Merhaba Canım




Yapım Tarihi - 2020
Süresi - 00:58:00
Format - Uzun Belgesel, Renkli, Türkçe

Yönetmen - Ulaş Tosun
Yapım - Dionysos Yapım
Yardımcı Yönetmen - Kaan Karataş
Seslendirme - Ahmed Saka
Afiş Tasarımı - Gülhan Kaçar

Belgesel adını, Arkadaş Z. Özger’in yazıldığı dönemde tartışma yaratan, Merhaba Canım (Dost Dergisi-1970) adlı şiirinden alır. Türkiye devrimci ve entellektüel çevrelerinde de etkin olan Heteronormatizm’e karşı bir başkaldırı olan şiirde, epizotlar halinde; şairin karakteri, ailesi, içinde yaşadığı toplumla ilişkisi ve 3 yıl sonra gerçekleşecek “beklenmedik” ölümü ile ilgili göndermeler bulunmaktadır. Belgesel aynı epizotları bugün -şiirin yazımından 50 yıl sonra- belgesel sinema olanaklarından yararlanarak takip eder. “Merhaba Canım” Arkadaş Z. Özger’in şiirleriyle, ailesinin, yoldaşlarının, dostlarının anlatılarıyla, genç şairin hayatıyla etkileşen tavır ve olaylara sol resmi tarih söyleminin dışına çıkıp, öteki olma haliyle temas kurarak, “kayıp” bir portrenin izini sürer.

The documentary is named after Arkadaş Z. Özger’s poem Hello My Dear (Dost Magazine, 1970) which had caused much controversy in that period. In this episodic poem considered to be in defiance of heteronormativity; there are references to his personality, his family, his relationship with society and his “unexpected” death which followed 3 years after this poem was published. Today, 50 years after the poem was written, the documentary follows these same episodes with the use of cinematic elements. “Hello My Dear” is an attempt to capture what is lost. The documentary rediscovers the poetics; reaches out to the family, the comrades, the friendships, the events and attitudes that left their mark on the poet, departing from the official historical accounts, cognizant of his experience of otherness, in pursuit of the “lost” portrait of Arkadaş Z. Özger.

32. Ankara Film Festivali, Ulusal Belgesel Film Yarışması, Finalist. 2021



Kaynak
Ankara Film Festivali
mehmetemin.ozturk@trt.net.tr











Merhaba Canım’ın Meşgul Documentaristçilerle İlişkisi üzerine

Haziran ayında 40. İstanbul Film Festivalinde ilk gösterimini yapan ve gösterimlerine diğer festivallerde devam edecek olan “Merhaba Canım” ile başvuru yapmamamıza rağmen bize ulaşıp filmi isteyen fakat nedense gösterime sokmayan, üstelik bilgilendirme sorumluluğunu ve nezaketini dahi yerine getirmeyen Documentarist’in düzenleyicilerini protesto ediyor, söz konusu festivalin ilk günü ücretsiz olarak online izlemeye açacağımızı duyurmak istiyoruz.

Ulaş Tosun












Solun özeleştirisi olarak bir Arkadaş Zekâi Özger belgeseli: Merhaba Canım Yönetmen Ulaş Tosun anlattı

Solun da resmi bir tarihi var… Bunun bir çok nedeni olabilir. Geçmişin yasını tutarken seçici bir hafızanın ‘hassasiyeti’, ya da ‘yüzleşmeye’ fırsat vermeyen hep hayatta kalma refkleksi… Ancak o tarihte ‘kurtarılması’ gereken gerçekler olduğu da başka bir gerçek.

Birbirini denetleyen çapraz sözlü tarih çalışmaları, otobiyografiler,
belgeseller bu nedenle önemli.

Dev-Genç’in önemli isimlerinden Hüseyin Cevahir’in Maltepe’de öldürülmesinin ardından yazılan bir şiiri özellikle bir kuşak çok iyi bilir; Ahmet Kaya’dan Grup Yorum’dan, ve Ersan’dan (Ersan ve Dadaşlar)…

“Alnını dağ ateşiyle ısıtan,
yüzünü kanla yıkayan dostum.
Senin uyurken dudağında gülümseyen bordo gül,
Benim kalbimi harmanlayan isyan olsun.
Şimdi dingin gövdende uğultuyla büyüyen sessizlik.
Bir gün benim elimde patlamaya sabırsız mavzer olsun.
Başını omzuma yasla göğsümde taşıyayım seni.
Gövdem gövdene can olsun”

Dizeler, nasıl/neden öldüğüne dair anlatıların hâlâ ikna edici bulunmadığı Arkadaş Z.Özger’e ait…

25 yaşında ölümünün ardından basılan, ‘Şiirler’ kitabında kimi şiirleri yanlış yansıtılan, kimi şiirleri ‘bireyci’ bulunarak seçkiye alınmayan Arkadaş. Zekâi Özger’in, dostu, arkadaşı Hüseyin Cevahir’e ‘Aşkla, sana’ ismiyle yazdığı şiir…

Belgeselci Ulaş Tosun ‘Merhaba Canım’ belgeseli Arkadaş Zekâi Özger’le ‘gecikmiş bir tanışmaya’ aracı oluyor.

“Sol resmi tarih söyleminin dışında çıkarak, ataerki, sol ve ötekilik ile yoğrulan Arkadaş Z. Özger’in’ izini sürüyor. 50 yıllık bir ‘unutuşun’ ardından şairin dizelerinden yola çıkarak ‘kayıp’ portresini bugünle buluşturmayı hedefliyor.

Arkadaş Z. Özger’in hatırlanmayan ya da hatırlanmak istemeyen yanlarını ‘‘resmi tarih’ten kurtarmaya niyet ediyor. Bireyin tarihine de sadakati önceliyor.

Belgesel, dönemin sol rüzgarında politik kimliğini ‘toplumcu’ şiirlerine yansıtan, ama sadece o olmayan; ‘İçimde bir utanç çiçeği gibi büyüyor hü’ dizelerine yazacak kadar da duygularına/iç dünyasına ihanet etmeyen bir şairi anlatıyor.

Çocukluğunda evdeki Nazım Hikmet kitapları, Zülfü Livaneli kasetleriyle büyüyen Ulaş Tosun, Arkadaş Z. Özger’i ta o yıllardan biliyor:

“Çocukken baştan sona okumasam da o kitabı, belki kapak tasarımından belki üstündeki resminden, belki de renginin kırmızı olmasından çok seviyordum. Üniversite yıllarımda meşhur, o çok sevilen ‘Alnını dağ ateşiyle ısıtan rüzgar’ şiiri okunurdu eylemlerde.”

Üniversite yıllarında resmi anlatıyla Arkadaş Z.Özger, Hüseyin Cevahir’in yakın dostu, Mahir Çayanların arkadaşı, ‘Ölürsem dağlar için ölürüm Ferhat, kalırsam vuruşkan şahan gibi’ diyen, dönemin sol coşkusunda ‘dağ’ metaforunu da kullanan bir şair...

Şiirlerinin içine dalmak, anlatılardan bağımsız anlamaya çalışmak Ulaş Tosun’u başka bir Arkadaş Z.Özger’le tanıştırıyor.

Tosun, 'Gümbürde zulme karşı kan gibi’ diyen Arkadaş’ın yanı sıra ‘Bir gün elbette Zeki Müren’i seveceksiniz, Zeki Müren’i seviniz’ diyen bir Arkadaş’ı da tanıyor:

“Şiirlerin kendisinden okuyunca çok daha cesur bir farklılık olduğunu fark ettim. Ötekileştirilmeye başladığı sıralarda erkek egemen söylem üzerinden siyaset yapan arkadaşlarına bir gönderme niteliğindedir ‘Sakalsız Bir Oğlanın Tregedyası.. Sakalsızdır, oğlandır, tregedyadır…”

Yoksul, işçi, Balkan göçmen bir ailenin 8 çocuğundan biri olan Arkadaş Z. Özger, solun bugün bile LGBTİ+’larla kurduğu ‘mağdurla dayanışma’ ilişkisinin eleştirisini 60’larda yapan bir şair olarak ‘ Hayat trajik bir homoseksüeldir’ der. Kırılgan, sınırlarını açık etmekten çekinmeyen cesur bir kalemdir.

Ulaş Tosun, Arkadaş’ın dönemi için devrimci olan dilini takip eder:

“Arkadaş bizim çok ihtiyacımız olan bir dile sahip. Korkulması gereken bir dil değil. İçinde ‘aşk’ geçtiğinde şirinin adını değiştirme refleksi belki de bugünkü renksizliğin nedeni. Hayat, insanlar sığmıyor kalıplara…”

‘Merhaba Canım’ belgeseli, “Arkadaş’ın cinsel yöneliminin farklı olmasının düşünüldüğü andan itibaren başına gelenlerle ” hem bir yüzleşme hem de gerçeğe sadakat amacıyla yola çıktı.

3 yıl süren bir emeğin gerisinde 50 yıllık bir arşiv taraması, İstanbul, İzmir, Ankara, Bursa ve Eskişehir’de yapılan sözlük tanıklıklar var.

Ulaş Tosun, Arkadaş’ın adı değiştirilen şiirlerini, “bilinmeyen” fotoğraflarını, olası bütün tepkilere rağmen belgesele taşıyor. Arkadaş’ı bir de Arkadaş’tan dinleyin diyor.

Belgeselde Ahmet İnam, Akın Evren, Ali Özpalanlar, Cavit Kürnek, Deniz Ziya Temeltaş, Ertuğrul Kürkçü, Eşber Yağmurdereli, Halit Özboyacı, Hüseyin Peker, İsmet Tokgöz, Necla Zarakol, Mehmet Savaş Dizdar, Ramiz Bilgin, Raşit Önal, Sina Akyol, Suat Çelebi, Şadiye Çetin, Şükran Tekin, Tuğrul Eryılmaz tanıklıklarıyla yer alıyor.

Belgeselin çekimleri bitti, fragmanı da hazır. Şimdi post prodüksiyon aşamasında. Kolektif bir emekle çekim ve araştırmaları bitirilen belgeselin tamamlanması için Ulaş Tosun, belgeseli sınırlayabilecek hiçbir fona başvurmadığını söylüyor. Bu nedenle internet üzerinden dayanışma fonu olarak fon gogo’yu açıyor.

Arkadaş için…


Candan Yıldız
https://t24.com.tr
08 Ocak 2020








Arkadaş Zekâi Özger Belgeseli Geliyor: “Merhaba Canım”

Henüz 25 yaşında hayattan kopartılan şair Arkadaş Zekâi Özger için bir belgesel filmi hazırlanıyor. Özger'in hayatını konu alan "Merhaba Canım" 2020'de yayınlanacak.

Edebiyat okurlarının uzun yıllardır hak ettiği değeri bir türlü gösteremediği şair Arkadaş Zekâi Özger için bir belgesel filmi çekiliyor. Şairin şiirlerini güncel olarak yayımlayan son yayınevi olan Ve Yayınevi, paylaştığı Tweet ile belgesel çekiminin sona yaklaştığını duyurdu.

Yönetmen koltuğunda Ulaş Tosun’un yer aldığı filmin önümüzdeki yıl yayınlanması bekleniyor. Merhaba Canım, Ulaş Tosun’un ilk belgeseli değil. Kendisini 2018 senesine yayınlanan Afganistanbul ile de hatırlıyoruz.

Arkadaş Zekâi Özger Belgeseli Merhaba Canım 2020’de Yayınlanacak Tam adı Gecikmiş Bir Tanışma İçin Merhaba Canım olan film bir Dionysos yapımı. Eserin yardımcı yönetmenliğini Kaan Karataş, seslendirmesini Ahmed Saka ve afiş tasarımını Gülhan Kaçar üstleniyor.

Şiirlerini Arkadaş Z. Özger adıyla yayınlayan şair 1948 Bursa doğumlu. Özger, henüz 25 yaşında, SBF yurdunun basılması esnasında kafasına aldığı darbe sonrası beyin kanamasından hayatını yitirmişti.

Şiirleri ve yazıları Kent 16, Soyut, Forum, Papirüs, Yordam, Dost, Yansıma gibi dergilerde yayımlandı.

Erken ölümü, eserlerini matbu bir kitabın içinde görme fırsatını vermedi. Çeşitli neşriyatlarda yayımlanan işleri, daha sonra Tekin Sönmez tarafından Şiirler adıyla 1974 yılında kitaplaştırıldı. Eserin ikinci baskısı “Sevdadır” adıyla 1984 yılında Mayıs Yayınları tarafından yapıldı. Öyle de devam etti. 2014’te ise Ve Yayınevi, Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası adlı baskısıyla eserin gerçek adı ortaya çıkartılmış oldu.

Özger, o dönemki arkadaşlarının yoğunlaştığı alanlardan çok şiirlerinde ölüm korkusu ve cinsellik gibi konularda kalem oynattı. Kendini yolunu çizmekten hiç çekinmedi.

Şairin hatırası için 1996 yılından günümüze süren ve Mayıs Yayınları tarafından düzenlenen Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü verilmeye devam ediyor.

Merhaba Canım filmi 2020’de yayında olacak. Belgeselin yaygın dağıtım ağına sokulup sokulmayacağı ise henüz belirsizliğini koruyor.



Haberimizi şairin Beyaz Ölüm Kuşları adlı şiirinden birkaç dize ile
noktalayalım:

“sonra bir gün anneler de ölür
böcekler ve kertenkeleler ölür
boşalır suyu havuzun kum seddi yıkılınca
sivrisinekler ve kağıttankayıklar ölür
sonra o gün çocuklar da ölür
biz hepimiz önce küçük bir çocuktuk
sonra büyüdük hepimiz çocuk olduk
(…)”

sy. 152, Sevdadır, Mayıs Yayınları

Arkadaş Z. Özger hakkındaki görüşlerinizi ve sevdiğiniz şiirleri bizlerle Kayıp Rıhtım Forum üzerinden paylaşabilirsiniz.

3 Aralık 2019






Ne yani Zeki Müren'i sevmediniz mi?

İnsan gözlerini bir an yumduğunda değiştirebilir dünyasını. Kim olduğunuzu söylemekten, şiirinizin arkasından durmaktan korkmayın sakın. Korkmayın, çünkü yanınızda hep bir Arkadaş hissedeceksiniz. Arkadaş Z. Özger'i seviniz. Kim bilir belki bir gün siz de şairin yaşamını kaybettiği yerde, Meşrutiyet Caddesi'nin bir yanından aşağıya doğru akan merdivenlerden, geçerken omzunuzda Arkadaş'ın elini hissedeceksiniz.

Arkadaş Zekai Özger
TRT Mensubu Genç Ozan

Kendini pek çok konuda bastıran, saklamak zorunda kalan bir insan, toplumun da baskıları altında ona doğru atılacak o son adıma hazır bir mayındır artık. O infilak ettiğinde kendisiyle birlikte çevresindeki her şeyi de havaya uçuracağının farkında değildir oysa kimse ya da bazıları kumu elenmemişçesine kötülükten yaratılmış gibi zevk alır bir başkasının acı çekmesinden yahut ölümüne alkış tutmaktan… Yazan biri en çok da bu yüzden toplumsal dönüşümün hızlı devinimleri arasında açılıp kapanan her devirde sakıncalı bulunmuştur. O devirlerin açılıp kapanmasında etkili olduğu için belki de. Arkadaş Zekai Özger de o şairlerden biri olarak şiirlerinde ölüm ve cinsellikle ilgili unsurları biyografisi ile perçinlemiş çok genç bir yaşta kendi devrimini başlatmayı da başararak henüz o günler kitaplaşmadığı halde şiirinin kapsamına aldığı her konuda tabuları yıkabilen dizeler yazmıştır. Ötekiliğin içeride ve dışarıda maruz kaldığı o büyük ve ölümcül şiddeti dışlanarak da tatmış bir şairdir.

Yalnızım, bunu hep söylüyorum der, Hüzün Mevsimi adlı şiirinde. Art arda iki kere. Çünkü genellikle bir şeyi bir kez söylemek yetmez, içinde ona uygulanan şiddetin, kötü politikaların yansımaları süren biri için. Bir şeyi üçüncü kez söylemekse insanın ölümüne doğru itip açtığı bir kapının sesine benzer. O kapının eşiğinde öylece durup beklemek insanı mahveder. Herkes o kapının sesini duyar ve buna mani olmak için hiçbir girişimde bulunmaz. Bazen bir şarkıyı bile birden çok kere söylemek, dinlemek bu anlama gelebilir sinyaller içerir. Fakat ne o şarkıyı söyleyene eşlik ederler ne de şarkının ne söylediğine kulak verirler. İnsan, başkalarının onun olmasını istediği kişi olmadığında değil, olamadığında -çünkü buna çabalar- şiddetin her türlüsünü tatmak zorunda kalır. Ve bu şiddet bir raddeden sonra toplumsal bir alışkanlık haline gelir. Yalnız olana acımasız olmak gelenekselleşir.

Günler Perişan şiirinde, yırtarak geçiyor kalbimizden / hayatı da törpüleyen zaman dediği günler henüz hiçbir kardiyolog bilmiyordu, kalbin de yırtıldığını, kâğıt gibi kumaş gibi. Sevdadır adlı şiiri, aynı adı taşıyan kitabıdır da. Yıllar sonra Arkadaş'ın basılmasını istediği isimle de basıldı kitabı Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası. Yirmi beş yılı sanki tam yüz yıl yaşamış gibi yazmıştır bu şiiri. Acı tecrübeler en bilgili hocalardan, en köklü okullardan bile daha tesirlidir çünkü bazen. O günler o genç şairin içinde dışarıda olmanın mahpusluğu vardır. İçinde kavuşamamak... İçinde tutsaklığın insanı olmak istemediği yerlere sürükleyen ağrılı süregelişi... İçinde öteki ilan edilmenin altında bir kayanın altında kalmış gibi durmanın sancıları vardır. Biz insanlar, insanların hep içine bakarız. Göğsünün, kalbinin, gözlerinin, aklının, ruhunun içine değil, gömleğinin içine. Memelerine, sakallarına, kadınlığına, erkekliğine... Cinsiyetine bakarız, ideolojisine, cüzdanına, toplumsal statüsüne, tipolojisine. İdeolojisinin ne söylediğine değil! Kimi nasıl sevdiğine değil, kimi sevdiğine bakarız. Anlamayız pek kendi gibi olanı arayıp bulmuşu, kendisinin aynısını bulmuş da ona tutulmuşu. Bizi yaratan zalim mi yaratmış, ne! Hani, "zulüm" de sadece bir kelime ya, çabucak aktarmışız bunu teoriden pratiğe. Sevdadır şiirinde der ki; Elimi tut / tuttururlar, o kadarına izin verirler. O el, o eli hiç tutamamıştır. Tutsaydı da buna kimse izin vermeyecekti zaten. Bağıra bağıra söylemiştir aslında kim olduğunu Arkadaş bu şiirinde: Giyecek çamaşır getirdim sana / adettir diye değil, sevdim diyedir / bağışla, eski biraz / bedenim uygundur diye bedenine / elimle yıkadım, ütüledim / elma ağacında kuruttum.

Bu katı çağın insanın huyu olduğunu daha yirmi beş yaşında biliyordu. Bilmeseydi, hissetmeseydi bunu Kent 16 adıyla çıkardıkları dergide yayımladığı o ilk şiirine Niye Kapalı Kapılarınız – Bulamıyoruz adını vermezdi. Çünkü insan insana durup dururken ben sana elma yerim diyemez ki… Arkadaş'ın pek çok şiiri bugün onun yazdığını bilmeden söyleyenlerin ağızlarında bazen bir şarkı bazen bir türkü. Nasıl öldü, o son anlarında kim bilir neler düşündü. Herkes her şeyi biliyor aslında ama nasıl olur da kimse bilmez, nasıl olur da kimse görmez sözlerin incittiğini, nefretin öldürdüğünü insanı.

Bazı öyküler bazı öykülerin tıpkısı gibidir, birbirlerine öyle çok benzer. İnsanın insana benzemesi başka nedir ki? Aynı göğün altında, aynı duvarlara çarpılıp dura dura. Aynı dönemler dünyanın bir başka yerinde, bu dünyanın bir başka diliyle aynı hayatı aynı biçimde yaşamış bir başka şair de tıpkı Arkadaş gibi çıkmıştır yaşamın dışına. Pier Paolo Pasolini. Bir bakıma Pasolini'nin ölümü de siyasi bir cinayettir. Bana kalırsa, elbette ki çaresi var ölümün, ecelin kendisi bir siyasettir. Bir ülkeden söz ederken bütün dünyayı kastediyorum çünkü. İnsanların ilerleyen yaşlarından gayrı ölümlerine neden olan her şey politiktir. Kanser bile. Aynı ideoloji de bazen öldürür insanı. Kimse yakıştıramaz yeşil parkayı, toplumcu sloganları şiirler yazan eşcinsel bir şaire. Kendi aralarında bir geçimsizliğin kurbanı olurlar insanlar. Bugünlerde gericiliğin bizi gerim gerim gerdiği şu zamanlarda bile aynı çatı altında birbirlerini itekleyen, yuhalayan, aşağılayan ve ille de ben ben kavgası yapan bazı şairler gibi. Oysa herkes biliyor bunu, örgütlenmek bu değil ki…

Benim de bazen soluğumu keser bir bıçak gibi. Böyle böyle içimi bir şey oyar, o oyuntunun yarattığı boşluğu boşlukla bile dolduramam. Şiirinin alıp başını gideceği yerde cinsel yönelimleri, tipolojisi yüzünden ve buna rağmen güçlü olduğu çok belli şairlerin en naif yerlerinden itilip darp edilmesine dayanamam. Çünkü bilirim ben de herkes gibi şairin kabulüne engel olanın cinsel yönelimlerinin, toplumdaki statüsünün, tipolojisinin değil, güçlü dizeleri olduğunu. Hepimiz biliyoruz, kimse istemez kendisinden daha güçlü olanı. Herkesin kendisinden daha iyi olanı, kendisinden daha çabuk parlayanı, daha hızlı, daha zeki, daha yaratıcı olanı taşladığı yere dünya denir. İşte bu dünya o dünya. Trajedi, ortak vatan! İnsanın canını yakan şeyi tırnaklarının altına kadar hissetmesi, bütün duyularının açıldığı halde artık hiçbir şeye tepki vermeyecek kadar yabancılaştığının da göstergesidir. O dönemden bu döneme bu konuda pek bir şeyin değiştiğini de sanmıyorum. İnsanlar Arkadaş'a yapılanları başka Arkadaş'lara da yapıyorlar. Ve ölüm geldiğinde herkes herkesle dost oluyor, sanki onu hiç taşlamamış, dışlamamış gibi. Oysa bir bilseler, ah bir bilseler ellerindeki taşları bırakıp bir gülü de fırlatıp atsalar öldürebilir insanı.

Bir yüzleşme olarak bugün şairin kitaplarının basılması, her yıl onun adına genç şairlere şiir ödülleri verilmesi kadar güzel bir başka şey de var artık. Şairin biyografisine dayalı bir belgesel film. Arkadaş Zekai Özger'in yaşam öyküsünü konu edinen Merhaba Canım adlı Ulaş Tosun'un yönetmenliğini yaptığı belgeselin basın gösteriminde şair hakkında okura da izleyiciye de aktarması güç duygular yaşadım. En yakınlarının bile insanı kendi olmak istediği için yalnız bıraktığını izledim. Mutsuzluk nedir, dışarıda kalmak nedir bir bakıma bunu sanki onunla birlikte ben de tattım. İnsana duyduğu aşkın yine insanlar tarafından hem yağma edilişini hem nasıl tüketildiğini, mahvedildiğini izledim. Öteki olmanın insanlar arasında bir kafeste işkence görmeye benzediğini gördüm. Yalnız bir insanın insanlar arasındaki bir başınalığının tek sığınağı olan şiire yansımalarının insan ruhuna nasıl şekil verdiğini gördüm. Doğrusu toplumdaki bu ön yargıların kırılması için festivallerde bu filmlerin öne çıktığını görmek gerekiyor. Böylece başka bir dünya mümkün çünkü. Belki o günü biz hiç görmeyeceğiz, ama o gün de bir gün mutlaka gelecek. Ötekidir, berikidir demeden herkesin herkesi seveceği gün... İnsanın, insandan da ölümden de korkmadığı gün…

Filmde yer alan sarsıcı fotoğraflardan şimdilik söz etmiyorum bile. Belgesel kesinlikle bir farkındalık üzerine çekilmiş. Öteki ile ötekilik ile temasın sarsıntılı öyküsünü, Arkadaş'ın kendini fark ettiği andan itibaren ölümüne doğru hızlanan yaşamını ve şiirleri üzerinden uğradığı dışlanmayla tattığı acıyı merkeze almış. Bu yirmi beş yıllık uzun uzun uzun yaşamı arşı da titretecek kadar solun muhafazakârlığını eleştiren belgesele adını veren Merhaba Canım adlı şiirin yazılırkenki o meydan okuyuşun aslında "Ne olacaksa olsun artık" diyerek her şeyden bir vazgeçiş ve bir kimlik beyanı olduğunu fark ettim. Bir başka şairin bu isimle yazılmış ve bir dergiden ret almış olmasına tepki olarak yazmıştı bu şiiri. Belgeseldeki deyimle, Merhaba Canım öyle yazılmaz böyle yazılır. Al sana Merhaba Canım!

ve bir gün hiç anlamıyacaksınız
güneşe ve erkekliğe büyüyen vücudum
düşüvericek ellerinizden ellerinizden ve
bir gün elbette
zeki müreni seviceksiniz
(zeki müreni seviniz)

Toplumda ötekilere en çok tepkiyi gösterenlerin oturup Zeki Müren şarkıları dinlemesi ne tuhaf, değil mi? Neyi neye göre, kime göre kabul ediyorlar yetişmek çok güç bunu anlamaya. Daha en başında kim olmak gerekiyor ki, taşlamak için şeytan arayanlardan Tanrı korusun herkesi. Kimsenin cinsel tercihlerini merak etmeyen bir insan olarak edebiyatçıların, diğer bütün insanların bu tarz kategorizelendirilmelerinin ve kategorize etmelerinin son derece yanlış olduğu fikrindeyim. Bu kategorize edilmenin acısını tatmış biri olarak da yazıyorum bunları. Nasihat gibi değil, vasiyet gibi.

İnsanlarla bir araya geldiğimiz yerlerde "Nasılsın?" yerine "Nesin?" sorusu hem aşağılayıcı ve kusurlu. Ne yani Zeki Müren'i sevmediniz mi? Bu güzel manzarada karaçalılar, dikenli otlar da olsun tabii. Çünkü her şeyin ve herkesin yaşamaya hakkı olduğuna hep inanıyorum. Arkadaş'ın Merhaba Canım şiirinde, o günler öngördüğü ve bugün gerçekten de dediği gibi gerçekleşen seveceksiniz eyleminde hep ısrar edeceğim. Bir gün elbette / zeki müreni de seveceksiniz / zeki müreni seviniz.

Yirmi beş yaşında ölen bu şair, dilerim hep yirmi beş yaşında kalsın. Dünya döndükçe de daima akranı olacak genç şairlerle anılsın, yaşasın. İnsan gözlerini bir an yumduğunda değiştirebilir dünyasını. Kim olduğunuzu söylemekten, şiirinizin arkasından durmaktan korkmayın sakın. Korkmayın, çünkü yanınızda hep bir Arkadaş hissedeceksiniz. Arkadaş Z. Özger'i seviniz. Kim bilir belki bir gün siz de şairin yaşamını kaybettiği yerde, Meşrutiyet Caddesi'nin bir yanından aşağıya doğru akan merdivenlerden, geçerken omzunuzda Arkadaş'ın elini hissedeceksiniz. Belki bir gün o merdivenlere "Arkadaş Geçidi" adı verilir.

Ayfer Feriha Nujen; yazar, sosyolog ve mühendistir. İlk şiirleri 14 yaşından itibaren Taflan, Berfin Bahar, Varlık, Sincan İstasyonu, Üç Nokta, Kaçak Yayın, Deliler Teknesi, Az Edebiyat, Yokluk, Forum Edebiyat, Evvel Fanzin, Amargi gibi dergi ve edebiyat sitelerinde yayımlandı. Pek çok alanda ve türde çalışmalar yaptı. Halen T24'te haftalık yazılar yazmaktadır.

Bedenim Mezarımdır Benim, Yüzü Avuçlarında Solgun Bir Gül, Aşkın 7. Harikası Tac Mahal, Ay İle Güneş Arasında, Duasız Ölüler, Şairin Kara Kutusu/ Nilgün Marmara, Kırağı/Seyhan Erözçelik Şiirine Bodoslama, Öteki Cins Şair, Ey Arş, Sıkıştır! (Sayılı gün Sonsuz Aşk, yakında yayınlanacak son romanıdır.) yayımlanmış bazı kitaplarıdır. Yazmayı ve çeviriler yapmayı sürdürmektedir. İstanbul şehri dışında İstanbul'a bağlı bir kasabada yaşamını sürdürmektedir.

Ayfer Feriha Nujen
a.ferihanujen@gmail.com
14 Mart 2021





Çoklar sokağında yalnız bir şair: Arkadaş Z. Özger

Yönetmenliğini Ulaş Tosun’un yaptığı “Merhaba Canım” belgeseli memleket belleğiyle birlikte Arkadaş Zekai Özger’in yaşamını sahneye taşıyor. Arkadaş’a dair pek çok ayrıntıyı bulabileceğimiz metin benim açımdan, onun şiirine biraz daha yaklaşma, şiirindeki duyguların, konuların, imgelerin nedenleri hakkında daha fazla düşünme sebebi oldu.
20 Mart Cumartesi 2021 Saat: 00:01
Arkadaş Z. Özger, yirmi beş yıllık yaşam, kocaman bir miras. Kocaman çünkü yaşamıyla, şiirleriyle bize anlatmaya devam ettiği çok şey var. Arkadaş Z. Özger’in şiirlerinde, beden, yalnızlık, ölüm, doğa, kültürel erkeklik gibi pek çok farklı konu ve imgeye rastlarız. Biz okurken rastlarız ama yaşamına temas ettikçe onu tanıyıp bir dost gibi görüp, o, hayatımızda yeşerdikçe o dizelerin nasıl yaşam parçaları olduğunu fark ederiz. Zor bir yaşamdır onunkisi; yoksul bir çocukluğun içinde bir de hastalık geçirmiş tek ayağı aksar olmuştur, farklı olmanın ilk deneyimini belki bununla hissetmiştir, büyüdükçe bedenine sığmayan cinsel kimliği ise onun yaşamında farklı olmanın anlamını, dost gördükleri tarafından dışlanmayı, içe kapanmayı, arka sırada sessiz bir öğrenci olarak anılmayı getirmiştir. Hani der ya bir şiirinde “yalnızlığımdan yalnızlığım yalnız” diye, işte bu bir gerçekliktir onun yaşamında. Her zaman olmasa da herkes gibi olmayan eşcinsel bedeninin varlığı duyulduğunda, etrafındakilerin tepkilerinden dolayı yaşadıklarının ifadesidir belki de bu dize, kim bilir?
.
Arkadaş Z. Özger'in yaşamının anlatıldığı, Ulaş Tosun tarafından yönetilen, “Merhaba Canım” adlı belgeselin basın gösterimini izlerken düşündüm bunları. Şairin yaşamına dair anlatılanları dinledikçe, onun yazı dünyasına daha çok girdiğimi hissettim. Hakkında okuduklarımın pek çoğu ona tanık olanlar tarafından doğrulanırken bir yandan dönem koşulları filan diye kendimi ikna etmeye çalışmış olsam da insan dostunu ne olduğuna göre, hele ki onlar gibi değil diye, dışlamaz, değerlendirmez diye düşündüm sonrasında. Belgeselde yer verilen isimler onun döneminin devrimci çevreleri tarafından cinsel kimliği nedeniyle dışlandığından bahsediyorlardı. İzlerken bu belgeseli bir yüzleşme gibi görenler olduğunu fark ettim, konuyu kurcalamak istemeyenleri ise sorguladım. Tuğrul Eryılmaz, “insanlara ayıp gibi geliyor. Hem farklı cinsel yönelime sahip olup, hem devrimci olmak… Bu nereden çıktı” diye anlatıyor yaşananları ve buna benzer, onun nasıl ve neden dışlandığını anlatan pek çok ifade belgeselin anlatısında yer alıyor. Arkadaş Z. Özger’in yaşadıklarını düşününce, düşüveriyor işte insanın aklına şu dizeleri:

“ey gecede unutulmuşluğumun suçluları
ey yanlışlığın yanlış yargılayıcıları
suçum: nefreti öksüz bırakmak
savunmam: sevgimi yüceltmek içindir
sakalım yok biliyorum ama kötü değilim
büyükleri sayarım küçükleri severim
çocukları incitmeden severim. Kadını öpmesini bilirim
sizi de sizi de öpmesini bilirim…”

“Nefreti öksüz bırakan” şair o, kocaman kalbiyle seven, ilkokul, ortaokul ve lise hayatı boyunca şiire ve edebiyata sığınan, tiyatroyla uğraşan, döneminin pek çok dergisinde şiiri basılan, rüyasında Tanrı’yı görüp onunla arkadaş olan ve adını oradan almış olabileceği de söylenen (Arkadaş’ın neden bu adı aldığıyla ilgili belgeselde farklı değerlendirmeler yapılıyor), devrimciliğin bir kimlik gibi taşındığı dönemlerde her eyleme katılmaya çalışan, arkadaşlarından Hüseyin Cevahir’in katledilmesiyle darbe alan ama şiirleriyle yaşama tutunan bir insan portresi onun ki. Her dizesi bir hayat alıntısı, her dizesi bir cevap belki de. Belgeselde anlatılan şu durum gibi mesela; bir arkadaşının şiiri, içinde geçen “merhaba canım” ifadesinin uygun bulunmaması üzerine editör tarafından reddedilince, öfkeyle adeta öyle yazılmaz böyle yazılır diyerek yazı veriyor o çok sevdiğimiz “Merhaba Canım” şiirinin dizelerini:

“ben az konuşan çok yorulan biriyim
şarabı helvayla içmeyi severim
hiç namaz kılmadım şimdiye kadar
annemi ve allahı da çok severim
annem de allahı çok sever
biz bütün aile zaten biraz
allahı ve kedileri çok severiz
hayat trajik bir homoseksüeldir
bence bütün homoseksüeller adonistir biraz
çünki bütün sarhoşluklar biraz
freüdün alkolsüz sayıklamalarıdır…”

Arkadaş Z. Özger şiirlerinde bireyin kaygılarına, varoluş sıkıntısına yer verdiği için döneminin toplumsal gerçekçi şiir anlayışının dışında bir patika açar kendine, bu da döneminin entelektüel çevresinin ötesinde konumlanmasına neden olur. Belgeselde de bahsedildiği gibi, o dönemin kültürel ortamında ve şairin çevresinde her şey devrimci olması gerektiği üzerine kuruludur, oysa bana kalırsa Arkadaş Z. Özger’in şiirleri, yer verdiği temalarla, içinden yükselen sesin doğallığıyla bir şekilde kendi içinde devrimdir. Kültürel erkekliğin baskın olduğu bir devrimci gelenek hâkimken onun şiirlerinde bunu kırması ve eleştirel bir perspektifle hatta bazen alaycılığa varan bir dille erkekliğe yaklaşması, herkesin birbirine benzemeye çalıştığı bir ortamda kendi üslubunu bulduğunun da göstergesidir bana kalırsa. “Merhaba Canım” belgeselinde anlatılanlar da bunu gösteriyor, “merhaba canım” şiirinin özellikle “zeki müreni seviniz” dizesi sanatçının da etkisiyle epey ses getiriyor çünkü tüm bahsettiklerimizden sonra anlaşılacağı gibi o dizeleri yazmak kolay değil ki zaten onun şiirlerini “kendi içinde devrim” olarak değerlendirmemin bir nedeni de bu.

“ve bir gün hiç anlamıyacaksınız
güneşe ve erkekliğe büyüyen vücudum
düşüvericek ellerinizden ellerinizden ve
bir gün elbette
zeki müreni seviceksiniz
(zeki müreni seviniz)”

Bu dizeler hem kültürel erkekliğin o baskınlığına bir karşı çıkış hem de sonundaki çağrısıyla şimdilerde bile çok ihtiyaç duyduğumuz nefrete karşı sevgiyi öne süren, memleketin siyasi ve kültürel iklimi düşünüldüğünde, tüm farklı bedenleri sevmeye, varlığını tanımaya, kapsamaya çağıran bir yan taşıyor ve fikrimce her geçen gün kıymeti artıyor.

Ölümün kendisi bir muamma iken Arkadaş Z. Özger’in ölümü apayrı bir muamma. Arkadaş, TRT’de çalışıyor, evinde televizyon yok, kendisinin de emeğinin geçtiği yapımı izleyebilmek için evden çıkıyor. Kardeşi Şükran Tekin’in anlatımıyla, yeni diktirdiği gri takım elbisesini giyiyor, kimliğini evde unutuyor, çıkıyor ve bir daha dönmüyor. Kimliği yanında olmadığı için cesedini bulmak uzun sürüyor. Meşrutiyet Caddesi'nde düşüp öldüğü düşünülüyor. Pek çok insan için ikna edici değil. 24 Ocak 1971 SBF Yurt Baskını sırasında başına çok darbe alıyor, şair ölümünü buna bağlayanlar da var, “karpuz kendi içini yer ya öyle, beyin kendi kendini öyle yemiş” diyen adli tabiplik raporu da var… Belgeselde farklı görüşler olduğunu görüyoruz bu konuda, o nedenle sanırım Arkadaş'ın ölümü belirsiz olmayı sürdürüyor, sürdürecek. Yirmi beş yıllık yaşamından geriye onlarca metin, çoğu siyasi baskılardan dolayı yakılmış çokça mektup ve her okuduğumuzda bir bedenden çağrı gibi yükselen sesini duyduğumuz şiirleri miras kalıyor. Tüm bunları yazarken, Arkadaş’ın “karıncafil” şiirinden şu dizeleri beni çağırdı:

“ölmüşlük ne ki yaşanmamış mutluluklarda
ölmüşlük ne ki tutkusuz yaşamlarda
ölmüşlük karınca sırtında fil
ölmüşlük karınca sırtında yalnızlık
ölmüşlük çoklar sokağının karıncası…”

Yönetmenliğini Ulaş Tosun’un yaptığı “Merhaba Canım” belgeseli memleket belleğiyle birlikte Arkadaş Zekai Özger’in yaşamını sahneye taşıyor. Arkadaş’a dair pek çok ayrıntıyı bulabileceğimiz metin benim açımdan, onun şiirine biraz daha yaklaşma, şiirindeki duyguların, konuların, imgelerin nedenleri hakkında daha fazla düşünme sebebi oldu. Umuyorum ki bu belgesel bir yüzleşme vesilesi de olur ve kimse farklı varoluşundan dolayı bedeninde yalnızlığa hapsolmaz.


gazeteduvar.com.tr
Emek Erez
emekerez@gmail.com








Burası tuhaf bir ülke... Merhaba Canım

Tuhaf ve etkileyici olan, Arkadaş Z. Özger’in eşcinsel kimliği ile ilgili konuşmaları, dönemi geriye dönük olarak okuyuşları değil sadece, bir zamanlar küçük bir yüksek okul çevresinde bu kadar “özel insanın” bir araya gelebilmiş olması. İnsan kumaşı... Her şey öyle farklı ki.

Türkiye tuhaf bir ülke. Tuhaflık iyi bir şey mi kötü bir şey mi ona karar vermek de size kalmış. Fakat bata çıka da olsa devam etme gücü verdiği kesin. Bir konuda umutlanıp o umudu paçasından sımsıkı kavrıyorsunuz, kopup elinizde kalıveriyor. Umutsuzluğa derin biçimde gömüldüğünüz bir anda da bir şey karşınıza çıkıyor, çekip çıkarıveriyor. Kendinden başkasıyla ilgilenmeye izin vermeyen bencil ebeveyn gibi işte. Ahmet Hamdi Tanpınar’ı aynı cümleyi harfi harfine aktararak hatırlamaktan sıkıldığım da çok anlaşılıyor değil mi?

40 Yıl
İstanbul Sözleşmesi'nden çekilmenin yaşattığı travmadan sonra çok kişi gibi ben de birkaç gün kendime gelemedim doğrusu. Sonra işte bir dizi ilginç süreç içinden sıyrılarak karşıma gelen bir kısa film izledim. Küçücük. Kısacık. Üç dakika. 40 Sal (40 Yıl). Van’da yaşayan lise öğrencisi Yusuf Saylık’ın filmi. Kalın bir kar tabakası halı gibi bir baştan bir başa örttüğü halde kimsesizliği, yoksulluğu ve çoraklığı kapanmayan bir köy. Yusuf bu filmi cep telefonuyla, dondurucu bir soğukta, günler boyu uğraşarak çekmiş. Yusuf’a elinde ve kalbinde ne varsa bu filme ve bundan sonra hep sinemaya yatırmasını söyleyen şey ne acaba? Tuhaflık muhakkak... Yusuf’un adını umarım ki bir gün hepiniz başka yerlerde ve başka kişilerden de duyacaksınız. Şimdilik o da kendi eviyle, kendi dedesi ve ninesiyle başlamış... Kırk yıllık bir derdi üç dakikaya sığdıran bir film. Henüz dünyanın riyasına bulaşmamış liseli bir oğlanın filmi.

Arkadaş Z. Özger'in belgeseli
Bu filmin hemen arkasından Ulaş Tosun’un Arkadaş Zekai Özger belgeselini izledim. Sakalsız bir oğlanın tragedyasını... Arkadaş Z. Özger “yaban” bir figür. Erkenden ölen bütün gerçek şairler kadar yaban...

Dünyanın yakasına çıplak bir adalet talebi ile yapışmış incecik, dal gibi genç bir adam. Sakalsız bir oğlan. Ateşli kelimeleri ağzından çıkıp dünyaya karıştığı anda buz kesmiş ve takır takır ayaklarının dibine düşmüş sanki. O zamanlar öyle olmuş olmalı gibi geliyor insana... Acı verici bir şey. Kaspar Hauser’in medeni dünyanın dilini öğrenip o dile yerleşmeye çabaladıkça hissettiği kadar olmasa da o türden bir acı.

Acı
"Konuşmaya başladığımdan beri düzenli bir biçimde ayağa kalkabilirim; fakat konuşmaya başladığımdan beri düşmek sadece acı veriyor; fakat acı hakkında konuşabileceğimi bildiğimden beri düştüğüm zaman duyduğum acı hafifledi; fakat düşüşüm hakkında başka birinin konuşabileceğini öğrendiğimden beri düşmek daha kötüleşti; fakat acıyı unutabileceğimi öğrendiğimden beri artık düşmek acı vermiyor; fakat düşmekten utanabileceğimi öğrendiğimden beri acı artık hiç bitmiyor."

Acının dille, anlatmayla, görülmekle ve görülmemekle ilişkili çok karmaşık boyutları var. Bunu çok iyi ifade eden bir pasaj. Arkadaş Z. Özger’in dili ve şiirinin bana Kaspar’ı neden hatırlattığını ise yine de bildiğimi söyleyemem...

Duygular
Arkadaş Z. Özger, Allah’ın dostu olmayı seçmiş. Rüyasında bu dostluğu görmüş ve “Arkadaş” adını bu dostluktan almış. Filmi Emek Erez Gazete Duvar’da çok güzel anlattı. O yazıyı da linkten okuyun lütfen. Ben daha çok Ulaş Tosun’un filminin canlandırdığı bazı duygularımı anlatmak ve bu ülkenin, umudun yakasından düşmememizi sağlayan tuhaf yanlarından söz etmek istiyorum. Bu duyguları yaşamak ve bu tuhaflığı kavramak için bir Arkadaş Zekai Özger şiirinin dizelerinden yuvarlana yuvarlana düşmek gerekiyor belki de.

...

al işte sana böyle yüze böyle güz
demeyin deseniz de sakal yok ya ucunda
bu güz vermedi tarla seneye bıyık kerim
ben ettim siz etmeyin sakal veririm size
iğne iplik elimde bıyık dikerim size
yanaklarım taşlıtarla kurabiye yer misiniz
sayın bayan dursanıza gözünüze kuş kaçmış
bu bıyık hiç gitmemiş sesinizin rengine
sakalınız uzamış inmiş ta belinize
at kuyruğu yapınız ya da örgüleyiniz
kedinizin bıyığını usturayla kesiniz

...

(Sakalsız bir oğlanın tragedyası şiirinden)

Kompartımansız
Çok kişinin söylediği gibi medeni dünya mütemadiyen şeyleri kategorilere ayırmakla uğraşır. Takıntılı biçimde raflara yerleştirir ve kompartımanlara ayırır. Bütünlük duygusu kurmayı ve meseleler arasındaki bağıntıyı görme yetisini zayıflatan bir alışkanlık. Her tür adalet talebinin de bu kompartımanlara uygun olması, iletildiğinde alınıp kendi rafına uygun biçimde yerleştirilmesi gerekir. Kimileri buna uyar, kimileri kompartımanlara tekmeyi basar... Dili ve kelimeleri yerinden söker. Gözümüze kuş kaçırır. Yüzümüze güz yakıştırır.

Arkadaş Zekai Özger onlardan biri. Ne kadar çok ve ne kadar güçlü biçimde sevmiş herkesi. 25 yaşına kaç hayat, kaç aşk, kaç ölüm sığdırmış aslında. Mektuplar yazmış hep... Kimini belli ki hiç göndermediği mektuplar. Denizlerin idamından tamı tamına bir yıl sonra 5 Mayıs 1973’te yeni diktirdiği takım elbisesiyle, sakalsız ve kimliksiz çıktığı evine bir daha dönememiş. Meşrutiyet caddesinde o narin, o kırılgan bedenine neredeyse “uygun görünen” diyeceğim bir ölümle bu dünyaya veda etmiş. Düşmüş ve ölüvermiş... Ölümünden bir iki yıl evvel polis tarafından feci biçimde dövülmesine ve kafasına aldığı darbelere bağlayanlar da var bu ölümü. Başka nedenlere de. Kendisi belki şöyle söylerdi; “Fakat çok da kurcalamayınız...”

Şairin el yazısı ile Hüzüm Mevsimi şiirinden bir alıntı (Halit Özboyacı Arşivi)

Sağlam bir arşiv
Ulaş Tosun belgeselde daha evvel hiç görmediğim ve nereden eriştiğini ciddi biçimde merak ettiğim, tam da iyi bir belgeselin günışığına çıkarması beklenen türden pek çok arşiv görüntüsüne ulaşmış. Esas hikaye Arkadaş Z. Özger’in dostlarının anıları aracılığıyla akıyor olsa da, bu muhteşem kayıtlar da dönemin ruhunu ve atmosferini capcanlı yakalıyor ve insanı içine çekiyor.

Tuhaflığa gelince, döneme bugünden baktığınızda kapıldığınız bir tuhaflık duygusu bu. ’70’lerin başında Ankara SBF Basın Yayın Yüksekokulundan mezun olmuş Arkadaş Z. Özger’in aynı okuldan ya da komşu Hukuk Fakültesinden, siyaset ve edebiyat çevrelerinden olan arkadaşları arasında Tuğrul Eryılmaz, Ertuğrul Kürkçü, Necla Zarakol, Hüseyin Peker, Ahmet İnam, Eşber Yağmurdereli ve Sina Akyol var. Bir de Arkadaş’ın kardeşi Şükran Tekin var. Neredeyse elli yıl evvel kaybettiği, incecik dal gibi abisini bir anlatışı var Şükran Tekin’in...

Başka zamanlar
Tuhaf ve etkileyici olan, Arkadaş Z. Özger’in eşcinsel kimliği ile ilgili konuşmaları, dönemi geriye dönük olarak okuyuşları değil sadece, bir zamanlar küçük bir yüksek okul çevresinde bu kadar “özel insanın” bir araya gelebilmiş olması. İnsan kumaşı... Her şey öyle farklı ki. Hayata ve mücadeleye şiirle, yazıyla, mektupla ve aşkla yapışmış insanlar. Edebiyat dergisi çıkarmayı hayatın en önemli şeyiymiş gibi önemsemişler... Dünya değişsin istemişler. Güzel gözlü, dalgın bakışlı ve dal gibi kırılgan, eşcinsel bir şair arkadaşı bir yandan hep aralarında tutarken, bir yandan da “Yalnızlığımdan yalnızlığım yalnız” diye tanımlayacağı bir yalnızlıkla da baş başa bırakmışlar. Yine de başka zamanlarmış...

Bugün bu ülke hala bitirilemiyorsa o tuhaf zamanlardan kalanların yüzü suyu hürmetine galiba.

Filmin adı mı? Tabii ki Merhaba Canım... Arkadaş’ın hayatını anlatan bir filmin adı bundan iyi ne olabilir? İzleyin. Kızılay’dan Cebeci’ye imkânınız varsa, bir yürüdüğünüzde, Sakallı Bir Oğlanın Tragedyası’nı mırıldanın. Onu anın. Şairleri unutmayın...

Sevilay Çelenk
BİA Haber Merkezi
26 Mart 2021








Merhaba Canım: Arkadaş’ın filmi

Yönetmenliğini Ulaş Tosun’un yaptığı Merhaba Canım, şair Arkadaş Zekai Özger’in hayatı üzerine bir belgesel. Yapımı bu yıl içinde tamamlanan film yakında gösterime girecek. Filmi izleyen yazarımız Ümit Şahin'in yazısını yayımlıyoruz.

facebook sharing buttonwhatsapp sharing buttontwitter sharing buttonlinkedin sharing buttonemail sharing buttonprint sharing button
“ama şimdi kim kandırabilir sizi/ bir ölünün hayat kokan ağzını öpmek için”

Arkadaş Z. Özger sağlığında kitap yayımlayabilseydi adı “Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası” olacaktı. Bunu Arkadaş’ın yakın arkadaşları biliyordu. Ama şairin şiirleri ölümünün hemen ardından, 1974’te kitap haline getirilip Nadas Yayınları tarafından basıldığında kitabın başlığı “Şiirler” oldu. Hatta on yıl sonra, Mayıs Yayınları kitabı tekrar yayımladığında kitabın adı bu kez “Sevdadır” olmuştu. Bizim kuşağımız şairi şiirlerinin bu baskısıyla tanıdı. (Ben de üniversite yıllarında, Sevdadır’ın 1988’de yapılan 4. baskısıyla tanıdım Arkadaş’ı.) Peki neden bir türlü şairin dileği (bir anlamda vasiyeti) yerine getirilmemişti? Bunun cevabını Arkadaş’ın arkadaşı şair Sina Akyol, Sevdadır’a yazdığı önsözde şöyle veriyor:

“İlk yayımlayacağı kitabının adı Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası olacaktı. ‘Ne zaman yayımlarsam yayımlayayım, adı bu olacak!’ derdi. Bu bilgiye sahip olmama karşın T. Sönmez’e yazdığım mektupta, ‘Arkadaş böyle isterdi’ demedim. Daha sonra Nadas Yayınları’nca kitabının yayımlanacağını öğrendiğimde de bu noktayı dile getirmedim. Nedeni mi? İşte söylüyorum: O zamanki kafamla, doğrusu, yakıştıramamıştım bu adı Arkadaş’ın şiirlerine. Bu baptan olmak üzere; şu anda giriş yazısını yazmakta olduğum bu kitabın adı ne olacak? Sahi, ne olacak? Kitabı yayımlayan arkadaşlara iki önerim var: -Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası, – Arkadaş’ın Kitabı.”

Anlaşılıyor ki Mayıs Yayınları da 1984 yılında kırmızı bir kapakla ve kapağına Arkadaş Z. Özger’in soluk, siyah beyaz bir fotoğrafını koyarak yayımladıkları kitaba yine şairin istediği ismi koymayı “yakıştıramamışlardı”.

Bu olay, Ulaş Tosun’un, 25 yaşında ölen ve Türk şiirinin esaslı şairlerinden biri olan Arkadaş Z. Özger’i anlattığı yeni belgeseli “Merhaba Canım”ın kısa özeti sayılabilir. Gerçi filmde Sina Akyol olayı tam olarak böyle anlatmıyor, ama zaten mesele bu olaydan ibaret değil. Arkadaş’ın arkadaşlarının çoğu, şairin “kendisini” ve bazı şiirlerini “kendisine”, kendi varoluşuna yakıştıramamışlardır. Bu durum filmde o kadar güzel anlatılıyor ki, şairin zamanında kendi hayatına, herhalde şair sezgisiyle olacak, en doğru teşhisi koyduğunu fark ediyorsunuz. Çünkü “tragedya” tam da budur.

Arkadaş Z. Özger’le Sevdadır vasıtasıyla tanıştığımda kitabın kıpkırmızı tasarımı nedeniyle 70’lerin toplumcu gerçekçi şiiri tarzında yüksek sesli, slogancı bir şiirle karşılaşacağımı düşünmüş ve ilk başta biraz uzak durmuştum. (Üstelik henüz Grup Yorum “Aşkla Sana” şiirini bestelememişti.) Oysa kitabı açtığınızda sizi “Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası” ve “Sığıntı Kuşu” karşılar. (“yoruldum/ değiştirmekten kanını yüreğimin/ hergün yeniden başlayan/ çığırtkan bir şarkıyı söylemekten/ hergün/ yeni bir şarkı bestelemekten” diyen bir şair!) Sonra Oyun Mat: “körebeyi bilir misiniz siz biz hep körebe oynarız/ ve de hep ebe biz oluruz hep kör hep kör”. Bu şiirleri yazan, 1948 doğumlu, genç yaşta arkasında epey bir giz bırakarak ölen, 68 kuşağından, SBF’li, solcu ve eşcinsel bir şairdir. Sadece zamanının ilerisinde değil, epey de dışında bir şairdir Arkadaş, aşılması konu edilemeyecek türde.

Bugün bir kült haline gelen (duysa ne derdi buna?) Arkadaş Z. Özger’in takipçileri, Ulaş Tosun’un “Merhaba Canım” adını taşıyan belgeselini uzun süredir bekliyordu. Kestirmeden söyleyeyim: Ulaş Tosun olağanüstü bir iş çıkarmış. Film hem Arkadaş’ın hayatını çocukluğundan 1973’te bilinmez bir nedenle ölümüne kadar çok iyi anlatıyor hem de ve belki de daha önemlisi, Arkadaş’ın trajedisini (daha doğru bir deyişle bir tragedya kahramanı olarak şairi) özenli bir dille ortaya koyuyor. Arkadaş Z. Özger’in şiirinin belirdiği dönemi gençlik hareketinin ve devrimci mücadelenin simge (ve bazılarını belki de ilk kez izlediğimiz) görüntüleriyle hatırladığımız filmde, şairin arkadaşları onu kendi süzgeçlerinden geçirerek ya da hem onu hem de dönemi hatırladıkları şekilde yansıtarak (ki 50 yıl geçmiş aradan) anlatıyorlar. Bu hatıralar ve biraz da itiraflar toplamına Arkadaş’ın dizeleri bir derinlik ve gerçeklik katıyor. Yönetmenin şiirleri “şairin hayatına dâhil edişi” övgüye değer. Böylece film Arkadaş’ın hikayesini katmanlarını soyarak veriyor. (Sonra “işte yeniden giyiniyor çocuk/ bir çiçek gibi kopardı başkalarına uymayan yanlarını”). O katmanlardan rüzgârın esişine uymayan “yakışıksız” ve gerçek bir şair beliriyor. Şiirde büyük seslerin, özgüven patlamalarının, yumrukları sıkılı tutan dizelerin hâkim olduğu bir dönemde “adı konulmamış bir düşten geldim” diyen bir şair…

Ulaş Tosun, Arkadaş Z. Özger’in dönemine ve ortamına bir türlü “tam uymayan”, bazen görmezden gelinen, bazen yakıştırılamayan bazen kınanan, bazen de utangaç bir sıkıntıyla kabul edilen cinsel yönelimini ve dahası bu “aykırılığın” şairin hayatındaki etkisini (ayrıca umutsuz aşkını da) açık, cesur ve zarif bir anlatımla veriyor. Bu bir yandan bir kuşağın politik sosyolojisi için önemli bir kaynak oluşturuyor. Ama bence daha önemlisi “dolayıp öfkemi sakallarıma/ sakallarımı dolayıp öfkeme/ sevişmeyi kendime göre seçicem” diyen şairin hayatına ve şiirine dair biraz da klişeleşmiş örtüyü kaldırması.

Belki bir dönem en çok Tamirat (“vur gülüm vur gülüm vur gülüm/ vur sen de burjuva ayakkabılarının altına”), Aşkla Sana (“başını omzuma yasla/ göğsümde taşıyayım seni/ gövdem gövdene can olsun”) veya Adak (“üçyüz açılmış çiçek aşkına/ iyi dayandık üçbin düşmana”) gibi şiirleriyle hatırlanan Arkadaş Z. Özger, Ulaş Tosun’un filminde hakikaten Merhaba Canım’ın şairi oluyor. (“güneşe ve erkekliğe büyüyen vücudum/ düşüvericek ellerinizden ve/ bir gün elbette/ zeki müreni seveceksiniz/(zeki müreni seviniz)”).

Tıpkı bir gün genç yaşında sokakta düşüp ölen Orhan Veli gibi bir gün genç yaşında sokakta düşüp ölür Arkadaş Z. Özger. Tıpkı Orhan Veli gibi ve genç yaşında düşüp ölen başka şairler gibi yarım kalmış ve bu yüzden erkenden tamamlanmış bir şiir bütünü bırakır. Bir trajik kahraman olmasının verdiği bütün acıya rağmen, Arkadaş Z. Özger’in yarım kalan hayatı ve şiiri bize hayata ve şiire dair çok şey söylüyor. Bunca yıl şaşırtıcılığını kaybetmeyen bir şiir kalmıştır Arkadaş’tan bize. Onun çevresinde dönen hayaletler, o giz, o efsaneler, o “kült oluş” bu hayatı ve şiiri belki de görünmez kılıyordu. Ulaş Tosun’un filmi bu gizi aralıyor şimdi ve Arkadaş Z. Özger’in şiirini de anısını da serbest bırakıyor. Çünkü zaten demişti: “siz inanmayın bir gün değişir elbet/ güneşe ve penise tapan rüzgârın yönü”.

Anlatıcılar

Ahmet İnam, Akın Evren, Ali Özpalanlar, Cavit Kürnek, Deniz Ziya Temeltaş, Ertuğrul Kürkçü, Eşber Yağmurdereli, Halit Özboyacı, Hüseyin Peker, İsmet Tokgöz, Necla Zarakol, Mehmet Savaş Dizdar, Ramiz Bilgin, Raşit Önal, Sina Akyol, Suat Çelebi, Şadiye Çetin, Şükran Tekin, Tuğrul Eryılmaz

Ekip

Ulaş Tosun (Yönetmen): İstanbul Üniversitesi Antropoloji Bölümü’nden mezun oldu. Aralarında Nokta Dergisi, Hürriyet, Agos ve Radikal gazetelerinin de olduğu yayınlarda muhabir, foto muhabir ve editörlük yaptı. Havana Üniversitesi’nde İspanyolca Eğitimi aldı. Dezavantajlı grupların belgesel fotoğraf tekniğiyle hayatlarını anlatmalarına dayanan dört projede koordinatörlük yaptı. Bu çalışmalar Öteki İstanbul adıyla kitaplaştırıldı. Suriyeli savaş mağdurlarının İstanbul’unu anlatan ilk fotoğraf sergisi “Permanently Temporary” 2015’de Avusturya Konsolosluğu‘nda açıldı. İlk belgeseli olan Afganistanbul’u 2018’de tamamladı.

M. Kaan Karataş (Yardımcı Yönetmen): 2014’te Kadir Has Üniversitesi‘nde Radyo, Televizyon ve Sinema bölümüne girdi. Erasmus programıyla Çek Cumhuriyeti‘ne gitti ve 1 yıl Masaryk University‘de Sinema eğitimi gördü. Afganistanbul adlı belgeselde yardımcı yönetmenlik yaptı, O Saatte Orada Ne İşi Varmış adlı bir kısa filmi bulunmaktadır. Halen Kadir Has Üniversitesi’nde öğrenciliğini sürdürmektedir.

Ümit Şahin
Yeşil Gazete
https://yesilgazete.org
03/04/2021