Oyuncakçı Saklı Yadigarlar (The Toymaker Hidden Heirloom)
Yapım Tarihi - 2020
Süresi - 00:45:15
Format - Uzun Belgesel, Renkli, Türkçe
Yönetmen / Director - Yağmur Kartal
Yapımcı / Producer - Yağmur Kartal, Cüneyt Karakuş
Senarist / Writer - Yağmur Kartal
Görüntü Yönetmeni / Director of Photography - Cem Sarp, Yağmur Kartal
Sesçi / Sound Designer - Gizem Coşkun
Işıkçı / Lighting - Gizem Coşkun
Kurgucu / Editor - Yağmur Kartal
Müzik / Composer - Aykut Kırşan, Egecan İnce
Afiş Tasarımı / Poster Design - İrem Badazlı
Seslendiren / Dubbing - Cüneyt Karakuş
Makyaj / Make-up Artist - Vildan Baydar
Röportaj - Sabahattin Parlar, Sunay Akın, Hakan Altıner, Akgül Parlar, Vildan
Baydar, Mehmet Emin Avşaroğlu
1930'lu olanlar İstanbulluda 90 yaşlarındaki bir elektrik ustası olan Sabahattin
Parlar, Avşa adasındaki evinde elektrik kablolarından eski Osmanlı figürleri
bulunmaktadır. Oyuncak gibi oynatılabilen bu figürleri evindeki küçük
atölyesinde zaman buldukça yapıp çocukluk günlerinin anılarına yolculuk yaparak
keyifli bir serüvene atılır. Küçük yaşta resme ilgisini keşfeden hocasının ilk
okuldaki alakası, onu sanata yönlendiren de yaşadığı dönemin güçlüğü ve geçim
dertleri nedeniyle uzun süre elektrik işinde çalışarak hayatını sürdürmek. Ancak
yıllarca içinde kalan sanat sevgisi ve çocuk ruhlu naifliği onu başlatır.
Sabahattin Parlar, an electrical master in his 90s in Istanbul, in the 1930s,
has old Ottoman figures made of electrical cables in his house on the island of
Avşa. These figures, which can be played as toys, are embarked on a joyful
adventure by making time in their small workshop at home and traveling to the
memories of childhood days. The life of his teacher, who discovered his interest
in painting at a young age, was working in the electrical business for a long
time due to the difficulties of his life in the primary school and the
difficulties of his life that led him to art. However, his love of art and child-minded
naivety, which have remained for years, start him.
31. Ankara Film Festivali, Ulusal Belgesel Film Yarışması, Finalist. 2020
Eskiyi anlatmak ya da eskiyle yeniyi karşılaştırmakla nostaljinin tatlı ama çoğu
zaman tekrarlara düşen yapısına tavlanmak arasında çok ince bir çizgi var. İster
yazınsal bir metinde ister görsel bir anlatıda olsun nostaljinin cezbedici
tuzaklarına sıklıkla düşülür. Bu durumda anlatı, eskiyi neden aradığı sorusuna
derinlikli bir yanıt veremeden başlayıp biter. Füsun Akatlı, 2000 yılında kaleme
aldığı “Istanbul’u Istanbulca Yaşamak…” başlıklı denemesinde bir kent bağlamında
bu tür anlatılar oluşturanlardan bahsederken “Onlar İstanbul’un, sadece bir
mimârî dokunun, bir kent yerleşiminin değil, aynı zamanda bir yaşama kültürünün,
kendine özgü bir lezzeti olan bir dilin adı olduğunu bilmedikleri – hiç
öğrenmedikleri – için, yıkılan, yüzü değişen, çirkinleşen binaların ardından
birkaç damla timsah gözyaşı akıtmakla kalıyorlar.” der. Akatlı’nın dikkat
çektiği yüzeysellikte bir anlatı oluşturmak yerine dünü ve bugünü anlatılacak
olan kent her neyse o kenti, orada yaşayan insanları, sosyoekonomik koşulları,
üretimi ve bunlara koşut meydana gelen değişimleri yetkin biçimde çözümleyecek
anlatılar yapılandırmak da mümkün. Yağmur Kartal’ın yurtiçi ve yurtdışı
festivallerden ödüllerle dönen filmi Oyuncakçı: Saklı Yadigarlar, bunu başaran
bir belgesel film. 1930 doğumlu Sabahattin Parlar’ın 1950’lerden bu yana bakır
tellerle ürettiği oyuncakların hikâyesini toplumsal dönüşümlerle
ilişkilendirerek anlatan film, “elektrik tellerine can veren adam”ın yaşamını
resme olan ilgisinin sınıf öğretmeni tarafından fark edilip desteklendiği
ilkokul yıllarına dönerek aktarmaya başlar. Sabahattin Parlar’ın yaşamı boyunca
ürettikleriyle kurduğu dünyanın animasyonlarla sunulması, anlatının yapısını
güçlendirirken üreten bir insanın dünyasıyla her on yılda bir değişen dış dünya
arasındaki karşıtlığı ortaya koyar.
Yaşadığı Avşa adasının tüm karakteristik özelliklerini üretimine yansıtan
Sabahattin Parlar’ın oyuncakları, bibloları ve küçük heykelleri, Sunay Akın’ın
belirttiği gibi, hem kişinin kendi dünyasından hem de bu ürünlerin tasarlandığı
coğrafya ve kültürden izler taşır. Zafer Özden, Film Eleştirisi adlı kitabında
sosyolojik eleştiriyi filmde ele alınan dönemin sosyal koşullarının
incelenmesini öne çıkaran, bir filmi sosyolojik veriler sağlayan bir belge kabul
eden ve sosyal değerlerin anlatılardaki yansımalarını inceleyen bir yöntem
olarak açıklar. Yağmur Kartal’ın belgesel filmini sosyolojik eleştiri bağlamında
çözümlemeye başladığımızda Sabahattin Parlar’ın çocukluğundan sonraki ilk durak,
1950’li yıllardır. Sabahattin Parlar, Kapalıçarşı’da bir mağazaya çekinerek
girer, ürettiği oyuncakları gösterir. Mağazanın sahibi, vitrinin ışıklandırdığı
bir bölümünde bu oyuncakları satışa sunar ve böylece Sabahattin Parlar,
üretiminden gelir elde etmeye başlar. 1955’te ise ilk ve tek sergisini Beyoğlu
Şehir Galerisi’nde açar. Öğrencilik yılları, eğitimde köy enstitüleriyle
amaçlanan politikalara bağlı olarak tüketimi değil, üretimi önceleyen birkaç
kuşağın yetiştiği döneme denk düşer. Bu dönem, aynı zamanda, çeşitli
olanaksızlıklara rağmen üretimin başat değer olduğu bir süreçtir. Belgeselde
Vildan Baydar’ın belirttiği gibi bazen söz konusu olanaksızlıklar, insanları
kamçılar ve hem öğrencilik yıllarındaki üretime odaklı eğitim politikalarının
kazandırdığı bilinç hem kısıtlı olanaklardan bir şeyler var etme isteği,
Sabahattin Parlar’ın yaratıcılığını besler. 1950’lerde koşullar değişmeye
başlasa da o, birikimini ve yaratıcılığını bakır teller aracılığıyla ayakta
tutmayı sürdürür.
Zaman Geçerken: “Oysa sade bir şeyler vardı eskiden… adını bir türlü
koyamadığım.”
1980’lere geldiğimizde belgeselde Sunay Akın, bu dönemde üretimden
uzaklaşıldığına, yanlış ekonomi ve ithalat politikalarıyla yerli üretimin iflas
ettiğine dikkat çeker ve iflas eden Fatoş Oyuncaklarının – devam edebilseydi –
Sabahattin Parlar’ın üretiminden ilham alarak seri üretime geçebilme
olasılığından bahseder. 1980 sonrasındaki dönüşüm, Sabahattin Parlar’ın
yaratıcılığını etkilemez belki ama ürettiklerine hak ettiği değeri veren bir
anlayışın ortadan kalkmasına neden olur. Belgeselde buna yönelik en somut örnek,
Sabahattin Parlar’ın bitpazarındaki satıcıyla aralarında geçen konuşmadır.
Parlar, bir gün bitpazarında kendi oyuncaklarını görür ve fiyatını sorar.
Satıcı, “Al git, onlar bir para etmez.” yanıtını verir. Sanatın herhangi bir
dalında ya da bir zanaatçının emeğiyle ortaya konan bir işe yalnızca ona
yapıştırılacak fiyat etiketi üzerinden değer biçen anlayışın hâkim olduğunun
göstergelerinden biridir bu yanıt. Hakan Altıner’in belirttiği gibi artık
kaybolan bir sözcük olan zanaatkârla birlikte emek ve yaratıcılık isteyen bütün
işlere verilen değer de toplumsal dönüşümlere, değişen ekonomi politikalarına
bağlı olarak yitip gider. Çeşitli bölümlere ayrılan belgeselde tam da bu
değişimin ele alınmasından sonraki bölümün başlığı da adeta bu gerçeğin altını
bir kez daha çizer: Kadirşinas. Bu sözcük de, taşıdığı anlam da epey eskide
kalmıştır. Sabahattin Parlar’ın gözünü açtığı dünyayla 1980 sonrası
politikalarının yarattığı dünya arasındaki uçurum her geçen gün derinleşir ve
yeni düzen, onun bakır telleriyle ürettiği figürlere yansıyan Avşa adasının
insanlarıyla beraber tüm renklerini de görünmez hâle getirir. Genel olarak,
hangi alanda olursa olsun, üreten insanların yaşadıkları zamanla aralarında bir
uyuşmazlık vardır; çünkü tanıklık ettikleri yozlaşmaya, değişen değer
yargılarına teslim olmamayı ve tabiri caizse, burunlarının dikine gitmeyi tercih
ederler. Sabahattin Parlar’ın konuşmalarında görünen sakinliğine karşı hâlâ
bildiğini okumasını da anlatıcının “Herkesin bir rengi vardı mesela… Her şeyin
bir rengi olduğu zamanları özlüyorum. Eskilere özlem duyan bir zaman gezginiyim
ben. Gemim henüz çapa atamadı bu diyara.” tümceleri özetler.
Füsun Akatlı, yazının başında bahsettiğim denemesinde “İstanbul, köşkleri,
koruları, tarihi yaşamış yapıları, o canım sokakları, yokuşları, çıkmazları,
kahraman siluetiyle değil yalnızca; insanlarıyla, renkleriyle, yaşam biçimiyle,
dünya görüşüyle ve diliyle ölüyor.” der ve değişimi şöyle betimler: “İlkokulu
okuduğunuz yapı, tek kale top oynadığınız çıkmaz sokakların biri daha, iki yanı
ağaçlı o güzelim yokuş, sanki sizin uydurduğunuz bir masalın mekânlarıymış gibi,
hiç var olmamışçasına, yerlerini görkemli bir benzin istasyonuna, görgüsüzlük
nümûnesi bir süper lüks siteye, alışveriş merkezlerine, banknot matbaalarına
bırakıveriyorlar.” Sabahattin Parlar’ın Kapalıçarşı’daki bir mağazanın
vitrininde ürünlerinin sergilendiği zamanın İstanbul’uyla Füsun Akatlı’nın bu
yazıyı yazdığı dönemin İstanbul’u, birbirinden çok farklı yapılara, insanlara,
değer yargılarına sahip. Bu dönüşüm, İstanbul gibi büyük kentlerle de sınırlı
değil kuşkusuz ve Sabahattin Parlar’ın yaşamını sürdürdüğü, figürlerine
yansıttığı Avşa adası da bugün onun gençliğindeki Avşa adası değil ama hâlâ
yaşamı boyunca sürdürdüğü üretimi üzerine kafa yormaya devam eden Sabahattin
Parlar, Füsun Akatlı’nın bahsettiği insanların, renklerin, yaşam biçimlerinin,
dünya görüşlerinin ve dilin tümden yok olmaması için üretimiyle direnmiştir
adeta. Belgeselde Hakan Altıner, Sabahattin Parlar’ı Orhan Kemal’e benzetir.
Orhan Kemal’in romanları ve öykülerinde anlattığı sokaktaki “nefes alan” insan,
Sabahattin Parlar’ın biçim verdiği bakır tellerinde ete kemiğe bürünür ve bu
çağın biçtiği fiyatlar, öncelediği değerler ne olursa olsun, kendini hatırlatmak
üzere bir yerlerde saklanıp bekler. Yağmur Kartal’ın Oyuncakçı: Saklı Yadigarlar
belgesel filmi de Sabahattin Parlar’ın altmış yılı aşan üretimiyle beraber
toplumsal dönüşümleri, değişen değer yargılarını, bunların ardında şimdilik
saklanan Orhan Kemal ve Sabahattin Parlar’ın insanlarını kayda geçirir.
Kaynakça
Akatlı, F. (2000): İstanbul’u İstanbul'ca Yaşamak
İstanbul’da Zaman. Yay. Haz. Tomris Uyar ve Sırma Köksal. Büke Yayınları:
İstanbul
Özden, Z. (2004). Film Eleştirisi: Film Eleştirisinde Temel Yaklaşımlar ve Tür
Filmi Eleştirisi
İmge Kitabevi Yayınları: Ankara