Yapım Tarihi - 2023
Süre - 00:00:00
Format - Uzun Belgesel, Renkli, Türkçe
Yönetmen - Hasan Özgen, Kurtuluş Özgen
Uygarlık-medeniyet büyülü bir kavram…Ancak günümüzün “medeniyet” kavramı, modern
kapitalizmin toplumları sömürgeleştirme evresinin miras ve bu bakış Dünya’yı
“uygarlar” ve “barbarlar” olarak ikiye bölüyor. Küresel emperyalizm de bu
ideolojiye dayanarak dünyanın her tarafını işgal edip yağmalıyor, halkları
köleleştiriyor. Belgesel, Türklerin tarihi üzerinden “uygar-yerleşik” olanla
“barbar- göçer” olanın tarihsel köklerinden bakarak yola çıkıyor. Göçer gelenek
ile yerleşik mülkiyetçi toplumların iş birliği ve çatışmasından doğan devlet
anlayışına değiniyor ve Türklerin bu mirası, Anadolu’da gerçekleştirdikleri
Selçuklu ve Osmanlı gibi yerleşik toplum-devlet yapıları üzerinden de ele
alıyor. Belgesel, kaba ve etnik milliyetçiliğe de hamaset yerine akıl ve bilgi
odaklı bakmanın sonuçlarını gösteriyor. Tarihin kahramanlar kadar, toplumların,
kurumların, gelenek ve kültürlerin de tarihi olduğunu vurgulamaya çalışıyor.
6. Foça Uluslararası Arkeoloji ve Kültürel Miras Belgesel Film Festivali,
Gösterim Seçkisi. 2023
Kaynak
Foça Uluslararası Arkeoloji ve Kültürel Miras Belgesel Film Festivali
Anne Türkler Geliyor!
Nöbetçi Ajans'tan Hasan Özgen ile finali Edirne'de olacak Kültür ve Turizm
Bakanlığı desteğiyle hazırlanmakta oldukları belgesel hakkında konuştuk.
HUDUT :“Anne Türkler Geliyor” genellikle Avrupa'da kullanılır, neden böyle bir
başlık seçtiniz çalışmanıza?
H.Ö. :Batı'da Türk imajı adlı bir kitap okuyordum, orada bir makalede belli bir
yaşın üzerinde olan her Avrupalı mutlaka Türkler geliyor diye ile korkutulmuştur
diye yazıyordu. Barbar Türk kavramı batıda bu kadar yaygın kullanırken biz ne
yapıyoruz diye düşündüm. Ne yazık ki, özellikle son dönemde TV dizilerinde bu
imajı güçlendirecek savaş ve şiddet içeren konular işleniyor. Biz en az bin
yıldır bu coğrafyadayız, bu dönemin büyük bölümü toplumların birbirini
gırtlakladığı, savaştığı yılara karşılık geliyor. Bizden çok daha büyük şiddet
uygulayan ordular da geçti bu sürede; Haçlılar, Moğollar gibi, ancak hiçbirisi
kalıcı olamadı. Bu topraklarda kalıcı olduysak, bunu sadece kılıç gücü ile
açıklayamayız.
HUDUT : Peki sizce bunun nedeni nedir?
H.Ö. : Çünkü biz bu topraklara kültür taşıyıcısı olmuşuz. Uzak Asya'dan kona
göçe bu topraklara gelirken hem kendi kültürümüzü hem de o zorlu yollarda
etkileşime girdiğimiz yerleşiklerin kültüründen parçalar getirmişiz. Ve bu
coğrafyada yaşamakta olan yerleşiklerle bazen uzlaşarak, bazen çelişerek yeni
bir sentez yaratmışız. Bu topraklarda bizi kalıcı kılan da bu sentezdir.
HUDUT : Siz bir anlamda “Barbar Türk” ile “vahşi göçerler” kavramlarını
tartışmaya mı açıyorsunuz?
H.Ö. : Evet çıkış noktamız bu. Yerleşikler medeniyeti üretti, göçerler ise
vahşiydi algısı aynen “Barbar Türk” kavramında olduğu gibi ciddi bir yanlış.
Hatta asıl medeniyet ve kültür taşıyıcılarının göçerler olduğunu söylemek bile
olanaklı.
G.R : Osmanlı İmparatorluğu yerleşiklerin kültürel, siyasi ve ticari mirası
üzerinde gelişmedi mi? Göçerlerin Osmanlı'da önemi nerede?
H.Ö. : Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluş dönemine bakarsak kurucuların göçer
Türkmen boyları olduğunu görürüz. Sadece ilk kuruluş değil, Osmanlı yüzünü
batıya döndüğünde gerek ordu, gerekse yöneticiler oldukça aynı türden bir yapı
gösterir. Bektaşi Türkmenler'in çok daha önceden giderek etkinlik sağladığı,
taraftar topladığı bölgelerin olduğunu biliyoruz, yine önemli fetihlerin de bu
savaşçılar ile geldiği biliniyor.
HUDUT : Ancak Osmanlı İmparatorluğu evrensel bir güç olduğunda bu bahsettiğiniz
kurucu gücün etkinliği kalmıyor mu?
H.Ö. : Tarihimizde Fatih Sultan önemli ve büyük bir kişilik. Osmanlı
İmparatorluğu'nu kuran, kurumlaştıran insan. Ve ardıllarının hiçbirinin
yapamadığı kadar dünyaya, gelişmelere açık bir sultan.
Ancak “Devlet-i müebbet” denilen organizmayı, Türkmen aristokrasini yok ederek
kuruyor. Böylece konargöçer Türkmenler'in devlet içindeki etkinliği, ortaklığını
sona erdiriyor. Bir imparatorluk kuruluyor ama, bu kapı kullarının başrollerini
paylaştığı bir devlet oluyor. Ve konargöçer Türkmenler'in toprak rejimi yüzünden
devletle zaten var olan çelişkisi büyüyor. Yani bir anlamda, Osmanlı kendi göçer
aşiretlerinin gücüne bağlı olarak kurduğu devleti, giderek bu aşiretlere
yabancılaşarak, onları yönetim ortaklığından uzaklaştırarak korumak zorunda
kalıyor.
Bu olgu, romantik ve duygusal olarak değerlendirilecek bir olgu değil. Çünkü bir
de devlet olmanın diyalektiği var. Bütün Ortaçağ devletleri gibi Osmanlı da
toprak rejimine bağlı askeri/ fetihçi bir devletti. Bir yandan gaza için, fetih
lojistiği için ihtiyaç duyduğu Türkmen konargöçerlere ihtiyacı vardı, öte yandan
bunları yerleştirmek zorundaydı. Vergi almak, asker yapmak vb nedenleriyle.
Osmanlı imparatorluk tarihi bir bakıma bu çatışmayla geçti.
Osmanlı toprak sistemi giderek tutucu bir karakter de taşıdı. Mehmet Genç
hocanın ifadesiyle ne toprağın verimliliğini ve ne de tarımsal teknolojiyi dert
edindi. Cumhuriyetimizin ilk yıllarını karasabanla geçirdiğimizi anımsayalım.
Ancak esas yanılma, bu devleti “ebed” sanan, buna inanan tutucu yapının dünyada,
özellikle Batı'da olup bitenlere aldırmaması, anlamak istememesidir. Ne sermaye
birikimine, ne de bilimsel aydınlanmaya ilgi duymadı….Ve açılan bu makas hala
sorunumuz olamaya devam ediyor.
HUDUT : Edirne bu belgesel çalışmanızın neresinde yer alıyor?
H.Ö. : Edirne belgeselin finali olacak. Bunun birkaç nedeni var. Osmanlı'nın
başkenti Edirne'den İstanbul'a taşınırken gaziyanların/ fetihçi unsurların karşı
çıktığı bilinen bir gerçek, bunu iyi anlamak ve yorumlamak gerekiyor. İstanbul
başkent olduktan çok sonra Selimiye Camisi'nin Bursa ve İstanbul yerine
Edirne'ye yapılmış olmasını yeniden değerlendirmek ve anlamak zorundayız. Bugüne
değin yapılan açıklamaların hiçbiri yeteri kadar inandırıcı değil ve belgeler
ile desteklenmiş değil. Osmanlı nasıl ilk Mevlevihane'yi Edirne'de yaparak bir
mesaj vermek istemişse yine Selimiye'yi de Fatihan Türkmenler'in Başkenti
Edirne'ye yaparak bir saygı duruşu göstermiş olamaz mı?
Kaldı ki Bursa, daha sonra bir “maneviyat başkenti “olarak önemini koruyor.
Edirne'nin de böyle bir anlamı olmalı. Sadece bir fetih kapısı değil Edirne. O
gazacı ruhun aradığı, beslendiği sultanların, erenlerin, velilerin de kökleştiği
bir “mana kenti”… Bizce bu çok yönlü mirasa, birikimlere bir saygı anıtı
Selimiye…
HUDUT : İlginç bir bakış açısı, önemli bir tartışmayı başlatacaksınız sanıyoruz.
H.Ö. : Evet farklı bir bakış açısı getirmeye çalışıyoruz, sonuçta biz tarihçi
değil, belgeselciyiz, soruları sorarız tarihçiler tartışır.