Yapım Tarihi - 2020
Süresi - 00:05:35
Format - Deneysel Belgesel, Renkli, Türkçe
Yönetmen - Ecem Arslanay, Yiğit Tanel Kaçar
Yapımcı - Ecem Arslanay, Yiğit Tanel Kaçar
Kamera - Yiğit Tanel Kaçar, Ecem Arslanay
Kurgu - Yiğit Tanel Kaçar
Ses - Yiğit Tanel Kaçar
Müzik - Yiğit Tanel Kaçar (9VSS)
“Büyük Saat Küçük Saat”, Ecem Arslanay’ın Manifold’da yayınlanan “Büyük Saat,
Küçük Saat, İleri Saat, Geri Saat, Yukarı Saat, Aşağı Saat (2019)” başlıklı
denemesinden uyarlanan bir deneme filmidir. Yönetmenin çekimleri, farklı
dönemlere ait çeşitli sanat eserleri ve çeşitli tüketim ürünlerinin reklam
görsellerinin bir derlemesidir. İklim krizini zaman kavramı üzerinden ele
almakta ve şiirsel bir uyarı görevi görmektedir.
5. Güzel Ordu Kısa Film Yarışması, Mansiyon Ödülü. 2021
8. Uşak Kanatlı Denizatı Kısa Film Festivali, Ulusal Kısa Film Yarışması,
Yarışma Filmi. 2021
8. Bozcaada Ekolojik Belgesel Festivali, Panorama Bölümü, Gösterim Seçkisi. 2021
22. İzmir Kısa Film Festivali, Deneysel Yarışması, Finalist. 2021
Kaynak
Bozcaada Ekolojik Belgesel Festivali
Büyük Saat, Küçük Saat, İleri Saat, Geri Saat, Yukarı Saat, Aşağı Saat
Açık Notasyonlar dizisi, Poşe’de Gülşah Mursaloğlu ve Ezgi Tok’un işlerini Defne
Kırmızı’nın küratörlüğünde bir araya getiren Muğlak Kesişimler İçin Notasyonlar
sergisinin ele aldığı konular etrafında şekilleniyor. Dizinin hedefi,
kurumsallaştırılmış zamanın sınırlarını esnetmeye, anlamını çeşitlendirmeye ve
nesnelliğinden kurtarıp bir eylem hâline getirmeye odaklanan serginin ürettiği
bağlamı farklı disiplinlere ve ortak bir düşünce alanına açmak. Aksak
ritimlerin, devinimlerin ve aktif bir ifade aracı olarak işlevselleşen
notasyonların peşinden giden dizinin ikinci metni Ecem Arslanay’a ait.
Galaksinin Batı Sarmal Kolu’nun bir ucunda, haritası bile çıkarılmamış ücra bir
köşesinde, gözlerden uzak, küçük ve sarı bir güneş vardır. Bu güneşin
yörüngesinde, tamamıyla önemsiz ve mavi-yeşil renkli, küçük bir gezegen döner.
Gezegenin maymun soyundan gelen canlıları öyle ilkeldir ki dijital kol saatinin
hâlâ çok etkileyici bir buluş olduğunu düşünürler.
—Douglas Adams, Otostopçunun Galaksi Rehberi
Kâinat lahana gibi, yaprak yaprak, kat kat.
—Ahmet Hamdi Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü
“Bonaparte devant le Sphinx”,
Jean-Léon Gérôme, 1867–1868,
kaynak: Wikimedia Commons
Hangi varlık sabah dört ayak üstünde, öğlen iki ayak üstünde ve akşam üç ayak
üstünde yürür? Sfenks için bilmece ölüm kalım meselesiydi: Çözemeyenlerin
hepsini öldürdü, çözüldüğü vakit de kendi canına kıydı. Aslında bilmece de ölüm
kalım meselesi üzerinedir: İnsan bebekliğinde ellerini ayak gibi kullanarak dört
ayak üzerinde emekler, yetişkinliğinde iki ayak üzerinde yürür, yaşlandığında
ise yürüyebilmek için baston kullanır ve üç ayaklı olur. Sonrası malum… Fakat
evrenin döngüsel madde ekonomisinde her şey en nihayetinde ölüme kavuşur. Ölümle
alakalanmak can sıkıcı da olsa, kolaydır. Gérôme’un, bitimsiz çöl peyzajında
devasa sfenks kalıntısı karşısında tefekküre dalan genç Bonaparte’ı da kendi
cüzi ölçeğini idrak ediyor gibidir. Ömrü, ayak bastığı antik uygarlığın ömrünün
yaklaşık altmışta biri, dünyanın ömrünün yaklaşık doksan milyonda biri, evrenin
ömrünün yaklaşık iki yüz yetmiş milyonda biridir. Bence tarihin en ünlü
bilmecesini mânâlı kılan şey zamanın ölüm yönünde akışına delalet etmekten çok,
farklı süre biçimlerinin çok katmanlı birlikteliğine işaret etmesidir: İnsanın
altmış yıllık iki ayaklılığı sfenksin bir iki saatlik öğle vaktine tekabül
ediyor olabilir ve belki Oidipus’a bilmeceyi çözdüren de bu dâhiyane görecelilik
kavrayışıdır. Biz insanlar, dağları ve yıldızları gündelik zamanımızla
algılarsak Everest’in tepesindeki deniz kabuğu fosillerini ya da güneşi hep 8,2
dakika daha yaşlı gördüğümüz gerçeği aklımıza gelmez. Gelmesi de gerekmez; çünkü
gündelik hayatın saatleri gündelik çıkarlar için işler, hem de tıkır tıkır. Bu
işleyiş öyle hırslıdır ki kendinden çok daha büyük bir işleyişe tesir etmeyi
bile başarır: Dünyanın saatini nasıl hızlandırdığımızdan, ömrünü parça parça
nasıl kısalttığımızdan bahsediyorum. Nasıl mı? Bir yerden başka bir yere daha
çabuk varmak için otomobil kullanarak mesela —ozon tabakasının delinmesini
hızlandırarak; ya da tesislerde tavukların büyümesini hızlandırarak —hipofiz
bezlerini uyarıp cinsel olgunluğu ve yumurta verimini artıran yapay aydınlatma
programlarını kullanarak… Bu metni teknolojiye lanet okumak için değil, nereye,
nasıl ve neden bu hızla gittiğimiz üzerine, doğrusal olmayan ve nihai bir
yargıya varmayan —mümkünse oradan oraya sıçrayan— bir sorgulama için yazıyorum.
Gerektiğinde yüklü parçacıkları hızlandırmasıyla ışın tedavisine hizmet edip
ömür uzatan parçacık hızlandırıcılardan da söz edebilirim, ki Stephen Hawking’e
göre zaman makinesine en yakın makine bunlardır.
“Observación de los movimientos
de una mosca sobre el cristal de una ventana desde las 8 de la mañana hasta
las 7 de la tarde de un día de mayo de 1967”
[Bir Sineğin 1967’nin Bir Mayıs Günü
Sabah 8 ile Akşam 7 Arasında Pencere Camındaki Hareketlerinin Gözlemi],
Walter Marchetti, 1968, taş baskı,
kaynak: Walmart
17. yüzyıl bilim insanı Santorio Sanctorius ve “tartı sandalyesi”, gravür,
kaynak: Wikimedia Commons aracılığıyla
J. Quincy, Medicina Statica (1720)
Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır.
—Ahmet Hamdi Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü
Ben gündelik hayatın mütevazı zaman makinelerinden söz etmek niyetindeyim:
Metabolizmayı hızlandıran çay karışımları, saç uzamasını hızlandıran şampuanlar,
bronzlaşmayı hızlandıran spreyler, vücut geliştirmeyi hızlandıran steroidler…
Yürütebildiğimiz tüm bu bedensel zaman operasyonları kuşkusuz ki yüzlerce yıllık
bir araştırma ve geliştirme tarihine sahiptir. Santorio Sanctorius bu spesifik
tarihe eşine az rastlanır bir adanmışlıkla katılır: Otuz yıl boyunca yemek
yemek, uyumak, çalışmak ve sevişmek dahil tüm yaşamsal faaliyetlerini deneysel
bir düzenek olan “tartı sandalyesi”si [static weighing chair] içerisinde
sürdürür ki vücut ağırlığındaki değişmelerle çıkarılan katı ve sıvı atıkların
ilişkisini ortaya koyabilsin. Tıbbi Ölçüm Üzerine [De Statica Medicina] (1614)
adlı yapıtıyla bazal metabolizma alanındaki nicel deneye dayalı çalışmaların
öncüsü olmuştur. Gündelik hayatın mütevazı zaman makinelerinden devam edelim:
Mikro dalga fırın gıda ürünlerinin ısınmasını hızlandırır, fast food ise tüketim
biçimini. İçine konulan koruyucu maddeler ve içine konulduğu buzdolapları gıda
ürünlerinin çürümesini yavaşlatır. Bedene geri dönersek, botoks teni ‘ideal’
yaşta, saç spreyleri ise saçı ‘ideal’ formda dondurmayı dener. Kriyobiyoloji
organları —daha ütopik bir ölçekte ise bütün bir organizmayı— dondurarak
yaşatmayı dener. Kriyobiyoloji gibi, yıldönümleri de ölümsüzlükle savaşır;
onların yöntemiyse kalıcılığı kutlamaktır. Ajandalar ve takvimler geleceği
planlarken ertesi gün hapları, manuel ve dijital silgiler, undo komutu, veri
kurtarma programları, protez organlar, leke çıkarıcılar ve özür dilemek iyi
planlanmamış hatta belki hiç planlanmamış, üstelik de tercih edilmemiş eylemleri
telafi etmeye çalışır. Fotoğraf anları, video süreleri, mimari restorasyon,
dönemleri muhafaza etmeyi dener. Kumbaralar, barajlar, vadeli hesaplar, altın
günleri, yastık altları gelecek için saklar. Nasihatler, paketler, cilalar, hava
tahminleri gelecekten korur. Diplomalar, evlilik cüzdanları, senetler, tapular,
sertifikalı kurslar, “bir beden büyük al, seneye de giyersin”ler ve sigorta
şirketleri geleceği garantilemeye çalışır. Astroloji, kahve falları, rüya
tabirleri, yatırım danışmanlığı, bahis sektörü geleceği bilmeyi umar. Bazı
şeyler de zamanın gelmesini ya da dolmasını beklemek üzerinedir: çayın demi,
efervesan tabletler, mevsim sebzeleri, yumurtadaki civciv, tek ayak üstünde
bekleme cezası, yirmilik dişler, bienaller, saatli bombalar, öldürücü zehirler,
beş nokta avuç patlatan kalp tekniği…1 Öte yandan beklemek, modern toplumlarda
zaman kaybetmekle eş anlamlı gibidir. Yavaşlatılan eylemler ancak olumsuz
sayılanlardır. Yaşlanmak dışında aklıma bir de sindirim geliyor; köpekler için
yavaşlatıcı mama kapları vardır mesela. Sürenin standart birimlere bölünerek
türdeşleştiği, dolayısıyla bir mübadele değeri kazandığı, sonuç olarak da
metalaştığı günümüz düzeninde “vakit nakittir” lafı beklemeyi adeta para
kaybetmeyle bir tutarak değerini azaltıyor. Bu yüzden mevsim sebzelerini
bekleyemeyenler için turfanda sebzeler var, civcivi yumurtadan hemen çıkarmak
için kuluçka makineleri var ve yirmilik dişin çıkmadan önce çekilme olanağı var.
Beklemenin fiziksel jestleri bile —ayak sallamak, volta atmak, ritim tutmak—
şiddet içerir. Ayak sallamak sanki görünmez bir yaratığı tekmelemek gibidir.
Tabii bunlara alternatif “derin derin nefes alma” önerisi vardır ki, o
beklemenin kıymetli olduğu Doğu felsefesinden ödünç alınmış gibidir; ancak Batı,
Doğu’nun yöntemlerini yine kendi güç istenci için araçsallaştırdığında yoga gibi
yavaş bir tinsel eylemin iş performansını iyileştirmek için kullanılan bir
hızlandırıcıya dönüştürüldüğüne de tanık olabiliriz. Beş yıldızlı otellerin çok
elektrik yakan devasa avizeli balo salonlarında yoga eğitimleri vermekte hiçbir
sakınca görülmez. Üstelik bu eğitimler kariyer için faydalı hamleler olarak
görülür. Deneyimin ağırlığına saplı kalmadan, süratle ulaşılmak istenenler
arasında —zenginlik kadar olmasa da— bilgelik de vardır ve “uykuda yabancı dil
öğrenme” iddiaları, “ölmeden önce okumanız gereken 100 kitap” kitapları, kitap
özetleri, hızlı okuma kursları kolay yollar sunar.
La Planete Sauvage (René Laloux, 1973), kurguladığı uygarlığın epistemolojik
rejimi bakımından söz etmeye değer; zira orada eğitim beyne bilgi aktaran
kulaklı aygıtlarla gerçekleşir. Gündelik hayatın zaman operasyonlarından biri
olan eğitim, kuşkusuz ki kültürden kültüre farklılık gösterir. Kimi kültürler
denemeye ve yanılmaya teşvik eder, balık tutmayı öğretir; ampiriktir, yavaştır.
Kimisi de balığı hazır verir, determinist olma riski vardır, aceleci ve
özensizdir. Sadece kahve pişirmenin bile kültürden kültüre ne derece
değişebildiğini düşünürsek, çok katmanlı bir zamansallığa sahip gastronomi alanı
da hiç kuşkusuz farklı yaklaşımları incelemek adına verimli bir zemin
sunacaktır. Fakat kültürel zaman operasyonlarına dair en ilginç çıkarımlardan
biri Slavoj Žižek’in tuvalet analizidir. Buna göre Fransız tuvaletinde atığın
çabucak kaybolması onların devrimci karakterine bağlanabilirken Alman
tuvaletinde bir süre teşhirde kalması onların şiirsel bir gözlem ve sorgulama
dürtüsüyle ilişkilenebilir ve Anglosakson tuvaletinde hareketli bir su akışı
içinde yüzüyor olması da onların pragmatik tarafına işaret ediyor olabilir.
“…zira orada eğitim beyne bilgi aktaran kulaklı aygıtlarla gerçekleşir.”,
La Planete Sauvage, René Laloux, 1973, kaynak: Khiasma
saat, saat kaç hâlâ
bilmem? ben güneş saati kullanıyorum.
—Turgut Uyar, “Büyük Saat”
1972’den bu yana kültürlerarası evrensel bir saat sistemi olarak GMT [Greenwich
Mean Time] yerine UTC [Coordinated Universal Time] kullanıyoruz. GMT’nin
pabucunu dama atan, hiç şüphesiz UTC’nin daha gelişmiş teknolojiye sahip
olmasıdır: İnsan algısının iki yönlü sonsuzluğunda GMT malumatını teleskopla
gökyüzünden alırken UTC malumatını elektro mikroskopla atomdan alır. UTC’nin
standart altyapısı ise TAI [Temps Atomique International]’dir ve dünya çapında
elliden fazla laboratuvarın dört yüzden fazla atomik saatinin değerlerinin
ortalamasını alan çok hassas bir ölçüm yapar. Belki atom saatinin çalışma
prensibine bakmadan önce basitçe saatin ne olduğunu anlamak gerekir. Her koşulda
düzenli periyodik hareket vaat eden her şeyden saat yapılabilir. Yeter ki,
baştaki hareketine hep aynı sürede geri dönebilsin. Doğanın düzenli tik taklarla
tanımlanabilen tüm hareketleri insanlara kamusallığı düzenlemek için vesile
olmuştur. Bu tik taklar optik gözlemlenebilirlikle de kısıtlı değildir. Andaman
Adaları yerlileri takvimlerinde çiçek kokularını baz alırlar. Batı dünyasında da
koku odaklı girişimler vardır. 1633’de Athanasius Kircher, ayçiçeğinin
günedoğrulum eğiliminden faydalanan bir organik saat yapar. Kircher’a göre bu
eğilimin nedeni güneş ve bitkiler arasındaki manyetik ilişkidir.2 Kircher’den
sonra Carl Linnaeus 1751’de çiçek veren bitkileri açma ve kapanma zamanlarına
göre üç gruba ayırarak kapsamlı bir çiçek saati [horologium florae] projesi
ortaya koyar: Hava koşullarına göre değişenler, gün uzunluğuna göre değişenler
ve dış koşullardan bağımsız, sabit bir açma kapanma zamanı olan bitkiler vardır.
Daha sonra 1920’de Anthonia Kleinhoonte fasulye yapraklarının günlük ritmini
ölçmek için geliştirdiği aktograph ile bitkinin değişmez bir biyolojik saati
olduğunu ispatlar. Bitkiler gibi hayvanların biyolojik saatleri de insanlara
ilham olmuş. The Horological Journal 1862’de Alman ormancıların ötücü kuşların
şarkı saatlerini baz alan “ornitolojik saat”ine işaret eder. Dilimizde de “her
şeyin vakti var, horoz bile vaktinde öter” diyen bir atasözü olduğunu
unutmayalım. Modernleşmeyle birlikte mekanik saate geçişimiz zamanın mekândan
çözülmesine neden olur.3 En nihayetinde bütün saatler bir osilatörü temel alır,
yani düzenli tik tak yapan bir frekansı. Atom saati atomun sabit bir frekanstaki
titreşimini sayarak ölçüm yapar. Tanımladığı mekân gözlemlenebilir bir mekân
değildir, atomaltıdır.
Ayçiçeği Saati, Athanasius Kircher,
Magnes, sive de arte Magnetica, 1641, kaynak: The Museum of Jurassic Technology
Çiçek Saati, Carl Linnaeus,
Philosophia Botanica, 1751,
kaynak: Cabinet Magazine
Yavaşlık ile anımsama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır.
Gözümüzün önüne en sıradan bir durum getirelim: Bir adam sokakta yürüyor. Birden
bir şey anımsamak istiyor, ama anı uzaklaşıyor. O anda kendiliğinden yürüyüşünü
yavaşlatıyor. Buna karşılık az önce yaşadığı kötü bir olayı unutmaya çalışan
insan, hâlâ çok yakınında olan zamanda, sanki bulunduğu yerden hemen uzaklaşmak
istiyormuş gibi elinde olmadan yürüyüşünü hızlandırır. Varoluşun matematiğinde
bu deneyim iki temel denklem biçimine girer: yavaşlığın derecesi anın
yoğunluğuyla doğru orantılıdır; hızın derecesi unutmanın yoğunluğuyla doğru
orantılıdır.
—Milan Kundera, Yavaşlık
Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.
—Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi
Sosyal hayatlarımızı düzenleyen soyutlanmış zamana eşlik eden biyolojik ve
psikolojik saatler de taşırız. Biyolojik saatler psikolojik saatlere göre daha
sabit gözükürler, tabii koşullar sabit olduğu sürece. Belki de biyolojik ve
psikolojik ayrıma gitmeden, heterojen bir iç saatten söz etmek daha doğrudur.
Henri Bergson iki farklı zaman türü tanımlar: dış dünyanın ölçülebilen zamanı
ile iç dünyanın bilince özgü zamanı. Homojen zaman ve heterojen zaman… Bu
açıklama antik Yunan’da zamanın iki farklı tezahürü olarak kronos ve kairos’un
örüntüsüne benzer… Kronos —ki Roma mitolojisinde Satürn olan ve resim sanatında
evlatlarını yerken resmedilen titan Kronus ile çağlar boyunca karıştırılmıştır—
kronolojik zamanın tanrısıdır; Kairos ise tarihdışı bir zamana, ‘an’ın nitel
zamanına işaret eden fırsat tanrısı. Bazı anlar koca bir ömür gücünde olabilir.
Muğlak zaman ölçümlerimiz standart zaman ölçümlerimize her zaman eşlik eder,
homojen tarih anlatısının içinde, heterojen anların birlikteliğinden oluşuruz.
Çorap söküğü gibi, yokuş aşağı, tez zamanda, üç vakte kadar, evvel zaman içinde
kalbur saman içinde, bazen, bazı bazı, zaman zaman, sık sık, nadiren, son
zamanlarda, belirli aralıklarla, eskiden, çoğunlukla, ileride, gelecekte,
şimdiden, güpegündüz, sabahleyin, akşamleyin, geceden, demin, eli kulağında,
derhal, hemen, ağır ağır… Bir iç saatin ayarlamasıyla çıkıveren bu zaman
betimlemeleri nesnel değil, özneldir. Matematiksel olarak tanımlı bir değere
tekabül etmez. Konuyla alakalı olarak Muğlak Standartlar Enstitüsü’ne
bakılabilir. Günümüzün muğlak zaman birimlerinden “göz açıp kapanıncaya kadar”
gözde büyütülen bir zaman dilimini hafife almak için, mecaz olarak kullanılır.
Göz kırpmasının ölçülebilir uzunluğu ise 60 milisaniyeye tekabül eder. Ortaçağda
gözlemlenebilen en hızlı harekettir ve dönemin en küçük zaman birimi olan
atomus’un referans noktasıdır. Günümüzün en küçük zaman birimi Planck zamanı ise
10^-43 saniye ile tanımlanır. Doğrudan ölçülebilen en kısa süre 12 attosaniye
(1,2 × 10^-17 saniye) olsa da fizik kanunlarına göre hesaplanabilen en küçük
zaman birimi Planck zamanıdır.
Johannes Buno’nun evrensel tarihinde (1672) İsa’dan önceki her binyıl alegorik
bir imge ile anlatılmıştır. İsa’dan önceki dördüncü binyıl, bir ejderhadır,
kaynak: The Morning News
Zamanı grafik dilde nasıl temsil ediyoruz? Yüzyıllar mitolojik yaratıklara
benzeyebilir mi mesela? Johannes Buno için bu mümkündür. 1672’de MÖ 4. binyılın
episteme’sini bir ejderhanın içine yerleştirir. Olayları ardışık şekilde
konumlandıran modern zihinlerimiz için Buno’nun örüntüsünü çözmek kolay
olmayabilir. Zaman algımızı yöneten bu kronolojik cetvel modeli alt tarafı 250
yıllıktır, ama doğrusal zaman algımız kuşkusuz ki hayli eskidir ve gündelik
hayatın tüm imalatına işlemiştir.4 Bir kitabı ele alalım: Gerek tek yönlü
tipografik akışıyla, gerekse içinde devindiği dilin zaman kipleriyle
(geçmiş-şimdi-gelecek) doğrusaldır. İçindeki ‘ciddi’ bir düzyazıysa anlatı bile
doğrusal olacak, stream of consciousness [bilinç akışı] gibi tekniklere müsamaha
göstermeyecektir.404 Apollinaire güzergâhında —özellikle şiirde— doğrusallığın
yıkıldığı anlar yakalanabilir; ama kanonlaşmadıkları, ‘deneysel’ kaldıkları
vurgulanmalıdır.5 Apollinaire’in kübizmin ateşli bir destekleyicisi olduğu,
sürrealizme de ilham verdiği es geçilmemelidir; zira iki avangard akım da modern
doğrusal zamana alternatif modeller sunar. Kübizmin teklifi daha açıktır:
Rönesans’ın tek noktalı, tanrısal perspektifinden alınan o mükemmel tek pozu,
çoklu bakış açılarından alınan çoklu pozlarla değiştirmek. Sürrealizm de
otomatizmle çizgisel zamanın nedenselliğine saldırır ve absürd anakronizmler
yaratır. İkisi de Kairosçu bir zaman modeli kurar.
“La cravate et la montre”, Calligrammes, poèmes de la paix et de la guerre
(1913-1961), Guillaume Apollinaire, 1918,
kaynak: The Internet Archive
“The Critic”, Kurt Schwitters, 1921,
kaynak: Archive of Affinities ve
“Fluxus Manifesto”, George Maciunas, 1963, kaynak: George Maciunas Foundation
Kronos’un zamanını gözlemlemek için ilginç bir kaynak da board game’lerdir.
Arketipi neolitik dönemin yassı ve delikli taşlarına kadar götürülebilir;6 ancak
günümüzün kronolojik bir hat üzerinde ‘ilerleme’ propagandası yapan board game
tipi Avrupa’da aydınlanma çağı ve kapitalizmin yükselişiyle peyda olur. 17.
yüzyıla dek folklorun bir parçası olan board game artık pazarı yöneten
aktörlerce şekillendirilen bir ticari üründür. Sömürgeci fetihlerin ya da
feribot seferlerinin reklamını yapabilir. John Marshall’ın 1818’de The
Chronological Star of the World, An Entertaining Game ismiyle piyasaya sürdüğü
oyun ise politik propagandanın muhteşem bir örneğidir: Cennet bahçesiyle başlar
ve İngiliz bayrağını tutan savaşçı bir kadının köle ticaretinin kaldırıldığını
müjdeleyen kâğıdı ile, ‘aklın yolunu’ adım adım tasvir ederek biter. Board
game’in bu gelişken ve ereksel hareketi Hegelci anlamda çok hayırlı bir ‘tarihin
sonu’ anlatısı tarifler.7 Hegel’e göre tin diyalektik ilerleyişinin son aşaması
olarak ereğini gerçekleştirir ve özgürleşerek kendisinin eksiksiz bilgisine ve
bilincine ulaşır. 90’larda hükümet şekli olarak liberal demokrasiyi politik
evrimin son noktası sayan Francis Fukuyama’ya çok tartışılan “tarihin sonu”
nidasını attıran anlatı da budur. Eğer ‘postmodern’ hâlâ anlamlı bir kavramsa,
anlamı genelleyici ve indirgeyici bu büyük anlatılara —Jean-François Lyotard’ın
ifadesiyle ‘meta-anlatılara’— ikazdan ibaret. Postmodern, varılması gereken
mutlak bir hakikat yerine çoğul oluşlar, spontane etkileşimler ve değişken
anlamlar önerir. Dolayısıyla postmodern de —stratejilerini örnek aldığı avangard
akımlar gibi— doğrusal değildir.
2. Tanyeli, U. (2016). Sınıraşımı Metinleri. İstanbul: Akın Nalça Kitapları. s.
134–139.
3. Dolayısıyla saat düzeneğinin —su dolu bir saksının içine yerleştirilen bir
ayçiçeği, ona saplanmış bir iğne ve onu çevreleyen bir dairesel cetvel— bulutlu
havalarda bile doğru çalışmasını bekler; ancak ne saati ne de gezegenlerin
hareketini manyetizmaya bağlayan açıklamaları bilimsel gerçeklik taşımaz.
4. Grafton, A., ve Rosenberg, D. (2010). Cartographies of Time: a History of the
Timeline. New York: Princeton Architectural Press.
404. Bu notu anakronik bir dipnot olarak konumlandırmak istiyorum. Bu yüzden
dipnot sırasına aykırı bir dipnot numarası verdim. 404’ü ise, hem yapıştırıcıyı
çağrıştırdığı için hem de HTTP’de bir hata kodu olduğu için seçtim. Neden
yapıştırıcı? Çünkü içerikte ne kadar akrobasi yaparsam yapayım, sentaksta
gelişmeci bir tutkallama hareketi yapmalıyım. Bu dipnota referans veren
cümlemden sonra birdenbire kurbağalarda dolaşım sisteminden söz etme hakkım yok
—tabii onu bir önceki cümleye yapıştırmadığım sürece. Ya da yazdığım cümleyi
yeniden, başka kelimelerle kurma hakkım da yok, çünkü düşüncemi doğrusal olarak
‘ilerletmem’ gerekir. Örneğin Ferit Edgü’nün Yazmak Eylemi, Bir Toplumsal
Siyasal Olay Üzerine 101 Çeşitleme kitabı ilerletmekten çok çeşitlemek
üzerinedir. Pek yaygın bir tavır olmadığını söylememe gerek yok. 404’ün bir hata
kodu olması da bu açıdan anlamlı; çünkü anlatıyı heterojenleştirecek her fikir
karantinaya alınmalıdır. Dipnot bölümü kaynak vermenin yanı sıra, anlatının
gelişimine tuzaklar kuran bu caydırıcı düşünceler için bir rehabilitasyon
merkezi olma özelliğini de taşır.
5. Apollinaireci güzergâhta en ilham verici bulduğum insanlardan biri Kurt
Schwitters’tir; çünkü şiirlerindeki akışkan zaman bütün hayatına nüfuz etmiştir.
Merzbau işi ilerlemeci zaman modeline alternatif bir tektonik sunarak akışkan
bir mimarlık ihtimali kurar. Daha önce “Mimarlık ve Toz” metnimde bunu biraz
açıklamaya çalışmıştım. Ayrıca Fluxus, happening’ler, enstalasyon sanatı ve
performans sanatı da yine bu güzergâhtan ilerlemiştir.
6. Aruz, J., ve Benzel, K, & Evans, J. (Ed.). (2008). Beyond Babylon: Art, Trade,
and Diplomacy in the Second Century B.C.. New Haven, CT: Yale University Press,
s. 151.
7. Örneklemeye oyun tiplerinden devam edersek, sabit bitiş noktası olmayan,
ileri geri hareket edebilen, hedefe süratle varmaktansa oyunun tadını çıkarmaya
odaklanan FRP’den (Fantasy Role Playing) konuşabiliriz. Medya teorisyeni Douglas
Rushkoff’a göre video oyunları da böyledir: Bitirmek değil, uzatmak üzerinedir
—James Carse’ın tabiriyle infinite game [sonsuz oyun] olarak kurulur. Tabii bu
durum 70’lerin tek amaçlı, tek düzlemli, sabit planlı —oyuncunun edimleriyle
dönüşmeye kapalı— oyunları (Bakınız: Pac-Man) için geçerli olamaz; ancak GTA
gibi açık dünya oyunları seçimlerle sürekli yenilenen ve genişleyen, deneylere
açık, merkezsiz mekânlar sunar. Oyundan zevk almak onu başarıyla tamamlamaktan
daha önemlidir ve görevleri görmezden gelip şehri keşfetmek de mümkündür. Bu
muazzam ihtimaller ağı aklıma 19. yüzyıl filozoflarından Charles Renouvier’nin
diagramını getirir —ki kendisi aydınlanmacı tarih felsefesinin ilerleme
takıntısına derinlikli muhalefet getirmiş, refleksif bir tavırla “mantık” öncesi
dönemleri “mantık” ile açıklamaya çalışma paradoksunu ortaya sermiştir.