Yapım Tarihi - 2018
Süresi - 00:00:00
Format - Kurmaca, Renkli, Türkçe
Yönetmen - Levent Demirci
Yönetmen Levent Demirci Röportajı
Kısa filmleriyle tanınan, Levent Demirci ile yapmış olduğumuz röportajda; sinema
sektörü ve gelecekte gerçekleştireceği projeler üzerine keyifli bir söyleşi
gerçekleştirdik. Keyifli okumalar.
Levent Bey öncelikle röportaja vakit ayırdığınız için teşekkür ederim. Klasik
bir soru ile başlamak istiyorum, sizi tanıyabilir miyiz? Sinema sevdasına
kapılmadan önce neler yapıyordunuz, sizi kısa film çekmeye iten şeyler nelerdi,
nasıl başladınız senaryolarınızı yazmaya?
İsmim Levent Demirci, 30 Aralık 1974 Bursa doğumluyum. Babam Bursa’da ve
Türkiye’nin birçok yerinde sinema işletmeciliği ve film dağıtımı yaptı. 2002
yılında sağlık sorunlarının da zorlamasıyla sektörü tamamen bıraktı. Ben de
hâlihazırda Bursa’da bir tekstil firmasında pazarlama müdürüyüm. Çocukluktan
itibaren sinema salonlarında büyüdüğüm için içimdeki sinema aşkı yüzünden
eğitimimi bile yarıda bıraktım. Uzun yıllar vizyona giren tüm filmleri direkt
perdeden izledim. Bu kadar izlemek, bu büyülü dünyaya âşık olmama vesile oldu ve
kendi hikâyelerim oluşmaya başladı. Bu anlamda 2007 yılında ilk kısa filmimi
çektim. Bugüne kadar tam sekiz kısa film yaptım.
Son kısa filminiz “Vicdan”dan konuşmak istiyorum biraz. Tutunmak Kısa Film
Festivali’nden “Mansiyon Ödülü” ile döndünüz. Mülteci sorununu ele alan bu
festivaldeki deneyimlerinizi paylaşır mısınız? Nasıl bir festival geçirdiniz?
Son kısa filmim “Vicdan”, Tutunmak Film Festivali’nde “Mansiyon Ödülü”ne değer
görüldü. Filmin çekim aşamasındayken internetten mülteci temalı festival ilânını
görünce, hikâyemiz de temayı desteklediği için, tamamen bu hedefe odaklandık ve
başardık. Festival süreci de heyecanlı geçti. Film için Bursa’da yaptığımız gala
gösterimi ile festival galasının aynı tarihlere denk gelmesi de ayrı bir heyecan
oldu bizim için. İki sevinci de aynı zamanda yaşadık.
“Vicdan” filminde Suriyeli bir mülteci kadının hayatından kesitler izliyoruz. Bu
hikâyeyi nasıl oluşturdunuz, gerçek bir olaydan mı esinlenildi yoksa sizin hayal
gücünüzün eseri mi?
“Vicdan” filminde Suriyeli bir mülteci kızın hikâyesi anlatılıyor. Aslında
Bursa’da, özellikle içinde bulunduğum tekstil sektöründe Suriyeli mülteci
çalışan çok fazla. Ben de bir firma ziyareti sırasında rastladığım bir Suriyeli
genç kızdan esinlenerek hikâyeyi yazdım. Hikâye tamamen benim kurmacam.
Filmde Cahit Kaşıkçılar ile çalıştınız. En son kendisini Onur Ünlü’nün “Manyak”
filminde izlemiştik. Sette Kaşıkçılar, diğer oyuncular ve ekiple ilişkiniz
nasıldı? Hangi metotları tercih ediyorsunuz? Oyuncuların doğaçlama yapmalarına
izin veriyor musunuz yoksa senaryoya mı sadık kalıyorsunuz?
Filmde Cahit Kaşıkçılar ve Bursa Devlet Tiyatrosu oyuncularından Cansu Yılmaz
ile çalıştım. Özellikle Cahit Bey ile son derece keyifle çalıştık. Kendisinin
muhteşem bir oyunculuk ahlâkı var. Bence değerini bulamamış nadide oyunculardan
birisi. Oturması, kalkması her şeyiyle tam bir beyefendi. Hiçbir şekilde itiraz
etmiyor, fikirlerini söylüyor ama asla yönetmenin işine karışmıyor ve set acayip
akıyor. Diğer bir oyuncumuz Filiz Soyluoğlu ise mükemmel bir performans
sergiledi, birlikte çalışmaktan çok zevk aldım. Ben senaryoyu çekimden tam 120
gün önce verdim tüm ekibe, bu süre boyunca ekipten bütün arkadaşlarla görüştük,
fikir alışverişinde bulunduk. Aslında ben konunun dışına çıkmamak şartıyla,
birkaç temel haricinde doğaçlamaya izin verdim ve bu da filmi daha keyifli hâle
getirdi. Hem çekim aşamasında hem de filmi izlediğimde ne kadar doğru bir tercih
yaptığımı anladım.
Levent Bey “Vicdan” ve izlediğim diğer kısa filmlerinizin yapımcılığını, değerli
sinema emektarı Nizam Eren’in üstlendiğini görmekteyiz. Bu birliktelik nasıl
oluştu, yapım öncesi çalışmalarınız kendisiyle nasıl gerçekleşiyor?
Değerli ağabeyim Nizam Eren, eski bir baba dostu. Özen Film’in genel müdürlüğünü
yaptığı yıllarda babamla yolları kesişmiş. Ben de yıllar sonra kısa filmlerim
için destek almaktayım.
“Vicdan” filminde anlattığınız, ülkemizde yaşanan mülteci sorunu hakkında ne
düşünüyorsunuz? Filmde de belirttiğiniz gibi birçoğu kötü şartlarda yaşıyor. Nur
karakterindeki gibi olanlar için şanslı kesimden diyebiliriz çünkü Nur’un işi
var, bir düzen kurmuş. Ama kayıt dışı olan, sokaklarda yaşamak zorunda kalmış
birçok mülteci de bu ülkenin bir gerçeği. Türkiye bu sorunu çözebilecek mi,
ilerisi için neler söyleyebilirsiniz?
“Vicdan” filminde de anlattığımız üzere mülteci sorunu maalesef sadece bizim
değil, tüm insanlığın ortak sorunu. Bu hayatta hiçbir şeyin garantisi yok, bir
gün sağlıklı ve mutlu yaşarken aniden beyindeki bir kan pıhtısından bir ömür
boyu yataklara düşebilir veya her şey güllük gülistanlıkken bir doğal afet her
şeyi mahvedebilir. Bugün o insanların başına gelenler, yarın elbet bizim de
başımıza gelebilir. Biz nereye gideriz, ne hâllere düşeriz, meseleye bir de
buradan bakmak lazım. Nur tabii ki şanslı; üniversite bitirmiş, işini severek
yapıyor. Ama savaş, annesini de babasını da almış, kardeşini yatağa mahkûm
etmiş. Bu gibi örnekler maalesef günümüzde çok fazla…
Bir önceki kısa filminizde de “Maskeli Beşler” serisinden tanıdığımız Melih
Ekener ile çalışmıştınız. Ekran önünde olan bu tanıdık oyuncuları, filmlerinize
nasıl dahil ediyorsunuz? Oyuncu seçimi aşamaları nasıl gerçekleşiyor?
2011 yılında yaptığım “Hayat” isimli kısa filmde “Maskeli Beşler” ve “Hababam
Sınıfı” gibi filmlerden tanıdığımız Melih Ekener ile çalıştım. Melih abiyle
Nizam Eren sayesinde tanıştık. Tabiri caizse Nizam abi sırtlandı Melih abi ve
Hilal Hanım’ı. Bursa’da üç gün boyunca hem film çektik, hem de güzel anlar
yaşadık. Aslında 2008 yılında yaptığım “Başka Bahar” isimli kısa filmde Orhan
Gencebay müziklerinin kullanılmasına özel izin verdi. 2009 yılında yaptığım
“Sızı” isimli kısa filmde televizyon dizilerinden tanıdığımız Ayşegül Günay ile
hemen ardından 2010 yılında ise “Aldatmak” isimli kısa filmde ise güzel oyuncu
Sibel Dilan Kalço ile çalıştım. Oyuncu seçimlerinde çok titiz davranıyorum.
Ancak ilk kez “Vicdan” filminde kötü bir tecrübe yaşadım. Bunu da nazarlık
olarak adlandırıyorum.
Bildiğiniz gibi sinema çok maliyetli bir sanat dalı. Her ne kadar 5-10 dakikalık
kısa filmleri bir çırpıda izlesek de, bu filmlerin yüklü maliyetleri oluyor.
Filmlerinizi çekerken fon desteği alıyor musunuz? Kültür Bakanlığı’na hiç
başvurdunuz mu? Sponsor desteği sağladınız mı? Genel olarak ekonomik sorunları
nasıl hallettiniz? Bir sonraki projenizde kitlesel fonlamalardan (Fongogo,
Indiegogo) faydalanacak mısınız?
Bilindiği üzere çok pahalı bir sanatla uğraşıyoruz. Ben bugüne kadar yaptığım
sekiz kısa filmde hiçbir fon desteği kullanmadım. Bursa’da çalıştığım sektördeki
iş adamlarından ve kurumsal firmalardan aldığım sponsorluk desteğiyle filmlerimi
çektim ve bu konuda Bursa’da bir havuz oluşturdum. Kısmetse önümüzdeki dönemde
de uzun metrajımı yine sponsor desteğiyle, imece usulü çekmeyi planlıyorum.
Türkiye’deki film festivalleri hakkında ne düşünüyorsunuz Levent Bey? Sizce
yeterliler mi? 10 sene öncesine göre bir gelişme var mı? Sizin takip ettiğiniz
festivaller oluyor mu? Filmografinize baktığımızda 2. El Kısa Film Festivali’ne
filmlerinizi göndermişsiniz. 2. El Kısa Film Festivali başka festivallerin
seçkisine giremeyen filmlerin yarıştığı, önemli bir organizasyon. Bu ve bunun
gibi birçok festival, yönetmen dostu ama sayıları az. Festivallerin daha kalıcı
olması ve seslerinin duyulması için sizce neler yapılmalı?
Ben filmin yarıştırılmasına biraz karşıyım. İyi olan, güzel olan elbette takdir
edilmeli ama ülkemizdeki festivaller maalesef bu konuda biraz ayrımcı. Şöyle ki;
hep aynı jüriler, hep aynı yönetmenler, uzun metraj da olsa kısa metraj da olsa
sistem aynı. Düşünebiliyor musunuz; teması kadın olan bir festivalde, çok önemli
bir yönetmenimizin töre cinayetini anlatan filmi, dokuzda sıfır oyla festivale
kabul edilmiyor. Böyle bir sistemin adil olduğuna nasıl inanabilirsiniz? O kadar
emek veriyorsunuz ve filminiz hiç izlenmeden çöpe atılıyor. Bunlar da yaşanıyor
festivallerde; sonra gelin böyle bir ortamda sanatınızı icra edin, imkânsız! 2.
El Kısa Film Festivali’nde ön eleme yok, direkt seçkidesiniz, Ben ödül meraklısı
değilim ve bir derdim var, bunu da sinema yoluyla anlatıyorum. Ne kadar kişiye
ulaşırsam, benim için başarı budur. Bu anlamda herkesin emeği zayi olmasa,
seçkiye girse, izleyiciyle buluşsa, ödül almasın ama izlensin perdede dönsün
yeter bence. Emek verilen her eser başlı başına ödülü hak etmiştir.
Kısa film yönetmeni olarak başka kısa filmcileri takip ediyor musunuz? Son
zamanlarda beğendiğiniz kısa filmler ve yönetmenler var mı? Uşak Kanatlı
Denizatı Film Festivali’nin ilk olarak gerçekleştirdiği, filmlere telif ödenmesi
hakkında ne düşünüyorsunuz?
Az önce de belirttiğim gibi; herkesin emeği çok değerli, isim olarak ayırt
etmem, hayallerini yoktan var ediyorlar, bu birçok ödülden de kıymetli. Uşak
Kanatlı Denizatı Festivali’nin bütün filmlere telif ödemesi de takdire şayan.
Aslında özellikle Büyükşehir belediyeleri bu tarz organizasyonlara el atmalı,
teşvik etmeli.
Levent Bey, vaktinin çoğunu sinema salonlarında geçirmiş biri olarak size sormak
istiyorum: Avm sinema kültürünü nereye konumlandırıyorsunuz? Birçok sinema
salonu yıkıldı, kalan bir avuç sinema salonu da Avm sinemalarına karşı ayakta
durmaya çalışıyor. Anadolu’nun birçok şehrinde sinema salonu dahi yok. Yeni
nesil bu konuya nasıl bakıyor bilmem ama her kapanan sinema salonu için,
çocukluğumuzun o masum hayallerinin de silindiğini düşünüyorum. Bazı iyi
örnekler de yok değil, mesela Beyoğlu Sineması kapanmaktan kurtuldu. Sinema
Kartı projesiyle bir nevi kültürü ayakta tuttular. Sizin görüşlerinizi merak
ediyorum. Bu konu hakkında söyleyecekleriniz var mı?
İşte benim kalbimdeki yara da bu sinema salonları. 1989 yılında film ithalatının
serbest bırakılmasıyla birlikte yabancı film dağıtım şirketleri pazara girerek,
sinema salonlarında da köklü bir değişikliğe gittiler. İlk iş olarak semt
sinemalarını bitirdiler; Avmlere taşıdılar ve bu sonun başlangıcı oldu. 800 ila
1000 kişilik devasa sinemalar, yerini Avmlerin içinde küçücük cep salonlarına
bıraktı. Şimdilerde 35 mm makineler yerini Dcp sistemine bıraktı ve bence bir
dönemi tarihe gömdü. Tıkırtısında uyuduğum 35 mm bobin seslerinin yerine,
kıytırık bir flaş bellekten film izliyoruz. Baba mesleği sinema makinistliği
tarih oldu. Biz dişimizi 35 mm filmlerle karıştıranlardanız. Eskiden, sadece
gelecek program fragmanlarını izlemek için sinemaya gelen insanlara şahit oldum.
Ama şimdi insanlar sinemaya gitmiyor, maalesef yakında tamamen bırakacaklar.
Çünkü İp Tv’den evlerinde izleyecekler vizyona giren filmleri ve sinema
salonları da tarihin tozlu sayfalarında yer alacak.
Sinema bir ekip işi. Bir araç motorunun mekanik sistemi gibi bakabiliriz buna.
Her hangi bir parçanın teklemesi, tüm araca sirayet edebilir. Siz filmlerinizde
çalıştığınız ekibi nasıl belirliyorsunuz, beraber çalışırken nelere dikkat
ediyorsunuz? Mesela filmlerinizin kurgusunu siz mi yapıyorsunuz, yapmıyorsanız
kurgucunuz ile nasıl bir iletişim halindesiniz?
Sinema kesinlikle bir ekip işi. Ben bu konuda biraz şanslıyım. Çevremde bana
inanan insanlar var. Kayseri’de yaşayan, birlikte çalıştığım filmlerimde kurguyu
emanet ettiğimiz Erdal Çaylak var. Bursa’da bu işe gönül vermiş bir avuç insanla
bir ekip ruhu içerisinde çalışmalarımızı sürdürmekteyiz.
8 kısa film çektiniz bugüne kadar. Filmlerinizde hangi konuları ön plana
alıyorsunuz? Hangi sorunları izleyici ile buluşturma gayesindesiniz?
Ben filmlerimde genel olarak kadın hikâyelerini anlatırım; onların sorunlarına
değinmek, hakkettikleri saygıyı ve değeri vermek güzel. Ben klâsik Yeşilçam
kalıplarıyla kadın filmleri çekiyorum.
Bu zamana kadar hep kurmaca filmler çektiniz. Diğer türlere girişecek misiniz?
Mesela sizden belgesel görebilecek miyiz? Sözü açılmışken belgesel yapımları
hakkında ne düşünüyorsunuz? “Kurbağa Avcıları” ve “Benim Varoş Hikâyem” gibi
güzel belgeseller çekildi son zamanlarda, bunları ya da başka belgeselleri
izleyebildiniz mi?
Son zamanlarda gerçekten kaliteli belgeseller yapılıyor. Ben de eğer vakit
bulabilirsem Yeşilçam Uludağ’da Uludağ’ın plato olarak kullanıldığı Yeşilçam
filmlerini izleyiciyle buluşturmak istiyorum.
Gelecek projeleriniz hakkında ön bilgi alma şansım var mı? Ufukta bizleri
bekleyen bir uzun metraj projesi olur mu? Sinema salonları, gişe rekortmeni
filmler dışındaki yapımların izlenme oranları ve girdikleri kopya sayısı göz
önüne alınırsa sizce uzun metraj bir intihar değil midir? Bu düşüncelerime
katılıyor musunuz?
Benim de sıradaki projem bir uzun metraj. Yine bir kadın filmi. Çok önemli bir
toplumsal yara; bilinen ama hiç konuşulmayan konular. Tabii ki zor ama kısa
filmleri nasıl yaptıysam uzun metrajda da aynı titizlikle çalışacağım. Gerekirse
sponsorların kapısında yatıp bu filmin bütçesini oluşturacağım ve minimal bir
bütçeyle imece usulü ile filmimi çekeceğim.
Levent Bey son olarak kısa film çekmek isteyen sinema öğrencileri ve sinema
sevdalılarına ne söylemek istersiniz, tavsiyeleriniz var mı?
Kesinlikle ve kesinlikle hiçbir arkadaşım hayalinden geri kalmasın, aklına
geleni kağıda döksün ve niyetine girsin. İnanın gerisi geliyor. En önemlisi de;
inandıkları yolda yanlış yapmaktan asla geri durmasınlar, zira yanlış yapmadan
doğru bulunmuyor…