iyisini yapmaya çalıştım. Fakat iddialı bir laf edeyim- Farkın pek az yerde
sonuca yansıdığını düşünüyorum. Esas fark, başka imkânlarla iki günde
halledilebilecek işler için benim haftalar harcamam oldu. Olsun; en azından
başım dik.

Umarım bunları övünme-şişinme sözleri olarak okumuyor ya da Kazım’ın kullanmayı
pek sevdiği ifadeyle, “artistlik olsun diye” söylediğimi sanmıyorsunuzdur. İlk
amacım şu- Büyük meşakkatle yapılmış devasa bir işin ayrıntılarından sözetmek
belki birilerini böyle işlere kalkışma konusunda yüreklendirir, istekli ama
tereddütlü insanlarda hayırlı inat ve direnç duyguları geliştirir. İkincisi de,
bu işlerin mutfağında yaşayan, çatlayan bir ses veya olmaması gereken bir dip
gürültüsüne rastladığında filmi yapanın özensiz davranmış olabileceğini düşünen
insanların haklı kaygılarını giderebilmek. Yani- filmin bir saniyesinde bile
özensiz davranmadım; bir kusur varsa ancak beceremediğimdendir.

Bu belgeselin bence ilginç –belki de iddialı- yönlerinden biri de, filmde hemen
hemen hiçbir izahatın yeralmaması. Yani, o sırada neredeyiz, ne vesileyle,
gördüğümüz kimdir, herhangi bir altyazı yok filmde. Sadece, Lazca Ernesto ve
İgzas parçalarının Türkçe çevirileri var. Onun dışında, Lazca parçaların
çevirileri de yok.

Önce bunu açıklayayım; daha basit- Bu memlekette konuşulan birçok dil var.
Tamam, resmî dilimiz Türkçe ve bir ülkenin tek resmî dilinin olması anlaşılır.
Ama bütün hayat resmiyetten ibaret olamaz ki! O farklı diller, kültürler, o
dillerde söylenen şarkılar, yazılan şiirler, anlatılan masallar, hepimizin
zenginliğidir. Biz bu açıdan dünyanın en kıymet bilmez memleketinin halkıyız.
Onlarca uygarlığın kalıntılarıyla dolu, onlarca değişik kültürün ve dilin
yaşayabileceği bir yerde, biz selameti bütün bunları gizlemekte, mümkünse yok
etmekte gördük; ne yazik ki hâlâ öyle görüyoruz.

Evet, Ernesto ve İgzas’ın çevirilerine yer verdim. Sadece çok güzel oldukları
için değil; onların anlaşılmasının filme içeriksel katkısı var diye. Fakat başka
Lazca parçaların çevirisini koymadım. Basitçe şundan- İnsanlar uğraşmış, onları
yazmış, söylemiş; ey, kendi dilinin de kıymetini bilmeyen ahali, siz de bunları
anlamak için bir çaba gösterin; değecektir.

İlk adım olarak, buraya tıklayıp Lazca parça ve türkülerin çevirilerini
okuyabilirsiniz.

Bir belgeselde bulunması beklenecek açıklamaların filmde yeralmamasının iddialı
yönü şu- Umuyorum ki, film bu açıklamaları gerektirmeyecek şekilde akıyor ve
“belgesel sinema” teriminin ikinci kısmına ağırlık kazandırıyor. Uydurulmuş bir
örneğe başvurayım- Bir ortamı, o ortamın duygusunu canlandırabilmek için bazen,
meselâ daha çok gençlerin takıldığı ucuz bir kahvede bulunduğumuzu bilmemiz
yeterlidir; oranın “Mavi Kafe” olduğunu öğrenmemiz işi karıştırabilir. Olayın
geçtiği günün 5 Temmuz olduğunu bilmemiz fuzuli olabilir, Zuğaşi Berepe
dağıldıktan sonra, Kazım askere gitmeden biraz önce olduğunu bilmemiz belki daha
anlamlıdır ve somut bir tarih bizi daha çok aydınlatmayacak, bir duygudan
uzaklaştırabilecektir.

Burada, belgeselci arkadaşlarıma sunulmuş bir tartışma konusu var. “Haber filmi”
ile bile kıyaslanan belgesel “sinema”nın daha çok sinema olabilmesinin
şartlarına dokunan bir tartışma bu. Bazı bilgileri eksik bırakarak, eksikliği
başka yoldan, ama belki daha az akla daha çok hissiyata dayalı yollardan telafi
etmek, seyirciyle belgeselin kurduğu bağı bir şekilde güçlendirebilir mi?

Son olarak şunu söylemek isterim ki, bu film esas olarak bir kurgu ürünüdür.
Evet, pek çok çekim yaptım ve bunların bir kısmı filmde hayli işlevsel roller
oynuyorlar. Ama esas yaptığım iş bir tasarım ve kurgu. İddialı yönü, şu soruya
cevap olma cüreti göstermesinde- Hepsi değişik kaynaklardan gelme, değişik
formatta, değişik renk yapısında, değişik üslûpta (kimi birden çok üslûpta veya
üslûpsuz), yüz saati aşkın görüntü ve yaklaşık 12 saatlik ses kaydından, hiçbir
aşamada kendini inkâr etmeyecek bir estetik bütünlük yaratılabilir mi?
Başardıysam şahane.

Tabiî ki benim başarımdan daha önemlisi şu- demek ki yapılabilir. Bu da
belgeselcilere yardımcı olabilecek araçlara yenilerini eklemek anlamına gelir
ki, işte eğer böyleyse sahiden övünürüm valla.


Ümit Kıvanç
kazimkoyuncufilmi.com




Kazım Filmi Benim Öyküm
Kazım hastalanmadan kısa süre önce, Viya’nın kapağındaki fotoğrafına bakarken,
“Artık gidip bulayım, tanışayım,” diye düşündüm. Zuğaşi Berepe’den beri uzaktan
izliyordum onu. Müziğinde ve müziğinin gelişiminde nelerin beni çektiğini ayrıca
anlattım, buraya tıklayarak okuyabilirsiniz. Kendisiyle yapılan görüşmelerde
söylediklerinden, onunla şu ya bu şekilde karşılaşmış insanların
anlattıklarından, Kazım’ın kendime çok yakın bulacağım biri olduğuna ve beraber
birşeyler yapabileceğimize dair garip bir önsezim, hattâ inancım vardı.
Hastalandığını duyduğumda, onu kaybedeceğimize en ufak bir ihtimal vermedim.
“Adamın tedavisi bitsin, telaşı geçsin, öyle gider tanışır, konuşurum,” dedim.
Ölüm haberini aldığım gece, o an için elimdeki tek CD’si olan Viya’yı sabaha
kadar döndüre döndüre Dinler ve ağlarken, durmadan kendime şunları dediğimi
hatırlıyorum- “Tanışmıyordun bile; nasıl olup da bir arkadaşını kaybetmişsin
duygusuyla yanıp yakılıyorsun böyle?” Nitekim, bunu izleyen günlerde çok eski
bir arkadaşım, “Ya, sana ne oluyor ki allahaşkına?” dedi.

Arayı atlayarak doğrudan şuna geçmek istiyorum- Filmi yapabilmek için Kazım’ın
en yakınındaki insanlarla zaman geçirmeye ve topladığım ses ve görüntü
kayıtlarını defalarca izlemeye, dinlemeye başladığım süreçte, onun elbette benim
bir arkadaşım olduğuna kuvvetlice inandım. Filmi yapmak için uğraştığım iki yıl
boyunca samimiyetimiz ilerledi. Filmi bitirirken, onun ölümüyle sarsılmaya devam
ettim.

İşin tuhafı, bütün bu süreç boyunca, bana onunla ilgili bir şey anlattıkları
zaman, bir sonraki adımda ne demiş, nasıl davranmış olabileceğine dair
tahminlerde bulunmaya başladım ve bunların neredeyse hiçbiri yanlış çıkmadı.
Hattâ, bana anlatılmayan çok şeyi anladığımı da iddia edebilirim. Onun en yakın
arkadaşlarından biri filmi izledikten sonra, “Sanki sen onu çok iyi
tanıyormuşsun gibi,” dediğinde, sevineyim mi, gurur mu duyayım, ne yapayım
bilemedim. Bunun böyle olduğunu artık biliyorum, ama şaşırmaktan da
vazgeçemiyorum.

Birisiyle, o bizim dünyamızdan gittikten sonra böylesine yakın arkadaş olunur
mu? Ancak bir peygamberin cevaplayabileceği bu soruya cevap aramayı da artık
bıraktım. Belki benim bahtıma da böyle bir trajik mucize düşmüştü. Acısıyla
birlikte kabullenmekten başka yapabileceğim bir şey yok.

Tabiî bu noktaya gelmek kolay olmadı. Çünkü dünyada Kazım’sız bir hayat devam
ediyordu ve benim yakın çevremde onunla özel yakınlığı olan kimse yoktu. Kendi
başıma kaldığım zamanlarda bir ayağımı başka bir âleme basarak yaşamayı nispeten
becerebiliyordum, ama başkalarıyla birlikteyken, çoğu zaman, izinli veya görevli
olarak, geçici süreyle orada bulunuyormuşum hissinden kurtulmam zor oluyordu.

Bir film yapma sürecinin gerçek hayatla karışması, her zaman büyük bir sorun
olmayabilir. Böyle durumlarda genellikle bunun filme zararı dokunur. İnsan
nesnelliğini kaybeder, duygusal baskılar altında, filme seyirci için anlamı
olmayan, akışı bozan, bütünlüğü zedeleyen birçok gereksiz unsur katabilir.

Ancak yaptığınız, aramızda olmayan bir insanın kısa süreliğine aramıza yeniden
katılarak kendini anlattığı bir filmse, sonunda yeniden ayrılık kaçınılmaz. O
sona yaklaşmamak için ruhunuzun gösterdiği direnç, filmi bitirip ortaya çıkarma
konusunda duyduğunuz arzuyla öyle bir kapışıyor ki, parçalanıp toz haline
gelmeniz işten bile değil. Bu yüzden, onca badireye rağmen filmin sonlarına
yaklaştığımda, hiç beklemediğim bu acayip durumu da aşmam gerekti.

İnanın, bütün bunların üstesinden gelebilmemi sağlayan, Kazım’ın tertemiz bir
öfke ve şahane bir Laz inadıyla söylediklerine kulak vermek oldu. Benim
öfkelendiğim şeylere öfkeleniyor, suratımı asmadan, bağırıp çağırmadan,
küfretmeden asla söyleyemeyeceğim şeyleri bazen benden beter sinirlenerek, çoğu
zaman güleryüzle, arada kendiyle de eğlenerek dile getirebiliyordu.

Bana müthiş bir direnç takviyesi yaptı Kazım. Filmi ilk izlettirdiğim
arkadaşlarımdan biri, ileriki günlerde, “Bir şey yaparken, ‘Kazım’a ayıp
etmeyeyim şimdi’ diye düşünür oldum,” dedi.

Bütün bunlardan bir “ideal insan” portresi çıkarmaya çalıştığımı sanmayın. Zaten
filmi en ufak hamasetten uzak tutmaya çalıştım. Becerdiğimi de sanıyorum. Ama
hele bu memlekette asla kolay kolay yetişmeyen, çok özel bir insanla karşı
karşıya olduğumuz kesin. Zaten kusurlarını saklama derdi olan birine de hiç
benzemiyor ki, bu da sık kullandığı bir deyimle, ona ilaveten “puan yazıyor”.

Benim “Kazım filmi” öykümün herkesle paylaşabileceğim en çarpıcı ayrıntısına
geleyim.

Kazım’ın toprağa verilişinden (27 Haziran 2005) birkaç ay sonra, Kazım’ın
yakınlarıyla tanışmaya, ardından malzeme toplamaya, Hopa’da, Pançol’da ve Doğu
Karadeniz’de farklı yerlerde çekimler yapmaya başladım.
Birçok insanın yardımıyla –filmin sonunda ve bu sitede isimleri yeralıyor-
buraya tıklayarak okuyabilirsiniz- boyuna yeni kayıtlar buluyor, VHS, Hi8, V8,
DVD, VCD, Betacam, miniDV... aklınıza gelebilecek her formatta ses ve görüntü
kayıtlarını aktarıp sınıflandırarak hazır hale getiriyordum. 2006 yaz sonunda,
nihayet, filmi yapmaya başladım. Çözülmesi gereken pek çok teknik sorun,
verilmesi gereken çok fazla karar vardı. Üstelik, 2,5 saatlik bir film yapmaya
niyetliydim ve baştan verilecek her yanlış kararın anlatıma dair, teknik,
estetik faturaları pek ağır olabilirdi.

Akıl edebildiğim, verebildiğim için kendimi pek takdir ettiğimi söylemeden
geçemeyeceğim hayatî içeriksel karar şuydu- Bu filmde sadece Kazım konuşacaktı.
Elime geçen ilk kayıtlardan sonra, bunun hem olabileceğini hem de ortada
Kazım’ın bu anlattıkları varken, başkalarının onun hakkında, onun üstüne vs.
konuşmasının elbette ikincil kalacağını görebilmiştim. Âdetâ benimle birlikte bu
işi yapmaya girişen Kazım’ın yakınlarının da bu fikri coşkuyla onaylaması
elbette cesaretimi artırdı.

Evet, filmi yapmaya koyuldum. Düşündüğümden daha isabetli adımlarla, daha güzel
ilerliyordu.

Derken, 2006’nın 12 Aralık günü, bir çekim ve kurgu işi için bulunduğum
Maslak’taki anima’dan eve döndüm. Saat 19.30 sularıydı. Evimin karşısındaki
lokantada yemek yedim ve bizim apartmanın bitmek bilmeyen basamaklarını
tırmanmaya başladım. Benim kata geldiğimde, merdivende havlularımdan birini
gördüm. Kilit kırık, kapı açıktı.

Sırf bu filmi yapabilmek için, yıllardır kullandığım, Matrox kartlı Adobe
Premiere’li kurgu sistemi yerine, her şeyi göze alıp, MacIntosh G-5 üstünde
Final Cut Pro’lu bir kurgu sistemi kurmuştum. Benim hayat standardımdaki biri
için ufak bir servet ödeyerek.

Evet, eve girdim. G-5, ekranlar, laptop ve başka birkaç şey çalınmıştı. Filmden
geriye sadece ham kasetler kalmıştı. “Kazım filmi”nin yapılmış iki saat yedi
dakikalık! kısmı artık yoktu. Çocukluğu, Hopa’daki ortaokul ve lise yılları,
İstanbul’a geliş, Dinmeyen, Zuğaşi Berepe yılları, kendi grubuyla çıkana kadarki
ara dönem, askerlik, Kızılırmak’a bas çaldığı zaman... hepsi tamamlanmışken, bir
anda havaya karışmıştı.

Sonrasına dair bir şey anlatabileceğimi sanmıyorum. Hayattaki en yakın
arkadaşım, kaybolan kurgu sistemimin yerine yenisini aldı, evime alarm taktırdı.
(Tam burada adını anarsam hoşuna gitmeyeceği için, size bunu başka yerlerde
başka yollarla açık ettim.)

Ve şunu eklememe izin verin- Kısa süre sonra Hrant öldürüldü. Arkadaşımdı,
Agos’un sayfa tasarımı bana aittir, dört buçuk ay kadar beraber çalışmıştım. O
da çok özel, kırk yılda bir zor yetişen türden insanlardandı. Öldürülmesinin bu
memleket için anlamı çok ama çok korkunçtur. Çok önemsediğim bir insanla
birlikte, memlekete dair kalan umutlarımı da yitirdim.

Ve aradan aylar geçti. Günün birinde, nasıl bir inatla, nasıl bir kuvvetle, hâlâ
bilemiyorum, filmi yeniden yapmaya oturdum. En yakın arkadaşlarım dahil kimseye
bir şey söylemedim. Aylar boyunca. Nihayet bir gün birkaç arkadaşımı toplayıp
dedim ki- “Çalınan kısmı yeniden yaptım.”

Hayatımın en garip günlerinden biriydi herhalde. Sevinemiyordum bile.

Çünkü çalınan kısmı yeniden yaparsam her şeyin hallolacağını sanmıştım. Halbuki
daha geride yapılması gereken çok şey vardı. Şimdi hangi kuvvetle devam
edebilecektim?

Bunun da cevabı yok. Devam ettim. Fakat bir gün yine çok meşum bir durumla karşı
karşıya kaldım- Kazım’ın hastalığı aşamasına gelmiştim.

Durmadan geri dönüp ilk bölümlerde düzeltmeler yapmakla uğraşmakta olduğumu ve
bunu niye yaptığımı fark edene kadar bir zaman daha geçti. Kaçınılmaz sonu idrak
ve kabul etmek de kaçınılmazdı haliyle.

Film biterken, sevinmem gerekirken, karşımda gördüklerime kahrolmaya devam
ettim.

Şimdi, film karşınızda. Daha önemlisi, artık yapıldı, dünyadan ve hayattan yok
edilemez. Kuşaklar sonra birileri Kazım’ın varlığından, nasıl bir insan
olduğundan, başka türlü yaşamanın, “sisteme” ve hayata itirazın mümkün
olduğundan haberdar edilebilecek.

Ben de, insanlara söylemek -ve “bırakmak”- istediğimi bırakabilmiş olacağım.

Elinizdeki, üç adet DVD’dir. Hassas yüzeyine anahtarla iki çentik atsanız
kullanılmaz hale gelir.


Ümit Kıvanç
kazimkoyuncufilmi.com




Türkiye ve Kayıpları
Acaba Türkiye kadar kayıplarına duyarsız bir memleket daha var mıdır?
Bunca değerli evladını hiçbir eksiklik duygusuna kapılmadan bu dünyadan yolcu
etmiş, hattâ bizzat yok etmiş kaç ülke daha vardır?

İşin en tuhaf taraflarından biri, bu memlekette, toplum hayatını
zenginleştirebilecek, bireylerin ufkunu, ruh dünyasını genişletebilecek birçok
insanı kaybetmemizde bu ülkeyi yönetenlerin ya doğrudan ya dolaylı
sorumluluğunun bulunması.

Kazım’ı devletin karanlık dehlizlerinden çıkıp gelen soğukkanlı katil çeteleri
öldürmedi. Kazım kansere yakalandı ve muhtemelen, kısacık ömre onca faaliyet
sığdırmasını sağlayan muazzam enerjisi, bedenindeki mikroskobik katillerin de
hızla örgütlenip çoğalmasına yol açtı.

Büyük ihtimalle, bugün adını sanını bilmediğimiz binlerce insan gibi o da,
1982’deki Çernobil faciası sonucunda Karadeniz bölgesine yayılan tehlikeli
dozdaki radyasyonun kanseri tetikleyip yaygınlaştırmasının kurbanı oldu.

İşte tam da bu noktada Türkiye’nin kendine has bahtsızlığı karşımıza çıkıyor.
Bunu bile tam bilemiyoruz. Çünkü Çernobil faciasını izleyen günlerde, ülkede
emrine karşı çıkılamaz bir darbe yönetiminin bulunuşunun da verdiği
pervasızlıkla, yöneticiler, derhal kolları sıvayıp radyasyonun muhtemel ölümcül
etkilerine karşı tedbirler alacaklarına, televizyonlara çıkıp çay içerek,
“Azıcık radyasyondan zarar gelmez,” demeyi tercih ettiler. Bizimle alay ettiler
ve devletin sahipleri için hayatımızın en ufak değerinin olmadığını bir defa
daha kafamıza kaktılar. Ve o zaman, her şeyi göze alabilen üç-beş solcu dışında,
kimse onlara karşı çıkmadı. Karşı çıkanın da sesi çıkamadı.

Bugün, Çernobil öncesinde Karadeniz bölgesinde ne gibi kanser vakalarının ne
sıklıkla görüldüğüne dair hiçbir veri bulunmadığından, Çernobil sonrasında ciddi
herhangi bir tarama, karşılaştırma yapılmadığından, olan bitenin sahici
bilançosu bile çıkarılamıyor.

Bu, Karadeniz’de her ailede mutlaka en az bir kanserli insanın bulunduğu
gerçeğini değiştirmiyor. Alt katta, üst katta, yan komşuda, “yengemlerde”,
“dayımlarda”... bir kanserli mutlaka var.

Sebebi Çernobil faciası mı? Muhtemelen! Belki!

“Kamu vicdanı” diye bir şey varsa, bu sorunun cevabı tartışmasız evet.

Peki kamu vicdanı diye bir şey var mı?

Olsa, birilerinden hesap sorulmuş olurdu. Üstelik bu konunun Türkiye’nin mâlûm
tabularıyla falan da ilgisi yok. İnsanların sağlığı söz konusu, o kadar.

Evet, “o kadar”.


Ümit Kıvanç
kazimkoyuncufilmi.com




Kazım'ın Müziği Nedir İlginç Olan
Kazım Koyuncu’nun genel olarak müzik ve kendi müziği hakkında konuştuğu birçok
röportajı ardarda dinleyince, aklınızda yer edecek şeyler şunlar:

• Kazım esas olarak rock altyapılı bir şehir müziği yapmak istiyor.
• Ama akustik yerel enstrümanlardan vazgeçmeye de niyeti yok.
• Dolayısıyla, ya bunları birarada barındırabilen bir müziğin peşinde ya da
olmazsa ikisini ayrı ayrı sürdürme arzusunda.
• Müzik yapmanın bir yaşama biçimi olduğuna çok önceden karar vermiş.
• Müziğin tılsımını ustalıktan çok hareket ve izleyiciyle ilişkide arıyor. (Niye
“dinleyici” değil de “izleyici”? Aşağıda izah edeceğim, kısaca şundan- çünkü
karşılaşmak istiyor.)

Ses dalgaları

Bir müzisyen olarak Kazım Koyuncu’ya yapılabilecek en büyük haksızlık, onu
sadece “Karadeniz müziği şarkıcısı” saymak. Ne yazık ki insanların büyük bölümü,
onu son dönemdeki faaliyetiyle tanıdı ve bu faaliyet içerisinde ağırlık
Karadeniz müziklerindeydi.

Ama nasıl Karadeniz müzikleri? Derlenmiş Laz ve Megrel halk şarkılarını öyle bir
yorumladı ki, ona yalnız yorumlama diyemeyiz. Kazım’ın söylemediği bir Didou
Nana, meselâ, “sayılmaz”. Aynı şeyi Tsira ve daha çok Ou Nana için de
söyleyebiliriz.

“Bildiğimiz türküler” için de benzer bir durumdan bahsedebiliriz. Onları Kazım
söylediğinde ortaya çıkan tını da farklı, hava da, türkünün bize ettikleri de.
Tabiî tek fark Kazım’ın sesinden kaynaklanmıyor. Uy Aha-Koçari “paketini” o
üslûpla konser açılış şenliği haline getirince o koçari başka koçari oluyor.
Rock mantığında senkoplarla, birçok farklı şekilde icra edilen Avlaskani Cuneli
artık ne kadar bildik eski türküdür, şüpheli.

Kazım’ın şarkıcılığını, yorumculuğunun Özgün yanını en bariz gösteren
örneklerse, rock takıntılı, “Beyoğlu elemanı” bir Laz şarkıcı için pek tuhaf bir
yerde, daha da “bildiğimiz” şarkıları türküleri söylediği zamanlarda karşımıza
çıkıyor. “Kaldım duman içi dağlarda” veya “Ben bir Romen kızıyım”, onun
ağzından, başka bir güzellikle tınlıyor. Kayıtların kötülüğü nedeniyle filme
alamadığım bir bantta MFÖ ya da Erkin Koray şarkıları söylüyor ve hepsi bir anda
“Kazım parçası” haline geliyor. Güzellikten daha önemlisi, şahsiyetini terk
etmeden, aynı zamanda başka bir şey olabiliyor.

Kazım’ın özel bir ses eğitimi almadığını biliyoruz. Ama bazı insanlar hazine
gibi bir sesle ve yalnız bazıları onu ilginç bir şekilde kullanabilme
yeteneğiyle doğuyor. Kazım’ın sesindeki bazı dalgalar, şüphesiz o sesin daha bir
içimize işlemesine yolaçıyor. Evet, bu onun doğal avantajıydı; o da kullanmayı
bildi. (Filmde, Bumerang ile birlikte söylediği türkülerden kısacık bölümler
var, bu dediklerimi örnekleyecek. Ses kaydı çok kötü olduğu için ne yazık ki
kısacık kullanabildim.)

Hiç aynı olmamalı

Kazım’a şöhreti getiren ama esas olarak tam da istediği müziği yapamadığı son
döneminden devam edelim. Önce bunu nereden bildiğimi açıklayayım- kendi
açıklıyor. Hattâ son zamanda, birçok şarkıyı her konserde aynı şekilde söylüyor
olmaktan ötürü utanmaya başlayabileceğinden bahsediyor.

Bunda samimi olduğundan eminim. Çünkü izlediğim onca kayıtta, birçok konserinde,
bazen de işgüzarlığa kaçıp, her şeyiyle oturmuş bir parçayı bambaşka şekilde
çaldırmaya, söylemeye uğraştığını gördüm. Artık kendi yerini açmış, etkisi
garantili olan Didou Nana’yı bile her seferinde –belli ki asıl olarak kendisini
memnun ve tatmin etmeye yönelik- farklılıklar yaratarak söylemeye uğraşıyordu.

Burada bir parantez açmalıyım. Kazım için konserler, grubuyla birlikte
marifetlerini sergileme fırsatları değil. O sahici bir ilişki arıyor. İnsanlarla
yüzyüze gelmeyi, yüzlerine bakarak şarkı söylemeyi, tepkilerini almayı istiyor.
Bu kadar da değil. Çoğu zaman, onlarla birlikte söylemeyi istiyor. Seyirci doğru
söyleyemediğinde durup tekrarlarla parçayı yeniden rayına oturtmaya çalışıyor.
Seyirciden yalnız eşlik değil katılım bekliyor.

Bu arayışın müzikle ne kadar ilgisi olduğu bile tartışılabilir.

Şahsen bu tavrını çok soylu buluyorum. Çünkü bu tavır hem büyük riziko
barındırıyor hem de normal olarak bir sahne sanatçısının asla üstlenmeyeceği
sorumluluklar bindiriyor onun sırtına. İnsanın onbinlerce hayranı olması da
kolay değildir; ama o insanlarla bir tür grupdaşlık, hattâ arkadaşlık, ahbaplık
ilişkisine girmeyi göze alabilmek için insanın dünyayla başka türlü, derin ve
çok boyutlu bir ilişkisi olması gerekir. Sadece alınabilecek bir yerde vermeyi
gerektirecek bir konumu bizzat oluşturmak için başka dertler gerekir. Nedenini,
kaynağını bir yana bırakalım, Kazım’ın “müzik yapmak” deyince daha çok anlamak
istediği şeyin kılı kırk yararak birtakım albümler hazırlamak ve dağıtmak değil,
bütün aksaklıklarıyla, rizikolarıyla konserler vermek, insanlarla, karşı karşıya
da değil, yanyana gelmek olduğunu tekrarlayalım. Böylelikle her konser değişik
bir yaşantı oluyor. Bir şarkıyı her seferinde aynı şekilde söylemek, insanlara
ısmarlama bir şey sunmak –onlar buna razıyken bile!- bu yüzden Kazım’ı tatmin
etmiyor. Öbür yandan insanlar istediği için yapmak zorunda kaldığı şeylerden
duyduğu huzursuzluk derhal belli oluyor.

Belli ki bu Kazım’ı bir bunalımın eşiğine sÜrüklemiş. Bunları filmde
kullanamadığım çeşitli röportajlarda anlatıyor, yukarıda da söyledim.

Anahtar kavram- arayış

Bir röportajında, “daha çok elektriklenmiş”, “daha temiz çalınan”, ama otantik
enstrüman ve tınılardan uzağa düşmeyen bir müzik aradığını söylüyor. Kafasındaki
müziğe en çok yaklaşan parça olarak, Hayde albümündeki Hayde'yi gösteriyor.
Kendi hesabıma, bu parçaya ötekilerden farklı bir anlamı Kazım’ın bu sözlerini
işitmeden önce yüklediğimi belirtmeliyim. Kendisinin reggae ritmli bu parçaya
sanki yüz senedir orada duruyormuş gibi tınlayan bir tulum melodisi yazmış
olduğunu, bunu çift tulumla çaldırdığını ve konserlerde, bütün ses düzeni
ayarlarını altüst etmeyi göze alarak, sıra bu ara melodiye geldiğinde kendi
mikrofonunu da tulumculara tutarak onların sesini yükseltmeye çalıştığını
ekleyeyim.

Ve eğer bunu yaparken duymak istediği, havayı yırtan bir rock elektrogitarının
cayırdamasından -mana ve ifade bakımından- farklı bir şeyse ben de bu işten
hiçbir şey anlamıyorum demektir. Bunu tulumla, çift tulumla yapmaya kalkışmasını
onun Lazlığına bağlayabilir miyiz? Kesin bir şey diyemem, ama kendisinin bir
röportaj sorusuna verdiği cevap belki bize yol gösterebilir. Şöyle bir soru
geliyor- “Va Mişkunan’a Lazların tepkisi nasıl oldu? Çünkü ilk kez bir Lazca
albüm çıkıyor, o da rock!” Kazım’ın cevabı- “Lazlığın kendisi de biraz böyle bir
şey galiba zaten. Etnik-otantik ağırlıklı yapsaydık daha normal bir şey olurdu.”

Kazım Koyuncu’nun müzikal yönelimini anlamak için bu parça elbette önemli bir
malzeme. Ama onun müziğine özellik katan her şeyi buradan çıkaramayız.

Başka yerlere bakalım. Fadime, değişik bir miksajla, 90’ların, 2000’lerin rock
esintili ilginç şehir müziklerinden biri gibi dinlenebilir, ska’ya dönüşmesi an
meselesidir. Daha önce başkaları tarafından çok daha hızlı bir tempoyla ve bu
yüzden epeyce duygusuzlaştırılarak çalınan-söylenen “Koyverdun Gittun Beni" (Gelevera
Deresi), Kazım’ın elinde öyle bir şekle bürünmüştür ki, rock baladı olmasına
ramak kalmıştır. Hayde albümündeki Denizde Karartı Var, girişine katılmış
klarnetlerle, âdetâ İstanbul’un da Karadeniz’e kıyısı olduğunu hatırlatmak üzere
tasarlanmış, hiçbir sınıfa sokulamayacak bir hale gelmiş, bir de Kazım’ın
sesiyle bezendiğinde, artık kimse tarafından tekrarlanamayacak bir parça olmuş
çıkmıştır.

Zuğaşi Berepe’nin enfes bir sert rock parçası halinde karşımıza çıkardığı
Hemşince Ka Tun Mita Xendasoç’un girdiği kılıkları sıralayamayız bile.

Belki Kazım’a da sorabilseydik aynı şeyi söyleyecekti, bilemiyorum- Evet, ortada
hâlâ bir sonuç yok, arayış var.

Arayış kavramı, Kazım’ın müzikal macerasının herhalde anahtar kavramıdır. Son
dönemde “hazır mamuller” sunmak zorunda kaldıkça mutsuz oluşu buradan da
açıklanabilir şüphesiz. Bir röportajında şöyle diyor (özetleyerek aktarıyorum) - “Geçenlerde bir konser çıkışı, yanıma bir delikanlı geldi, ‘abi sen ne ayaksın’
dedi, ‘yani ne bu, ne yapmaya çalışıyorsun’. Haklı tabiî. Ama ben de bir
parçanın içine bir melodi koyarken, acaba bu şimdi ne tarz oldu, hangi tür oldu
falan
diye düşünmüyorum. Umarım hiçbir zaman ‘tamam, ben şu tarz müzik yapıyorum’
demek zorunda kalmam.”
Evet ama biraz daha şansımız olup da Kazım biraz daha aramızda kalsaydı,
muhtemelen bir süre sonra bizzat onun tarzından bahsedebilecektik sanırım.

Ve ben bu tarzın öyle müthiş bilinçli bir şekilde, İnce İnce ayarlanarak
oluşturulduğunu düşünmüyorum. Kazım belli ki kritik durumlarda doğru ve
geliştirici kararlar verebilen bir müzisyen. Ama müziğindeki gelişim yalnız onun
kararlarına bağlı olmamış. Zuğaşi Berepe’de de sonrasında da gruptakilerin kendi
enstrümanlarını çalış biçimleri, parçalar düzenlenirken önerdikleri, araya
kattıkları her zaman işe rengini verecek kadar etkili olabilmiş. (Filmde,
Kazım’ın son dönemdeki müziğinin nasıl ortaya çıktığını anlatabilmek için belki
de azıcık uzun tuttuğum, prova kayıtlarından derlenmiş bir bölüm var. Kazım’ın
hangi noktalarda devreye girip çalınacakları şekillendirdiğini anlayabiliyoruz
buradan. Herkesin katkısına çok açık bir çalışma biçimleri var.)

Teknik, kalite, Va Mişkunan-Igzas

Kazım bir röportajında şöyle diyor (filmde de var, yine özetleyerek
aktarıyorum) - “Müzik yapmak zor değildir. Gitarın belli bir çalınma biçimi
vardır. Acayip çalmana bence gerek yoktur. Çalıyorsan da ekstra bir şeydir. Esas
sorun, istediğin müziği teknik olarak çalabilecek aşamaya olabildiğince çabuk
gelebilmek ve bunu çalacak grubu ayakta tutup sürdürebilmektir.”

Akademik veya teorik bakımdan gayet sakıncalı olan bu yaklaşım, genç yaşta müzik
yaparak yaşamaya karar vermiş, yine kendi deyişiyle, “akorları falan öğrendikten
sonra ilk iş grup kurmuş”, başlangıçta olanca “cehaletine” rağmen insanların
karşısına yapabildiği kadar müziğiyle çıkmaktan çekinmemiş, işin tekniğinden çok
ruhuyla ilgili bir adamın yaklaşımıdır. Yıllar sonra, Zuğaşi Berepe’nin Va
Mişkunan albümündeki müzikal yetersizlikten muzdarip olacak, elinden gelse
albümü herkesin elinden toplayacağını söyleyecek, her fırsatta, “sound ve teknik
bakımından” daha üstün olduğuna inandığı Igzas ile Va Mişkunan arasındaki
farklara dikkat çekecektir. Fakat, bunlar, kötü yapılmış bir müziği asla
dinlemeyecek olan birçok insanın Va Mişkunan’ı hâlâ hayranlıkla dinlemesine
engel olmayacaktır!

Çünkü Va Mişkunan’ın tek özelliği, “dünyanın ilk Lazca rock müziği” olması
değildir. Bu albüm, sound’u ve sözleriyle, Türkiye’de yapılmış en harbi rock
albümlerinden biridir. Kimileri ayağa dolansa da, barındırdığı rock
atraksiyonları, samimi bir rockseverin bu albümü derhal benimsemesine yolaçar.
Yapılmış olandan çok yapılmak isteneni çağıran yapısıyla Va Mişkunan, her şeyden
önce dinleyende müzikal umutlar yaratan bir albümdür.

Hakikaten becerilememiş çok fazla şey var bu albümde. En çok kulağıma batan
Örnek, Golas Empula Yulun. O türküyü kendi yapılarına nasıl uyduracağını
bilememiş rock’çılar çıkar o parçada karşımıza. Türkü başka yerde,
elektrogitarlar, ritm başka yerdedir. Aynı oturmamışlığın hemen kulağa battığı
başka yerler de vardır. Ama albüme adını veren Va Mişkunan’da, çok daha karışık
işlere kalkışılmış olmasına rağmen bütünlük sağlanmıştır. Bu albümün dünya
müziğine hediyesi –ve bence Zuğaşi Berepe’nin de simgesi- olan Ernesto ise, her
şeyiyle dört dörtlük bir parçadır. Sözleri, yalınlığıyla garip bir derinlik
taşır, müziği, kırk yıldır bu tarz müzik yapan bir grubunki gibidir.

Va Mişkunan’dan esas olarak akılda kalan şey, bir ifade arama çabasıdır.

Igzas, bütün müzikal olgunluğuna rağmen, bu arayışa konmuş yanlış bir noktadır.
Keşke Kazım’la bunu tartışma şansım olabilseydi. Çünkü o Igzas’ı, büyük
ihtimalle Va Mişkunan’daki teknik yetersizlik ve müzikal aksaklıklardan azade
olduğu için, hep övüyor. Ama Igzas, Zuğaşi Berepe’nin, ruhunu “günümüzün”
rock’sızlaştırılmış, “akan giden”, girinti çıkıntılarından arındırılmış, “kafa”
müzik imalatına terk etmesi gibidir. Barındırdığı olağanüstü parçalara rağmen.

Nitekim Kazım’ın sonradan yürüdüğü yolun Igzas’ın düzenleme mantığıyla uzaktan
yakından ilgisi yok, ama Va Mişkunan’daki bir sürü şeyle yakınlığı çoktur.

Dizginlenemez duygularını kirli-çapaklı ve soylu bir şekilde ifade eden,
sokaklardan bize doğru sesleniyor izlenimi veren Zuğaşi Berepe, Igzas’ta,
çalacağı salon için mecburen temiz-şık giyinmiş gibidir. Evet, aykırı bir
gruptur, ama şimdi burada, biraz edepli davranması gerekmiştir.

Igzas albümünün, ZB’yi “rock’çılıktan” uzaklaştıran “moody” atmosferini meşru
kılan tek parça Sopez Gulur’dur. O parçaya bu hava çok yakışmış ve grubun bizzat
varlığıyla ifade ettiği “yamukluğu” dolaba saklamayan bir parça olmuştur Sopez
Gulur. Buna karşılık, o cânım Ma A Koçi Vore’nin -ki, ZB'nin en şahane parçası
olup olmadığı sorusunu cevaplamak zordur-, dinlerken yaklaştıkça
heyecanlandığınız basit ve haysiyetli davul ataklarını bile yok eden bir
“ütüleme” maalesef bütün albüme yayılmıştır. Igzas’taki düzenlemeyle ilgili neyi
bu kadar sorun ettiğimi merak edenlere, bir süre Radyo Lounge falan tipi şeyleri
dinlemelerini öneririm. Her şey güzeldir o tür müziklerde- ritm, tınılar, akor
gelip geçişleri... Fakat hiçbir şey olmaz. Her şey öyle akar gider. Rock müziği,
kolunuzdan yakalayıp suratınıza birşeyler haykıran bir müziktir. Igzas, yumuşak
bir ses tonuyla konuşan düzgün bir adamdır.

Fakat başka bir sebep olmasa bile, sırf sözü ve müziğiyle olağanüstü bir parça
olan Igzas’ı içerdiği için değerli sayılmalıdır. Ayrıca, K3aperi Oropa (çürümüş
aşk) ve Ar Tilifoni (bir telefon), Zuğaşi Berepe’nin, Lazca rock yapan bir
büyükşehir grubu olarak tarihe adını yazdırışını kesinleştiren parçalardır.

Igzas’a derinden itirazımı anlatabilmek için, size Ka Tun Mita Xendasoç’un bu
albümdeki versiyonu ile bu parçanın ZB tarafından çeşitli konserlerde çalınmış
versiyonlarını ardarda dinletebilmek isterdim. Zuğaşi Berepe, bu Hemşin halk
şarkısından, belki de Türkiye’de şimdiye kadar yapılmış en sıkı rock
parçalarından birini çıkarmıştı. Oysa parçanın Igzas albümündeki düzenlemesinde,
davulu bası elektrogitarıyla bütün rock aletleri âdetâ bir kürenin içine
doldurulmuş ve birarada yuvarlanıyor gibidir; üstelik vokal de beraber!

Aslında sözettiğimiz, bir tılsımdır

Tam burada esas konumuza dönebiliriz- Ve Kazım bu türküyü Viya albümünde,
rock’la falan alâkası olmayan bir tarzda, olabildiğince türkü haliyle söyledi.
Ama bu defa da türkünün orijinalinde asla bulunması ihtimali olmayan ritm
sazlarıyla bambaşka bir sound yaratarak.

ZB, Va Mişkunan’da aramış, Igzas’ta bulduğunu sanmış ama aramaya devam etmişti,
şimdi de Kazım arıyordu. “Şarkılarla Geçtim Aranızdan”ı yaparken, kimbilir kaç
konser kaydı izledim. O Narino, reggae mi olmadı, tek gitarla mı çalınmadı?
Sahiden, arayıp durmuştu Kazım.

Grup arkadaşları, son dönemde, onlarca gaydayı tulumlarla biraraya getirerek
denemek istediği bir müzikten sözediyorlar. Gaydacıların tulumcuların yanında
kemençe de olacak mıydı? Herhalde. Çünkü Selim Bölükbaşı ile birlikte çalmaya
başladıktan sonra, özellikle durgun atmosferli parçalarda elektrogitarla tuhaf
ilişkiler içerisine giren kemençenin onun müziğinde boyunu aşan bir yeri oldu.
(Balkanlar’dan gelme bir Roman orkestrasındaki trompet gibi, meselâ.) Ama bana
sorarsanız, elektrogitar, bas ve davul mutlaka olacaktı. Kazım onlarsız müzik
yapar mıydı? Sanırım yapmazdı. Gaydacılarla bir yere varılmadığını hissederse
mutlaka başka bir şey deneyecekti.

Onun hem hoşuna gidecek hem gitmeyecek bir gerçek- Önde onun sesi olduğu sürece
biz yaptığı her şeyi böylesine etkilenerek dinleyecektik. Ben, meselâ, Karadeniz
“havalarını”, Laz türkülerini severim. Ama elbette yüz defa ardarda dinleyemem.
İki yıl boyunca, Kazım’ın hangi parçalarını –üstelik bir yandan dans ederken
çekilmiş ya da dev kolonlarının dibinden yapıldığı için devamlı çatlayan, kötü
kötü kayıtlardan- kaçar defa dinlemiş olduğuma inanamazsınız. Tanıdığınız,
kurguyla uğraşan birileri varsa, onlara, yaklaşık yüz saatlik malzemeden yapılan
üç buçuk saatlik bir filmin kurgusu sırasında bu sayının nerelere
ulaşabileceğini sorun. Bir saniye bile sıkıldığımı hatırlamıyorum, buna da
inanamazsınız belki. Öyle.

Bunu sağlayan elbette Kazım’ın o müziğe kattığı şeydi.

Bu tılsımlı bir şeydi. Bu yüzden, sizi bunun etrafında dolandırıp duruyorum, ama
bunun ne olduğunu somut olarak anlatamıyorum.

Çünkü onu yazıyla anlatamayız. Duyabiliriz.


Ümit Kıvanç
kazimkoyuncufilmi.com




Lazca Parçaların Çevirileri

Ma a koçi vore
Ben bir adamım

Albüm- Zuğaşi Berepe, Igzas
Söz- Mehmedali Barış Beşli
Müzik- Kazım Koyuncu

deniz kuşlarıyla kayıyoruz
denizin üstünde
ben bir adamım
erken sabahlarda yarım akıllı
sen uykusuz bir çocuksun
ölümle beşik kertmeli
diyorsun mutlu olacaksın
ya da mutsuz
diyorsun
yaşam ne kadar yakınsa
ölüm de o kadar
evet ben bir adamım
geç akşamların
--------------------------------------------------------------------------------
Va Mişkunan
Bilmiyoruz
Albüm- Zuğaşi Berepe, Va Mişkunan

Bilmiyoruz bilmiyoruz
Ne söyleyeyim şimdi
Bilmiyoruz bilmiyoruz
Gelecek günler bizim için
Nasıl olacak
Bilmiyoruz bilmiyoruz
Yarına ne diyeceğiz?
Biliyoruz
Yollarda şarkılar söyleyeceğiz
Gelinler bize çocuk büyütecek
Çocuklarımız şarkılar söyleyecek
Dilimiz ölmeyecek
ölmeyecek
ölmeyecek
Bilmiyoruz bilmiyoruz
Yarına ne diyeceğiz
Bilmiyoruz bilmiyoruz
Korkuyoruz
Yaşlı kadınlarımız hep ölüyor
Artık bulunmuyor kukumboli
Bilmiyoruz bilmiyoruz
--------------------------------------------------------------------------------
Domivamis
Yokluk
Albüm- Kazım Koyuncu, Viya
Söz-müzik- Anonim

Domivamis yokuşları çıktım
Beş köyü de mısır için dolaştım
Sonunda elim boş geri döndüm
Bitmiyor derdim sıkıntım
Kaymakamın iki gözü kör olsun
Karısı da benim gibi olsun
Açlıktan takatsiz kalsın
Bitmiyor derdim sıkıntım
Ernesto
Albüm- Zuğaşi Berepe,
Va Mişkunan
Söz-Müzik- Megrel halk şarkısı

Biliyorum
Toprak çökecek
Bir Yıldız yağmuruna tutulacağım
Başım dönecek
Arkamda seni bulacağım
"Haydi" diyeceksin
Ernesto gibi
Gidelim
Yıldızların çok olduğu
Bir gökyüzü altına
--------------------------------------------------------------------------------
Bozo
Kız
Albüm- Zuğaşi Berepe,
Va Mişkunan
Söz- Mehmedali Barış Beşli
Müzik- Kazım Koyuncu

"Kız seni seviyorum
Ne yapacağım söyleyemiyorum"
Seviyordum
Seni görmesem bir gün
Dünya yıkılıyor sanırdım
Hey
Hayır
Şimdi aşk nedir unuttum
Ben kimdim unuttum
Unuttum geçmişi
Rüyamda görüyorum yalnız yüzünü
Akşamdı
Yıldızlar kendilerini göstermiş miydi?
Öpmüştün beni
O sen miydin?
Nerede o fotoğraflardaki çocuk?
--------------------------------------------------------------------------------
K3aperi oropa
Çürümüş aşk
Albüm- Zuğaşi Berepe, Igzas
Söz- Mehmedali Barış Beşli
Müzik- Gürsoy Tanç

düşünüyorum
ne kaldı
seninle bitirdiğimiz
günlerden
seni gömdükten sonra
bir şey değişti mi
seni gömdüm ama
biliyorum
çürümedi bedenin
ben varım ama
çürümüyor bedenim
peki ne
yine yerden bir koku
vuruyor
kalbim başım kırılıyor
çürümüş zaman
çürümüş aşk
Igzas
Yürüyor
Albüm- Zuğaşi Berepe, Igzas
Söz- Mehmedali Barış Beşli
Müzik- Kazım Koyuncu

yürüyor
yalnız
gidiyor
hayat soluğunu esirgedi ondan
kalbini dinledi
gel, dedi ona
dağ, deniz ve nehir
düşündü
gideyim
mutlu etmedi bu dünya beni
bulacak mıyım acaba?
bir yer
huzur içinde yatacağım
bir parça toprak
gitsem mi acaba Petra'ya(*)
olsam mı toprağa yem

(*) Lazca'da "Petra'şa na idare! / Petra'ya gidesice" diye bir beddua var. Petra
ulaşılması zor bir yer olduğu için Lazlar'ın gözünde en uzak şehir sayılırmış.
Filmde böyle bir dipnot koyamayacağımız için bunu "gitsem mi dünyanın bir ucuna"
diye çevirdik.
--------------------------------------------------------------------------------
Ar Tilifoni
Bir telefon
Albüm- Zuğaşi Berepe, Igzas
Söz- Mehmedali Barış Beşli
Müzik- Kazım Koyuncu

neden aşk böyle ölümlü

bir telefon konuşması
sesin ne kadar uzak
sevgili
seviyorsun ama
gideceksin bir güneş bitimi
sesin hep kulaklarımda
gözlerin hep gözlerimde
ışığım
gideceksin, gideceksin beni bırakacaksın
vahşi atlar gibi
--------------------------------------------------------------------------------
Ou Nana
O nana
Albüm- Kazım Koyuncu, Viya
Söz-Müzik- Megrel halk şarkısı

Haydi şimdi çal çonguri
Söyleyeyim çilemizi o nana
Dida voi nana
Ne gelir elimizden çonguri
Sen veremezsin hükmümüzü
O nana
Öldüreceğim kendimi
Yazan yazmış kaderimi
O nana...
--------------------------------------------------------------------------------
Ali Paşa Avcı'nın (İsmana Paşa) Kazım'a Ağıt'ı

Erken içine oturdu kanser illeti
Senin için ağlıyor her millet
Sonra anlayacaklar senin kıymetini
Sen ölmedin idi Kazım’ımız
Doktora gittin İstanbul’da
Kanser yakaladı seni akciğerinden
Cenazeyle geldin Hopa’ya
Sen ölmedin idi Kazım’ımız

Büyüktür geçmiyor günler
Döküldü başının saçları
Daha gezmezsin Hopa yollarında
Sen ölmedin idi Kazım’ımız

Toprağın altında geçmiyor geceler
Senin için verecekler konserler
Yetim niye bıraktın Deniz Çocukları’nı
Çok genç öldün Kazım’ımız

Çok ağlayacak ablan baban
Yetim niye bıraktın anneni
İyi bakacaklar kaldırıp gitarına
Böyle olmasaydı Kazım’ımız

Buzlukta nerdeydin bugün bir gece
Sonunda kaderinmiş öyle kanser
İkbalin yok küçüklükten beri
Böyle niye yaptın bana Kazım’ımız

Çernobil’den gönderdiler zehiri
Senin gibi bizimkiler herkes
Senin ölümün herkese uyku geliyor
Çok genç öldün Kazım’ımız
Trabzon’da verdiniz de konser
Herkes darmadağın oldu ölüyor diye
Cenazen önde İsmalar arkada
Kardeşleri bıraktın Kazım’ımız
Koca Paşa dayı yazıyor destan
Erkenden bıraktı sizi Kazım’ınız
Destan yazmak o senin işin
Unutmayalım Kazım’ımızı

Yüzün oldu yumurta sarısı
O dünya iyi olur bekar
Geride bıraktın da sen küçük yari
Böyle olmasaydı Kazım’ımız

Hep görüyorum büyük dertler
Çoğu ölüyor genç çocuklar
Çok yerde sönüyor ocaklar
Biz de öleceğiz Kazım’ımız

Senin gibi ben de verdim toprağa
O dünyada buluştunuz bir yerde
Çok kötü oluyor gencin ölümü
Herkes ölecek Kazım’ımız

Çok kötü oluyor gencin ölümü
Herkes yaşayacak elbet bir zaman
Kimse yaklaşmıyor ölüyor güneş
Dünya da ölecek Kazım’ımız

Hopa dağlarından çıktı duman
Yaz Ali Paşa yaz ferman
Türkiye duydu senin destanını
Yaşlandık artık Kazım’ımız






Şarkılarla Geçti Aramızdan
Yönetmen Ümit Kıvanç, Türkiye'nin ilk Lazrock müzik grubu Zuğaşi Berepe'nin
kurucusu Kâzım Koyuncu için titizlikle hazırladığı 'Şarkılarla Geçtim Aranızdan'
adlı belgesel filmi tamamladı. 25 Haziran 2005'te kansere yenik düşen Kâzım
Koyuncu için sanatçının ailesi ve arkadaşlarının da desteğiyle tamamlanan
'Şarkılarla Geçtim Aranızdan', Kalan Müzik etiketiyle yakında piyasada olacak.
Üç DVD'den oluşan ve üç buçuk saatlik filmin geliri Umut Çocukları Derneği'ne
bırakılacak.

Önümüzdeki günlerde gün ışığına çıkacak olan belgesel, Kâzım Koyuncu'nun doğduğu
köy olan Yeşilyurt'ta başlayıp "Burası da bize memleket oldu" dediği Taksim ve
İstiklal'de Süren hayatını gözler önüne sererken sesini yeniden dinleyicileri ve
sevenleriyle buluşturuyor. Halen kısa film ve belgesel çalışmaları yapan
Kıvanç'ın yayınlanmış 8 kitabı, çevirileri ve yüzlerce kapak tasarımı bulunuyor.
Belgeselin gelişim sürecini gelin Ümit Kıvanç'tan birlikte dinleyelim:

İHTİMAL VERMEDİM
"Filmde de size bunu sadece Kâzım anlatacak. Bir belgesel olarak değişik
iddialar taşıdığını söylemekten kaçınmayacağım bu filmde, Kâzım'ın ardından
yapılmış konuşmalar, üstüne söylenmiş sözler falan yok. Sadece kendi konuşuyor,
çeşitli dönemlerdeki grup arkadaşlarıyla birlikte çalıyor, söylüyor.

Kâzım hastalanmadan kısa süre önce, Viya'nın kapağındaki fotoğrafına bakarken,
"Artık gidip bulayım, tanışayım," diye düşündüm. Zuğaşi Berepe'den beri uzaktan
izliyordum onu. Müziğinde ve müziğinin gelişiminde nelerin beni çektiğini ayrıca
anlattım, kendisiyle yapılan görüşmelerde söylediklerinden, onunla şu ya bu
şekilde karşılaşmış insanların anlattıklarından, Kâzım'ın kendime çok yakın
bulacağım biri olduğuna ve beraber bir şeyler yapabileceğimize dair garip bir
önsezim, hatta inancım vardı. Hastalandığını duyduğumda, onu kaybedeceğimize en
ufak bir ihtimal vermedim. "Adamın tedavisi bitsin, telaşı geçsin, öyle gider
tanışır, konuşurum" dedim

GÖRÜNTÜLERİ DEFALARCA İZLEDİM
Ölüm haberini aldığım gece, o an için elimdeki tek CD'si olan Viya'yı sabaha
kadar döndüre döndüre Dinler ve ağlarken, durmadan kendime şunları dediğimi
hatırlıyorum- 'Tanışmıyordun bile; nasıl olup da bir arkadaşını kaybetmişsin
duygusuyla yanıp yakılıyorsun böyle?' Nitekim bunu izleyen günlerde çok eski bir
arkadaşım, 'Ya, sana ne oluyor ki Allah aşkına?' dedi.

Filmi yapabilmek için Kâzım'ın en yakınındaki insanlarla zaman geçirmeye ve
topladığım ses ve görüntü kayıtlarını defalarca izlemeye, dinlemeye başladığım
süreçte, onun elbette benim bir arkadaşım olduğuna kuvvetlice inandım. Filmi
yapmak için uğraştığım iki yıl boyunca samimiyetimiz ilerledi. Filmi bitirirken,
onun ölümüyle sarsılmaya devam ettim. Onun en yakın arkadaşlarından biri filmi
izledikten sonra, 'Sanki sen onu çok iyi tanı-yormuşsun gibi,' dediğinde,
sevineyim mi gurur mu duyayım, ne yapayım bilemedim. Bunun böyle olduğunu artık
biliyorum; ama şaşırmaktan da vazgeçemiyorum.

FİLMDE SADECE KÂZIM KONUŞACAK
Kâzım'ın toprağa verilişinden birkaç ay sonra, Kâzım'ın yakınlarıyla tanışmaya,
ardından malzeme toplamaya, Hopa'da, Pançol'da ve Doğu Karadeniz'de farklı
yerlerde çekimler yapmaya başladım. Birçok insanın VHS, Hi8, V8, DVD, VCD,
Beta-cam, miniDV ve aklınıza gelebilecek her formatta ses ve görüntü
kayıtlarıyla çok geniş bir arşiv oluşturdu. Materyalleri aktarıp sınıflandırarak
hazır hale getiriyordum. 2006 yaz sonunda, nihayet, filmi yapmaya başladım.
Çözülmesi gereken pek çok teknik sorun, verilmesi gereken çok fazla karar vardı.
Üstelik, 2,5 saatlik bir film yapmaya niyetliydim ve baştan verilecek her yanlış
kararın anlatıma dair, teknik, estetik faturaları pek ağır olabilirdi.

Bu filmde sadece Kâzım konuşacaktı. Elime geçen ilk kayıtlardan sonra, bunun hem
olabileceğini hem de ortada Kâzım'ın bu anlattıkları varken, başkalarının onun
hakkında, onun üstüne vs. konuşmasının elbette ikincil kalacağını görebilmiştim.
Adeta benimle birlikte bu işi yapmaya girişen Kâzım'ın yakınlarının da bu fikri
coşkuyla onaylaması elbette cesaretimi artırdı.

2.5 SAATLİK BÖLÜM ÇALINDI
2006'nın 12 Aralık günü 19.30 sularıydı. Evimin karşısındaki lokantada yemek
yedim ve bizim apartmanın bitmek bilmeyen basamaklarını tırmanmaya başladım.
Benim kata geldiğimde, merdivende havlularımdan birini gördüm. Kilit kırık, kapı
açıktı.

G-5, ekranlar, laptop ve başka birkaç şey çalınmıştı. Filmden geriye sadece ham
kasetler kalmıştı. Kâzım filminin yapılmış iki saat yedi dakikalık kısmı artık
yoktu. Çocukluğu, Hopa'daki ortaokul ve lise yılları, İstanbul'a geliş,
Dinmeyen, Zuğaşi Berepe yılları, kendi grubuyla çıkana kadarki ara dönem,
askerlik, Kızılırmak'a bas çaldığı zaman... Hepsi tamamlanmışken, bir anda
havaya karışmıştı.

Ve aradan aylar geçti. Günün birinde, nasıl bir inatla, nasıl bir kuvvetle, hâlâ
bilemiyorum, filmi yeniden yapmaya oturdum. En yakın arkadaşlarım dahil kimseye
bir şey söylemedim. Aylar boyunca. Nihayet bir gün birkaç arkadaşımı toplayıp
dedim ki; 'Çalman kısmı yeniden yaptım.'

Şimdi, film karşınızda. Daha önemlisi, artık yapıldı, dünyadan ve hayattan yok
edilemez. Kuşaklar sonra birileri Kâzım'ın varlığından, nasıl bir insan
olduğundan, başka türlü yaşamanın, 'sisteme' ve hayata itirazın mümkün
olduğundan haberdar edilebilecek. Çünkü çalınan kısmı yeniden yaparsam her şeyin
hallolacağını sanmıştım. Halbuki daha geride yapılması gereken çok şey vardı.
Şimdi hangi kuvvetle devam edebilecektim? Bunun da cevabı yok. Devam ettim.

Fakat bir gün yine çok meşum bir durumla karşı karşıya kaldım- Kâzım'ın
hastalığı aşamasına gelmiştim. Durmadan geri dönüp ilk bölümlerde düzeltmeler
yapmakla uğraşmakta olduğumu ve bunu niye yaptığımı fark edene kadar bir zaman
daha geçti. Kaçınılmaz sonu idrak ve kabul etmek de kaçınılmazdı haliyle. Ben
de, insanlara söylemek ve 'bırakmak' istediğimi bırakabilmiş olacağım."
Belgeselle ilgili geniş bilgi için- kazimkoyuncufilmi.com ve adreslerini
ziyaret edebilirsiniz.




Kaynak
Ümit Kıvanç Resmi Web Sitesi
Fatih SULTAN KAR
kazimkoyuncufilmi.com