Yapım Tarihi - 2020
Süresi - 00:58:00
Format - Uzun Belgesel, Renkli, Türkçe
Yönetmen - Ulaş Tosun
Yapım - Dionysos Yapım
Yardımcı Yönetmen - Kaan Karataş
Seslendirme - Ahmed Saka
Afiş
Tasarımı - Gülhan Kaçar
Belgesel adını, Arkadaş Z. Özger’in yazıldığı dönemde tartışma yaratan,
Merhaba Canım (Dost Dergisi-1970) adlı şiirinden alır. Türkiye devrimci ve
entellektüel çevrelerinde de etkin olan Heteronormatizm’e karşı bir
başkaldırı olan şiirde, epizotlar halinde; şairin karakteri, ailesi, içinde
yaşadığı toplumla ilişkisi ve 3 yıl sonra gerçekleşecek “beklenmedik” ölümü
ile ilgili göndermeler bulunmaktadır. Belgesel aynı epizotları bugün -şiirin
yazımından 50 yıl sonra- belgesel sinema olanaklarından yararlanarak takip
eder. “Merhaba Canım” Arkadaş Z. Özger’in şiirleriyle, ailesinin,
yoldaşlarının, dostlarının anlatılarıyla, genç şairin hayatıyla etkileşen
tavır ve olaylara sol resmi tarih söyleminin dışına çıkıp, öteki olma
haliyle temas kurarak, “kayıp” bir portrenin izini sürer.
The documentary is named after Arkadaş Z. Özger’s poem Hello My Dear (Dost
Magazine, 1970) which had caused much controversy in that period. In this
episodic poem considered to be in defiance of heteronormativity; there are
references to his personality, his family, his relationship with society and
his “unexpected” death which followed 3 years after this poem was published.
Today, 50 years after the poem was written, the documentary follows these
same episodes with the use of cinematic elements. “Hello My Dear” is an
attempt to capture what is lost. The documentary rediscovers the poetics;
reaches out to the family, the comrades, the friendships, the events and
attitudes that left their mark on the poet, departing from the official
historical accounts, cognizant of his experience of otherness, in pursuit of
the “lost” portrait of Arkadaş Z. Özger.
32. Ankara Film Festivali, Ulusal Belgesel Film Yarışması, Finalist. 2021
Kaynak
Ankara Film Festivali
mehmetemin.ozturk@trt.net.tr
Merhaba Canım’ın Meşgul Documentaristçilerle İlişkisi üzerine
Haziran ayında 40. İstanbul Film Festivalinde ilk gösterimini yapan ve
gösterimlerine diğer festivallerde devam edecek olan “Merhaba Canım” ile
başvuru yapmamamıza rağmen bize ulaşıp filmi isteyen fakat nedense
gösterime sokmayan, üstelik bilgilendirme sorumluluğunu ve nezaketini
dahi yerine getirmeyen Documentarist’in düzenleyicilerini protesto ediyor,
söz konusu festivalin ilk günü ücretsiz olarak online izlemeye
açacağımızı duyurmak istiyoruz.
Ulaş Tosun
Solun özeleştirisi olarak bir Arkadaş Zekâi Özger belgeseli: Merhaba Canım
Yönetmen Ulaş Tosun anlattı
Solun da resmi bir tarihi var… Bunun bir çok nedeni olabilir. Geçmişin yasını
tutarken seçici bir hafızanın ‘hassasiyeti’, ya da ‘yüzleşmeye’ fırsat vermeyen
hep hayatta kalma refkleksi… Ancak o tarihte ‘kurtarılması’ gereken gerçekler
olduğu da başka bir gerçek.
Birbirini denetleyen çapraz sözlü tarih çalışmaları, otobiyografiler,
belgeseller bu nedenle önemli.
Dev-Genç’in önemli isimlerinden Hüseyin Cevahir’in Maltepe’de öldürülmesinin
ardından yazılan bir şiiri özellikle bir kuşak çok iyi bilir; Ahmet Kaya’dan
Grup Yorum’dan, ve Ersan’dan (Ersan ve Dadaşlar)…
“Alnını dağ ateşiyle ısıtan,
yüzünü kanla yıkayan dostum.
Senin uyurken dudağında gülümseyen bordo gül,
Benim kalbimi harmanlayan isyan olsun.
Şimdi dingin gövdende uğultuyla büyüyen sessizlik.
Bir gün benim elimde patlamaya sabırsız mavzer olsun.
Başını omzuma yasla göğsümde taşıyayım seni.
Gövdem gövdene can olsun”
Dizeler, nasıl/neden öldüğüne dair anlatıların hâlâ ikna edici bulunmadığı Arkadaş Z.Özger’e ait…
25 yaşında ölümünün ardından basılan, ‘Şiirler’ kitabında kimi şiirleri yanlış yansıtılan, kimi
şiirleri ‘bireyci’ bulunarak seçkiye alınmayan Arkadaş. Zekâi Özger’in, dostu, arkadaşı Hüseyin
Cevahir’e ‘Aşkla, sana’ ismiyle yazdığı şiir…
Belgeselci Ulaş Tosun ‘Merhaba Canım’ belgeseli Arkadaş Zekâi Özger’le ‘gecikmiş bir
tanışmaya’ aracı oluyor.
“Sol resmi tarih söyleminin dışında çıkarak, ataerki, sol ve ötekilik ile
yoğrulan Arkadaş Z. Özger’in’ izini sürüyor. 50 yıllık bir ‘unutuşun’ ardından
şairin dizelerinden yola çıkarak ‘kayıp’ portresini bugünle buluşturmayı
hedefliyor.
Arkadaş Z. Özger’in hatırlanmayan ya da hatırlanmak istemeyen yanlarını ‘‘resmi
tarih’ten kurtarmaya niyet ediyor. Bireyin tarihine de sadakati önceliyor.
Belgesel, dönemin sol rüzgarında politik kimliğini ‘toplumcu’ şiirlerine
yansıtan, ama sadece o olmayan; ‘İçimde bir utanç çiçeği gibi büyüyor hü’
dizelerine yazacak kadar da duygularına/iç dünyasına ihanet etmeyen bir şairi
anlatıyor.
Çocukluğunda evdeki Nazım Hikmet kitapları, Zülfü Livaneli kasetleriyle büyüyen
Ulaş Tosun, Arkadaş Z. Özger’i ta o yıllardan biliyor:
“Çocukken baştan sona okumasam da o kitabı, belki kapak tasarımından belki
üstündeki resminden, belki de renginin kırmızı olmasından çok seviyordum.
Üniversite yıllarımda meşhur, o çok sevilen ‘Alnını dağ ateşiyle ısıtan rüzgar’
şiiri okunurdu eylemlerde.”
Üniversite yıllarında resmi anlatıyla Arkadaş Z.Özger, Hüseyin Cevahir’in yakın
dostu, Mahir Çayanların arkadaşı, ‘Ölürsem dağlar için ölürüm Ferhat, kalırsam
vuruşkan şahan gibi’ diyen, dönemin sol coşkusunda ‘dağ’ metaforunu da kullanan
bir şair...
Şiirlerinin içine dalmak, anlatılardan bağımsız anlamaya çalışmak Ulaş Tosun’u
başka bir Arkadaş Z.Özger’le tanıştırıyor.
Tosun, 'Gümbürde zulme karşı kan gibi’ diyen Arkadaş’ın yanı sıra ‘Bir gün
elbette Zeki Müren’i seveceksiniz, Zeki Müren’i seviniz’ diyen bir Arkadaş’ı da
tanıyor:
“Şiirlerin kendisinden okuyunca çok daha cesur bir farklılık olduğunu fark
ettim. Ötekileştirilmeye başladığı sıralarda erkek egemen söylem üzerinden
siyaset yapan arkadaşlarına bir gönderme niteliğindedir ‘Sakalsız Bir Oğlanın
Tregedyası.. Sakalsızdır, oğlandır, tregedyadır…”
Yoksul, işçi, Balkan göçmen bir ailenin 8 çocuğundan biri olan Arkadaş Z. Özger,
solun bugün bile LGBTİ+’larla kurduğu ‘mağdurla dayanışma’ ilişkisinin
eleştirisini 60’larda yapan bir şair olarak ‘ Hayat trajik bir homoseksüeldir’
der. Kırılgan, sınırlarını açık etmekten çekinmeyen cesur bir kalemdir.
Ulaş Tosun, Arkadaş’ın dönemi için devrimci olan dilini takip eder:
“Arkadaş bizim çok ihtiyacımız olan bir dile sahip. Korkulması gereken bir dil
değil. İçinde ‘aşk’ geçtiğinde şirinin adını değiştirme refleksi belki de
bugünkü renksizliğin nedeni. Hayat, insanlar sığmıyor kalıplara…”
‘Merhaba Canım’ belgeseli, “Arkadaş’ın cinsel yöneliminin farklı olmasının
düşünüldüğü andan itibaren başına gelenlerle ” hem bir yüzleşme hem de gerçeğe
sadakat amacıyla yola çıktı.
3 yıl süren bir emeğin gerisinde 50 yıllık bir arşiv taraması, İstanbul, İzmir,
Ankara, Bursa ve Eskişehir’de yapılan sözlük tanıklıklar var.
Ulaş Tosun, Arkadaş’ın adı değiştirilen şiirlerini, “bilinmeyen” fotoğraflarını,
olası bütün tepkilere rağmen belgesele taşıyor. Arkadaş’ı bir de Arkadaş’tan
dinleyin diyor.
Belgeselde Ahmet İnam, Akın Evren, Ali Özpalanlar, Cavit Kürnek, Deniz Ziya
Temeltaş, Ertuğrul Kürkçü, Eşber Yağmurdereli, Halit Özboyacı, Hüseyin Peker,
İsmet Tokgöz, Necla Zarakol, Mehmet Savaş Dizdar, Ramiz Bilgin, Raşit Önal, Sina
Akyol, Suat Çelebi, Şadiye Çetin, Şükran Tekin, Tuğrul Eryılmaz tanıklıklarıyla
yer alıyor.
Belgeselin çekimleri bitti, fragmanı da hazır. Şimdi post prodüksiyon
aşamasında. Kolektif bir emekle çekim ve araştırmaları bitirilen belgeselin
tamamlanması için Ulaş Tosun, belgeseli sınırlayabilecek hiçbir fona
başvurmadığını söylüyor. Bu nedenle internet üzerinden dayanışma fonu olarak fon
gogo’yu açıyor.
Henüz 25 yaşında hayattan kopartılan şair Arkadaş Zekâi Özger için bir belgesel
filmi hazırlanıyor. Özger'in hayatını konu alan "Merhaba Canım" 2020'de
yayınlanacak.
Edebiyat okurlarının uzun yıllardır hak ettiği değeri bir türlü gösteremediği
şair Arkadaş Zekâi Özger için bir belgesel filmi çekiliyor. Şairin şiirlerini
güncel olarak yayımlayan son yayınevi olan Ve Yayınevi, paylaştığı Tweet ile
belgesel çekiminin sona yaklaştığını duyurdu.
Yönetmen koltuğunda Ulaş Tosun’un yer aldığı filmin önümüzdeki yıl yayınlanması
bekleniyor. Merhaba Canım, Ulaş Tosun’un ilk belgeseli değil. Kendisini 2018
senesine yayınlanan Afganistanbul ile de hatırlıyoruz.
Arkadaş Zekâi Özger Belgeseli Merhaba Canım 2020’de Yayınlanacak
Tam adı Gecikmiş Bir Tanışma İçin Merhaba Canım olan film bir Dionysos yapımı.
Eserin yardımcı yönetmenliğini Kaan Karataş, seslendirmesini Ahmed Saka ve afiş
tasarımını Gülhan Kaçar üstleniyor.
Şiirlerini Arkadaş Z. Özger adıyla yayınlayan şair 1948 Bursa doğumlu. Özger,
henüz 25 yaşında, SBF yurdunun basılması esnasında kafasına aldığı darbe sonrası
beyin kanamasından hayatını yitirmişti.
Şiirleri ve yazıları Kent 16, Soyut, Forum, Papirüs, Yordam, Dost, Yansıma gibi
dergilerde yayımlandı.
Erken ölümü, eserlerini matbu bir kitabın içinde görme fırsatını vermedi.
Çeşitli neşriyatlarda yayımlanan işleri, daha sonra Tekin Sönmez tarafından
Şiirler adıyla 1974 yılında kitaplaştırıldı. Eserin ikinci baskısı “Sevdadır”
adıyla 1984 yılında Mayıs Yayınları tarafından yapıldı. Öyle de devam etti.
2014’te ise Ve Yayınevi, Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası adlı baskısıyla eserin
gerçek adı ortaya çıkartılmış oldu.
Özger, o dönemki arkadaşlarının yoğunlaştığı alanlardan çok şiirlerinde ölüm
korkusu ve cinsellik gibi konularda kalem oynattı. Kendini yolunu çizmekten hiç
çekinmedi.
Şairin hatırası için 1996 yılından günümüze süren ve Mayıs Yayınları tarafından
düzenlenen Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü verilmeye devam ediyor.
Merhaba Canım filmi 2020’de yayında olacak. Belgeselin yaygın dağıtım ağına
sokulup sokulmayacağı ise henüz belirsizliğini koruyor.
Haberimizi şairin Beyaz Ölüm Kuşları adlı şiirinden birkaç dize ile
noktalayalım:
“sonra bir gün anneler de ölür
böcekler ve kertenkeleler ölür
boşalır suyu havuzun kum seddi yıkılınca
sivrisinekler ve kağıttankayıklar ölür
sonra o gün çocuklar da ölür
biz hepimiz önce küçük bir çocuktuk
sonra büyüdük hepimiz çocuk olduk
(…)”
sy. 152, Sevdadır, Mayıs Yayınları
Arkadaş Z. Özger hakkındaki görüşlerinizi ve sevdiğiniz şiirleri bizlerle Kayıp
Rıhtım Forum üzerinden paylaşabilirsiniz.
3 Aralık 2019
Ne yani Zeki Müren'i sevmediniz mi?
İnsan gözlerini bir an yumduğunda değiştirebilir dünyasını. Kim olduğunuzu
söylemekten, şiirinizin arkasından durmaktan korkmayın sakın. Korkmayın,
çünkü yanınızda hep bir Arkadaş hissedeceksiniz. Arkadaş Z. Özger'i seviniz.
Kim bilir belki bir gün siz de şairin yaşamını kaybettiği yerde, Meşrutiyet
Caddesi'nin bir yanından aşağıya doğru akan merdivenlerden, geçerken
omzunuzda Arkadaş'ın elini hissedeceksiniz.
Arkadaş Zekai Özger
TRT Mensubu Genç Ozan
Kendini pek çok konuda bastıran, saklamak zorunda kalan bir insan, toplumun
da baskıları altında ona doğru atılacak o son adıma hazır bir mayındır
artık. O infilak ettiğinde kendisiyle birlikte çevresindeki her şeyi de
havaya uçuracağının farkında değildir oysa kimse ya da bazıları kumu
elenmemişçesine kötülükten yaratılmış gibi zevk alır bir başkasının acı
çekmesinden yahut ölümüne alkış tutmaktan… Yazan biri en çok da bu yüzden
toplumsal dönüşümün hızlı devinimleri arasında açılıp kapanan her devirde
sakıncalı bulunmuştur. O devirlerin açılıp kapanmasında etkili olduğu için
belki de. Arkadaş Zekai Özger de o şairlerden biri olarak şiirlerinde ölüm
ve cinsellikle ilgili unsurları biyografisi ile perçinlemiş çok genç bir
yaşta kendi devrimini başlatmayı da başararak henüz o günler kitaplaşmadığı
halde şiirinin kapsamına aldığı her konuda tabuları yıkabilen dizeler
yazmıştır. Ötekiliğin içeride ve dışarıda maruz kaldığı o büyük ve ölümcül
şiddeti dışlanarak da tatmış bir şairdir.
Yalnızım, bunu hep söylüyorum der, Hüzün Mevsimi adlı şiirinde. Art arda iki
kere. Çünkü genellikle bir şeyi bir kez söylemek yetmez, içinde ona
uygulanan şiddetin, kötü politikaların yansımaları süren biri için. Bir şeyi
üçüncü kez söylemekse insanın ölümüne doğru itip açtığı bir kapının sesine
benzer. O kapının eşiğinde öylece durup beklemek insanı mahveder. Herkes o
kapının sesini duyar ve buna mani olmak için hiçbir girişimde bulunmaz.
Bazen bir şarkıyı bile birden çok kere söylemek, dinlemek bu anlama
gelebilir sinyaller içerir. Fakat ne o şarkıyı söyleyene eşlik ederler ne de
şarkının ne söylediğine kulak verirler. İnsan, başkalarının onun olmasını
istediği kişi olmadığında değil, olamadığında -çünkü buna çabalar- şiddetin
her türlüsünü tatmak zorunda kalır. Ve bu şiddet bir raddeden sonra
toplumsal bir alışkanlık haline gelir. Yalnız olana acımasız olmak
gelenekselleşir.
Günler Perişan şiirinde, yırtarak geçiyor kalbimizden / hayatı da törpüleyen
zaman dediği günler henüz hiçbir kardiyolog bilmiyordu, kalbin de
yırtıldığını, kâğıt gibi kumaş gibi. Sevdadır adlı şiiri, aynı adı taşıyan
kitabıdır da. Yıllar sonra Arkadaş'ın basılmasını istediği isimle de basıldı
kitabı Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası. Yirmi beş yılı sanki tam yüz yıl
yaşamış gibi yazmıştır bu şiiri. Acı tecrübeler en bilgili hocalardan, en
köklü okullardan bile daha tesirlidir çünkü bazen. O günler o genç şairin
içinde dışarıda olmanın mahpusluğu vardır. İçinde kavuşamamak... İçinde
tutsaklığın insanı olmak istemediği yerlere sürükleyen ağrılı süregelişi...
İçinde öteki ilan edilmenin altında bir kayanın altında kalmış gibi durmanın
sancıları vardır. Biz insanlar, insanların hep içine bakarız. Göğsünün,
kalbinin, gözlerinin, aklının, ruhunun içine değil, gömleğinin içine.
Memelerine, sakallarına, kadınlığına, erkekliğine... Cinsiyetine bakarız,
ideolojisine, cüzdanına, toplumsal statüsüne, tipolojisine. İdeolojisinin ne
söylediğine değil! Kimi nasıl sevdiğine değil, kimi sevdiğine bakarız.
Anlamayız pek kendi gibi olanı arayıp bulmuşu, kendisinin aynısını bulmuş da
ona tutulmuşu. Bizi yaratan zalim mi yaratmış, ne! Hani, "zulüm" de sadece
bir kelime ya, çabucak aktarmışız bunu teoriden pratiğe. Sevdadır şiirinde
der ki; Elimi tut / tuttururlar, o kadarına izin verirler. O el, o eli hiç
tutamamıştır. Tutsaydı da buna kimse izin vermeyecekti zaten. Bağıra bağıra
söylemiştir aslında kim olduğunu Arkadaş bu şiirinde: Giyecek çamaşır
getirdim sana / adettir diye değil, sevdim diyedir / bağışla, eski biraz /
bedenim uygundur diye bedenine / elimle yıkadım, ütüledim / elma ağacında
kuruttum.
Bu katı çağın insanın huyu olduğunu daha yirmi beş yaşında biliyordu.
Bilmeseydi, hissetmeseydi bunu Kent 16 adıyla çıkardıkları dergide
yayımladığı o ilk şiirine Niye Kapalı Kapılarınız – Bulamıyoruz adını
vermezdi. Çünkü insan insana durup dururken ben sana elma yerim diyemez ki…
Arkadaş'ın pek çok şiiri bugün onun yazdığını bilmeden söyleyenlerin
ağızlarında bazen bir şarkı bazen bir türkü. Nasıl öldü, o son anlarında kim
bilir neler düşündü. Herkes her şeyi biliyor aslında ama nasıl olur da kimse
bilmez, nasıl olur da kimse görmez sözlerin incittiğini, nefretin
öldürdüğünü insanı.
Bazı öyküler bazı öykülerin tıpkısı gibidir, birbirlerine öyle çok benzer.
İnsanın insana benzemesi başka nedir ki? Aynı göğün altında, aynı duvarlara
çarpılıp dura dura. Aynı dönemler dünyanın bir başka yerinde, bu dünyanın
bir başka diliyle aynı hayatı aynı biçimde yaşamış bir başka şair de tıpkı
Arkadaş gibi çıkmıştır yaşamın dışına. Pier Paolo Pasolini. Bir bakıma
Pasolini'nin ölümü de siyasi bir cinayettir. Bana kalırsa, elbette ki çaresi
var ölümün, ecelin kendisi bir siyasettir. Bir ülkeden söz ederken bütün
dünyayı kastediyorum çünkü. İnsanların ilerleyen yaşlarından gayrı
ölümlerine neden olan her şey politiktir. Kanser bile. Aynı ideoloji de
bazen öldürür insanı. Kimse yakıştıramaz yeşil parkayı, toplumcu sloganları
şiirler yazan eşcinsel bir şaire. Kendi aralarında bir geçimsizliğin kurbanı
olurlar insanlar. Bugünlerde gericiliğin bizi gerim gerim gerdiği şu
zamanlarda bile aynı çatı altında birbirlerini itekleyen, yuhalayan,
aşağılayan ve ille de ben ben kavgası yapan bazı şairler gibi. Oysa herkes
biliyor bunu, örgütlenmek bu değil ki…
Benim de bazen soluğumu keser bir bıçak gibi. Böyle böyle içimi bir şey
oyar, o oyuntunun yarattığı boşluğu boşlukla bile dolduramam. Şiirinin alıp
başını gideceği yerde cinsel yönelimleri, tipolojisi yüzünden ve buna rağmen
güçlü olduğu çok belli şairlerin en naif yerlerinden itilip darp edilmesine
dayanamam. Çünkü bilirim ben de herkes gibi şairin kabulüne engel olanın
cinsel yönelimlerinin, toplumdaki statüsünün, tipolojisinin değil, güçlü
dizeleri olduğunu. Hepimiz biliyoruz, kimse istemez kendisinden daha güçlü
olanı. Herkesin kendisinden daha iyi olanı, kendisinden daha çabuk
parlayanı, daha hızlı, daha zeki, daha yaratıcı olanı taşladığı yere dünya
denir. İşte bu dünya o dünya. Trajedi, ortak vatan! İnsanın canını yakan
şeyi tırnaklarının altına kadar hissetmesi, bütün duyularının açıldığı halde
artık hiçbir şeye tepki vermeyecek kadar yabancılaştığının da göstergesidir.
O dönemden bu döneme bu konuda pek bir şeyin değiştiğini de sanmıyorum.
İnsanlar Arkadaş'a yapılanları başka Arkadaş'lara da yapıyorlar. Ve ölüm
geldiğinde herkes herkesle dost oluyor, sanki onu hiç taşlamamış, dışlamamış
gibi. Oysa bir bilseler, ah bir bilseler ellerindeki taşları bırakıp bir
gülü de fırlatıp atsalar öldürebilir insanı.
Bir yüzleşme olarak bugün şairin kitaplarının basılması, her yıl onun adına
genç şairlere şiir ödülleri verilmesi kadar güzel bir başka şey de var
artık. Şairin biyografisine dayalı bir belgesel film. Arkadaş Zekai Özger'in
yaşam öyküsünü konu edinen Merhaba Canım adlı Ulaş Tosun'un yönetmenliğini
yaptığı belgeselin basın gösteriminde şair hakkında okura da izleyiciye de
aktarması güç duygular yaşadım. En yakınlarının bile insanı kendi olmak
istediği için yalnız bıraktığını izledim. Mutsuzluk nedir, dışarıda kalmak
nedir bir bakıma bunu sanki onunla birlikte ben de tattım. İnsana duyduğu
aşkın yine insanlar tarafından hem yağma edilişini hem nasıl tüketildiğini,
mahvedildiğini izledim. Öteki olmanın insanlar arasında bir kafeste işkence
görmeye benzediğini gördüm. Yalnız bir insanın insanlar arasındaki bir
başınalığının tek sığınağı olan şiire yansımalarının insan ruhuna nasıl
şekil verdiğini gördüm. Doğrusu toplumdaki bu ön yargıların kırılması için
festivallerde bu filmlerin öne çıktığını görmek gerekiyor. Böylece başka bir
dünya mümkün çünkü. Belki o günü biz hiç görmeyeceğiz, ama o gün de bir gün
mutlaka gelecek. Ötekidir, berikidir demeden herkesin herkesi seveceği
gün... İnsanın, insandan da ölümden de korkmadığı gün…
Filmde yer alan sarsıcı fotoğraflardan şimdilik söz etmiyorum bile. Belgesel
kesinlikle bir farkındalık üzerine çekilmiş. Öteki ile ötekilik ile temasın
sarsıntılı öyküsünü, Arkadaş'ın kendini fark ettiği andan itibaren ölümüne
doğru hızlanan yaşamını ve şiirleri üzerinden uğradığı dışlanmayla tattığı
acıyı merkeze almış. Bu yirmi beş yıllık uzun uzun uzun yaşamı arşı da
titretecek kadar solun muhafazakârlığını eleştiren belgesele adını veren
Merhaba Canım adlı şiirin yazılırkenki o meydan okuyuşun aslında "Ne
olacaksa olsun artık" diyerek her şeyden bir vazgeçiş ve bir kimlik beyanı
olduğunu fark ettim. Bir başka şairin bu isimle yazılmış ve bir dergiden ret
almış olmasına tepki olarak yazmıştı bu şiiri. Belgeseldeki deyimle, Merhaba
Canım öyle yazılmaz böyle yazılır. Al sana Merhaba Canım!
ve bir gün hiç anlamıyacaksınız
güneşe ve erkekliğe büyüyen vücudum
düşüvericek ellerinizden ellerinizden ve
bir gün elbette
zeki müreni seviceksiniz
(zeki müreni seviniz)
Toplumda ötekilere en çok tepkiyi gösterenlerin oturup Zeki Müren şarkıları
dinlemesi ne tuhaf, değil mi? Neyi neye göre, kime göre kabul ediyorlar
yetişmek çok güç bunu anlamaya. Daha en başında kim olmak gerekiyor ki,
taşlamak için şeytan arayanlardan Tanrı korusun herkesi. Kimsenin cinsel
tercihlerini merak etmeyen bir insan olarak edebiyatçıların, diğer bütün
insanların bu tarz kategorizelendirilmelerinin ve kategorize etmelerinin son
derece yanlış olduğu fikrindeyim. Bu kategorize edilmenin acısını tatmış
biri olarak da yazıyorum bunları. Nasihat gibi değil, vasiyet gibi.
İnsanlarla bir araya geldiğimiz yerlerde "Nasılsın?" yerine "Nesin?" sorusu
hem aşağılayıcı ve kusurlu. Ne yani Zeki Müren'i sevmediniz mi? Bu güzel
manzarada karaçalılar, dikenli otlar da olsun tabii. Çünkü her şeyin ve
herkesin yaşamaya hakkı olduğuna hep inanıyorum. Arkadaş'ın Merhaba Canım
şiirinde, o günler öngördüğü ve bugün gerçekten de dediği gibi gerçekleşen
seveceksiniz eyleminde hep ısrar edeceğim. Bir gün elbette / zeki müreni de
seveceksiniz / zeki müreni seviniz.
Yirmi beş yaşında ölen bu şair, dilerim hep yirmi beş yaşında kalsın. Dünya
döndükçe de daima akranı olacak genç şairlerle anılsın, yaşasın. İnsan
gözlerini bir an yumduğunda değiştirebilir dünyasını. Kim olduğunuzu
söylemekten, şiirinizin arkasından durmaktan korkmayın sakın. Korkmayın,
çünkü yanınızda hep bir Arkadaş hissedeceksiniz. Arkadaş Z. Özger'i seviniz.
Kim bilir belki bir gün siz de şairin yaşamını kaybettiği yerde, Meşrutiyet
Caddesi'nin bir yanından aşağıya doğru akan merdivenlerden, geçerken
omzunuzda Arkadaş'ın elini hissedeceksiniz. Belki bir gün o merdivenlere
"Arkadaş Geçidi" adı verilir.
Ayfer Feriha Nujen; yazar, sosyolog ve mühendistir. İlk şiirleri 14 yaşından
itibaren Taflan, Berfin Bahar, Varlık, Sincan İstasyonu, Üç Nokta, Kaçak
Yayın, Deliler Teknesi, Az Edebiyat, Yokluk, Forum Edebiyat, Evvel Fanzin,
Amargi gibi dergi ve edebiyat sitelerinde yayımlandı. Pek çok alanda ve
türde çalışmalar yaptı. Halen T24'te haftalık yazılar yazmaktadır.
Bedenim Mezarımdır Benim, Yüzü Avuçlarında Solgun Bir Gül, Aşkın 7. Harikası
Tac Mahal, Ay İle Güneş Arasında, Duasız Ölüler, Şairin Kara Kutusu/ Nilgün
Marmara, Kırağı/Seyhan Erözçelik Şiirine Bodoslama, Öteki Cins Şair, Ey Arş,
Sıkıştır! (Sayılı gün Sonsuz Aşk, yakında yayınlanacak son romanıdır.)
yayımlanmış bazı kitaplarıdır. Yazmayı ve çeviriler yapmayı sürdürmektedir.
İstanbul şehri dışında İstanbul'a bağlı bir kasabada yaşamını
sürdürmektedir.
Ayfer Feriha Nujen
a.ferihanujen@gmail.com
14 Mart 2021
Çoklar sokağında yalnız bir şair: Arkadaş Z. Özger
Yönetmenliğini Ulaş Tosun’un yaptığı “Merhaba Canım” belgeseli memleket
belleğiyle birlikte Arkadaş Zekai Özger’in yaşamını sahneye taşıyor.
Arkadaş’a dair pek çok ayrıntıyı bulabileceğimiz metin benim açımdan, onun
şiirine biraz daha yaklaşma, şiirindeki duyguların, konuların, imgelerin
nedenleri hakkında daha fazla düşünme sebebi oldu.
20 Mart Cumartesi 2021 Saat: 00:01
Arkadaş Z. Özger, yirmi beş yıllık yaşam, kocaman bir miras. Kocaman çünkü
yaşamıyla, şiirleriyle bize anlatmaya devam ettiği çok şey var. Arkadaş Z.
Özger’in şiirlerinde, beden, yalnızlık, ölüm, doğa, kültürel erkeklik gibi
pek çok farklı konu ve imgeye rastlarız. Biz okurken rastlarız ama yaşamına
temas ettikçe onu tanıyıp bir dost gibi görüp, o, hayatımızda yeşerdikçe o
dizelerin nasıl yaşam parçaları olduğunu fark ederiz. Zor bir yaşamdır
onunkisi; yoksul bir çocukluğun içinde bir de hastalık geçirmiş tek ayağı
aksar olmuştur, farklı olmanın ilk deneyimini belki bununla hissetmiştir,
büyüdükçe bedenine sığmayan cinsel kimliği ise onun yaşamında farklı olmanın
anlamını, dost gördükleri tarafından dışlanmayı, içe kapanmayı, arka sırada
sessiz bir öğrenci olarak anılmayı getirmiştir. Hani der ya bir şiirinde
“yalnızlığımdan yalnızlığım yalnız” diye, işte bu bir gerçekliktir onun
yaşamında. Her zaman olmasa da herkes gibi olmayan eşcinsel bedeninin
varlığı duyulduğunda, etrafındakilerin tepkilerinden dolayı yaşadıklarının
ifadesidir belki de bu dize, kim bilir?
.
Arkadaş Z. Özger'in yaşamının anlatıldığı, Ulaş Tosun tarafından yönetilen,
“Merhaba Canım” adlı belgeselin basın gösterimini izlerken düşündüm bunları.
Şairin yaşamına dair anlatılanları dinledikçe, onun yazı dünyasına daha çok
girdiğimi hissettim. Hakkında okuduklarımın pek çoğu ona tanık olanlar
tarafından doğrulanırken bir yandan dönem koşulları filan diye kendimi ikna
etmeye çalışmış olsam da insan dostunu ne olduğuna göre, hele ki onlar gibi
değil diye, dışlamaz, değerlendirmez diye düşündüm sonrasında. Belgeselde
yer verilen isimler onun döneminin devrimci çevreleri tarafından cinsel
kimliği nedeniyle dışlandığından bahsediyorlardı. İzlerken bu belgeseli bir
yüzleşme gibi görenler olduğunu fark ettim, konuyu kurcalamak istemeyenleri
ise sorguladım. Tuğrul Eryılmaz, “insanlara ayıp gibi geliyor. Hem farklı
cinsel yönelime sahip olup, hem devrimci olmak… Bu nereden çıktı” diye
anlatıyor yaşananları ve buna benzer, onun nasıl ve neden dışlandığını
anlatan pek çok ifade belgeselin anlatısında yer alıyor. Arkadaş Z. Özger’in
yaşadıklarını düşününce, düşüveriyor işte insanın aklına şu dizeleri:
“ey gecede unutulmuşluğumun suçluları
ey yanlışlığın yanlış yargılayıcıları
suçum: nefreti öksüz bırakmak
savunmam: sevgimi yüceltmek içindir
sakalım yok biliyorum ama kötü değilim
büyükleri sayarım küçükleri severim
çocukları incitmeden severim. Kadını öpmesini bilirim
sizi de sizi de öpmesini bilirim…”
“Nefreti öksüz bırakan” şair o, kocaman kalbiyle seven, ilkokul, ortaokul ve
lise hayatı boyunca şiire ve edebiyata sığınan, tiyatroyla uğraşan,
döneminin pek çok dergisinde şiiri basılan, rüyasında Tanrı’yı görüp onunla
arkadaş olan ve adını oradan almış olabileceği de söylenen (Arkadaş’ın neden
bu adı aldığıyla ilgili belgeselde farklı değerlendirmeler yapılıyor),
devrimciliğin bir kimlik gibi taşındığı dönemlerde her eyleme katılmaya
çalışan, arkadaşlarından Hüseyin Cevahir’in katledilmesiyle darbe alan ama
şiirleriyle yaşama tutunan bir insan portresi onun ki. Her dizesi bir hayat
alıntısı, her dizesi bir cevap belki de. Belgeselde anlatılan şu durum gibi
mesela; bir arkadaşının şiiri, içinde geçen “merhaba canım” ifadesinin uygun
bulunmaması üzerine editör tarafından reddedilince, öfkeyle adeta öyle
yazılmaz böyle yazılır diyerek yazı veriyor o çok sevdiğimiz “Merhaba Canım”
şiirinin dizelerini:
“ben az konuşan çok yorulan biriyim
şarabı helvayla içmeyi severim
hiç namaz kılmadım şimdiye kadar
annemi ve allahı da çok severim
annem de allahı çok sever
biz bütün aile zaten biraz
allahı ve kedileri çok severiz
hayat trajik bir homoseksüeldir
bence bütün homoseksüeller adonistir biraz
çünki bütün sarhoşluklar biraz
freüdün alkolsüz sayıklamalarıdır…”
Arkadaş Z. Özger şiirlerinde bireyin kaygılarına, varoluş sıkıntısına yer
verdiği için döneminin toplumsal gerçekçi şiir anlayışının dışında bir
patika açar kendine, bu da döneminin entelektüel çevresinin ötesinde
konumlanmasına neden olur. Belgeselde de bahsedildiği gibi, o dönemin
kültürel ortamında ve şairin çevresinde her şey devrimci olması gerektiği
üzerine kuruludur, oysa bana kalırsa Arkadaş Z. Özger’in şiirleri, yer
verdiği temalarla, içinden yükselen sesin doğallığıyla bir şekilde kendi
içinde devrimdir. Kültürel erkekliğin baskın olduğu bir devrimci gelenek
hâkimken onun şiirlerinde bunu kırması ve eleştirel bir perspektifle hatta
bazen alaycılığa varan bir dille erkekliğe yaklaşması, herkesin birbirine
benzemeye çalıştığı bir ortamda kendi üslubunu bulduğunun da göstergesidir
bana kalırsa. “Merhaba Canım” belgeselinde anlatılanlar da bunu gösteriyor,
“merhaba canım” şiirinin özellikle “zeki müreni seviniz” dizesi sanatçının
da etkisiyle epey ses getiriyor çünkü tüm bahsettiklerimizden sonra
anlaşılacağı gibi o dizeleri yazmak kolay değil ki zaten onun şiirlerini
“kendi içinde devrim” olarak değerlendirmemin bir nedeni de bu.
“ve bir gün hiç anlamıyacaksınız
güneşe ve erkekliğe büyüyen vücudum
düşüvericek ellerinizden ellerinizden ve
bir gün elbette
zeki müreni seviceksiniz
(zeki müreni seviniz)”
Bu dizeler hem kültürel erkekliğin o baskınlığına bir karşı çıkış hem de
sonundaki çağrısıyla şimdilerde bile çok ihtiyaç duyduğumuz nefrete karşı
sevgiyi öne süren, memleketin siyasi ve kültürel iklimi düşünüldüğünde, tüm
farklı bedenleri sevmeye, varlığını tanımaya, kapsamaya çağıran bir yan
taşıyor ve fikrimce her geçen gün kıymeti artıyor.
Ölümün kendisi bir muamma iken Arkadaş Z. Özger’in ölümü apayrı bir muamma.
Arkadaş, TRT’de çalışıyor, evinde televizyon yok, kendisinin de emeğinin
geçtiği yapımı izleyebilmek için evden çıkıyor. Kardeşi Şükran Tekin’in
anlatımıyla, yeni diktirdiği gri takım elbisesini giyiyor, kimliğini evde
unutuyor, çıkıyor ve bir daha dönmüyor. Kimliği yanında olmadığı için
cesedini bulmak uzun sürüyor. Meşrutiyet Caddesi'nde düşüp öldüğü
düşünülüyor. Pek çok insan için ikna edici değil. 24 Ocak 1971 SBF Yurt
Baskını sırasında başına çok darbe alıyor, şair ölümünü buna bağlayanlar da
var, “karpuz kendi içini yer ya öyle, beyin kendi kendini öyle yemiş” diyen
adli tabiplik raporu da var… Belgeselde farklı görüşler olduğunu görüyoruz
bu konuda, o nedenle sanırım Arkadaş'ın ölümü belirsiz olmayı sürdürüyor,
sürdürecek. Yirmi beş yıllık yaşamından geriye onlarca metin, çoğu siyasi
baskılardan dolayı yakılmış çokça mektup ve her okuduğumuzda bir bedenden
çağrı gibi yükselen sesini duyduğumuz şiirleri miras kalıyor. Tüm bunları
yazarken, Arkadaş’ın “karıncafil” şiirinden şu dizeleri beni çağırdı:
“ölmüşlük ne ki yaşanmamış mutluluklarda
ölmüşlük ne ki tutkusuz yaşamlarda
ölmüşlük karınca sırtında fil
ölmüşlük karınca sırtında yalnızlık
ölmüşlük çoklar sokağının karıncası…”
Yönetmenliğini Ulaş Tosun’un yaptığı “Merhaba Canım” belgeseli memleket
belleğiyle birlikte Arkadaş Zekai Özger’in yaşamını sahneye taşıyor.
Arkadaş’a dair pek çok ayrıntıyı bulabileceğimiz metin benim açımdan, onun
şiirine biraz daha yaklaşma, şiirindeki duyguların, konuların, imgelerin
nedenleri hakkında daha fazla düşünme sebebi oldu. Umuyorum ki bu belgesel
bir yüzleşme vesilesi de olur ve kimse farklı varoluşundan dolayı bedeninde
yalnızlığa hapsolmaz.
gazeteduvar.com.tr
Emek Erez
emekerez@gmail.com
Burası tuhaf bir ülke... Merhaba Canım
Tuhaf ve etkileyici olan, Arkadaş Z. Özger’in eşcinsel kimliği ile ilgili
konuşmaları, dönemi geriye dönük olarak okuyuşları değil sadece, bir
zamanlar küçük bir yüksek okul çevresinde bu kadar “özel insanın” bir araya
gelebilmiş olması. İnsan kumaşı... Her şey öyle farklı ki.
Türkiye tuhaf bir ülke. Tuhaflık iyi bir şey mi kötü bir şey mi ona karar
vermek de size kalmış. Fakat bata çıka da olsa devam etme gücü verdiği
kesin. Bir konuda umutlanıp o umudu paçasından sımsıkı kavrıyorsunuz, kopup
elinizde kalıveriyor. Umutsuzluğa derin biçimde gömüldüğünüz bir anda da bir
şey karşınıza çıkıyor, çekip çıkarıveriyor. Kendinden başkasıyla ilgilenmeye
izin vermeyen bencil ebeveyn gibi işte. Ahmet Hamdi Tanpınar’ı aynı cümleyi
harfi harfine aktararak hatırlamaktan sıkıldığım da çok anlaşılıyor değil
mi?
40 Yıl
İstanbul Sözleşmesi'nden çekilmenin yaşattığı travmadan sonra çok kişi gibi
ben de birkaç gün kendime gelemedim doğrusu. Sonra işte bir dizi ilginç
süreç içinden sıyrılarak karşıma gelen bir kısa film izledim. Küçücük.
Kısacık. Üç dakika. 40 Sal (40 Yıl). Van’da yaşayan lise öğrencisi Yusuf
Saylık’ın filmi. Kalın bir kar tabakası halı gibi bir baştan bir başa
örttüğü halde kimsesizliği, yoksulluğu ve çoraklığı kapanmayan bir köy.
Yusuf bu filmi cep telefonuyla, dondurucu bir soğukta, günler boyu uğraşarak
çekmiş. Yusuf’a elinde ve kalbinde ne varsa bu filme ve bundan sonra hep
sinemaya yatırmasını söyleyen şey ne acaba? Tuhaflık muhakkak... Yusuf’un
adını umarım ki bir gün hepiniz başka yerlerde ve başka kişilerden de
duyacaksınız. Şimdilik o da kendi eviyle, kendi dedesi ve ninesiyle
başlamış... Kırk yıllık bir derdi üç dakikaya sığdıran bir film. Henüz
dünyanın riyasına bulaşmamış liseli bir oğlanın filmi.
Arkadaş Z. Özger'in belgeseli
Bu filmin hemen arkasından Ulaş Tosun’un Arkadaş Zekai Özger belgeselini
izledim. Sakalsız bir oğlanın tragedyasını... Arkadaş Z. Özger “yaban” bir
figür. Erkenden ölen bütün gerçek şairler kadar yaban...
Dünyanın yakasına çıplak bir adalet talebi ile yapışmış incecik, dal gibi
genç bir adam. Sakalsız bir oğlan. Ateşli kelimeleri ağzından çıkıp dünyaya
karıştığı anda buz kesmiş ve takır takır ayaklarının dibine düşmüş sanki. O
zamanlar öyle olmuş olmalı gibi geliyor insana... Acı verici bir şey. Kaspar
Hauser’in medeni dünyanın dilini öğrenip o dile yerleşmeye çabaladıkça
hissettiği kadar olmasa da o türden bir acı.
Acı
"Konuşmaya başladığımdan beri düzenli bir biçimde ayağa kalkabilirim; fakat
konuşmaya başladığımdan beri düşmek sadece acı veriyor; fakat acı hakkında
konuşabileceğimi bildiğimden beri düştüğüm zaman duyduğum acı hafifledi;
fakat düşüşüm hakkında başka birinin konuşabileceğini öğrendiğimden beri
düşmek daha kötüleşti; fakat acıyı unutabileceğimi öğrendiğimden beri artık
düşmek acı vermiyor; fakat düşmekten utanabileceğimi öğrendiğimden beri acı
artık hiç bitmiyor."
Acının dille, anlatmayla, görülmekle ve görülmemekle ilişkili çok karmaşık
boyutları var. Bunu çok iyi ifade eden bir pasaj. Arkadaş Z. Özger’in dili
ve şiirinin bana Kaspar’ı neden hatırlattığını ise yine de bildiğimi
söyleyemem...
Duygular
Arkadaş Z. Özger, Allah’ın dostu olmayı seçmiş. Rüyasında bu dostluğu görmüş
ve “Arkadaş” adını bu dostluktan almış. Filmi Emek Erez Gazete Duvar’da çok
güzel anlattı. O yazıyı da linkten okuyun lütfen. Ben daha çok Ulaş Tosun’un
filminin canlandırdığı bazı duygularımı anlatmak ve bu ülkenin, umudun
yakasından düşmememizi sağlayan tuhaf yanlarından söz etmek istiyorum. Bu
duyguları yaşamak ve bu tuhaflığı kavramak için bir Arkadaş Zekai Özger
şiirinin dizelerinden yuvarlana yuvarlana düşmek gerekiyor belki de.
...
al işte sana böyle yüze böyle güz
demeyin deseniz de sakal yok ya ucunda
bu güz vermedi tarla seneye bıyık kerim
ben ettim siz etmeyin sakal veririm size
iğne iplik elimde bıyık dikerim size
yanaklarım taşlıtarla kurabiye yer misiniz
sayın bayan dursanıza gözünüze kuş kaçmış
bu bıyık hiç gitmemiş sesinizin rengine
sakalınız uzamış inmiş ta belinize
at kuyruğu yapınız ya da örgüleyiniz
kedinizin bıyığını usturayla kesiniz
...
(Sakalsız bir oğlanın tragedyası şiirinden)
Kompartımansız
Çok kişinin söylediği gibi medeni dünya mütemadiyen şeyleri kategorilere
ayırmakla uğraşır. Takıntılı biçimde raflara yerleştirir ve kompartımanlara
ayırır. Bütünlük duygusu kurmayı ve meseleler arasındaki bağıntıyı görme
yetisini zayıflatan bir alışkanlık. Her tür adalet talebinin de bu
kompartımanlara uygun olması, iletildiğinde alınıp kendi rafına uygun
biçimde yerleştirilmesi gerekir. Kimileri buna uyar, kimileri
kompartımanlara tekmeyi basar... Dili ve kelimeleri yerinden söker. Gözümüze
kuş kaçırır. Yüzümüze güz yakıştırır.
Arkadaş Zekai Özger onlardan biri. Ne kadar çok ve ne kadar güçlü biçimde
sevmiş herkesi. 25 yaşına kaç hayat, kaç aşk, kaç ölüm sığdırmış aslında.
Mektuplar yazmış hep... Kimini belli ki hiç göndermediği mektuplar.
Denizlerin idamından tamı tamına bir yıl sonra 5 Mayıs 1973’te yeni
diktirdiği takım elbisesiyle, sakalsız ve kimliksiz çıktığı evine bir daha
dönememiş. Meşrutiyet caddesinde o narin, o kırılgan bedenine neredeyse
“uygun görünen” diyeceğim bir ölümle bu dünyaya veda etmiş. Düşmüş ve
ölüvermiş... Ölümünden bir iki yıl evvel polis tarafından feci biçimde
dövülmesine ve kafasına aldığı darbelere bağlayanlar da var bu ölümü. Başka
nedenlere de. Kendisi belki şöyle söylerdi; “Fakat çok da kurcalamayınız...”
Şairin el yazısı ile Hüzüm Mevsimi şiirinden bir alıntı (Halit Özboyacı
Arşivi)
Sağlam bir arşiv
Ulaş Tosun belgeselde daha evvel hiç görmediğim ve nereden eriştiğini ciddi
biçimde merak ettiğim, tam da iyi bir belgeselin günışığına çıkarması
beklenen türden pek çok arşiv görüntüsüne ulaşmış. Esas hikaye Arkadaş Z.
Özger’in dostlarının anıları aracılığıyla akıyor olsa da, bu muhteşem
kayıtlar da dönemin ruhunu ve atmosferini capcanlı yakalıyor ve insanı içine
çekiyor.
Tuhaflığa gelince, döneme bugünden baktığınızda kapıldığınız bir tuhaflık
duygusu bu. ’70’lerin başında Ankara SBF Basın Yayın Yüksekokulundan mezun
olmuş Arkadaş Z. Özger’in aynı okuldan ya da komşu Hukuk Fakültesinden,
siyaset ve edebiyat çevrelerinden olan arkadaşları arasında Tuğrul Eryılmaz,
Ertuğrul Kürkçü, Necla Zarakol, Hüseyin Peker, Ahmet İnam, Eşber
Yağmurdereli ve Sina Akyol var. Bir de Arkadaş’ın kardeşi Şükran Tekin var.
Neredeyse elli yıl evvel kaybettiği, incecik dal gibi abisini bir anlatışı
var Şükran Tekin’in...
Başka zamanlar
Tuhaf ve etkileyici olan, Arkadaş Z. Özger’in eşcinsel kimliği ile ilgili
konuşmaları, dönemi geriye dönük olarak okuyuşları değil sadece, bir
zamanlar küçük bir yüksek okul çevresinde bu kadar “özel insanın” bir araya
gelebilmiş olması. İnsan kumaşı... Her şey öyle farklı ki. Hayata ve
mücadeleye şiirle, yazıyla, mektupla ve aşkla yapışmış insanlar. Edebiyat
dergisi çıkarmayı hayatın en önemli şeyiymiş gibi önemsemişler... Dünya
değişsin istemişler. Güzel gözlü, dalgın bakışlı ve dal gibi kırılgan,
eşcinsel bir şair arkadaşı bir yandan hep aralarında tutarken, bir yandan da
“Yalnızlığımdan yalnızlığım yalnız” diye tanımlayacağı bir yalnızlıkla da
baş başa bırakmışlar. Yine de başka zamanlarmış...
Bugün bu ülke hala bitirilemiyorsa o tuhaf zamanlardan kalanların yüzü suyu
hürmetine galiba.
Filmin adı mı? Tabii ki Merhaba Canım... Arkadaş’ın hayatını anlatan bir
filmin adı bundan iyi ne olabilir? İzleyin. Kızılay’dan Cebeci’ye imkânınız
varsa, bir yürüdüğünüzde, Sakallı Bir Oğlanın Tragedyası’nı mırıldanın. Onu
anın. Şairleri unutmayın...
Sevilay Çelenk
BİA Haber Merkezi
26 Mart 2021
Merhaba Canım: Arkadaş’ın filmi
Yönetmenliğini Ulaş Tosun’un yaptığı Merhaba Canım, şair Arkadaş Zekai
Özger’in hayatı üzerine bir belgesel. Yapımı bu yıl içinde tamamlanan film
yakında gösterime girecek. Filmi izleyen yazarımız Ümit Şahin'in yazısını
yayımlıyoruz.
facebook sharing buttonwhatsapp sharing buttontwitter sharing buttonlinkedin
sharing buttonemail sharing buttonprint sharing button
“ama şimdi kim kandırabilir sizi/ bir ölünün hayat kokan ağzını öpmek için”
Arkadaş Z. Özger sağlığında kitap yayımlayabilseydi adı “Sakalsız Bir
Oğlanın Tragedyası” olacaktı. Bunu Arkadaş’ın yakın arkadaşları biliyordu.
Ama şairin şiirleri ölümünün hemen ardından, 1974’te kitap haline getirilip
Nadas Yayınları tarafından basıldığında kitabın başlığı “Şiirler” oldu.
Hatta on yıl sonra, Mayıs Yayınları kitabı tekrar yayımladığında kitabın adı
bu kez “Sevdadır” olmuştu. Bizim kuşağımız şairi şiirlerinin bu baskısıyla
tanıdı. (Ben de üniversite yıllarında, Sevdadır’ın 1988’de yapılan 4.
baskısıyla tanıdım Arkadaş’ı.) Peki neden bir türlü şairin dileği (bir
anlamda vasiyeti) yerine getirilmemişti? Bunun cevabını Arkadaş’ın arkadaşı
şair Sina Akyol, Sevdadır’a yazdığı önsözde şöyle veriyor:
“İlk yayımlayacağı kitabının adı Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası olacaktı.
‘Ne zaman yayımlarsam yayımlayayım, adı bu olacak!’ derdi. Bu bilgiye sahip
olmama karşın T. Sönmez’e yazdığım mektupta, ‘Arkadaş böyle isterdi’
demedim. Daha sonra Nadas Yayınları’nca kitabının yayımlanacağını
öğrendiğimde de bu noktayı dile getirmedim. Nedeni mi? İşte söylüyorum: O
zamanki kafamla, doğrusu, yakıştıramamıştım bu adı Arkadaş’ın şiirlerine. Bu
baptan olmak üzere; şu anda giriş yazısını yazmakta olduğum bu kitabın adı
ne olacak? Sahi, ne olacak? Kitabı yayımlayan arkadaşlara iki önerim var:
-Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası, – Arkadaş’ın Kitabı.”
Anlaşılıyor ki Mayıs Yayınları da 1984 yılında kırmızı bir kapakla ve
kapağına Arkadaş Z. Özger’in soluk, siyah beyaz bir fotoğrafını koyarak
yayımladıkları kitaba yine şairin istediği ismi koymayı
“yakıştıramamışlardı”.
Bu olay, Ulaş Tosun’un, 25 yaşında ölen ve Türk şiirinin esaslı şairlerinden
biri olan Arkadaş Z. Özger’i anlattığı yeni belgeseli “Merhaba Canım”ın kısa
özeti sayılabilir. Gerçi filmde Sina Akyol olayı tam olarak böyle
anlatmıyor, ama zaten mesele bu olaydan ibaret değil. Arkadaş’ın
arkadaşlarının çoğu, şairin “kendisini” ve bazı şiirlerini “kendisine”,
kendi varoluşuna yakıştıramamışlardır. Bu durum filmde o kadar güzel
anlatılıyor ki, şairin zamanında kendi hayatına, herhalde şair sezgisiyle
olacak, en doğru teşhisi koyduğunu fark ediyorsunuz. Çünkü “tragedya” tam da
budur.
Arkadaş Z. Özger’le Sevdadır vasıtasıyla tanıştığımda kitabın kıpkırmızı
tasarımı nedeniyle 70’lerin toplumcu gerçekçi şiiri tarzında yüksek sesli,
slogancı bir şiirle karşılaşacağımı düşünmüş ve ilk başta biraz uzak
durmuştum. (Üstelik henüz Grup Yorum “Aşkla Sana” şiirini bestelememişti.)
Oysa kitabı açtığınızda sizi “Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası” ve “Sığıntı
Kuşu” karşılar. (“yoruldum/ değiştirmekten kanını yüreğimin/ hergün yeniden
başlayan/ çığırtkan bir şarkıyı söylemekten/ hergün/ yeni bir şarkı
bestelemekten” diyen bir şair!) Sonra Oyun Mat: “körebeyi bilir misiniz siz
biz hep körebe oynarız/ ve de hep ebe biz oluruz hep kör hep kör”. Bu
şiirleri yazan, 1948 doğumlu, genç yaşta arkasında epey bir giz bırakarak
ölen, 68 kuşağından, SBF’li, solcu ve eşcinsel bir şairdir. Sadece zamanının
ilerisinde değil, epey de dışında bir şairdir Arkadaş, aşılması konu
edilemeyecek türde.
Bugün bir kült haline gelen (duysa ne derdi buna?) Arkadaş Z. Özger’in
takipçileri, Ulaş Tosun’un “Merhaba Canım” adını taşıyan belgeselini uzun
süredir bekliyordu. Kestirmeden söyleyeyim: Ulaş Tosun olağanüstü bir iş
çıkarmış. Film hem Arkadaş’ın hayatını çocukluğundan 1973’te bilinmez bir
nedenle ölümüne kadar çok iyi anlatıyor hem de ve belki de daha önemlisi,
Arkadaş’ın trajedisini (daha doğru bir deyişle bir tragedya kahramanı olarak
şairi) özenli bir dille ortaya koyuyor. Arkadaş Z. Özger’in şiirinin
belirdiği dönemi gençlik hareketinin ve devrimci mücadelenin simge (ve
bazılarını belki de ilk kez izlediğimiz) görüntüleriyle hatırladığımız
filmde, şairin arkadaşları onu kendi süzgeçlerinden geçirerek ya da hem onu
hem de dönemi hatırladıkları şekilde yansıtarak (ki 50 yıl geçmiş aradan)
anlatıyorlar. Bu hatıralar ve biraz da itiraflar toplamına Arkadaş’ın
dizeleri bir derinlik ve gerçeklik katıyor. Yönetmenin şiirleri “şairin
hayatına dâhil edişi” övgüye değer. Böylece film Arkadaş’ın hikayesini
katmanlarını soyarak veriyor. (Sonra “işte yeniden giyiniyor çocuk/ bir
çiçek gibi kopardı başkalarına uymayan yanlarını”). O katmanlardan rüzgârın
esişine uymayan “yakışıksız” ve gerçek bir şair beliriyor. Şiirde büyük
seslerin, özgüven patlamalarının, yumrukları sıkılı tutan dizelerin hâkim
olduğu bir dönemde “adı konulmamış bir düşten geldim” diyen bir şair…
Ulaş Tosun, Arkadaş Z. Özger’in dönemine ve ortamına bir türlü “tam
uymayan”, bazen görmezden gelinen, bazen yakıştırılamayan bazen kınanan,
bazen de utangaç bir sıkıntıyla kabul edilen cinsel yönelimini ve dahası bu
“aykırılığın” şairin hayatındaki etkisini (ayrıca umutsuz aşkını da) açık,
cesur ve zarif bir anlatımla veriyor. Bu bir yandan bir kuşağın politik
sosyolojisi için önemli bir kaynak oluşturuyor. Ama bence daha önemlisi
“dolayıp öfkemi sakallarıma/ sakallarımı dolayıp öfkeme/ sevişmeyi kendime
göre seçicem” diyen şairin hayatına ve şiirine dair biraz da klişeleşmiş
örtüyü kaldırması.
Belki bir dönem en çok Tamirat (“vur gülüm vur gülüm vur gülüm/ vur sen de
burjuva ayakkabılarının altına”), Aşkla Sana (“başını omzuma yasla/ göğsümde
taşıyayım seni/ gövdem gövdene can olsun”) veya Adak (“üçyüz açılmış çiçek
aşkına/ iyi dayandık üçbin düşmana”) gibi şiirleriyle hatırlanan Arkadaş Z.
Özger, Ulaş Tosun’un filminde hakikaten Merhaba Canım’ın şairi oluyor.
(“güneşe ve erkekliğe büyüyen vücudum/ düşüvericek ellerinizden ve/ bir gün
elbette/ zeki müreni seveceksiniz/(zeki müreni seviniz)”).
Tıpkı bir gün genç yaşında sokakta düşüp ölen Orhan Veli gibi bir gün genç
yaşında sokakta düşüp ölür Arkadaş Z. Özger. Tıpkı Orhan Veli gibi ve genç
yaşında düşüp ölen başka şairler gibi yarım kalmış ve bu yüzden erkenden
tamamlanmış bir şiir bütünü bırakır. Bir trajik kahraman olmasının verdiği
bütün acıya rağmen, Arkadaş Z. Özger’in yarım kalan hayatı ve şiiri bize
hayata ve şiire dair çok şey söylüyor. Bunca yıl şaşırtıcılığını kaybetmeyen
bir şiir kalmıştır Arkadaş’tan bize. Onun çevresinde dönen hayaletler, o
giz, o efsaneler, o “kült oluş” bu hayatı ve şiiri belki de görünmez
kılıyordu. Ulaş Tosun’un filmi bu gizi aralıyor şimdi ve Arkadaş Z. Özger’in
şiirini de anısını da serbest bırakıyor. Çünkü zaten demişti: “siz inanmayın
bir gün değişir elbet/ güneşe ve penise tapan rüzgârın yönü”.
Anlatıcılar
Ahmet İnam, Akın Evren, Ali Özpalanlar, Cavit Kürnek, Deniz Ziya Temeltaş,
Ertuğrul Kürkçü, Eşber Yağmurdereli, Halit Özboyacı, Hüseyin Peker, İsmet
Tokgöz, Necla Zarakol, Mehmet Savaş Dizdar, Ramiz Bilgin, Raşit Önal, Sina
Akyol, Suat Çelebi, Şadiye Çetin, Şükran Tekin, Tuğrul Eryılmaz
Ekip
Ulaş Tosun (Yönetmen): İstanbul Üniversitesi Antropoloji Bölümü’nden mezun
oldu. Aralarında Nokta Dergisi, Hürriyet, Agos ve Radikal gazetelerinin de
olduğu yayınlarda muhabir, foto muhabir ve editörlük yaptı. Havana
Üniversitesi’nde İspanyolca Eğitimi aldı. Dezavantajlı grupların belgesel
fotoğraf tekniğiyle hayatlarını anlatmalarına dayanan dört projede
koordinatörlük yaptı. Bu çalışmalar Öteki İstanbul adıyla kitaplaştırıldı.
Suriyeli savaş mağdurlarının İstanbul’unu anlatan ilk fotoğraf sergisi
“Permanently Temporary” 2015’de Avusturya Konsolosluğu‘nda açıldı. İlk
belgeseli olan Afganistanbul’u 2018’de tamamladı.
M. Kaan Karataş (Yardımcı Yönetmen): 2014’te Kadir Has Üniversitesi‘nde
Radyo, Televizyon ve Sinema bölümüne girdi. Erasmus programıyla Çek
Cumhuriyeti‘ne gitti ve 1 yıl Masaryk University‘de Sinema eğitimi gördü.
Afganistanbul adlı belgeselde yardımcı yönetmenlik yaptı, O Saatte Orada Ne
İşi Varmış adlı bir kısa filmi bulunmaktadır. Halen Kadir Has
Üniversitesi’nde öğrenciliğini sürdürmektedir.
Ümit Şahin
Yeşil Gazete
https://yesilgazete.org
03/04/2021