O Gün - 6 - 7 Eylül 1955




Yapım Tarihi - 2002
Süre - 00:30:00
Format - Belgesel, Renkli, Türkçe

Yönetmen - Can Dündar

Can Dündar'ın hazırladığı "O Gün" belgeselinde bu bölümde, 6 Eylül 1955 tarihinde meydana gelen
toplumsal olaylar anlatılıyor.


Ellinci yılında 6 - 7 Eylül Olayları
‘Karşı Sanat Çalışmaları’, 6 - 7 Eylül 1955 olaylarının 50’nci yılında, bu olaylarla, öncesiyle ve
sonrasıyla ilgili bir fotoğraf ve belge sergisi sunuyor.

Sergi sırasında, 6 - 7 Eylül üzerine bir panel düzenlenecek ve Can Dündar’ın 6 - 7 Eylül belgeseli
gösterilecek. Dilek Güven’in Tarih Vakfı Yurt Yayınevi tarafından yayınlanan konuyla ilgili '6-7
Eylül Olayları' adlı kitabı da sergi sırasında satışa sunulacak.

Türkiye’de, ‘geçmişle hesaplaşma’ anlamında önemli bir adımın daha atılması anlamına gelecek sergi 6
- 26 Eylül 2005 tarihleri arasında açık kalacak. Karşı Sanat Çalışmaları ve sergiye katkıda bulunan
kuruluşlar tarafından yapılan ortak açıklamada, serginin açılışı sırasında meydana gelen ve
fotoğrafların bir bölümünü hedef alan talihsiz saldırıya rağmen, serginin gerekli güvenlik
önlemleriyle 26 Eylül’e kadar açık kalacağı bildirildi.

Sergi, olaylarla ilgili soruşturma ve mahkeme sürecinde Baş Hakim olarak görev alan ve sonradan
Askeri Yargıtay Başsavcılığı yapan emekli Koramiral Fahri Çoker’in, ölümünden sonra yayımlanmak
koşuluyla Tarih Vakfı’na bağışladığı arşiv esas alınarak düzenlenmiş. Arşiv, yaklaşık 250 fotoğraf
ile soruşturma ve mahkeme süreciyle ilgili belgelerden oluşuyor. Serginin hazırlanmasına Tarih
Vakfı’nın yanı sıra İnsan Yerleşimleri Derneği ve Helsinki Yurttaşlar Derneği de katkıda bulunmuş.

Sergi sırasında, 6 - 7 Eylül üzerine bir panel düzenlenecek ve Can Dündar’ın 6 - 7 Eylül belgeseli
gösterilecek. Dilek Güven’in Tarih Vakfı Yurt Yayınevi tarafından yayımlanan konuyla ilgili “6-7
Eylül Olayları” adlı kitabı da sergi sırasında satışa sunulacak.

Kaynak
NTV-MSNBC





Şimdilerde Süleyman Demirel moda; askerî darbeler tartışılır da o unutulabilir mi? 27 Mayıs’ı
kaçırmıştı Süleyman Bey, ama sonraki üç darbede parmak izleri bulunuyor. 27 Mayıs bile siyasette
önünü açtığı için yine Demirel’i hatırlatan bir darbe...

Türkiye’nin darbeler tarihi Süleyman Demirel’in kişisel tarihiyle kesişiyor; ancak, şu günlerde
hatırlanmasının tek sebebi askerî darbeler değil.

İstanbul’da yaşanan 6-7 Eylül 1955 çapulcu hareketinin 50. yıldönümü, çeşitli haber ve
değerlendirmelere vesile oldu. Ben de, üç günlük bir diziyle, yıldönümüne kendi katkımı sundum. Can
Dündar tezlerimi bıraktığım yerden alıp Süleyman Demirel’e taşıdı; onun tespitini doğrulatmak da
Fikret Bila’ya nasip oldu... Sağolsunlar.

Aklınız mı karıştı? Ben ne güne duruyorum, anlattığımı daha kolay anlaşılır hale getirmek de
görevim.

Benim ilk tezim şu- Türkiye’de kitleleri tahrik etmeden harekete geçiremezsiniz. Yakın tarihimizde
görülen neredeyse her hareketlenme tahrik sonucudur. Kişi veya legal bir örgüt olarak karşımıza
çıkabilir tahrikleri yapan; ancak biraz deşelenirse daha farklı bir tahrik odağıyla karşılaşılması
kaçınılmazdır. Bizde yaşanmış hemen bütün büyük kitle hareketlerinin tahrikçisi belli bir odaktır...

Nasıl, bu başlangıç tezimi beğendiniz mi? Hangi olaya kuşkucu gözle yaklaşsam tezimi destekleyen
unsurları apaçık görüyorum. Bazı kitle hareketlerinin tezime uygun sahneye konulduğuna dair
tanıklıklar da var zaten... 6-7 Eylül kitle hareketleri için, “Muhteşem bir özel harp operasyonuydu”
diyen, meslekî hayatını neredeyse bütünüyle bünyesinde geçirdiği Özel Harp Dairesi’nin
başkanlarından Org. Sabri Yirmibeşoğlu’dur. (Tanksız Topsuz Harekât, Fatih Güllapoğlu, Tekin
Yayıncılık, s. 104).

Demek ki neymiş? ‘6-7 Eylül Olayı’ denen ve bu yüzden bir siyasî kadroyu Yassıada’da yargıladığımız
eylemler, aslında, bir ‘özel harp operasyonu’ imiş... Geçmişte, Tan Matbaası basılarak siyasî
dengeleri altüst edecek bir başka kitle olayı daha yaşanmıştı. 1945’te. Tan Matbaası baskınının da
‘akraba’ operasyonlardan olduğuna kalıbımı basabilirim...

Şimdi gelelim ikinci tezime- Kitle olaylarına karışan isimlere yakından baktığımızda, tahrikte ve
kitleleri sokağa dökmede elebaşı durumunda olan kişilerin sonradan önlerinin açıldığını ve bayağı
etkili konumlara geldiklerini görüyoruz. 6-7 Eylül “Atatürk’ün Selanik’teki evi kundaklandı” haberi
üzerine yaşanmıştı. ‘Kundaklama’ olayını yapan kişi sonradan valiliğe kadar yükseldi... Haberi ilk
geçen gazetecinin eşi Birleşmiş Milletler Protokol Müdürü oldu... Haberi ikinci baskı yapıp duyuran
gazetenin sahibi milletvekili yapıldı; bir yerlerden kâğıt bulup baskıyı yapan yazı işleri müdürü
bir uluslararası ajans kurdu... İnsanları sokağa dökmede birinci derecede rol oynamış bir derneğin
ikinci başkanı CHP’den politikaya atıldı, bakan oldu...

Benzer bir durum ‘Tan Matbaası baskını’ sonrasında da yaşandı. Baskında rol aldığı bilinen
isimlerden ikisi sonradan CHP’den politikaya atıldılar ve bakanlık yaptılar (Bunlardan biri, 6-7
Eylül tahrikçisi derneğin ikinci başkanıydı). Sözün kısası, tahrikte rol almak, rol alanlar
açısından mükâfatlandırılmayı getiriyor...

Can Dündar’ın konuya müdahalesini cesurca buluyorum. Çünkü, hem Tan Matbaası baskını hem de 6-7
Eylül olayında ismi geçen, sonradan CHP’den politikaya atılarak bakanlık da yapmış olan kişi, şu
sıralarda Cumhuriyet gazetesinde yazıyor, ama Can Dündar’ın yazarı olduğu gazetenin sahibinin
kurduğu vakfın da başında, etkili bir isim yani...

Neyse. Can Dündar, tezime yeni bir Örnek daha sundu- Süleyman Demirel... “Tan Matbaası basılırken
orada bulunanlardan biri de Süleyman Demirel’di” bilgisini onun yazısında okuduk. Fikret Bila da,
tepkisini almak üzere Süleyman Bey’e iddiayı iletti. Önceki gün, Milliyet, “Evet, Tan gazetesini
bastık” diye onun tanıklığını manşete taşıdı.

Böylece, bu tür olaylara karıştığı resmen bilinen kişilerden biri daha ortaya çıktı. İkinci tezimin
böylece doğrulandığı söylenebilir. O sırada İTÜ öğrencisiydi Süleyman Demirel, mezuniyet sonrası
kısa sürede genel müdür oldu, uluslararası firmaları temsil etti, politikaya girip
cumhurbaşkanlığına kadar yükseldi.

Süleyman Bey “Olaylara karışanlar terfi eder” tezime değil de tezin kendi politik çizgisiyle
irtibatlandırılmasına itiraz ediyor. “Öyle bir bağlantı kurmak hata olur. Böyle bir beyan yanlış
olur. Hiç ilgisi yok. Ben zaten 1962'ye kadar siyasete girmeyi hiç düşünmedim” demiş Fikret Bila’ya…

Türkiye’nin siyasî tarihini bu iki tez açısından yeniden gözden geçirmek gerektiğini düşünüyorum.
Bütün kitlesel eylemlere, “Acaba kimler katıldı, arkadaki parmak kimin ve olayda adı geçenler
sonraları ne oldular?” sorularıyla yaklaşmakta yarar var.

Tezin sağlamasını yapmaya yarayan Can Dündar ve Fikret Bila’ya “Sağolsun” demiş miydim? Sağ
olsunlar.

Kaynak
Yeni Şafak, 14. 9. 2005
Taha Kıvanç
hyetert.com






6-7 Eylül'ü biz de yaşadık...

"6 Eylül"de başlayıp, "7 Eylül"de biten, ya da bittiği sanılan "6-7 Eylül Olayı"nın sonucu
korkunçtu. Taksim'den Tünel'e kadar tahrip edilmemiş, yağmalanmamış mağaza, dükkân, kilise, arka
sokaklarda da saldırılmayan ev kalmamıştı. "Kıbrıs Türk'tür, Türk kalacaktır / Ya Kıbrıs, ya Atina,
yoksa Madam Katina!" diye bağırıp saldıranların, sabaha doğru akıllarında da ne Kıbrıs, ne Atina
kalmıştı; hedefleri artık yağmaydı, çapulculuktu.
Dünkü yazımızda da belirttiğimiz gibi, olay siyasi kimliğini değiştirmiş, "servet düşmanlığı"na
dönüşmüştü...
***
SABAH gün ışırken, her musibette olduğu gibi, ordu göreve çağrıldı; yağmacılar salkım saçak askeri
kamyonlara doldurulup Selimiye Kışlası'na gönderildi.
Bu rezilliğe bir kılıf uydurmak gerektiğini düşünen Menderes hükümeti hemen buldu:
"Servet düşmanlığını kim yapar?
Komünistler yapar!
O halde mimli, fişli komünistleri alın içeriye..."
Aziz Nesin, başına gelecekleri bildiği için, valizini almış, sabah erkenden Sirkeci'deki "Birinci
Şube"nin kapısına dayanmıştı:
"Buyrun, ben geldim, nasıl olsa alacaksınız!"
***
HER facianın bir trajikomik yanı da vardır.
Biz, böyle bir olayın tanığıyız...
Genç bir gazeteci ve polis muhabiriyiz, Selimiye Kışlası'na girip çıktığımız, gördüklerimizi
yazdığımız için tedirginiz. "Vatan"ın sahibi Ahmet Emin Yalman'a söylemişler, o da, "Korkmasın!"
demiş...
Biz de "Ahmet Emin Bey" olsak korkmayız da...
***
BİR telefon. Tanıdığımız bir polis şefi gülüyor:
"Gel, seni Nuri Baba'yla tanıştırayım!"
"Nuri Baba kim?"
"Gel, pişman olmazsın!"
Emniyet Müdürlüğü'nün bir odasında "Nuri Baba" ile tanışıyoruz; "Nuri Baba" eski polislerden,
yeniler onlara "Kulağı kesik" derler. "Nuri Baba" Boğaz tarafında bir karakolda yirmi yıldır görev
yapıyor, artık karakol ondan sorulur, onunla anılır olmuş, tanımadığı yok...
***
MÜDÜRİYETTEN telefon. Amirlerden biri arıyor:
"Nuri Baba, filan kilisenin papazı Yani'yi al gel!"
"Nuri Baba" Rum papaza arka çıkıyor:
"Beyim, iyi adamdır bu papaz, kötü bir şey yapmaz!"
"Nuri Baba, uzatma, hakkında ihbar var, al getir!"
Ne yapsın "Nuri Baba", papazı alır, birlikte vapura binerler, Bebek'te inecekler. Tramvayın arka
sahanlığında "Nuri Baba" bir sigara yakar, Ortaköy'e gelince bir bakar ki "Papaz Yani" yok,
kaçmış...
***
TRAMVAYDAN aşağı atlar, Dereboyu'nda her gördüğüne sorar:
"Papazı gördün mü?"
Kimse görmemiştir...
"Nuri Baba" yanmıştır, müdüriyette adamın çırasını yakarlar, derken karşıdan gelen bir papaz görür,
koşar yakalar, papaz şaşkındır, "Nuri Baba" ihtar eder:
"Şimdi seni müdüriyete götüreceğim, kimseyle konuşmayacaksın, yoksa yanarsın!"
Papaz korkar, Sirkeci'ye, müdüriyete gelinir, "Nuri Baba" Birinci Şube'ye çıkar, zimmet defterini
nöbetçi memura imzalatır, papazı teslim eder, ver elini Boğaziçi...
***
ORTAKÖY'de yakalanan papaz iki gün nezarette kalır, korkudan ağzını açamaz. "Nuri Baba" yol boyunca
tembih etmiştir:
"Sorulmadan konuşma, ağzını açarsan yanarsın!"
Polisler cebindeki üç beş kuruşla ona peynir ekmek ve sigara alırlar, iki gün sonra sorguya çekilir:
"Gel bakalım papaz efendi. Adın ne?"
"Kirkor!"
"Ne Kirkor'u, sen Yani değil misin?"
"Hayır beyim, ben Kirkor'um!"
"Yoksa sen Rum değil misin?"
"Tabii beyim, ben Ermeni'yim!"
Papazın başına gelenlere sorguyu yapanlar katıla katıla gülerler. Ermeni papazı bırakıp, "Nuri
Baba"yı müdüriyete getirirler.
"Nuri Baba"nın savunması müthiştir:
"Ne fark eder beyim, o da papaz, bu da papaz!"
***
EVET, biz de "6-7 Eylül"ü yaşadık...
Tekrar ediyoruz, bu olay bir faciadır, Cumhuriyet tarihinin en büyük ayıplarından biridir.
O gün Londra görüşmelerinde "Türk halkının galeyan halinde" olduğunu göstermek için bu kışkırtmayı
tezgâhlayanlar, sonradan çok pişman oldular ama "ayıp damgası"nı, Cumhuriyet tarihine vurdurmuş
oldular.
Bugün ise Avrupa'ya yaranmak için, sanki bir marifetmiş gibi, kimse bilmiyormuş gibi, "Kürt sorunu
benim sorunumdur!" diyenlerin memleketi ne hale getireceklerini düşünmek zorundayız...
Alametler, iyi alametler değil!


Kaynak
Milliyet, h.pulur@milliyet.com.tr