Tarladan Fabrikaya Bitkisel Yapın Elde Edilişi- Unilever




Yapım Tarihi - 1964
Süre - 00:00:00
Format - Belge Film, Siyah Beyaz, Türkçe, 35mm

Yönetmen - Ömer Lütfi Akad




Ömer Lütfi Akad

1965 yılında ilk Unilever-Türkiye belgeselini çeken Ünlü yönetmen Ömer Lütfi
Akad- "SANA ve VİTA, Türkiye'nin yağ ihtiyacını büyük oranda karşıladı."

Türkiye'de yaşayan çoğu insan Ömer Lütfi Akad ismini duymuştur. Duymayanlarımız
ise Damga (1948), Vurum Kahpe'ye (1949), Tahir ile Zühre, Ak Altın, Ana (1966),
Arzu ile Kamber, Beyaz Mendil (1955), Bir Teselli Ver, Diyet (1973), Düğün
(1973), Gelin (1974), Gökçe Çiçek (1972), Irmak (1972), Rüya Gibi, Dört Mevsim
İstanbul ve daha onlarcası gibi en az bir filmini izlemiştir.

Akad, asırlık yaşına rağmen üniversitede gencecik öğrencileri eğitiyor,
bilgilendiriyor ve onlara deneyimlerini aktarıyor. Evet o asırlık bir çınar ve
Türk sinemasının önemli yönetmenlerinden biri, bir duayen. Cumhuriyet
tarihimizin üç kuşağı, onun filmleri ile büyüdü. Akad, ilk filmini yaklaşık
altmış yıl önce yani 1940'larda çekti. O gün bugündür bu asırlık delikanlı
yüzlerce sinemacı yetiştirdi...

Akad'ın altmış yıllık sinema deneyimde çektiği bunca film arasında Unilever için
hazırladığı "Tarladan Fabrikaya Bitkisel Yağın Elde Edilişi" adlı belgeseli de
var. Bu çalışma, şu an sinema tarihimizin tozlu arşivlerinde bulunuyor. Unilever
ile ilgili internette araştırma yaparken bu belgesel ile ilgili bilgilere de
rastladık. Ömer Lütfi Bey'e ulaşmaya çalıştık. Üniversite telefonunu tespit
ettik. Ancak Ömer Bey'e bir türlü ulaşamadık. Yılmadık ve ev telefonunu tespit
ederken bir şey daha öğrendik. Lütfi Bey'in isminin başındaki "Ömer" meper
babasının adıymış. Nüfus kayıtlarında adı "Mehmet Lütfi"... Karşılıklı
görüşmemiz sırasında "Ömer benim babamın adıydı" dedi. Yıllardır Ömer Lütfi Akad
diye bildiğimiz, duyduğumuz, tanıdığımız asırlık çınar Mehmet Bey ile hem 1965
yılında çektiği Unilever belgeselini ve hem de sinemamızı konuştuk. Türk
Sinemacılar Kuşağı'nın ilk üyelerinden biri olan Ömer Lütfi Akad, şu an mesleki
birikimlerini ve yaşadıklarını kitaba aktarmaya çalışıyor. "Hastalığım el
verirse yakında tamamlayacağım" diyor. Hasta haline rağmen bizi kırmadığı için
kendilerine buradan teşekkür ediyoruz:

- Sinemaya nasıl başladınız?

- Ben Yüksek Ticaret'te maliye tahsili yaptım. Gençliğinde insan her şeye el
atıyor tabii. Benim de öyle oldu. Maliye'den mezun olduktan sonra çalıştığım
film şirketinin (Lale şirketi) mali mevzularını yönetiyordum, yapım masrafları
vs. derken kendimi sinemanın ortasında buldum. Mali çalışmaları terk ettim.
Yönetmenliğe başladım. Şimdi o günlerde yaşadıklarımı da ihtiva eden bir kitap
yazıyorum.

- Türkiye'de sinema denilince ilk akla gelen isimlerden birisiniz. Sizin
gözünüzle sinema hayatın neresindedir?

- Sinema tabii hayatın tam içindedir. Nasıl ki roman, tiyatro hayatın tam
içindeyse sinema da aynen böyle hayatın tam içindedir ve hayatla iç içedir.

- Sanatta estetik kaygı sizce ne oranda gözetilmelidir?

- Esasen sanat, estetik kaygı demektir. Sinema gibi, resim gibi, şiir gibi,
müzik gibi sanatlarda sanatın yanısıra bir ticari ve sanayi aracı olma vasfı da
vardır. Tabii buraya bir miktar bu endişe de ister istemez girer. Ama bu oran
şartlara göre değişir. Fakat sanatta estetik kaygı daima vardır ve mutlaka
gözetilmelidir.

- Türk sinemasında tipten karaktere geçiş sanırım sizinle başladı. Tipten
karaktere geçişlerde nelere dikkat ettiniz?

- Şimdi bu konuda gerçeklik duygusu vermeye dikkat ettim. Ben bu hususta realist
bir bakış açısına sahibim. Genellikle işimde olsun, hayatımda olsun realist bir
bakış açısına sahibim ve bunu da savunurum. Filmlerimde de realizmi göz önünde
bulundurdum. Tipten karaktere geçişlerde hep bunu göz önüne aldım yani gerçeklik
duygusunu vermeye dikkat ettim.

- Araştırmalarımız sonucu gördük ki yıllar önce Unilever şirketinin bir belgesel
filmini çekmişsiniz. "Tarladan Fabrikaya Bitkisel Yapın Elde Edilişi" adlı
çekiminizden bahsediyoruz. Bu filmi hangi şartlarda ne zaman çektiniz, nelere
dikkat ettiniz?

- 1965 yılıydı galiba... Ben reklama dayalı filmler yapmıyordum o sıralar. Ama
bir dostum vardı. Adı Selçuk Kaskan'dı. Bir gün geldi - böyle bir filmim var,
sıkışık durumdayım, bana bu filmi yapar mısın - dedi. Ben, ona yardım etmek için
bu filmi yapmayı kabul ettim. Selçuk'a "Bana bir çocuk bul" dedim. Çok kısıtlı
şartlar altında çektik bu filmi. Acaba nasıl bir film yapayım diye düşündüm...
Hemen oturdum hızlı bir şekilde çalışmaya başladım. Mekan olarak Bakırköy'de
fabrikanın bulunduğu yeri kullandık. Büyük kazanlar, paketler vs. vardı. Asıl
belgeseli kurguladıktan sonra bir de ürünleri göstermek gerekiyordu. Bu hususta
da sanırım SANA'yı gösterdik. Ekip çok azdı; Fevzi isminde bir ışıkçımız vardı,
Selçuk vardı, bir yardımcı, ben ve çocuk, bütün ekip buydu. Yani 5 ya da 6
kişiydik. Sonra filmi Selçuk'a teslim ettik. Götürdü Unilever'e verdi, çok
beğenilmiş...

- O yıllarda genel olarak Türkiye'de margarin kullanımı nasıldı? Siz belgeselini
çektiğiniz bu ürünleri kullanıyor muydunuz?

- O yıllarda SANA ve VİTA yağları vardı. Biz hem SANA'yı hem de VİTA'yı
kullanıyorduk. Başka yağ da yoktu zaten. O zamanlar Türkiye'de ciddi yağ
sıkıntısı çekiliyordu. Tereyağ kullanımı alışkanlığı yerini yavaş yavaş
margarine vermeye başlamıştı. Margarin çıkmadan önce çoğunlukla Urfa ve Trabzon
tipi yağları kullanıyorduk. Bir de zeytin yağı kullanıyorduk. O zamanlarda
ülkeye bu yağlar yetmez oldu. Urfa ve Trabzon yörelerinden de yağlar gelmez
olmuştu. Bu yağ ihtiyacına SANA ve VİTA yetişti.

- Sizin filmleriniz arasında "Gelin, Düğün ve Diyet" adlı üçlemeniz de var. Bu
filmlerdeki mesajınız neydi?

- Bundan 30-40 yıl önce Türkiye'de bir göç oldu. Göç edenler arasında sermaye
sahibi olanlar, vasıfsız işçi olanlar, tarım kesiminden gelenler vardı ve ben
bunların hayatlarını anlattım. Neler yaptılar, nasıl tutundular. Çünkü bunlar
sıradan insanlar değillerdi. Hala öyleler. O göçü yapıp gelip İstanbul'da
tutunmak kolay iş değildir. Bu göçten önce de Anadolu'dan İstanbul'a göç olmuştu
ama çoğu yenilip geri dönmüştü. Fakat bunlar tutundu ve ben bu konuyu bazı
filmlerime aldım. Bu filmlerde tarihi gerçekler vardır. Dokunmadığım veya
dokunamadığım bazı hususlar da oldu.

- O yıllarda sosyal yaşantı ve insanlar nasıldı?

- İnsanlar o yıllarda çok masumdu, çok saftı. Şimdi ise çok kirlendi. Arada çok
büyük farklılıklar var.

- Size çok teşekkür ediyor, daha nice sağlıklı yıllar temenni ediyoruz.

- Ben de size yayın hayatınızda başarılar diliyorum.




ÖMER LÜTFİ Akad KİMDİR?

Lütfi Ö. Akad, 2 Eylül 1916'da İstanbul'da doğdu. Jeanne d'ARC Fransız okulu ile
Galatasaray Lisesi'nde okuyan Akad, 1942 yılında İstanbul Yüksek İktisat ve
Ticaret Okulu'nun Maliye Bölümü'nü bitirdi.

Askerlik dönüşü, bir süre Osmanlı Bankası muhasebe bölümünde çalıştıktan sonra
Lale Film şirketinin muhasebe işleriyle ilgilendi. Halkevleri'nin çeşitli
tiyatro oyunlarına dekor yaptı, amatör oyuncu olarak sahneye çıktı ve sahneye
oyunlar koydu. Beş Sanat adlı bir edebiyat dergisi çıkardı.

Şakir Sırmalı'nın yönettiği Domaniç Yolcusu (1946) adlı filmde yapım
yönetmenliği yaparak sinemaya ilk adımını attı.

Yönetmenliğini Seyfi Haveri'nin yaptığı, Damga filminin yarım kalan sahnelerini
çekerek yönetmenliğe başlamış oldu.

1948 yılında ilk filmi Vurun Kahpeye'yi yönetti. Bu film dönemin hasılat
rekorlarını kırdı. 1952 yılında gerçek bir olaydan esinlenerek yapılan ve Ayhan
Işık'ı üne kavuşturan film, Kanun Namına Akad'ın baş yapıtlarından biri oldu. Bu
filmle birlikte "polisiye türdeki kent filmleri" furyasını başlattı. 1955
yılında Yaşar Kemal'in senaryosunu yazdığı Beyaz Mendil'le ikinci büyük çıkışını
yaptı. Attila İlhan'ın senaryosunu yazdığı Yalnızlkar Rıhtımı (1959) o dönem
büyük tartışmalara yol açtı. Yılmaz Güney'le 1967 yılında birlikte yaptığı
Hudutların Kanunu, Akad sinemasının dönüm noktasıdır. Bu filmden sonra Türk
sinema tarihinin en önemli üçlemesi olan Gelin, Düğün ve Diyet ile; Türkiye'de
iç göç sorununu ele alan filmler yaptı. 1964 ve 1974 yılları arasında 10'a yakın
belgesel ve TV filmleri çekti. 1974 yılından beri film çekmeyen Akad, halen
Mimar Sinan Üniversitesi Sinema-TV Bölümü'nde öğretim görevliliğini
sürdürmektedir.

Türk Sinema Tarihi yazarlarının "Muhsin Ertuğrul'dan Sonraki Sinemacılar Dönemi"
diye adlandırdığı bu dönemin en önemli ismi şüphesiz Ö. Lütfi Akad'dır.

Akad, hikayeleri ele alış tarzı ve onları anlatımındaki yalınlıkla, kendi sinema
dilini oldukça kişiselleştirmiştir. İtalyan Yeni Gerçekçiliğinin etkisinin tüm
dünya sinemasında hissedildiği dönemdeki en önemli yenilik, stüdyoda dekor ve
oyuncuların etrafında dolaşan kameranın sokağa çıkmasıdır.Akad, Muhsin Ertuğrul
dönemine kapalı alanlarda olan kamerayı, tıpkı İtalyan Yeni Gerçekçileri gibi
sokağa çıkarmıştır. Onun filmlerinde dekor yoktur, mekan vardır. Hikaye anlatım
tarzı da bu yüzden İtalyan Yeni Gerçekçilerine benzer. Türk Sineması'nda o güne
kadar olan dil ve hikaye anlatımı ilk defa onun kendi arayışında bütünleşmiştir.

Alparslan Akıncı
Unilever Magazin
Nisan - Mayıs 2003 Sayısı

Kaynak
unilever.com.tr
14 Mayıs 2003