Yapım Tarihi - 2023
Süre - 00:35:00
Format - Belgesel, Renkli, Türkçe
Yönetmen / Director - Çetin Ak
21 Yüzyılda Çaresizliği Yaşadık…
Türkiye’de 6 Şubat depreminde, Adıyaman’a bağlı Gölbaşı ilçesinde 1300 metre
rakımda bulunan Kalemkaş Köyü büyük ölçüde yıkıldı ve köyde çok sayıda kişi
hayatını kaybetti. Depremin ilk 3 günü kendilerine ulaşılamaması üzerine
köylüler kendi aralarında kurdukları dayanışma ile hayatta kaldı. 3 gün boyunca
kar sularını eritip içme suyu olarak kullandılar, hasatta topladıkları üzümleri
yiyerek hayatta kaldılar. Köylüler daha sonra da aylarca kendi aralarında
kurdukları dayanışma ile çadırlarda yaşamını sürdürdü. Acının, umudun,
dayanışmanın hikâyesi…
14. TİHV İnsan Hakları Belgesel Film Günleri, Gösterim Seçkisi. 2023
Kaynak
TİHV İnsan Hakları Belgesel Film Günleri
Bize dilenci ruhunu adapte etmeye çalışıyorlar
Bülent Aytaç Yoldaş ve Çetin Ak, depremin ardından üç gün kendi hallerine
bırakılmış Kalemkaş köyünde yaptıkları röportajlardan oluşan "Üç Gün"
belgeselini anlattı.
Adıyaman’ın Gölbaşı ilçesine bağlı Kalemkaş köyü, 6 Şubat depreminin ilk üç
gününde kendi kaderine bırakılmış yerlerden biriydi. Köylüler karı eriterek su
içti, kendi hasatlarından kalan yemişlerle beslendi. Kendi aralarında ördükleri
dayanışma ağıyla hayatta kalan köye sonradan ulaşan Bülent Aytaç Yoldaş ve Çetin
Ak burada dayanışma faaliyetlerine katıldılar. Köylülerin kendi çektikleri
görüntülerden ve sonrasında yaptıkları röportajlardan oluşan “Üç Gün”
belgeseliyle buranın hikayesini anlattılar.
Oradaki dayanışma deneyimini ve üzerine çektikleri belgeselin yapım sürecini
yönetmenleri Bülent Aytaç Yoldaş, Çetin Ak ve Kalemkaş Köyünün Muhtarı Cengiz
Kanoğlu ile konuştuk. Ak, “Umarım bu belgesel bir kere daha yüzümüzü oraya
çevirmemize vesile olur” derken Yoldaş amaçlarının dayanışma köprüsü inşa etmek
olduğunu söyledi. Kanoğlu ise “Bize dilenci ruhunu adapte etmeye çalışıyorlar.
Bizim bunu aşmamız lazım” ifadelerini kullandı.
6 Şubat’ta ülke çapında büyük bir yıkım yaşandı. Bu süreçte oradaydınız, orada
bulunarak bu belgeseli yaptınız. Biraz o süreçten bahsedebilir misiniz?
Çetin Ak: Biz zaten deprem dayanışma çalışması için oradaydık. Ben Hatay’daydım,
Bülent ağabey Adıyaman’da. Sonra yollarımız tekrar bu çalışma içerisinde
Adıyaman’ın Gölbaşı ilçesinde kesişti. Aslında anlatılacak çok hikaye vardı
orada ama zaten herhalde ilk üç-dört ay tamamen bu dayanışma faaliyeti sürdü. O
yüzden açıkçası o esnada kamerayı getirmek, ses sistemini getirmek ve orada
çekim yapmak hiç aklımıza gelmedi. Sonrasında belgesel yapım sürecinde aslında
köylülerin kendi çektiği görüntülerden çok yoğun şekilde faydalanmış olduk ve
ikinci kısmı bize ait görüntülerin, birinci kısımdaki arşiv görüntüleri
köylülere ait.
Bülent Aytaç Yoldaş: Belgesel fikri aslında bizim kafamızda yavaş yavaş
şekillenmeye başladığında biraz da köydeki insanların talep ettiği bir şey oldu.
Onlar bizden bu yaşananların belgelenmesini istediler. Ben altıncı yedinci
günden itibaren belgeselde gördüğümüz o mavi çadır varken oraya gitmiştim. O
günden bu yana aslında o üç gün içerisinde kayıplarını toprağa vermişler,
onlarla beraber aslında acılarını da toprağa vermişler. Ondan sonra
odaklandıkları şey yaşama yeniden tutunma olmuş. Biz oradayken, dayanışma
faaliyetleri sırasında, yani onların o ilk üç gün, altı gün, yedi gün geçtikten
sonra belgeseli belki de yapıncaya kadar ben yüzü asık, öfkeli, sinirli, ağlayan
insan görmedim. Dördüncü, beşinci aya geldiğimizde o çadır köyde yavaş yavaş
travmalar açığa çıkmaya başladı. O süreç içerisinde o travma bastırılmıştı. Biz
yardım kuruluşu değiliz ama dayanışma kültürüyle yaşamı yeniden inşa edebiliriz.
O da günübirlik ilişkilerle değil, uzun soluklu ilişkilerle inşa edilebilir.
Bundan sonrası için hedeflediğimiz şey bir dayanışma köprüsünü inşa etmek.
"NE YAŞANDIĞININ DUYULMASINI İSTİYOR İNSANLAR"
Hem film yapım sürecinde görüştüğünüz, röportaj yaptığınız insanlarla olan
ilişkinizde hem de film gösterimlerinde bu duygularla tekrar
yüzleşmek/yüzleştirmek konusunda kaygınız oldu mu?
Ç.A: Oldu tabii. Ben de Gölcük depremini yaşamış biriyim. Benim için de bir kere
daha travmatik olmuş oldu bütün bunlarla karşılaşmak. Onlarla orada aylarca bir
bağ kurmuşuz, bir dayanışma çalışması yapmışız ama ilk defa oturup bir kamerayı
açıp onlardan yaşadıklarını anlatmalarını istedik. Ama böyle anlatmak zorundayız
ne yazık ki. Bunun başka bir yolu yöntemi yok. Benim açımdan zorlayıcıydı,
Bülent açısından da orada anlatanlar açısından da zorlayıcıydı. Ama bir yandan
yaşadıklarını anlatmak da istiyorlardı. Bugün hâlâ insanlar çadırlara kısmış
durumda. Hatay’ı geçen su bastı. Sanırım konteynerde yaşayacaklar kışın. Bir
sürü söz verildi ama milim milim ilerliyor. Doğal olarak ne yaşandığının
duyulmasını istiyor insanlar. Sekizinci aya giriliyor sorunları hâlâ aynı
duruyor. Tüm deprem bölgelerinde, özellikle Adıyaman ve Hatay’da. Umarım bu
belgesel bir kere daha yüzümüzü oraya çevirmemize vesile olur.
"MİKRO ÖLÇEKTE BİR BELGESEL"
Bu konuda birçok belgesel çekildi. “Üç Gün” belgeselinin diğerlerinden ayrılan
özellikleri neler?
B.A.Y: Bu belgeseli diğerlerinden ayıran bence iki tane temel şey var. Bir
tanesi orada yaşayan köylülerin kendi çektikleri görüntüler. Bu görüntüler
belgeselin büyük çoğunluğu. Enkazdan da görüntüler var. Enkazda kalanların
çektiği görüntüler var. Onları biz bilinçli olarak kullanmamayı tercih ettik.
Bir diğer özelliği de bugünün medya dünyasında gerek sosyal medyada gerek ana
akım medyada (muhalif medya da dahil) hep daha makro ölçekte meseleler ele
alındı. Hatay gündeme geldi, Adıyaman gündeme geldi vs. Ama gerçekten Kalemkaş
gibi, Harmanlı gibi yıkımın çok olduğu belki onlarca, yüzlerce köy var, belki
hiç duymadığınız yerler var. Malatya’nın bir sürü köyü var. Bu çok mikro ölçekte
bir belgesel ama işte o büyük kentlerin dışında, o küçük köylerde yaşayanların
hikayesini anlatması açısından da bence diğerlerinden ayrışan bir iş oldu.
"DAYANIŞMA BUGÜN NASIL OLDUYSA YARIN DA ÖYLE OLACAK"
Orada bir muhtar olarak dayanışmanın parçasıydınız. Belgesel de dayanışmayla
yapıldı. Şimdiden bakınca o süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?
Cengiz Kanoğlu: Biz depremi yaşadık. Depremin ilk saatlerinde insanlar uzağa
bakıyordu, hiçbir şeyi görmüyordu insan, hiçbir şeyin farkında değildi. Kesin
acı yaşamış, bunu bilir insanlar. Ama boş bakış dediğimiz yok mu? Sanki
yaşıyorlardı ama tamam birileri ölmüştü onların gözü kapalıydı ama görenler de
gördükleri hiçbir şeyin farkında değillerdi. Ben sorumluluğum gereği dik durmak
zorundaydım. Tutunabilecek bir el arıyorsunuz. Öyle vaatler, öyle sözler
veriliyor ki gelen insanlar artık bir hafta geçince geliyorlar, asıyorlar
kesiyorlar. Şunu yapacağız, bunu yapacağız ama arkasının boş olduğunu
görüyorsunuz. Sadece o gün bir göstermelik orada bir profil ya da bir resim
çekiniyorlar. Sonra biz çadırlara geçtiğimizde vatandaşları toplayıp dedim ki
“Arı bile kışın ölmemek için bir araya geliyor.” Bizim bu ruhla hareket etmemiz
lazım. Ağlamamamız lazım. Hep güleceğiz. İşte biz bunu başardık.
Nasıl başardınız bunu?
C.K: Dışarıdan gelen insanlar bu sefer bize diyor ki “Siz hiçbir şey
yaşamadınız, siz çok iyisiniz.” İnsanlar “Mücadele ettiniz, omuz omuza verdiniz,
el ele verdiniz, toparlandınız” demiyor. Bize dilenci ruhunu adapte etmeye
çalışıyorlar. Bizim bunu aşmamız lazım. Dayanışma bugün nasıl olduysa yarın da
öyle olacak. Başkalarının başına geldiğinde biz yine dayanışacağız, yine yardım
edeceğiz. Biz bunu başarırsak, biz bunu yaparsak bizim birbirimize faydamız
olur. Herkes bulunduğu yerden birinin elini tutacak, omuz verecek, destek
olacak. Biz anca böyle ayakta kalabiliriz. Belgeselde en büyük amaç bu bir örnek
teşkil etsin diyeydi. Biz Kalemkaş olarak bu mantıkla hareket ettik.