Yapım Tarihi - 2017
Süresi - 01:20:32
Format - Uzun Belgesel, Renkli, Türkçe
Yönetmen - Haluk Ünal
‘Işık Bahçelerinde’ yangın
2014 yılının Aralık sonunda Rojava’ya ayak bastığımda, benim gibi profesyonel
bir sinemacının -istisnalar dışında- yapmayacağı bir şeyi yapmaya karar
vermiştim. Hiç bir ön hazırlık olmaksızın, bir hikayeyi eş zamanlı olarak hem
anlamak hem anlatmak… Üstelik bu “serüven”e katılmak isteyen hiç bir profesyonel
ekip elemanı da bulamamıştım.
Böyle başlayan yolculuğumun, 17 yaşımdan beri inandığım bütün sol fikirleri
temize çekmeme, tarihin ilk “kadın devrimi” ile tanışmama neden olacağını da
bilmiyordum. Elimde yalnızca 2014 yılında ilan ettikleri o muhteşem, örnek
anayasa metni vardı.
Kuzey Suriye’de yalnızca kadın taburlarında (YPJ) yaşayacak olduğum yedi ay
içinde bir çok insan tanıdım, arkadaşlar, dostlar edindim. Ama bunların içinde
iki isim, iki önemli komutan, Jiyan ve Tolhildan, hem filmimin gerçekleşmesinde
büyük katkılar yaptı, hem de çok yakın dostlarım, örnek yoldaşlarım oldular.
O günden sonra da, sürekli en sıcak cephelerden bile güvenlik koşulları
elverdikçe iletişimlerini sürdürdürmeyi ihmal etmediler.
Geçtiğimiz 40 gündür tarihlerinin en büyük, en kapsamlı saldırısı ile karşı
karşıyalar. Erdoğan’ın BM’de haritalar eşliğinde çok açık anlattığı gibi -ne
yazık ki benim de anamdan babamdan devraldığım etnik kimliği taşıyan- Türk
devleti, Suriye’nin bütün kuzeyini işgal etmek, burada yaşayan, başta Kürtler
olmak üzere, milyonlarca farklı halktan insanı tehcir ve tenkil etmek istiyor.
Yerlerine ise, Selefi, Arap ve Türklerden oluşan bir kemer oluşturmayı
hedefliyor. Bir tür Kuzey Kıbrıs…
Kendisine demokrat veya solcu diyen kimsenin tarafsız, bigane kalamayacağı bir
durum bu.
Ben de binlerce kilometre öteden de olsa, yaşadığım mülteci kampında -bu
aşamada- yazının gücüne yaslanarak, küresel olarak gelişen anti kapitalist, anti
faşist mücadeleye katkı vermeye çalışıyorum. Bunun bir parçası olan Suriye
konusunda da bir tür yurttaş haberciliği yaparak, kuzey ve doğu Suriye
halklarının öz savunmasına katkı vermek için kendisiyle böyle bir röportajı
teklif ettim, sağolsun kırmadı.
Biraz uzun olsa da bu sürece hassas olan herkese çok şey anlatan ve hatırlatan
bir söyleşi olduğuna inanıyorum.
Rojava’da -“Jiyan’ın Hikayesi” adıyla izlediğiniz filmi çekerken- 2015’de
geçirdiğim yedi ay içinde benim için en çarpıcı nokta devrimin ikili
karakteriydi. Bir yanı Paris Komünü’nden bu yana solun bu tarihte açtığı yeni
bir iddia sayfasıydı: Kadınların Devrimi. Diğer yönü ise ulusal kurtuluş
hareketleri tarihinde çok önceden açılmış bir sayfaya yazılanlardı: Kürdistan
kurtuluş hareketinin yeni bir evresi. Bu iki dinamik arasında gerilimler olması
muhtemel. Birbirlerini beslemeleri de muhtemel. Strateji belirlemekte güçlükleri
ve avantajları neler? Bu konudaki deneyiminizi öğrenebilir miyiz?
Kapitalizm beş bin yıldır erkek egemen zihniyetiyle bu günlere gelmiş ve kaosu
yaşamaktadır. Kadın özgürlüğünün olduğu, cins mücadelesinin verildiği ve bu
bilincin yaratıldığı ortamda tabi ki tahakküm altına alma, hakları gasp etme,
tecavüz ve talancılığa yer yoktur. Doğalında ekolojik bir bakış açısı
yaratmakta, politik bilinç edinilmekte, toplumsal bütünlük ve ahlak, hukuktan
daha yaygın bir prensip haline gelmekte, kölelik ve sömürgeleştirilme asla kabul
edilmemekte, öz savunmayla kendini ve bulunduğu toplumu daha iyi korumak, üretim
alanında mevcut imkanlarla en doğalını ve sağlıklısını yetiştirmek, sağlık
alanında yenilikler yapmak, doğal tıbbın önünü açmak ve yaygınlaştırmak, vb.
Bunun içindir ki, bu coğrafyada bir çok devrim paralel gelişmekte; birbirinden
bağımsız olmamakla birlikte, birbirini besler, güçlendirir durumundadır. Burası,
Ortadoğu halklarının devrime yürüdüğü, bir umut ışığı olarak gördüğü, ışık
bahçeleridir.
2014 yılının aralık ayında Kamışlo’ya ilk geldiğimde o coğrafyadan Kürt Özgürlük
Hareketi “Rojava” olarak söz ediyordu. Ancak sonra “Kuzey ve Doğu Suriye Özerk
Yönetimi” olarak anılmaya başlandı. Şimdi Türk devletinin işgal ve demografik
değişim niyetini ilan ederek başlattığı askeri harekat karşısında hareketin
medyasındaki yazarlar, sözcüler, temsilcilerde ve twitter kitlesinde isim
birliği aniden bozuldu. Kimi tekrar Rojava demeye başladı, kimi Rojava ve Doğu
Suriye halkları olarak adlandırıyor, kimi Kürdistan olarak adlandırıp, Türk-Kürt
savaşı diyor, kimi de Özerk yönetim ve halklar ittifakı demeyi sürdürüyor. İsim
birliğinin bozulmasında sanki maddenin doğasından kaynaklanan, birbiriyle
gerilimli dinamikler mi rol oynuyor?
Jiyan Tolhildan ve Arap savaşçılar
Burada sadece Kürt halkı savaşmıyor, Arap, Ermeni, Asuri, Süryani, Keldani ve
Türkmen halklarından oluşan bir ordumuz var. Bununla birlikte Enternasyonalist
ve sol sosyalist taburlarımızda mevcut ve saldırı cephelerine yerlerini almakta
kahramanca savaşmaktadırlar. Karşımızda Türk Halkı yok, karşımızda tüm
imkanlarını halkımızın katliamı için seferber eden IŞİD çetelerinin ismini
“Milli Suriye Ordusu” diye değiştirip, bize karşı tekrar savaştıran Erdoğan,
Bahçeli ve Perinçek üçlü ittifakının savaş hükümeti var. Bu yüzden bu katliam
boyutundaki saldırıları Kürt-Türk savaşı diye adlandırmaya çalışanların amacı
gerçekleri örtbas etmek ve iki halk arasında çatışmaların yaşanmasına sebebiyet
sunmaktır.
BM’de Türk Devlet Başkanı Erdoğan haritalarla Suriye’de kapsamlı bir ilhak ve
demografik düzenleme yapacağını ilan etmesinin ardından, Trump, askerlerini geri
çekti, Rusya Afrin’deki gibi işgale yol veren tutumunu korudu ve TSK istila
harekatına başladı. Bütün devletlerin icra organlarının da bu tavrı açık veya
örtük desteklediğini gördük. Neden bütün devletler “Kuzey ve Doğu Suriye Özerk
Yönetimi”ne karşı?
Kuzey ve Doğu Suriye halkları olarak “Demokratik Öz Yönetim Sistemi” ile
geleneksel ulus devlet modelinin yönetim şekli dışında alternatif bir model
sergiledik.
Erkek egemen ulus devlet yönetimi karşısında, başta kadın özgürlüğü olmak üzere
birçok halkın bir arada yaşayıp hem kendini yönetebilme hem savunmasını
yapabilmekte, ana dilleriyle eğitimlerini oluşturabilmekte, örf adet gelenek
göreneklerini barış ve huzur ortamında yaşatma imkanı sunabilmekte olan
“demokratik özerklik sistemini” sekiz yıldır bir yaşam ve yönetim biçimi olarak,
halkımız benimsemiş ve yürürlüğe koymuştur. Mevcut Suriye krizini çözüme
kavuşturacak, yıllardır akan kanın önünü alacak tek çözüm yolu; bizim sunmuş
olduğumuz ve yönetim modeli haline getirdiğimiz “Demokratik Özerklik ve
Demokratik Suriye Federasyonu” projemizdir.
Bu proje kapitalist sömürgeci devletlerin çıkarlarıyla örtüşmemektedir. Bu
yönetim biçimi başta diğer üç parçada bulunan Kürtler için ve tüm Ortadoğu
halkları için bir umut kaynağı olmaktadır. Halklar demokratik yönetimleri talep
ederlerse ortada milliyetçi, tekçi, otoriter “ulus devlet” sistemi diye bir şey
kalmayacak, yerini “demokratik ulus” sistemi alacak. Bu yüzdendir ki bütün
devletler “Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimine” karşı bir tutum
sergilemektedirler.
Türkler de dahil bütün Batı solu büyük ölçüde ABD ile yaptığınız ittifaka çok
olumsuz yaklaşıyor. Bu nedenle Slavoj Žižek de hepsinin size ihanet ettiğini
söyledi. Batı solunun bu yaklaşımını nasıl açıklıyorsunuz? Žižek mi haklı, Batı
solu mu?
Başta Slavoj Žižek’e devrim mücadelemize verdiği destek ve gerçekten mevcut
Ortadoğu politikalarına gerçekçi yaklaşımlarından kaynaklı teşekkürlerimizi
sunuyoruz. İçerisinde bulunduğumuz koşullarda dahi değerli görüş ve önerilerini
takip etmeye çalıştığımızı belirtebilirim.
Gerçekçi yaklaşım diyorum; çünkü Avrupa sol örgütlerinin çok fazla ütopik bir
bakış açısıyla yaklaştıklarını düşünüyorum. Ortadoğu üzerindeki kirli hesapları
politikaları görmüyorlar.
Şu yanlış anlamayı düzeltelim, biz Kuzey ve Doğu Suriye Halklarının güvenliğini
asla başka bir güce devlete teslim etmedik. Doğru ABD ile belli bir ittifak
oldu, ancak halkımızı koruyan asla onlar olmadı, ittifak çerçevesinde IŞİD ile
mücadele sürecinde yardımları oldu. Bu yardımlar IŞİD’e yönelik hava destekli
operasyonlar ve cephane yardımıydı. Bunun için de teşekkürlerimizi sunduk, onlar
iyi biliyordu ki, IŞİD’e karşı girdiğimiz savaş durumu uzasaydı, Avrupa kan
gölüne dönerdi. Bizi çok sevdiklerinden kaynaklı, ya da “Demokratik Özerk
Yönetim”imizi çok taktir ettikleri için bunu yapmadılar, IŞİD’e karşı hiç bir
ordu direnemedi. Onlara karşı savaşan ve o barbarlar ordusunu durduran bir tek
Kürt özgürlük savaşçıları oldu; bu yüzden bize yardımda bulundular.
Biz ABD ile sadece askeri ittifak içerisindeydik, özgürlük tutkumuzdan, ahlaki
ve politik toplum anlayışımızdan, pratikleştirdiğimiz yaşam ve yönetim
modelinden asla taviz vermedik; devrim mücadelemize her zaman için bağlı kaldık.
Bu yüzden ABD gözünde bizler iyi savaşçılardık, ama özgür toplum anlayışımızdan
kaynaklı uzun vadeli iyi müttefikler değildik. Çünkü kapitalist sistemin
doruğunda olan bir ülke ve onların çıkarlarına denk düşen bir halk değiliz.
İnsanlık büyük bir uygarlık krizinden geçiyor, Kürtler ise tarihin hala statüsüz
kalmış en büyük halkı. Kadın devriminiz uygarlık krizine hangi umutları
kazandırdı yedi yıl içinde, ya da daha somut olarak kadınlara ne kazandırdı?
Kamışlolu bir kadın; İzmirli bir kadın, Parisli bir kadın ne kazandı? Kürt
ulusuna ne kazandırdı? Hangisi en çok kazandı?
Yaşanmakta olan ve her geçen gün derinleşen kriz, devletli uygarlık sisteminin
krizidir. Devletli uygarlık, erkek egemen zihniyetin bir ürünüdür. Bu sistem
ağırlaştı, çarklarını döndüremez duruma geldi. Bunun için hegemon güçler, yeni
bir dünya düzeni oluşturmanın gayreti içerisindeler. Bunun neticesinde NATO
dağılabilir ya da AB dağılabilir.
Toplumumuz zaman içinde ciddi anlamda olumlu gelişmeler ve değişimler yaşadı, bu
süreç devam etmektedir. Bu gelişmeler hem Ortadoğu halklarına, hem de dünya
halklarına umut vermektedir, güç katmaktadır, bir ışık huzmesi gibi her tarafı
aydınlatmaktadır.
Kürt Özgürlük Hareketi benim okumalarıma göre tarihin en çok destan, efsane ve
kahraman üretmiş yerel hareketlerinden biri. Bütün siyasi tarih ve kitleler
kahramanları, kurtarıcıları çok sever. Ama ne yazık ki milyonlarca insan
kahraman olamaz, kahramanlara bakıp, kurtarılmayı bekler. Eğer sizin devriminiz
farkını anlayabilmek için “sıradan insan”larda yarattığı değişiklikler neler?
Bir kaç somut, pratik kanıt sunabilir misiniz? İnsan hikayeleri anlamında.
Sizlerde tahmin edersiniz ki, devrim bütün insanlarda aynı olumlu veya olumsuz
etkiyi yaratmıyor. Kimileri canla başla devrimsel sürece katılırken kimileri de
günlük yaşantılarına hiçbir şey olmamış gibi devam ettiler; kimileri de buraları
terk etmeyi, zarar görmemeyi tercih ettiler.
Eminim toprağını evini bırakıp, iki lokma rahat ekmek için kapitalist
devletlerin kucağına gidenler büyük pişmanlık içerisindedirler. Bazı aileler
kızlarını ve oğullarını getirip bizim yanımıza bırakıyorlardı, “bir ahlaka,
kültüre sahip olacaklarsa bu sizin ahlakınız olsun” diyorlardı. Bir ailenin feda
edebilecek en büyük bağı çocuklarıdır ve bunu gönül rahatlığıyla büyük bir
gururla geleneksel bir alışkanlık gibi hala yapmaktadırlar.
Aksi bir örnek verelim, biz cephane kıtlığı yaşarken bir mermi hesabını yaparken
bazı ruhu ve beyni kirli düşüncesiz insanlar, adeta çetelere hizmet edercesine
mermi ve silah hırsızlığında bulundukları oluyordu. Böylesi durumlar bizi
gerçekten derinden yaralayan durumlardı.
Kadınlardaki değişimi çok daha rahat görebiliyoruz. Feodal geleneksel toplum
yapısından kaynaklı kadınlar (Kürt, Arap) evden dışarı çıkıp çalışmazlardı; ayıp
olarak karşılanırdı. Şimdi ise, geldiğimiz nokta bir kadının kundakta bebeği
yoksa, neden çıkıp bir işe girmiyor diye ayıplanma durumuna gelmiş.
Toplumdaki ahlaki sorunlara bakacak olursak, devrimden sonra fuhuş, hırsızlık,
öldürme ve intihar olayları yüzde bire kadar düşmüştür. Yaşanan yüzde birlik
durumun sahipleri de -üzülerek belirtebilirim- dışarıdan topraklarımıza göçlerle
birlikte gelenlerdir. Bu yüzden biz diyoruz ki, burada gerçekleşen devrim,
halkların devrimidir. Halk, bu düzeyde fedakarlıkta bulunmasaydı, bu devrim
eksik kalırdı.
Hareketin geldiği nokta, küresel bir özgürlük hareketinin önemli bir bileşeni,
hatta kurucularından olma potansiyelini taşıyor. Ama yaygın söylemde ve
zihniyette ise Kürt Özgürlük hareketisiniz? Bu da hareketinizin maddesinden
kaynaklanan yeni bir düalizm oluşturmuyor mu? Aralarında nasıl bir ilişki var?
Geleceği hangisi belirleyecek? Milli kimlik mi, evrensel kimlik mi?
Biz sadece Kürt özgürlük hareketi değil, Küresel Özgürlük hareketinin öncüleri
ve militanlarıyız.
Özünde evrensel hakları ve özgürlükleri talep etmekteyiz ve IŞİD’e karşı
verdiğimiz savaş bunun açık ifadesidir. Özgürlük Savaşçılarını ve sahip
olduğumuz yaşama felsefesini bir coğrafyaya sığdıramayız.
Şu bir gerçek özgürlük mücadelesinin öncülüğünü yapan Kürt halkı ve
evlatlarıdır. Özgürlük tutkuları ve amaçları olan bir halk ve hareketiz. Bu
halkın özgürlük ve yaşam koşulları bulunmamaktadır. Bunun içindir ki, öncelikle
kendi özgürlüklerini elde etmelidirler, bunun mücadelesini vermeli, yaşam
koşullarını oluşturup, koruyabilmelidirler.
Küresel özgürlük hareketi olduğumuzu kanıtlayan da birçok pratiğimiz mevcut.
Kadim Asuri ve Süryani halklarını koruduk, onlar için şehitler verdik. IŞİD’e
bağlı olmayan Arap halkı için savaştık; korumaya aldık. Hangi halk haksızlığa,
zulme ve katliama maruz kalırsa, yetişebiliyorsak, onlar için savaşırız;
yetişmediğimiz yerde ise imkanlar çerçevesinde desteklerimizi sunarız. Bu yüzden
milli kimliğimiz zaten yok sayılıyor ama halkımız da her gün katliam altında;
öncelikle onların özgürlüğünü sağlamalı ve korumalıyız.
Dünya’da İslam Devleti denilen oluşumdan ürkmeyen, korkmayan, nefret etmeyen çok
az. Büyük çoğunluk için büyük tehlike. Ama onları en iyi tanıyan sizsiniz,
binlerce de esiriniz var? Batı ise sizi salt “IŞİDsavar” olarak görmeyi tercih
ediyor. Eski adıyla Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) yeni seçtikleri adlarıyla
İslam Devleti (İD) aslında nedir? Küresel bir komplo mu; İslam dünyasının batıya
duyduğu öfke ve nefretin bir ürünü mü?
İslam adını alan bu örgütün gerçek islamla yakından uzaktan bir alakası yoktur.
Bu isimle İslam’ı tüm dünyanın gözünde korkunç hale getirmek istediler; İslamdan
nefret edilsin istediler. İslam adı altında dünyanın dört bir tarafında ne kadar
kirli, suçlu ve barbar varsa topladılar. Bizim halkımız ve ideallerimiz ne kadar
temiz ise zıt olarak IŞİD’i bir o kadar kirli yarattılar. IŞİD istihbarat
örgütlerinin laboratuvarında yaratıldı. Birçok devlet eski El Kaide savaş
tutsaklarını özelde Rojava’da, genelde Suriye’de savaşsın diye serbest
bıraktılar. Bu çeteleri uçaklarla Türkiye ye gönderdiler, ev sahipliklerini
Türkiye yaptı, mali desteklerini Katar sağladı.
Başlangıçta El Nusra adında gönderdiler, sonra Özgür Suriye Ordusu adında
gönderdiler, daha sonra DAİŞ olarak gönderdiler, sonra Suriye Milli Ordusu oldu,
şimdi ise bunların gerçek babalarından, Erdoğan’ın kendisi geldi. Bütün
devletler iyi biliyor ki, IŞİD’i yaratan Erdoğandır. Dünyanın gözü önünde IŞİD’e
yardımlar yaptı, medya arşivimizde görüntüleri mevcut. Elimizdeki bütün esir
çeteler Türklerin yardımlarını itiraf ediyor.
Biz bunların uluslararası mahkemelerde medyaya açık halde yargılanmalarını
istedik. Ancak IŞİD yapılanmasında parmağı olan bir çok devlet -bunun başında
Türkiye gelmektedir- bu yargılanmaları yapmamak için ellerinden geleni yaptılar,
mahkemeyi engellediler.
Tekrarlamakta fayda var Suriye’yi iç savaşa sürükleyen ve yıllardır savaş suçu
işleyen binlerce masum insanın kanına giren Erdoğan’ın bizzat kendisidir.
Son gelişen işgal harekatının en önemli cephesinde savaşan komutanlardan biri
olarak, süreci biraz özetleyebilir misiniz?
9 Ekim 2019 da T.C’nin savaş hükümetine bağlı çeteler tarafından, Kuzey ve Doğu
Suriye ye işgal saldırıları başladı. Çok geçmeden anladık ki Rusya ve ABD bu
katliam planlarına dahiller ve daha önceden hazırlamışlar ve anlaşmışlar. Bu
kirli pazarlıkların ortasında yalnız bırakıldık.
Şu itirafta bulunayım; IŞİD çeteleri savaşlarında barbar oldukları kadar,
yaratıcı taktiklere sahipti, cesur oldukları kadar uzmandılar. Biz bunlarla
savaşa savaşa tecrübe kazandık ve profesyonelleştik, onlardan çok daha güçlü bir
ordu oluşturduk. Şimdi, T.C hükümeti de, diğerleri de bu orduyu ancak eşit
olmayan koşullarla, katliamlarla bitireceklerini düşünüyorlar. Serekaniye’de,
Gre Spi’de savaş uçaklarıyla saldırıda bulundular. Bizim hazırlığımız vardı
ancak sivil halkımız uçakların saldırılarına maruz kaldı; ağır silahların
toplarına maruz kaldı. Yirmi dört saat roketli keşif araçları gezdiriliyordu.
Bazen bazı yerleri bırakıyorduk taktik olarak. Bu çoğunlukla keşif uçuşları
sürecindeydi, uçaklar gidince çeteleri çemberimize alıyorduk ve tekrar yerimizi
sağlamlaştırıyorduk. Sadece havadan ve ön cephelerden saldırılara maruz
kalmadık. Halk arasına sızdırılmış onlarca çete hücresini harekete geçirdiler;
arka cepheye, şehir merkezine, bize ait yol kontrol noktalarına ellerine
geçirdikleri askeri kıyafetlerimizi giyerek saldırdılar. Bu yüzden büyük bir
kargaşa yaşandı. IŞİD mahkumları ve cezaevleri harekete geçti, birçok kez
kaçmaya çalıştılar.
T.C. tarafından Qamişlo’ya yapılan saldırıların bir kısmı IŞİD tutuklularının
olduğu cezaevlerine yönelikti. Duvarları yıkıp, onları kaçırmayı, aralarına
almayı planlıyorlardı. Ayn-isa kampının çevresini ağır silahlarla vurdular,
ordaki IŞİD aileleri isyan çıkarttı, çadırlarını her şeylerini ateşe verip
kaçtılar. Bu kaçanların büyük kısmı medya arşivimizde mevcut. Erdoğan’ın
çetelerinin yanlarına gittiler, diğer kaçanların nerede olduklarını hala
bilmiyoruz.
Bu kadar kirli bir savaş planı karşısında sadece savaşçılar değil bütün halk
olarak seferberlik durumu var. Cephelere gitmeyenler şehirlerde silahlandılar,
güvenlik güçlerimize destek birimler oldular. Öte yandan Serekaniye’den
halkımızı daha fazla katliama maruz kalmasınlar diye çıkardık ama onlarca
yaralımız vardı. Hepsi de savaş uçaklarının vurmasıyla yaralanmışlardı, diğer
şehirlerden halkımız, sağlıkçılar, muhabirler defalarca toplanıp Serekaniye’ye
yaralıları ve cenazelerimizi almak için gittiler. Defalarca savaş uçakları
tarafından bu kitlelerimiz vuruldu. Yollarda çeteler tarafından pusu atıldı,
tarandılar, onlarca sivil şehit verdik.
Fosfor bombası kullanıldığı iddiası Batı basınında çok yaygın.
Serekaniye yaralıları hastanelere ulaşınca uzman doktorlarımızın da tespitleri
üzerine beyaz fosfor dedikleri kimyasal silahlar tarafından katliam
yapıldığından kuşku kalmadı. Bunun bütün kanıtlarını topladık, paylaşıyoruz.
Peki Serekaniye’de durum ne şu anda?
Türk ordusu ve çeteleri ne yaptılarsa Serekaniye’yi alamadılar. Ancak, yapılan
müzakereler sonucu ve hala devam eden, netleşmeyen bazı diplomatik ilişkiler
sonucu, güçlerimiz Gre Spi ve Serekaniye ilçelerinden arka cepheye doğru
çekildiler.
Gelişen kitlesel gösteriler ve cephede olan direniş Erdoğan’ı çıkmaza sürükledi.
Trump, Erdoğan’ı bu durumdan kurtarmak için senatörlerini görevlendirdi.
Kendileri ateşkes ilan ettiler ve ateşkese uymadılar. Daha sonra Putin devreye
girdi. O da kendi cephesinden Erdoğan’ı kurtarmak istedi. Ateşkes kararı aldılar
ve yine uymadılar. Bizler halkımızı katliamdan korumak için ateşkes kararlarına
uyduk. Diğer bütün cephelerde (Derik, Qamişlo, Kobane ve Serekaniye)
saldırılarımızı durdurduk. Ama onlar hala saldırıyorlar ve biz de karşılık
veriyoruz.
Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi büyük bir kuşatma altında, çevresinde dostu
yok gibi ve herkes Türk devletinin etnik temizlik harekatına da yol vermiş
görünüyor. Ateş üstünde yürür gibi görüyoruz sizleri. Bu kuşatmayı nasıl
yaracaksınız?
Biz bu çemberi nasıl yaracağız? Diplomatik girişimler şu aşamada en önemli
faaliyetlerden biri. Biraz elimizi kolumuzu bağlıyan durumda ve netleşmemiş
durumlar var.
Taktik açıdan biz bütün sınır hattında saldırı başlatmıştık ve sözde ateşkes
durumundan kaynaklı bütün sınır ötesi saldırıları durdurduk. Bu durum çetelerin
işini kolaylaştırdı.
Çetelerin binlerce ölüleri ve yaralıları var. Şu anda bile kayıp veriyorlar,
çete oldukları için Erdoğan gerçek kayıplarını söylemiyor. Ayrıca bu öne
sürdükleri sözde “Milli Suriye Ordusu” kendi anayasalarında bile karşılığı
olmayan, kayıt dışı bir ordu.
Orada olmayan demokratlar, solcular, kendi gündemlerini bırakıp, sizin için
çalışmayı öncelik haline getirmeli mi? Neden?
Sizin de söylediğiniz gibi katliam altındayız. Bir bütün direniş ve seferberlik
halindeyiz. Avrupa da değerli halkımız ve dostları bizleri yalnız bırakmadılar.
Vicdan sahibi tüm insanlara sesleniyoruz; bizler sizin için savaştık, şehitler
verdik, katliam altında olduğumuz bu süreçte yardımlarınızı bekliyoruz. ABD hava
sahasını Türklere açtı, uçaklarla saldırılarda bulunuyorlar, sivil halkımıza
karşı kimyasal silah kullanıyorlar, çocuklarımızı annelerimizi vuruyorlar.
Bu coğrafyada tekrardan insanlık can çekişiyor, insanlığın yeşeren yüzünü
toprağa gömmek istiyorlar. Biz bunun farkındayız; ya varlığımızı kazanacağız ya
da bizimle birlikte özgürlük umutları yok olacak; bir yüzyıl daha bu fırsatı
bulamayacaksınız. Artık oradaki sol örgütlerinin vicdanı neye el veriyorsa onu
yapsınlar. Eğer halkların özgürlüklerini kendilerine görev biliyorlarsa bu son
şansları olabilir.
Son olarak bir kez daha vurgulamak istiyoruz; bizler savaştan yana değiliz,
barış ve huzur öncelikli talebimizdir. Kimsenin toprağında değiliz kimsenin
hakkını gasp etmedik, kimseye savaş ilan etmedik. Halkımıza yönelik katliamın
son bulmasını kirli ellerini üzerimizden çekmelerini istiyoruz. Aksi durumda
halkımızı korumak için son ferdimize kadar direneceğiz, son ferdimize kadar da
düşmana kayıp verdireceğiz.
Devrimci Selam ve Saygılar
18 Kasım 2019
Artı Gerçek
Söyleşi ve fotoğraflar - A. Halûk Ünal
'Jiyan'ın Hikayesi' Atina'da vizyona giriyor
Rojava'da IŞİD'e karşı mücadele veren kadınları anlatan belgeselin galası 7
Aralık'ta.
Haluk Ünal'ın yönettiği "Jiyan'ın Hikayesi" isimli belgeselin galası 7 Aralık
Cuma günü Atina'da yapılacak. Belgesel 14 Aralık'tan itibaren Stüdyo Cine Art'ta
gösterime girecek. Belgesel 2 haftalık Atina gösteriminin ardından çevre il ve
ilçelerde vizyona girecek.
IŞİD kuşatmasına karşı mücadele eden kadın direnişçileri anlatan filmin ilk
gösterimi 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde Rojava’da yapılmıştı.
YPJ üyelerinin “Şu ana kadar bizi en iyi anlatan film” diye değerlendirdikleri "Jiyan’ın
Hikayesi" 2015 yılında çekilmişti. Haluk Ünal, 7 ay boyunca YPJ'lilerle yaşamış
ve filmi çekmişti. Filmin temel karakteri, YPJ komutanlarından Jiyan Tolhildan.
Ünal’a göre “Afrin doğumlu Jiyan bireysel yaşamında kadın devriminin bütün
niteliklerini izleyebileceğimiz bir karakter.”
Ünal, Türkiye’de bitirmeyi planladığı kurguyu, Avrupalı bir editörle tamamlamaya
karar veriyor. Bu fikir değişikliğini “Yedi ay boyunca tanık olduklarım,
başlangıçta Fırat’ın batısındaki Türkler olarak koyduğum hedefi, bütün batıya
genişletmem gerektiğini gösteriyordu. Çünkü orada bütün dünya solunu
ilgilendiren bir süreç yaşandığını gördüm” diye açıklıyor.
Ünal belgeselin kurgu ve stüdyo işlemlerini Apostolos Karakasis'le birlikte
2017'de Yunanistan’da tamamlıyor. Film 2018 kışında bazı derneklerin ve
kooperatiflerin girişimleriyle Yunanca altyazılı olarak gösteriliyor.
Ünal “Filme verdiğim bütün emeğe, göze aldığım risklere değdi” diyor. “İzleyen
Avrupalıların neredeyse tamamı “Rojava’yı basından duymuştuk, seküler, güzel,
militarist kadınlar olarak algılıyorduk, filmden sonra militarizmle hiç bir
alakaları olmadığını anladık. Orada bizi de ilgilendiren şeyler oluyormuş”
dediklerini aktarıyor.
Artı Gerçek
04 Aralık 2018
Jiyan'ın Hikayesi
“Halûk Ünal, kamerasını çevirdiği kişi ve kurumların üstüne basa basa
vurguladığı demokrasi ve ekolojik yaklaşımı alabildiğine yansız ve güçlü
görüntüler eşliğinde aktarıyor biz izleyiciye…”
Daha çok haber kameralarından ve Hollywood filmlerinden gördüğümüz coğrafyada,
Suriye'nin kuzeyinde yaşayanların içinden, orayı anlatan bir belgesel Jiyan'ın
Hikayesi. Orada yaşananları bilmek ve doğrusunu öğrenebilmek imkanı elde
ediyoruz, bu gerçekten yalın, sakin ve bir o kadar da önemli anlatımla… Halûk
Ünal, kamerasını çevirdiği kişi ve kurumların üstüne basa basa vurguladığı
demokrasi ve ekolojik yaklaşımı alabildiğine yansız ve güçlü görüntüler
eşliğinde aktarıyor biz izleyiciye…
Sinema hayattır…
Hep karşımıza çıktığı gibi, filmlerde Yeşilçam ve/veya Hollywood kalıpları
gerçekmiş gibi verilir. Dolayısıyla o sınırlı ve güdümlü bakış ile görürüz
çevremizi… Oysa kamera, gözdür ve yalın gerçekliği gösterir. Yönetmen Ünal, buna
çok dikkat etmiş, gerçek yüzleri ve gerçek görüntülerini maskelemeksizin
aktarmayı başarmış. Bir tek nokta çok üzdü beni… Her ne olursa olsun, bir sanat
yapıtını üretenlerin adlarının jenerikte yer alması gerekir. Ancak
yaşadıklarımız, ülkemizin içinde bulunduğu bu vahşi baskıcı süreç, bu doğal
hakka izin vermiyor. Üzülmekten başka ne gelir elden… Umarız bir gün bu gerçek
görüntülerin ardından gerçek adları da görürüz…
Aşk için…
Çağlar boyunca egemen erk ve erkekler tarafından baskı altında tutulan kadınlar,
coğrafyanın dayattığı siyasal nedenlerle silaha sarılmışlar. İnsan ve ekoloji
temelli bir toplumsal kalkınmanın önemini kavradıkları için, kadını erkeği ile
seferber olmuşlar, eşit ve özgür bir dünya için. ”Gelecek kuşakların aşkı
yaşaması için veriyoruz bu mücadeleyi” diyor Jiyan Tolhildan.
Kadın, yaşam, özgürlük…
İçinizdeki erkeği öldürmedikçe ne huzur duyabilirsiniz ne de özgür
olabilirsiniz… Özellikle siyasal İslamcı düşüncenin -filmde de özellikle IŞİD
düşüncesi olarak öne çıkıyor- kadını ikinci sınıf görmesi, gelişememenin en
önemli kıstası zaten. IŞİD militanlarının, cennete gitmek için verdikleri
mücadelede eğer kadınlar tarafından öldürülürlerse cehennemlik olacakları inancı
bunun göstergesi…
Bir de kadın erkek eşitliği denilince, bizim ülkemizde hemen akla gelen taciz ve
tecavüzün -ki Kürt gerillalar arasında çok yoğun olduğu, devletin hemen her
açıklamasında yer alıyor- o kamplarda olmadığını izleyince, bizdeki gazete,
televizyon ve egemen erk söylemine inanmak mümkün gözükmüyor.
Afrin, Rojava ve Kamişlo çizgisinde gerçekleştirilen belgeselde, yerel yaşamın
bir diğerinden pek de farklı olduğunu söylemek zor. Hemen bütün yerleşim
merkezlerinde Türkmen, Arap, Süryani ve Kürtler var ve hep birlikte daha
demokrat, daha çevreci ve eşitlikçi bir yaşam kurmak için Rojava Anayasasını
hayata geçirmeye çalışıyorlar. Aslına bakarsanız, bir daha izlemek gerek filmi,
hem ayrıntıları yakalamak hem de mesajı kaçırmamak için…
Yerel öykü, evrensel anlatım
YPJ Merkez Karargah Komutanı Jiyan Tolhildan'ın yaşamı üzerinden kurgulanan
“Jiyan'ın Hikayesi” yerel bir öykü gibi duruyorsa da, gerek güçlü sinema dili ve
gerekse yalın kamera kullanımı ile evrensel bir anlatıma dönüşmüş. Muhakkak ki,
güç koşullar altında yaşıyor ve savaşıyorlar… Muhakkak ki, kendilerine de -başta
erkek arkadaşları olmak üzere- anlatmak zorunluluğu hissediyorlar… Muhakkak ki,
içinde bulundukları coğrafyada yoksulluğun ve yoksunluğun etkisiyle birçok
şeyden mahrumlar… Ama bir o kadar da mutlu, bir o kadar da umutlu ve
heyecanlılar kadınlar. Kendi bulundukları yerde eşitliği sağlamışlar, sözlerini
dinlettikleri gibi halkın da beğenisini kazanmışlar. Unutmadan eklemeliyim,
Jiyan Tolhildan, belgeselin bir yerinde, “Askerlikte itiraz yoktur, emre
itaatsizlik düşünülemez bile, ama bizde her şey ortaklaşa kararlaştırılır”
diyor. Bu, belki de filmin savsözü…
Kobanê’de IŞİD’e ilk yenilgiyi yaşatan “Jiyan’ın Hikayesi” yazılmaya devam
ediyor
“Jiyan’ın Hikayesi” filmi, Kobanê’de IŞİD’e ilk yenilgiyi yaşatan kadın
savaşçıların öyküsünü anlatıyor. Filmin yapımcı ve yönetmeni Ahmet Haluk Ünal
ile “Jiyan’ın Hikayesi” üzerine konuştuk. Ünal, Rojava Anayasası’nı okuması ile
başlayıp filme doğru uzanan yolculuğunda yaşadığı zorlukları, deneyimleri
anlattı.
Filmde YPJ’li kadın savaşçılar, IŞİD militanlarının cennete gidemeyeceklerine
inandıkları için kadınlar tarafından öldürülmeyi istemediklerine dair
konuşmaları IŞİD telsizinden duyduklarını anlatıyor. Savaş sırasında kadınların
öldürdüğü IŞİD’lilerin cesetlerinin de öylece bırakıldığına tanık olmuşlar.
Ünal, “Jiyan’ın hikayesi yazılmaya devam ediyor” diyor
Sendika.Org: “Jiyan’ın Hikayesi” belgeselini yapma fikri nasıl ortaya çıktı?
2014 yılında İstanbul’da “Küçük Kara Balıklar” adlı belgeseli vizyona sokmuş;
yeni projelere hazırlanmaya başlamıştık. O günlerde elime o zamanki adıyla
Rojava (Batı Kürdistan) Anayasası’nın Türkçe çevirisi geçti. Çok şaşırdığımı ve
hayranlık duygumu iyi hatırlıyorum. Söz konusu metin bir sosyalist olarak benim
ülke tahayyüllerimi bile aşan bir nitelikteydi. Hayranlık verici tarafı ise söz
konusu anayasa Rojava’da vücut bulmuştu. Metin, sadece ne olması gerektiğini
anlatmıyor, aynı zamanda geleneksel sosyalizmin pratik radikal bir eleştirisi
niteliği taşıyordu. Merkeziyetçiliğin karşısına adem-i merkeziyetçiliği,
endüstriyalizmin karşısına ekolojiyi, erkek ırkçılığının karşısına cinsiyet
özgürlüğünü, tekçiliğin karşısına çoğulculuğu koymuşlardı. Ne yalan söyleyeyim,
inanamadım, Kürt siyasi hareketini bu şekilde tanımıyordum. Elbette merakım
tavan yaptı.
“Bizim araştırmamız, vizörden bakarak oluyor”
Bu arada aradan aylar geçti ve IŞİD’in Kobanê işgali başladı. Bu kez “kadın
devrimi” terimini duymaya başladık. İddia, ya da hipotezleri şuydu; kadın
merkezli bir sosyalist devrim olabilir mi? Kapı komşumuz, dahası karındaşlarımız
böyle bir iddiada bulunuyorsa bir sanatçı olarak bu iddiayı araştırmamak
olmazdı. Bizim araştırmamız, vizörden bakarak oluyor, haliyle?
Kadın devrimi nedir? Mümkün müdür? Sorularının ardına düşmenin en iyi yolu, bu
yolculuğu yapmış bir karakterin hikayesini izlemekle mümkün olabilirdi.
Ne yapıp ettim, asgari koşulları yarattığım gibi, yapmakta olduğum her şeyi bir
kenara koyup, Suriye’ye geçtim. Kongra Star yönetiminin yardımıyla Jiyan’ı
buldum. 16 yıllık bir gerilla ve YPJ’nin merkez komutanlarındandı; onun
hikayesini anlattım.
Biraz belgeselin çekim sürecinden bahseder misiniz? Ne gibi zorluklarla
karşılaştınız?
Ben Rojava’da toplam 7 ay kaldım, Aralık 2014 – Temmuz 2015. Her üç kantonda da
çekim yaptım. Suriye’ye yasal yollardan girmek için Türk makamlarına yaptığımız
bütün girişimler sonuçsuz kalınca, kalan tek yoldan gittim geldim her seferinde.
İlk büyük risk ve zorluk bu gidiş gelişlerdi. Hemen her seferinde Türk
askerlerinin silah atışları altında geçtik. Birlikte geçtiğimiz insanlardan
yaralananlar oldu. Ya da geçemeyip, bir sonraki geçiş için bekledik.
İkinci zorluk elbette her noktası cephe olan bir coğrafyaya gitmekti. IŞİD
çetelerinin hangi an hangi noktada canlı bomba eylemi yapacağını bilemezsiniz.
Otellerdeki yabancılara silahlı bir saldırının ne zaman olacağını
kestiremezsiniz.
Neyse ki bunun dışında asıl zorluk çıkarabilecek olan bölge yöneticileri, beni
bağrına bastı. Çalışmam kadınlarla ilgili olduğu için, bütün sorumluğumu,
güvenliğimi ve ulaşım, konaklama desteğimi Kongra Star sağladı.
Gördüğüm saygıyı, sevgiyi ve sunulan dayanışmayı unutmam imkansız.
Bir başka zorluk yalnız gitmemden kaynaklandı.
Birinci sınıf bir tercüman ve en az üç kişilik bir profesyonel ekip gerektiren
bir işin ekibini Rojava’dan temin etmeye çalıştım.
Bu ekipler her kantonda değişti. Sürekliliği olmadı.
Ama 100 saati aşan görüntü çektiğim gibi 40 saatlik arşiv görüntüsüyle geri
döndüm.
Belgeselin ilk gösterimi 8 Mart’ta Rojava’da yapıldı, nasıl tepkiler aldınız?
Malesef Rojava’ya bu ay da gidemedim. Son iki aydır teknik olarak başaramadım.
Bu nedenle planladığımız gösterimler de yapılamadı. Gitme çabam devam ediyor,
gider gitmez planladığımız gösterimleri gerçekleştireceğiz.
Filmi Türkiye’de göstermeyi denediniz mi? Neyle karşılaştınız?
Denemeye kalkmak bile saflık olurdu. Hikayesini anlattığım insanlar T.C. için o
günlerde dosttu, şimdi kırmızı bültenle arattıkları, başına ödül koydukları
düşman. Ayrıca emsal filmlere soruşturmalar açıldı. Bu da gösteriyor ki, ne ben
ne film şimdilik kendi ülkemizde zor barınırız. Filmle ilgili yapılacak çok iş
var ve bu çocuğu büyütmem şart. Göçmenliğim de bundandır.
Tanıtım metninde bu film nedeniyle Avrupa’da siyasi göçmen olarak kalmak zorunda
kaldığınız yazılı. Bunu hesaba katmış mıydınız? Ne zaman ve nasıl dönmek
istersiniz?
12 Eylül 1980 darbesinde mesela imkân olduğu halde yurt dışına da çıkmamış, yer
altına geçerek, siyasi faaliyetimi sürdürmüştüm. Bu çalışmaya başlarken de böyle
bir ortam içinde değildik. Zaten filmin yapım sonrasını (post production)
Avrupa’da yapmayı o zaman hedeflemiş, buna göre bütçe yaratmıştık. Ama buraya
geldikten bir süre sonra ülkenin dört nala faşizme koştuğunu görünce uzun süreli
kalacağım koşulları yarattım.
“Jiyan’ın Hikayesi”, “Kadın Devrimi” iddiasına bakan ilk ve tek film
Jiyan’ın hikayesini, Rojavalı kadınların mesajını Türkiye’dekiler, özellikle de
Fırat’ın batısındakiler nasıl duyacak? Savaş koşullarını da hesaba katarsak
sizce böylesi bir çaba gerekli mi, yoksa nafile mi?
Bu benim yaptığım ikinci belgesel, yani henüz kendime belgeselci bile diyemem.
Dağıtım ve tanıtım şartları da imza attığım onlarca fiction projeden çok farklı.
Eğer “normal” zamanlarda olsaydık, bu sorunuza vereceğim yanıt, önceki
filmlerimizin tanıtım ve gösterim başarısı olurdu. Saklı Hayatlar, Küçük Kara
Balıklar emsallerine göre çok ciddi gösterim rakamları ve tanıtım elde etmiş
bağımsız filmlerdir.
“Jiyan’ın Hikayesi” ise üzülerek söylüyorum, “Kadın Devrimi” iddiasına bakan ilk
ve tek film. Keşke yüzlercesi yapılmış olsaydı? Keşke bir çok Türk sinemacı
komşudaki değişime kamerasını çevirmiş olsaydı.
Afrin’de olup bitenler de bu filmin anlattığı dünyada yaşanıyor. Filmimin
kahramanı Jiyan Afrin doğumlu. Ve şu anda bütün Dünya nefesini tutmuş bu savaşı
izliyor. Filmde anlatılan hikaye yazılmaya devam ediyor yani. Bu filmdeki
hikayeyi yazan kadınlar dün IŞİD’e karşı yurtlarını ve kadın devrimini
savunuyordu, bu gün ne yazık ki kimliğini taşıdığım devletin ordularına karşı
aynı şeyleri savunuyorlar.
Bu sürece düşmanca bakanlar bile, bir yandan küfredip, göz ucuyla da olsa filme
bakmak zorundalar.
Belgeselin gösterim yolculuğu nerelerde devam edecek? Türkiyeli izleyici
belgesele nasıl ulaşabilir?
Filmle ilgili daha yapacak çok işim var. Biliyorsunuz film bitince asıl çalışma
başlıyor. Kitlelere ulaştırmak. Saçma sapan bir tutuklama, pasaport kısıtlaması
bütün bu işlerin yapılamaması anlamını taşır. Filmin festivallere taşınması, bir
Avrupa ve Ortadoğu turnesinin organize edilmesi. Batılı TV’lere satılması ve
gösterilmesi. En önemli çalışmalar.
Bir de sırada yeni bir projenin ön çalışmaları var. IŞİD nedir? Bu gençler hangi
motivasyonla IŞİD’e katılıyor? Bütün dünya bunu tartışıyor. Ayrıca tartışmalı
da. Çünkü Cihadizm çok daha büyüyecek ve gelişecek. Ortadoğu ailesinin çok
belalı, tufeyli karındaşlarından biri olarak, ciddi yıkımlar getirecek. Bu,
Ortadoğulu bir yönetmen olarak, çok çok merak ettiğim bir konu. Ve bu konuya bir
kadının gözünden bakmaya çalışacağım. Bunun için de hareket kabiliyetimi
yitirmemem şart.
Soundtrack klip linki: https://vimeo.com/247069614
Mail: unal.haluk@gmail.com
Skype: ahmethaluk1
11 Mart 2018