Yapım Tarihi - 1999
Süre - 00:39:00
Format - Belgesel, Renkli, Türkçe
Yönetmen - Sedat Yılmaz
Metin Yazarı - Sedat Yılmaz
Kurgu - Hüseyin Karabey
Kameraman - Hüseyin Karabey
Yapım - BEKSAV Sinema Atölyesi
Filmin oyuncularının hemen hepsi amatör- Tutuklu aileleri, çizerler, yazarlar...
Yetmişinci Gün, 1996 yılında yapılan ve 69 gün Süren ölüm orucu eylemleri
bittikten sonra Ölüm orucu ve Süresiz Açlık Grevinin 70.gününde hastaneye
kaldırılan, gazilerin öyküsü “Yetmişinci Gün”, 2 Haziran 2000’de Muammer Karaca
Tiyatrosu’nda ilk gösterimi gerçekleştiren film iki seansta yapıldı. Bu
gösterimde, yetmişinci günü yaşayan geçek kişilerde vardı, ölüm oruçlarını
izlerini bedenlerinde taşıyanlar da...
33 dakikalık, 2000’de yapılan filmin oyuncuları BEKSAV Tiyatro oyuncuları, MKM
oyuncuların yanı sıra amatörlerde yer alıyor. 37. Antalya Altın Portakal Kısa
Film Video Festivali’nde “Özendirme Ödülü” almıştır.
Filmin çıkış tarihinden bu yana çeşitli illerde defalarca gösterilen “Yetmişinci
Gün” filmi, F tipi hapishanelerine karşı yapılan ölüm oruçlarının yoğun bir
şekilde tartışıldığı bir dönemde, yani 19 Aralık katliamından 5 gün önce,
Denetleme Kurulu tarafından incelenmiş Sinema, Video ve Müzik Eserlerinin
Denetlenmesi hakkındaki yönetmenliğin 9. maddesi uyarınca yasaklanmıştır.
Denetleme Kurulunda ise Kültür Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Milli Eğitim
Bakanlığı’nın temsilcileri, SESAM, MESAM, bir sinema sanatçısı(Aytaç Arman), ve
MGK’nın bir temsilcisinden oluşuyor. Denetleme kurulunu oluşturanların arasında
ordu temsilcisinin bulunması bir sinema eserini değerlendiren bir kurulun asıl
işlevinin ne olduğunun ipuçlarını veriyor.
“Yetmişinci Gün”ün yasaklanmasından kısa bir süre sonra da, İstanbul Film
Festivali’nin “İnsan hakları” bölümüne kabul edilmesine rağmen -daha önce
Antalya Kısa Film Festivalinde ödül alan film- “ele aldığı konuyu yeterince
sanatsal işleyemediği” için festival programından çıkartılmıştır.
Kaynak
BEKSAV Sinema Atölyesi
BEKSAV Sinema Atölyesi, Yetmişinci Gün’de böyle bir çalışma yapmış.
Yetmişinci Gün, 1996 yılında, E tipi diye adlandırılan “hücre tecridi” uygulamasına karşı 69 gün Süren açlık grevlerinin bir dönemini anlatıyor- Açlık grevinin ölüm orucuna dönüşüp başarıya ulaştığı günlerin sonrasını. Tıp fakültelerinde tedavi koşulu gereği, tutuklular fakülte hastanelerinden birine getirilirler. Sağlıkçılar, direnişçileri hayata döndürmek için uğraşmaktadırlar. Önlerinde iki engel vardır, direnişçilerin sağaltılmasının doğru olmadığına inanan, tedavi için gerekli koşulları olanaksızlaştıran güvenlik görevlileri ve direnişçilerin bazıları. Bilinçleri yarı kapalı olan direnişçiler, uzlaşmaya varıldığına inanmamakta, tedaviyi reddetmektedirler. Film, bu noktada, insanlığını yitirmemiş sağlıkçı ve doktorların destanına dönüşüyor. Tutukluların yatağa zincirlenmelerini önlemeye çalışan, bu yüzden tehdit edilen doktorlar, yakınlarıyla görüşmelerinin tedavinin bir parçası olduğuna görevlileri iknaya çalışan hemşireler...
Sonuç, insanlıktan yana olanlarındır.
Ailelerin yakınları ve yakınlarının durumundaki tüm tutuklular için çırpınışları, “Ben aldığım Emre uyarım, siz daha yukarılarla görüşünden başka söz bilmeyen görevliler, insan yaşamını her türlü yönergeden üstün tutan doktorlar, hemşireler arasında durgun ve tepkisiz tek kişi vardır. Hastanenin paspasçısı. Erdal Öz’ün işkenceyi anlatan bir öyküsündeki temizlikçi kadını anımsatan bu görevli, tıpkı Öz’ün öyküsündeki kadın gibi simgesel bir kişilik. Tarafsız kalmayı seçerek taraf olan, tepkisiz halk kesimi. Yönetmen bu kişilik için, bence gerekli bir zorlamaya da gidiyor, tutukluların onun için düşündüklerini dile getirtiyor- O bir emekçidir, hırpalanmamalıdır. Bu yorum bence gereksiz. Gereksizliği de bir hemşirenin yanıtıyla vurgulanıyor- Biz emekçi değil miyiz? Tepkisizliğin, söylenen her resmi yoruma inanmanın işçi sınıfının bir özelliği olduğu gibi bir tartışmaya yol açacak bir tavır hatası bu. Daha uzun bir filmde, bu paspasçının davranışının nedenleri, örneğin bu davranışa yol açan geçmişi öykülenebilir, bu kişilik tümüyle aklanabilir ya da suçlanabilirdi. Ancak 39 dakikalık bir filmde buna olanak yok. Bu olanaksızlık, slogan bir cümleyle filmin akışının kültleşmesine yol açıyor. Tutukluların emekten ve emekçiden yana oluşlarının altı beceriksizce çiziliyor.
Yetmişinci Gün, anlatımında açlık grevindekilerin dünyayı algılayışını filme katmaya çalışmış. Bulanık görüntüler, dayanılmaz şiddette yankılanan sesler vb. Seyirciye ölümle yaşam arasındaki sınırın ağırlığını yansıtan bu bakış açısı, oyuncuların amatörlüğünü, yönetmenin acemiliğini örtüyor. Filmin girişinde, dönemin Adalet Bakanı’nın sözlerine eşlik eden mum görüntüsünün cılız simgeselliğini de.
Yetmişinci Gün, bir ilk yapıtın acemiliği yanında sıcaklığını ve içtenliğini de taşıyor. Dilerim, yeni gösterimlere ulaşarak, bellek tazelemeyi sürdürür. Bu, hücre tipi cezaevlerinin gündemde olduğu günlerde çok önemli.
Yetmişinci Gün’ün ilk gösterimi, 2 Haziran’da Muammer Karaca Tiyatrosu’nda gerçekleşti. Bu gösterimde, yetmişinci günü yaşayan gerçek kişiler de vardı, ölüm oruçlarının izlerini bedenlerinde taşıyanlar da. Sanatın gerçekliği ile yaşamın gerçekliğinin kesiştiği bu görüntü, yeni ölüm oruçlarını engellemek için herkesi göreve çağıran bir annenin sözleriyle noktalandı. İnsanca bir yaşamı savunmak, hiçbir cezanın işkenceye dönüştürülmemesi gerektiğini savunmak zaten her insanın, insanım diyenin görevi değil mi?
Sanatın, özellikle toplumcu gerçekçi sanatın özelliklerinden biri, yaşadığı çağın tanığı olmaktır. Çağına tanıklık etmek, onu yargılamak, irdelemek, yeniden yorumlamak demektir bir bakıma. Geri bırakılmış ülkelerde, toplumun bellek zayıflığını önlemek sanatçının görevi olur böylece. Bu görevi yüklenen yazarın, ozanın önünde okunabilmek engeli vardır. (Belleksiz toplumların okuma oranlarının düşük olduğunu da anımsayalım.) Bu durum, görsel sanatların önemini artırır, görevini de ağırlaştırır. Günümüzde görsel sanatların en etkili dalı kuşkusuz sinema. Özellikle belgesel sinema.
Kıyımları, yıkımları tümüyle anında belgeleyemezsiniz elbet. O zaman belgesel özellik taşıyan filmler tasarlamalısınız. Yaşanan olayları, yaşayanların anlatımını da katarak yansıtmalısınız.