Yapım Tarihi - 2024
Süre - 00:52:58
Format - Uzun Belgesel, Renkli, Türkçe
Yönetmen - Murat Yüksel
6 Şubat depremlerinde en çok yıkımın yaşandığı Hatay’da çekilen bir belgesel. 11 ilimizi etkileyen ve bu yıkımlarda en çok yara alan Hatay kentinde; meslek odaları, sendikalar, dernekler, gönüllüler
ve depremzede vatandaşlar ile çekilen uzun metrajlı, kent suçlarını işleyen bir belgesel çalışması.
6 February earthquakes, a documentary filmed in Hatay, where the most destruction was experienced. 11 provinces were affected by the earthquakes and Hatay, which suffered the most damage, is a feature-length
documentary on urban crimes filmed with professional chambers, trade unions, associations, volunteers and earthquake victims.
6 Şubat depremi 11 ilimizi etkiledi. Ülkece bir seferberlik hali yaşadık.
Toplumsal dayanışmanın ne kadar önemli olduğunu ve ne kadar güçlü olduğunu
gördük. Depremin ilk zamanları ulaştırılan yardımlar zamanla azaldı. Son bir
seçim sürecine girdi ülke. Depremi ve o orada yaşayan insanların, göç etmek
zorunda kalan insanların acılarını unuttuk. Çok zaman geçmeden normal yaşamımıza
geri döndük. Kısa süre sonra, tüm sorunlar çözülmüş , herşey normalleşmiş gibi
bir algı yaratılmaya çalışıldı. Ne de olsa balık hafızasına sahip olan bir
milletiz. Belki de bu bizim kendi tercihimiz. Hafızası çok zayıf bir millet
olduğumuzu söyledim. Elbette bu unutma-unutturma halinde medyanın rolü çok
büyük. Böylesi bir ortamda deprem bölgesinde yaşamın normalleşmediğini göstermek
gerekiyordu. Deprem öncesi ve sonrası yaşananların kayıt altına alınması çok
önemliydi. Unutturulmaya çalışılan deprem bölgesindeki insanların sorunlarına
kayıtsız kalamazdım. Daha önceki belgesellerimi de toplumsal bir bellek
oluşturmak için çekmiştim. Hatay’da yıkımını konu alan “Geri Döneceğiz”
belgeselini de bu nedenle çektim.
31 Ocak 2024
'Geri Döneceğiz' belgeseli yayınlandı: Kameranın çevrildiği her yerde 'umut'
Murat Yüksel ile "Geri Döneceğiz" belgeselini konuştuk. Yüksel, "Antakyalılar
topraklarına öyle bağlılar ki yıkılmış olan kenti terk etmiyorlar. Burada
bambaşka bir aidiyet duygusu yatıyor" dedi.
İZMİR - Video aktivisti Murat Yüksel, 6 Şubat depremlerinden yaklaşık 5 ay sonra
başladığı "Geri Döneceğiz" adlı belgeseli yayınlandı. Yüksel, meslek odaları,
sendikalar, dernekler, STK temsilcileri ve depremzedeleri Hatay’ın yıkımını konu
alan belgeselde buluşturdu.
Türkiye’deki deprem gerçeğine dikkat çekmek ve toplumsal bir bellek oluşturmak
için yola çıkan Yüksel, deprem sonrasında Hatay’da yaşananları kayıt altına
aldı. Belgesel, 6 Şubat’ta Aydın, Didim'de yapılacak gösterimin ardından
Antakya, İzmir ve İstanbul'da gösterime girecek.
Çekimler için 20’yi aşkın kişi ile görüşen Murat Yüksel ile bir belgeselci
gözüyle Hatay’daki tahribatın boyutlarını ve bu süreçteki deneyimlerini
konuştuk.
‘DEPREM BÖLGESİNDEKİ SORUNLARA KARŞI KAYITSIZ KALMAK İSTEMEDİM’
Öncelikle ‘Geri Döneceğiz’ belgeselini çekmeye nasıl karar verdiğinizi sormak
isterim. Çıkış noktanız neydi?
6 Şubat depremleri 11 ilimizi etkiledi, ülkece bir seferberlik hali yaşadık.
Toplumsal dayanışmanın ne kadar önemli ve güçlü olduğunu gördük. Ancak depremin
ilk aylarında ulaştırılan yardımlar zamanla azaldı. Sonra bir seçim sürecine
girdik. Depremi ve orada yaşayanların, göç etmek zorunda kalanların acılarını
unuttuk. Çok zaman geçmeden normal yaşamımıza geri döndük. Kısa süre sonra tüm
sorunlar çözülmüş, her şey normalleşmiş gibi bir algı yaratılmaya çalışıldı.
Elbette bu unutma-unutturma halinde medyanın rolü de çok büyük.
İşte böyle bir ortamda deprem bölgesinde yaşamın normalleşmediğini göstermek
gerekiyordu. Deprem öncesi ve sonrası yaşananların kayıt altına alınması çok
önemliydi. Unutturulmaya çalışılan deprem bölgesindeki insanların sorunlarına
kayıtsız kalmak istemedim. Daha önceki belgesellerimi de toplumsal bir bellek
oluşturmak için çekmiştim. 6 Şubat depremlerinde yerle bir olan Hatay’ın
yıkımını konu alan bu belgeseli de bu nedenle çektim.
‘DEPREM SONRASINDA BELGESEL ÇEKMEK ZOR BİR DENEYİM’
Çekimlere başlamadan önce nasıl bir ön çalışma süreci geçti? Çekim yaparken
karşılaştığınız zorluklar neler?
Deprem sonrasında Hatay’da toplumun menfaatleri doğrultusunda çalışmalar
gerçekleştiren meslek odaları, sendikalar, dernekler ve STK’lar ile bir dizi
görüşmeler yapmam gerekiyordu. Bunun dışında bölgeye hakim olan ve belgeselimde
de proje danışmanlığı yapan Yusuf Cemre Cibaroğlu ve Onur Yıldırım bana yardımcı
oldu. Sahaya indikten sonra depremzedeler ile görüşmem ise spontane bir şekilde
gerçekleşti.
Yerle bir olmuş bir şehirde belgesel çekmek başlı başına zor bir deneyim.
İnsanların kayıpları ve acıları çok büyük. Psikolojik olarak etkilenmemin
dışında fiziksel zorluklar da yaşadım. Mesela Hatay Tabip Odası Başkanı ile
birlikte bir yıkım alanında röportaj yaparken, kolluk güçleri ile karşı karşıya
geldik. Çekimi engellemeye çalıştılar. Fiziki bir müdahale olmadı ama sözlü
olarak çekim yapmayın dediler. Biz çekime devam ettik.
Belgeselde konuştuğunuz kişileri hangi bağlamda neye göre seçtiniz?
Depremin ve etkilerinin bilimsel açıdan anlatımı için meslek insanları ile
konuşmayı tercih ettim. Ki onlar da birer depremzedeydi. Yine onlar gibi
depremzede olan ve alanda insanların ihtiyaçlarını karşılamaya çalışan STK
temsilcileriyle görüştüm. Sahada dolaşırken depremzedelerle görüşmeler yaptım.
Hiç birisine herhangi bir müdahalede bulunmadım. En doğal, en yalın haliyle
insanların meramını belgeselle buluşturmaya çalıştım. Bu şekilde daha kolay bir
diyalektik kuracağımı düşündüm.
Depremle birlikte Antakya’nın kent dokusu da onarılamaz hale geldi. Bir
belgeselci gözüyle deprem sonrası yaşanan tahribatın boyutlarını nasıl tarif
edersiniz?
Bunu tarif etmek çok zor. Ne söylesem bir şeylerin eksik kalacağını biliyorum.
Yerle bir olmuş paramparça yaralı bir şehir. Akşamları kapkaranlık otomobil
farları ve sokak lambaları dışında bir ışık yok şehirde. Hijyen ve su en temel
ihtiyaçlar… Antakya’ya ilk kez haziran ayında gittim. Temmuz ayında yeniden
gittiğimde o zaman kaydettiğim bölgedeki evler de yok olmuş bölge kocaman bir
arsaya dönmüştü. Tüm yaşam belirtileri silinmişti. Sanki daha önce orada evler
yokmuş, hiç yaşanmamış gibi dümdüz edilmişti.
Hatay, bir daha eski dokusuna kavuşamayacak, bunu hepimiz biliyoruz. Bir tarih
yerle bir oldu. Binlerce bina, kültürel yapı, dini mabet yıkılmış. Bu
yıkıntıların altından bu kenti yeniden ayağa kaldıracak olanlar da yine
Antakyalılar. Farklı düşünce ve inançta olan insanlar tek bir gaye için bir
araya gelip, Antakya’nın kaybolan dokusunu yeşertmeye çalışıyorlar. İnsanlar
kentlerinden vazgeçiyorlar yan yana durup küllerinden yeniden bir şehir kurmak
istiyorlar. Umarım Hataylıların acıları üzerinden ranta kurban edilen bir
yeniden kuruluş olmaz.
Tüm bunların yanı sıra depremin yarattığı tahribatın ardından bölge şimdi de
asbest tehlikesi ile karşı karşıya. Binalar ayrıştırılırken su kullanılmasını
bırakın, demirleri taşıyan kamyonların üzerine bir branda dahi çekilmiyor. Üç
kuruş fazla kazanmak isteyen patronlar, insan sağlığını hiçe sayıyor. Molozlar
zeytinliklere dökülüyor. Samandağ sahilinde denizin dibine moloz döküldüğüne
şahit oldum. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi Arap Alevilerinin yoğun yaşadığı
Dikmece köyünde, 1’inci sınıf tarım arazisi üzerinde bulunan zeytin ağaçlarının,
deprem konutu yapmak adına yok edilmeye çalışıldığına da şahit oldum.
‘BURADAKİ AİDİYET DUYGUSU KENTİ TEKRAR AYAĞA KALDIRACAK’
Peki bu belgesel ile depremin verdiği hasarı ve insanların yaşadıklarını yeteri
kadar yansıtabildiğinizi düşünüyor musunuz?
Buna net bir cevap vermem imkansız. Antakya’da farklı zamanlarda çekimler
yaptım. Süreci daha detaylı anlatmak istedim. "Geri Döneceğiz" adlı belgesel
çalışmasında, çok sayıda insanla bir dizi görüşmeler gerçekleştirdim.
Görüşmeleri olabildiğince geniş ve sade tutmaya çalıştım. Ama insanların
yaşadıklarını yeteri kadar yansıtabildiğim noktasında hala çekincelerim var.
Bana göre bir belgesel, bir sorunu tam manasıyla yansıtamaz, hep bir eksik yanı
kalır. Neticede ben sadece bir aktarıcıyım ve bu sorunun yanıtını belgeseli
izleyen kişilerin vereceğini düşünüyorum.
Filmi izlerken gidenlerin duvarlara "geri döneceğiz" diye yazdıklarını
görüyoruz. Sizce bu umudu diri tutmak mı yoksa kaybedilen geçmişin bir inkarı
mı?
Antakyalılar topraklarına öyle bağlılar ki, yıkılmış olan bu kenti terk
etmiyorlar. Bunun arkasında bambaşka bir dayanışma ve aidiyet duygusu yatıyor.
Kameramı nereye çevirdiysem hep bir umut vardı. İnsanlar kapı önlerinde
oturuyor, çocuklar ise o sokak aralarında oyun oynuyordu. Duvarlarda yazan "geri
döneceğiz" sloganının anlamını insanların kentlerine olan bağlılıklarını ve
verdikleri mücadeleyi yakından görünce daha iyi anladım.
Antakya daha önce 7 defa büyük bir deprem yaşadı ve 7 defa küllerinden tekrardan
doğdu. Kentin hafızası diyebileceğimiz yerler şu anda yok. Ama buradaki aidiyet
duygusu, bu kadim toprakları tekrar ayağa kaldıracak. Benim gözlemlediğim
kadarıyla Antakyalılar, kaybolan geçmişi bir önceki depremde olduğu gibi
dirilterek hep birlikte ayağa kalkacaklar…
06 Şubat 2024
Nuray Pehlivan
npehlivan @ gazeteduvar.com.tr
'Hatay Geri Döneceğiz' belgeseli: Yıkımın toplumsal belleği
Murat Yüksel 6 Şubat depremlerine ve Hatay’daki sorunlara ışık tutmak için
“Hatay Geri Döneceğiz” filmini tamamladı. Yönetmen, “Belgeseli toplumsal bir
bellek oluşturmak için çektim” diyor.
‘İmroz’, ‘Jeotermal Yetti Gari’ ve ‘Vakti Gelince’ adlı belgeselleriyle
tanıdığımız Yönetmen Murat Yüksel, 6 Şubat depremlerine ve Hatay’daki sorunlara
ışık tutmak için “Hatay Geri Döneceğiz” filmini tamamladı. Depremlerin yıl
dönümünde izleyicilere sunulan belgeselde, felaketleri yaşamaya devam eden
Hatay’ın ve kalanların sorunları anlatılıyor. Murat Yüksel ile “Hatay Geri
Döneceğiz” filmini ve kamerasına yansıyan sorunları konuştuk.
‘BİR BELLEK OLUŞTURMAK İÇİN ÇEKTİM’
Son belgeselinizde 6 Şubat depremlerini işlediniz. Sizi yıkıntılar arasına
sürükleyen ne oldu?
6 Şubat depremleri 11 ilimizi etkiledi. Bunlar arasında en büyük yıkımı Hatay
kentimiz aldı. Depremin ilk anlarında ülkece bir reaksiyon halinde olan
vatandaşlarımız, ilerleyen süreçte depremi unuttu ya da unutulması sağlandı. En
nihayetinde çabuk unutan bir toplum haline geldik. Belki de bu kişisel bir
tercih ama burada unutma-unutturma noktasında medyanın çok önemli bir etkisi
olduğunu da düşünüyorum. Bu unutturma politikası deprem bölgesinde farklı
algılar yaratılmasıyla başladı aylar sonra deprem bölgesinde hayatın
normalleştiğine dair haberler gün geçtikçe daha çok medyada artıyordu. Yani
deprem ve depremzede vatandaşlarımızın yaşamış olduğu sıkıntılar, ihtiyaçlar,
sorunlar unutturulmaya çalışılıyor. Böylesi bir ortamda bu duruma karşı kayıtsız
kalamazdım. Bir önceki belgeselleri de bu doğrultuda çekerek toplumsal bir
bellek oluşturmak adına çektim. Geri Döneceğiz belgeselini de bir bellek
oluşturmak için çektim.
‘İNSAN CANININ KIYMETSİZ OLDUĞUNU GÖRDÜK’
Daha önceki belgesellerinizde olduğu gibi yine bir kent suçunu işlediniz “Geri
Dönecekler”de. Kent suçlarının toplumsal sonuçlarından en ağırını yaşadık 6
Şubat depremleriyle. Kent suçu ve sonuçları bağlamında neler söylersiniz?
Evet, bu noktada söylenmesi gereken çok fazla şey bulunuyor. Deprem bölgesinde o
kadar fazla kent suçu işleniyor ki, anlatmak ile bitmez. Deprem anından
itibaren, insanlarımız enkaz altında kurtarılmayı beklediği anlarda, inşaat
makinelerinin bölgede çok az olduğunu depremzede vatandaşlarımız ifade etti. Ama
nedense inşaat makinelerinin arama-kurtarma çalışmaları bittikten sonra daha da
görünür olduğunu ve sayılarının artığını depremzede vatandaşlarımız söylüyor.
Burada insan canının ne kadar da kıymetsiz olduğunu görüyoruz. Gerek Hatay’da
gerekse diğer deprem bölgesinde yapılan binaların birçoğu eski ve bu binaların
yapımında asbest maddesi içerdiğine dair meslek odaları ve bilim insanlarının
açıklamaları mevcut. Bu binaların yıkımı, ayrıştırılması kontrollü bir şekilde
yapılması gerekirken (Ayrıştırma anında sulamanın yapılması gerekiyor) ne yazık
ki bunun hiçbirine çekimler esnasında rastlamadım. Düşünsenize ayrıştırılan
demirler, kamyon kasalarında götürülürken; tente ya da bez örtülmeden emanet bir
şekilde paraya dönüştürülmek üzere demir çelik fabrikasına götürülüyor. Ne için?
Sırf daha fazla para kazanmak uğruna! Bu yetmiyormuş gibi demirini
ayrıştırdıkları o moloz yığınlarını 1. sınıf tarım alanlarına döktükleri
görüldü. Dünyanın en güzel plajı olan Samandağ Plajı’nın yanı başında o moloz
yığınları gördüm. Bu durum o kadar fazla ki hangi birini takip edeceğimizi
bilmiyoruz.
‘KAMERAYI NEREYE ÇEVİRSEK BİR KENT SUÇU’
Depremin üzerinden 1 yıl geçti ama hâlâ çadırda kalan insanlar var. Ben depremin
5-6-7’inci aylarında Hatay’da çekimler yaptım. Yazın sıcağında o çadırlarda
yaşamaya mahkum bırakılan insanlar vardı. Yine o çadırda kalan insanlar şu an
kışın ısınma sıkıntısı çekiyor. Yağmur yağdığı zaman çadırlarını su basıyor.
Birçoğu konteyner bekliyor ama çözülebilmiş değil. Temiz suya ulaşım noktasında
sıkıntılar yaşayanlar var. Hijyen konusunda da sıkıntılar devam ediyor.
Depremin üzerinden 1 yıl geçmesine rağmen, eksikliklerin giderilmesini bırakın,
artarak çoğalıyor. Barınma sıkıntısına ek olarak, kamu hizmetinden yararlanma
noktasında eksiklikler katlanarak devam ediyor. Birçok kamu kurumu deprem
sonrasında ya yıkıldı ya da zarar gördü. Sağlık hizmetinden tam olarak
yararlanamayan, eğitim hizmeti yarım kalan binlerce insanımız var. Kısacası, o
depremde kamu binaları zarar gördüğü için, eksik kalan bir hizmet var. Yani
kamerayı nereye çevirsek, hep bir kent suçuyla karşı karşıya kalıyoruz.
Sorumluların cezalandırılması gerekiyor, en büyük temennimiz bu ama süreci takip
ettiğimiz zamanda sorumluların ceza almadığı bu ortamda ne yazık ki kent suçu
işlenme oranının da artacağına benziyor.
‘BU KADİM KENTTE BAMBAŞKA BİR AİDİYET DUYGUSU YATIYOR’
Depremlerin ardından enkazların arasında dolaşmak, kalanlarla konuşmak sizde
nasıl etkiler bıraktı?
Bu cümleyi kurduğum için çok üzülüyorum ama ne yazık ki gerçek böyle. Yerle bir
olmuş kadim bir kent, enkaz altında kalmış. Yani kadim bir kentin tarihi,
yaşanmışlıkları anıları, hatıraları enkaz altında, binlerce binanın altında yok
olmuş. İnsanların kayıpları ve acıları var. Böylesi bir ortam içinde çekim
yapmak psikolojik olarak beni çok etkiledi. Ama bu ortamda dahi insanlar bu
kenti terk etmek istemiyor. Terk edip gidenler ise bir gün geri döneceğiz diyor.
İşte bu aidiyet duygusu sanırım başka hiçbir kentte bulunmuyor. Şahit olduğum o
aidiyet duygusu da beni çok etkilemişti.
Konuştuğunuz insanların bundan sonraki yapılaşmaya dair önemli talepleri var,
siz bu taleplerin sorumlu mekanizmalardan karşılığını nasıl
değerlendiriyorsunuz?
Evet, birçok talepleri vardı. Kent yeniden inşa edilirken depreme daha da
dayanıklı yapıların olmasını söylüyorlardı. Tek tip ruhu olmayan, mahalle
kültürlerini unutturan konutları da istemiyorlardı. Yine yapılacak olan
konutlarda Antakya’nın kültürüne özgü olmasını gerektiğini ifade ediyorlar.
Bunların yanı sıra demografik yapılarına zarar geleceği noktasında endişe de
duyuyorlar. Bu kadim kentte bambaşka bir aidiyet duygusu yatıyor ve demografik
yapı bozulduğunda o aidiyet duygusunu da kaybedeceklerine inanıyorlar. Çünkü
bunun örneklerini bariz bir şekilde yaşıyorlar. Dikmece köyünde Arap Alevi
vatandaşlarımızın yoğun yaşadığı yerde, 1’inci derece tarım alanına, deprem
konutları inşa ediliyor ama iktidara yakın olan bölgelere ise dokunmuyorlar.
Dolayısıyla insanların akıllarında da demografik yapının bozulacağı noktasındaki
endişe bariz bir şekilde görülüyor.
Son olarak, bu kadim kentte evet, birçok sıkıntı, birçok problem var. Gidenler
bir gün geri döneceğiz diyor. Kalanlar ise kenti yeniden inşaa etmek için
mücadele ediyor.