Doğum Tarihi : 31 Ocak 1910, Bingazi
Ölüm Tarihi : 11 Mayıs 2000, İstanbul
Türkiye'ye ilk film kamerasını getiren, Birinci Dünya Savaşı Başkumandanı Enver Paşa'nın yeğenidir. Cağaloğlu'ndaki Yeni Lise'yi bitirdikten sonra, Rusya'dan Türkiye'ye gelen rejisör Madan Espir Şup ile Kameraman Martof'un yanında asistanlık yaparak "Türkiye'de Terakki Hamleleri" adındaki filmle filmciliğe başladı. Bundan sonra Almanya'da Bavyera
Devlet Fotoğrafçılık Okulu'nu bitirdi. Yurda döndükten bir yıl sonra, yönetmen
ve aynı zamanda da kameraman olarak "Taş Parçası, Yılmaz Ali" ve "Kıvırcık Paşa"
filmlerini sesli olarak çekti. Bu filmlerle tiyatrocuların tekelinde olan
sinemaya değişik boyutlar kazandırarak "Geçiş Çağı" adı verilen yeni bir
devrenin ilk ve en önde gelen yönetmenlerinden birisi oldu.
1942'de "Dertli Pınar" filmini ülkemizde ilk kez sessiz olarak çekti ve daha sonra dublaj yaparak filmi seslendirdi. Başlattığı bu yeni dönem, pratikliği ve ucuza mal olması nedeniyle kısa bir sürede yaygınlaştı ve günümüze kadar hiç değiştirilmeden kullanıldı. Ayrıca sinemaya yeni amatör sanatçılar getirerek, sinemamızda oyuncu kadrosunun oluşmasında büyük katkıları oldu.
Yerli Film Yapanlar Cemiyeti'nin kurucuları arasında yer aldı ve bu cemiyetin ilk başkanlığını yaptı. Ülkemizde ilk kez sinema artist yarışması düzenleyerek Belgin Doruk, Ayhan Işık, Mahir Özerdem, Sadri Alışık, Oya Sensev, Kadir Savun, Vedat Karaokçu gibi oyuncuları sinemamıza kazandırdı. Sinema sanatçılarını sosyal güvenceye kavuşturma amacını güden Film-San Vakfı'nın kurucuları arasında yer aldı ve Uzun bir süre başkanlığını yaptı. 1944'te İstanbul Film Şirketi'ni kurarak kendi hesabına birçok film yaptı. 1943'te Mualla Eriş'le, 1954'te de Belgin Doruk'la evlendi ve ayrıldı. Türkiye'de Uzun metrajlı filmler yanında
"Sanayide Eğitim, Ne İçin Eğitim?", "Güler Yüz Tatlı Söz", "Sümerbank Mağazasında Bir Gün" gibi kısa metrajlı eğitici ve
öğretici filmler de yaptı.
Türk sinema tarihinde "geçiş dönemi" olarak ifade edilen 1940-1950 arasının en önemli temsilcisi, yapımcı ve yönetmen Faruk Kenç, Muhsin Ertuğrul'un, dolayısıyla tiyatro etkilerinin altındaki ilk dönem sinemamızı, sinemacıların hakimiyetine geçiren Kenç, aynı
zamanda ilk kez dublaj yöntemini uygulayan, ilk artist yarışmasını düzenleyen, ilk film cemiyetlerinden birini kuran, sansürle ve Türk filmlerinden alınan
verginin indirilmesi için uğraşan sinemacılarımızdandı. Kenç birkaç
sene önce kaybettiğimiz Belgin Doruk'la da bir süre evli kalmıştı.
Yönetmen Filmografisi
Çöl Kanunu - 1964
Boşver Doktor - 1962
Felaket Yolu - 1959
Ölmeyen Aşk - 1959
Peçeli Efe - 1959
Annemi Arıyorum - 1959
Çölde Bir İstanbul Kızı - 1957
Hayatımı Mahveden Kadın - 1955
Kaybolan Gençlik - 1955
Nasreddin Hoca Ve Timurlenk - 1954
Köroğlu -Türkan Sultan - 1953
Kanlı Çiftlik - 1952
Çakırcalı Mehmet Efe'nin Definesi - 1952
Kendini Kurtaran Şehir - 1951
Şanlı Maraş - 1951
Hürriyet Şarkısı - 1951
Çakırcalı Nasıl Vuruldu - 1950
Parmaksız Salih - 1950
Çakırcalı Mehmet Efe - 1950
Üvey Baba - 1949
Tuzak - 1948
Karanlık Yollar - 1947
Günahsızlar - 1944
Hasret - 1944
Dertli Pınar - 1943
Kıvırcık Paşa - 1941
Yılmaz Ali - 1940
Taş Parçası - 1939
Senarist Filmografisi
Çöl Kanunu - 1964
Boşver Doktor - 1962
Annemi Arıyorum - 1959
Ölmeyen Aşk - 1959
Peçeli Efe - 1959
Çölde Bir İstanbul Kızı - 1957
Köroğlu -Türkan Sultan - 1953
Çakırcalı Mehmet Efe'nin Definesi - 1952
Kanlı Çiftlik - 1952
Hürriyet Şarkısı - 1951
Çakırcalı Mehmet Efe - 1950
Karanlık Yollar - 1947
Dertli Pınar - 1943
Kıvırcık Paşa - 1941
Yılmaz Ali - 1940
Taş Parçası - 1939
Yapımcı Filmografisi
Çölde Bir İstanbul Kızı - 1957
Nasreddin Hoca Ve Timurlenk - 1954
Köroğlu -Türkan Sultan - 1953
Çakırcalı Mehmet Efe'nin Definesi - 1952
Kanlı Çiftlik - 1952
Hürriyet Şarkısı - 1951
Kendini Kurtaran Şehir - 1951
Çakırcalı Mehmet Efe - 1950
Tuzak - 1948
Karanlık Yollar - 1947
Günahsızlar - 1944
Hasret - 1944
Görüntü Yönetmeni Filmografisi
Hülya - 1947
Kaynak
Internet Movie Database
Faruk Kenç'in yaşam öyküsü 1910 yılında Bingazi'de başlar. Doğumundan 10 gün
sonra, hastalandığı için annesi tarafından İstanbul'a getirilir. Babası ise
sürgün... İlk öğrenimini Galatasaray'da, ortaöğrenimini Gazi Osman Paşa'da
yaptıktan sonra İstanbul Erkek Lisesi'ni bitirir. Bu arada üvey ablasının kocası
Halil Kamil, Ha-Ka Film adında bir yapımcı şirket kurar. Kenç, büyük hayaller
kurarak Halil Kamil' e başvurur. İşe alınmasına alınır, ama kendisine verilen
ilk görevle birlikte, biraz da hayal kırıklığına uğrar. Çünkü yapacağı tek şey
resimleri parlatmak ve temizlemektir. Ha-Ka Film'in stüdyosu ise Şişli'de -şu an
boş olan ve önceden Migros'un binasının bulunduğu yere- kurulur. Arazi içinde
bulunan garajın duvarları yıkılır, sesli film çekilirken sorun çıkmasın diye
duvarlar izole edilir. Kenç, bir süre sonra yazıhaneden stüdyoya geçer.
"Filmciliği" ilk kez orada görür:
"Halil Kamil, o yıllarda ecnebi filmlerini, bilhassa da Rus filmlerini alırdı.
Onların içersine yerli sahneler koyardık. Dansöz ya da komiklerden kim varsa,
mesela Dümbüllü'nün parçasını koyardık. Yani filmi sözde Türkleştirirdik. "Faruk
Kenç'in film yapma tutkusu gün geçtikçe artar. Ama yapabileceği çok fazla şey de
yoktur. Halil Kamil, filmlere dahi elini sürmesini istemez. Kenç için Uzun bir
bekleyiş başlar. "Baktım bu bekleyiş le bu iş yürümüyor. Avrupa'ya gidip bu işin
tahsilini yapmak lazım dedim kendi kendime. Bu defa da aile m mani oldu. Benim
filmci olmam i katiyen istemediler . Ya avukat olacakmışım, ya doktor...
Filmciliği serserilik olarak gördüler. O yıllarda talebelere 94 lira döviz
veriyorlardı. Ben bu parayı 2-3 ay bulamadım. Ailem vermiyor, etrafa da .tembih
etmişler vermeyin diye. Zannettiler ki vazgeçeceğim. Ne yaptım, ne ettim parayı
buldum. Romanya vapuruyla Köstence' ye, sonra trenle Budapeşte'ye uğradım ve o
adan da Münih... Toplam olarak 25 liraya Münih'e gitmiş oldum. "
Bu arada Münih'e gitmeden önce, Atatürk'le tanışma fırsatını bulur. "Kazım Orbay
o zaman Genel Kurmay Başkanıydı. Bunu tuttu Türk hükümeti bir heyetle beraber
Afganistan'a gönderdi. Tam Afganistan'a gittiler ihtilal oldu. Yönetim değişti.
Kazım Orbay bir müddet bekledi, ondan sonra buraya gelen biriyle karısına bir
mektup yolladı. Karısı teyzem oluyor. Mektubun içinden başka bir zarf çıktı.
Sayın Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne diye. Saraya telefon ettik. 'Böyle
böyle bir mektup var Kazım Orbay' dan ne yapalım' diye. 'Birisiyle yollayın'
dediler. a biri de ben oldum. Bana verdiler, tuttum götürdüm. Dolmabahçe
Sarayı'nda mektubu benden alıp götürdüler; 15 - 20 .dakika sonra bize geldi.
Benim babam zamanında Selanik Merkez Kumandanıymış askerken. O zaman Atatürk'le
tanışıyorlar. 'Kimin oğlusun' falan derken 'Nazım Bey'in oğluyum' dedim. 'Ne iş
yapıyorsun, bitirdin mi okulu'? dedi. 'Son sınıftayım bitirmek üzereyim." dedim.
'Bitirince ne yapacaksın?' dedi. 'Film tahsil edeceğim.' dedim. 'Çok enteresan.
Yeni Türk ulusuna her branşta mütahasıs eleman lazım. Böyle bir teşebbüste
bulunmana memnun oldum . Tahsilini bitirince ecnebi filmleriyle nasıl rekabet
edebiliriz onu bana rapor olarak bildir.' dedi."
Münih'e gittiğinde Bavyera Foto Mektebi'ne başvurur. Dersler başlamasına rağmen
okula kabul edilir.
"Mektepte ilk başta, hem film hem fotoğraf kısmı vardı. Sesli film çıkınca film
kısmını kaldırdılar. Yalnız fotoğraf kaldı. Fakat bunun yanında film hakkında da
ufak tefek dersler veriyorlardı. Bilhassa müdürümüz teknik dersler verirdi.
Orada 3 sene okudum. Fotoğraf okulunu bitiren ilk Türküm. Benden başka yok. Bir
de benle birlikte Valemino adında bir beyaz Rus vardı. O da bir profesörün
yardımıyla orada okuyordu. Beraber bitirdik ama o içki yüzünden öldü. O ölünce,
Fotoğraf Mektebi mezunu bir tek ben kaldım. "
Okulu bitirdikten sonra, bir süre Münih'te iş arar. Hiçbir sonuç alamayınca
Fransa'ya Gider. Ama orada da değişen bir şey olmaz. işsizlik bir taraftan,
İstanbul'un, annesinin özlemi bir taraftan, çaresizlik içinde kıvranırken,
aniden İstanbul'a dönme kararı alır: "Bir akşam evde oturuyorum. Dışardan bir
ıslık sesi geliyor. Pencereye çıktım. Arkadaşlardan biri... 'İstanbul' dan bir
arkadaş geldi, ona gidiyorum, istersen sen de gel." dedi. Sonra ikimiz birlikte
oraya gittik. Gelen çocuk 'Bakın size bir plak çalayım' dedi. Tuttu bize Osman
Pehlivan'ın 'Yıldız gibi çaktı geçti' diye bir şarkısı vardı, onu çaldı. O bana
müthiş bir nostalji verdi. Hemen dışarı çıkıp, doğru postaneye gittim, anneme
'Bana yol parası gönder dönüyorum' diye telgraf çektim. Babam ölmüştü o
yıllarda. O plak, benim İstanbul'a dönmeme sebep oldu. Bu arada İtalya'da da bir
stüdyoya başvurmuştum ve onlar da bana 'gel' demişlerdi. Buna rağmen geri
döndüm."
Geri dönünce Yine Halil Kamil’in stüdyosunda çalışmaya başlar. Atatürk'ün
istediği raporu hazırlamıştır. Ama Atatürk hastadır ve bir süre sonra da ölür.
Faruk Kenç, kamerayı ilk kez Atatürk'ün cenaze töreninde eline alır.
Dolmabahçe'den Ankara'ya kadar bütün töreni çeker. Kenç, ilk kez film çekmenin
heyecanı ve sevinciyle birlikte, yıllardan beri özlemini çektiği bu durumun
Atatürk'ün cenaze töreninde gerçekleşmesinden Doğan üzüntüyü ayrı anda Yaşar.
Faruk Kenç'in Atatürk'e sunmak için hazırladığı raporda yer alan önerileri ise,
hala güncelliğini koruyor. "Bu raporda, sesli filme devam edilmesi, stüdyo
yapılması, (Doğru dürüst bir stüdyo yapılması lazımdı. Çünkü o dönemde stüdyo
sadece Halil Kamil ve İpek Film' de vardı. Onların da karakterlerini bildiğim
için devletin bir stüdyo yapması lazımdı.) ve bu stüdyoların film yapacaklara
kiraya verilmesi, artist okulu açılması, artistlerin orada yetiştirilmesi,
filmlerde çalışacak elemanların orada yetişmesi gibi düşüncelerim vardı. "
Kenç, 3 yıl aradan sonra, eğitimi tamamlayıp Türkiye'ye geri döndüğünde, film
çekmek için kendini hazır görür. Ama bu Halil Kamil için bir şey ifade etmez,
Faruk Kenç'e, yine aynı güvensizlikle yaklaşmaya devam eder. Bu arada Raşit Rıza
ile "Taş Parçası" için anlaşılır. Hazırlıklar başlar. Çekimleri başlayacağı gün,
Raşit Rıza hiddetle Kenç'in odasına girer. "İçeri girer girmez askıdaki
şapkasına doğru yöneldi. 'Faruk, ben gidiyorum' dedi. 'Ne oldu hocam?' dedim.
'Bu Halil Kamil denilen herifle film çevrilmez' dedi. Meğer para istemiş, o da
vermemiş, bitir filmi de öyle vereyim demiş. Kalktı gitti. Fakat aşağıda da
hazırlıklar yapılıyor. Filmde oynayacak olan Suavi Tedü, sonra birkaç tane
tuluatçı aşağıda bekliyorlar film çekeceğiz diye. Hemen aşağı indim. 'Haydi
çocuklar, filme başlıyoruz' dedim. Bunlar şaşırdılar. 'Raşit Rıza gitti, filmi
bana bıraktı' dedim. Ve hemen çalışmaya başladık. Halil Kamil'in haberi yok."
Faruk Kenç bu fırsatı değerlendirmenin keyfiyle o günkü sahneleri çeker, filmin
banyosu yapılır, tam filmi seyrederken Halil Kamil gelir. Stüdyoda çalışan
birisinden olanları öğrenir. Çekilen filmi gizlice izler, sonuç hoşuna Gider. Ve
film bitinceye kadar ortalıklarda görünmez. "Bir iki hafta sonra filmi aşağı
yukarı bitirdik. Halil Kamil ondan sonra ortaya çıktı. 'Getirin montajına
bakayım, nasıl yapmışsınız' dedi. Bir iki yeri değiştirdi. O gidince biz eski
yerine koyduk her şeyi."
"Taş Parçası'nın hemen ardından polisiye bir film olan "Yılmaz Ali" yi çeker.
Senaryosunu Va la Nureddin'in yazdığı "Yılmaz Ali", Türk sinemasında o zamana
kadar denenmemiş yeni bir türdür. Amerikan tipinde bir hafiye olan Yılmaz Ali,
sevgilisi olan gazeteci kızla birlikte esrarengiz mekanlarda esrarengiz
kişilerin peşine düşer. Filmde yeni olan sadece tür değildir. Türk sinemasında
ilk kez şaryo kullanılır. "Bu filmde, ilk defa sete ray döşettirdim. Kamerayı da
raya koyuyordum. Zoom vazifesi yapıyordu. Ray üzerinde gidip yakın plan
çekiyordum. Bunu daha önce Almanya' da, Fransa' da film çekimlerinde görmüştüm.
Ama bizde hiç yapılmamıştı. Tabii daha sonra çok kullanıldı. Avrupa'da bu iş
için hususi, Küçük kameralar vardı. Halil Kamil' de ise bir tek büyük kamera
vardı. 300' lük Debry dedikleri. Mecburen onu bindiriyorduk rayın üzerine.
Faruk Kenç, ilk üç filmini yaptıktan sonra askere gitmeyi kafasına koyar. Ama
Halil Kamil'den, üç filmi için anlaştığı toplu parayı bir türlü alamaz. Dava
Açar ve kazanır. Askerden dönünce yeniden film yapmak ister. Ama sadece iki
stüdyo vardır. Bunlardan biri Halil Kamil'in diğeri ise İpekçiler'in.
İpekçiler'e başvurduğunda ise "Biz düşmanımıza silahımızı vermeyiz." yanıtını
alır. "Düşündüm 'ne yapabilirim' diye. Baktım dublaj yapıyor elalem, sonradan
Türkçeleştiriyorlar. 'Ben bu filmi çekerim, sonradan da dublajını yaparız'
dedim. Türk filmciliğinde bu işi, ilk ben başlattım. Ki şimdi de aynı şey hala
devam ediyor. 'Dertli Pınar'ı yaptık. Epey tutuldu."
İlk dublajlı çekim böylece gerçekleştirilmiş olur. Ve bir süre sonra bu yöntem,
Türk sinemasında bir "salgın" haline gelir. "Ondan sonra herkes başladı benim
gibi yapmaya. O zamana kadar kimse yapmıyordu stüdyo yok diye. Ve bir süre sonra
yılda 150-200 film yapılmaya başlandı bu sistemle." Bu tekniği ilk uygulayan
Kenç olmasına rağmen, yaptığından çok fazla memnun değildir. "Bunu ben icat
ettim demeyeyim, ilk ben yaptım ama sonra ben de beğenmedim. Çünkü tabii
olmuyordu. "
O yılların Türk sinemasında, Şehir Tiyatroları'ndan gelen oyuncuların egemenliği
vardır. Muhsin Ertuğrul'un başlattığı gelenekçi yapı, 1940-1948 yılları arasında
biraz daha esnek olsa da, Faruk Kenç için o dönemin oyuncuları hep sorun olur.
"Şehir Tiyatrosu o dönemde 'Biz olmadan iyi film olmaz' diye iddia ediyorlardı .
Ve katiyen aralarına başkalarını almıyorlardı. Onlar olmayınca da bütün filmi
bitirmenin imkanı olmadığı için boyun eğdik. Ama filmlerde öyle acayip
şekillerde oynuyorlardı ki, gayet yavaş konuşmaları gereken yerleri bağırta
bağırta, uzata uzata söylüyorlardı. Mecburen eyvallah dedik. Yapabileceğimiz
başka bir şey yoktu."
Şehir Tiyatrosu oyuncularıyla yaşadığı tek sorun bu değildir. "Umumiyetle
tuluatçılardan, diğer tiyatrolardan artist alıyordum. Fakat öyle oluyordu ki,
onlar da turneye çıkıyorlar, Adam bulamıyordum. Filmde karakter artisti lazım,
mecburen şehir tiyatrolarından alıyorum. Onlar da ne yapıyorlar; 'gitme sakın,
bırak yarım kalsın film, Muhsin Bey memnun olur, sana rol verir' diyerek
artistleri kandırıyorlardı. Mecbur olduk Muhsin Bey' e mektup yazdık. 'Bunlar
gelmiyorlar' diye.
Muhsin Bey yollardı. Faruk Kenç'in şansızlığı, "Tiyatrocular" döneminden
"Sinemacılar" dönemine geçişin yaşandığı yıllarda sinemaya girmesinden
kaynaklanır. Bu sancılı dönemde, elinden geldiğince dışardan oyuncu almaya
Çalışır. Hatta, Artist Mecmuası'yla birlikte bir yarışma düzenlerler. Bu
yarışmalardan Belgin 00ruk, Ayhan Işık, Mahir Özerdem gibi tiyatronun dışından
olan isimler ortaya çıkar. Bu arada Kadir Savun, Oya Sensev ve Vedat Karaokçu'ya
da filmlerde ilk o yer verir. "O yıllarda, boyuna boşuna figürüne bakılarak
oyuncu bulunurdu. Bütün artistleri o şekilde topladık. Durmadan soruşturuyorduk.
Bazen haber gelirdi, işte bilmem kimin Güzel kızı varmış diye. Giderdik. Bu defa
da bize namussuz gözüyle bakıyorlardı."
Sinemaya girdiği ilk dönemlerde Faruk Kenç'in tek sorunu oyuncu değildir.
Filmlerini gösterime sokacak salon bulmakta da oldukça zorlanır. "Birçokları
daha film başladığı zaman gün alıyordu sinemalardan. Bizim tabii o kadar
imkanımız olmadığı için film bitmeden herhangi bir angajmana giremiyorduk. Film
bittiği zaman da gidiyorsun (O dönemde Türk filmi en ziyade Taksim Sineması'nda
oynardı.) doluyuz ,diyorlar. 'Aman abi, yapma etme' yalvarıyoruz. 'Şu şöyle
olursa bu böyle olur, işte o zaman belki olur.' Bin nazla filmimizi alıyorlar.
Bazen film iş yapmasına rağmen, 1 haftada film çıkıyordu. Halbuki o kadar para,
Emek sarf etmişiz. 3-4 hafta oynayabilecek filmleri 1 haftada çıkarıyorlardı.
Çok ender, eğer iş . yaparsa kalırdı. Mesela 'Çakırcalı Mehmet Efe'yi yaptım. O
çok iyi iş yaptı. 'Dertli Pınar' öyle... Onlar birkaç hafta oynadılar. "
Demokrat Parti zamanında ham filmin az ve geç gelmesi de Faruk Kenç'i ve o
dönemin sinemacılarını yıpratan nedenlerden biridir. "Filmleri bekliyoruz, ha
bugün gelir, ha yarın gelir... Bankada biraz param vardı, filmleri beklerken
parada suyunu çekti, filmler de gelmedi. Mecbur kaldım yanımda çalışanları
dağıtmaya. Bundan birkaç sene sonra film gelmeye başladı. Film geldi, bu sefer
de Basın Yayın dağıtıyordu filmleri. Oradan bir filmlik, iki filmlik film almak
büyük meseleydi . Velhasıl çok çektik. "
1967 yılında Şan Film'in sahibi Baki Üsküdarlı için yaptığı "Çöl Kanunu", Faruk
Kenç'in son filmidir. Ama bir süre daha sinema dünyasından uzaklaşamaz.
"Sanayide Eğitim", "Niçin Eğitim?" gibi birkaç tane eğitim filmi yapar. Fakat
onları da satıncaya kadar akla karayı seçer. Bu ise, onun için son noktadır.