Yapım Tarihi - 2008
Süresi - 00:07:01
Format - Kurmaca, Renkli, Türkçe
Yönetmen - Ulaş Temur, Onur Uzun
Senaryo - Ulaş Temur
Oyuncular - Füsun Akay, Deniz Demir, Nesimi Kaygusuz, Karden Çelik, Çağıl
Tamgüler, Ayşe Durak, Burcu Akpınarcı
Yardımcı Yönetmen - Kutay Yeşilöz
Görüntü Yönetmeni - Hamit Annak
Sanat Yönetmeni - Şebnem Cirit
Kurgu Sorumlusu - Burak Kum
Kurgu - Kutay Yeşilöz
Yönetmen Asistanı - Fulya Öshan
Kamera - Özcan Onur Şanda
Işık - Fırat Yeğen
Cast Direktörü - Nesimi Kaygusuz, Harun Güzeloğlu
Set Fotoğrafçısı - Erkan İşler
Teşekkürler - Mehmet Akay, Zeynep Üstünipek, Nursel Durmuşlu, Annem Kayseri
Mantıcısı, Inn Cafe Bar, Malltepe Park AVM
Mozaik Kısa Film Yarışması, Kurmaca Kategorisi, Katılan Filmler. 2011
Kaynak
sinemakavram.wordpress.com
“Vitrin” Filmi Üzerine - Her Şey Satılık!
“Paranın hiç bir şeye saygısı yoktur, en kutsal olanlar da dahil…”
Karl Marx
Tarihte önemli kırılmalardan biri Newton’un sadece birkaç değişkenle bütün
evreni açıklayan yasayı bulmuş olmasıdır. Kütle ve yerçekimi yani, her şeyi
açıklar. Buna benzer şekilde, Adam Smith de rekabet ve işbölümü önermiştir
ulusların zenginliğine. Yani 18. yüzyılda gelişen pozitivizm, pozitif bilimler
ile sosyal bilimler arasındaki metot farklılaşmasını azaltmıştır. Ama bundan
daha ötesi, yeni bilimsel gelişmeler, dogmaya karşı bir yıkım yaratmış ve
ilerleme fikri güçlenmiştir. Bütün dünyanın, bütün evrenin işleyişini bilmek,
ona yakınlaşmak için müthiş bir bilimsel açlık çağı da başlamıştır.
Bu dönemde Marx, Darwin’in çalışmalarını tarihteki sınıf mücadelesinin doğa
bilimlerindeki temeli olarak görmüş ve ‘Das Kapital’i, “Darwin’e, gerçek bir
hayranı olan Karl Marx’tan” ibaresiyle imzalayıp, hediye etmiştir. Engels de,
Darwin’i doğanın metafizik değil, diyalektik işlediğinin kanıtlayan adam olarak
karşılamıştır.
Ancak bugün hakim iktisat paradigması, içine Marx’ı da koyarak o dönemde tüm
sosyal bilimcilerin birkaç yasa ile toplumdaki gelişmeleri ve geleceği açıklama
hevesinin bilimsel bilgi üretmediğini ve ayrıca kendi anlayışları içinde
“tarihçilik” olmadan sosyal bilim yapılamayacağı iddiasını İleri sürmektedir. Ya
da başka bir deyişle; tarihin “contingent” yönü vurgulanır ve tarihin
biricikliği hasebiyle sosyal bilimlerde bilimsel bir metodun geliştirilemeyeceği
savlanır.
Ancak neredeyse ayrı bir bilim anlayışı ortaya koyan Marx’ın bu dönemdeki
“Klasik İktisatçı”lardan tamamen ayrı tutulması gerekir. Çünkü gelişim ve
değişimin ipuçlarını ortaya koyan, dinamik bir teorinin ve belki bilimsel bir
yöntemin yaratıcısı Marx, kesinlikle donuk bir teori geliştirmemiştir. Marx,
Smith, Ricardo, Malthus gibi Klasik İktisatçılara nazaran kıyaslanmayacak
düzeyde farklı bir bakış açısı koymuştur ortaya. Ancak, soğuk ideolojik savaş
gereği, kitlelerin gözünde manipüle edilmiş ve insanlığın sosyalizm adına var
ettiği tüm tarihsel birikim ve değer de yok sayılmıştır.
Şöyle ki Cemil Meriç, sosyolojinin babası ve Auguste Comte’un hocası Saint
Simon’u anlamadan Marx’ın bir kelimesi dahi anlaşılamaz der. Diğer yandan
Fransız İhtilalinin ideologluğunu yapmış önemli düşünürler, Marx’tan önce de
toplumda adalet ve özgürlük fikrini yaymışlardır. Hume ve Rousseaugibi aydınlar
da toplum ve mülkiyet üzerinde önemli düşünceler geliştirmiştir. Zaten Marx
doğrudan Hegel’den, yeni diyalektik tavır ile ayrılmış ve onu anlayarak
aşmıştır. Ayrıca bilimsel sosyalizm fikrinin, ütopiklerin ve anarşistlerin
görüşleri ile test edilip daha da netleştiğinden kuşku yok. Yani “tarih
anlayışının” bir bütün olarak, bağlamından kopartılmadan ve Marksı da yerli
yerine koyarak değerlendirilmesi lazım. Buna bugün reel sosyalizm deneyimleri de
dahil…
Soğuk savaş döneminde “insan hakları”, “demokrasi” ve “özgürlük” gibi kavramları
sosyalizm ve komünizme karşı sosyal insanlık projeleri olarak sunulmasının bugün
ne kadar geçerli olduğunu test etmek zor olmasa gerek. Bu kadar
anti-propagandaya, soğuk savaşa, kısaca topyekün Marx’a karşı cihat
seferberliğine bakıldığında, insanın ortalıkta bir hayaletin dolaştığından ve
anlatılanın gerçekten bizim hikayemiz olduğundan hiçbir şüphesi kalmıyor. Ve
“Kapital”de bu hikayeye şöyle başlıyor Marx; “Kapitalist üretim tarzının egemen
olduğu toplumların zenginliği, muazzam bir meta birikimi olarak kendini
gösterir, bunun birimi tek bir metadır. Araştırmalarımızın, bu nedenle, metanın
tahlili ile başlaması gerekir.”Ve daha sonra da şöyle diyor Marx, “sanki metalar
birer insan satın alıcısı olarak beliriyor”
Vitrinleri saran metalar hayatın tek gerçeği gibi duruyor, bir anne bile orada
metalaşıyor. Sonra ihtiyaçları için başka bir değişim değeri peşinde koşuyor.
Bir annenin, bir insanın vitrine konabileceğinin öngörüsüdür belki de Marx’ı
bugüne taşıyan. Çünkü mekanik değil, yasacı değil, insanı anlayan gerçekçi,
akılcı-ilerlemeci ve belki de romantik metinlerdir onlar.
Her şeyin paraya dönüştürülebileceği ve metalaşabileceği fikri o kadar
derinleşti ki; hiç bir binasında vitrin ya da tabela görülmeyen, hiç kimsenin
sokakta kalmadığı, bir kişinin bile çöpten yiyecek ve giyecek toplamadığı ve
hatta hastalandıklarında helikopterlerin seferber olduğu o kardeş ülkelerin
insanları para ile satılmaya Türkiye’ye geldiler ve hala geliyor…
Zülfü Livaneli, 1993 yılında çıkardığı “Saat 4 Yoksun” albümündeki “Her Şey
Satılık” parçasında sözünü şöyle söylüyor;
“Romen, Bulgar derken şimdi de Ruslar
Otelde, motelde Canlar satılık
Mezatlara düşmüş annenin resmi
Kararmış gözleri, hakkı satılır”
Peki biraz “insan hakkı” ve “demokrasi” istesek, bunu kimden dileneceğiz biz?
Tarihçilik ve sosyal bilimcilik yapacaksak; vitrinleri özgürlük diye pompalayan
cari iktisat ilminin gözünden kabaca bakalım meseleye o zaman; madem ilaçtı, bu
ülkeler kapitalist olduğundan bu yana 20 yıl geçti. Merkezden belirlenemez
ihtiyaçları piyasa neden onaramıyor? Neden insanlar açken bu vitrinler şişiyor
böyle… mankenlerle, metalarla, ışıklarla ve de annelerle…
M. Derya Feza
20 Ekim 2011
sinemakavram.wordpress.com