Yapım Tarihi - 1964 (Bazı Kaynaklarda 1963)
Süre - 00:32:00
Format - Belgesel, Siyah Beyaz, Türkçe, 35mm
BSB Arşiv No- 108
Yönetmen - Ömer Lütfi Akad
Senaryo - Ömer Lütfi Akad, Orhan Asena, Zekai Bayer
Görüntü Yönetmeni - İlhan Arakon, Mahmut Demir
Teknik Direktör - İlhan Arakon
Konuşan - Saadettin Erbil
Müzik - Rauf Tözüm
Ülkemizdeki Orman sorununu irdeleyen belgesel.
Kaynak
BSB Arşivi
1964’te Lütfi Akad, Halit Refiğ’in de hayranlığını kazanan filmi “Tanrı’nın
Bağışı Orman” adlı filmini gerçekleştirdi. Bu zamanının çok ötesindeki film, bu
satırların yazarına göre Akad’ın en iyi filmidir. Akad bu filminde gezegenimizde
yaşayan tüm insanları, çocuklarının ve torunlarının geleceğini koruyabilmek
için, ağaçları ve ormanları korumaya davet ediyordu. Refiğ, Çelik Gülersoy’un
1972’de yayınlanan ve ağaç katliamı yapmamızdan dolayı yazarın duyduğu acıları
dile getiren “İstanbul’un Anıtsal Ağaçları” adlı kitabını da çok önemsiyordu.
Refiğ’e göre, “Ormanlarının yok edilmesi, tüketim çılgınlığı, sanayi ve nükleer
atıklar dünya gezegenini hayvanlar ve insanlar için yaşanmaz hale getirecekti.”
Lütfi Akad’ın ”Tanrı’nın Bağışı Orman”ı, insanoğlunun yaşadığı gezegeni kendi
için bir cehenneme çevirmekte olduğunu konu alan, ”Artificial Intelligence -
Yapay Zeka” (2001), “Day After Tomorrow - Yarından Sonra” (2004), “An
Inconvenient Truth - Uygunsuz Gerçek” (2006), “Earth - Yuva” (2007), “Wall-E /
Vol.İ” (2008), “Knowing - Kehanet” (2009) gibi filmlerden çok önce hayatın
kaynağını, en çok korunması gerekeni, daha 1960’ların ilk yarısında
gösteriyordu.
Hakan Sonok
28 Şubat 2011
sadibey.com
Ömer Lütfi Akad’ın 1964 yılında Ormancılık konulu belgesel çektiğini biliyor musunuz?
Türk sinemasının "koca çınarı" olarak bilinen Ömer Lütfi Akad 1964 yılında Orman
Genel Müdürlüğü ile beraber Türkiye’nin ilk belgesellerinden sayılan “Tanrı'nın
Bağışı Orman’ı çekti
Orman Genel Müdürlüğü Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliğince yapılan arşiv
çalışması kapsamında ortaya çıkan belgeselin Senaryosunu Lütfi Akad, Orhan Asena
ve Zekai Bayer in yazdığı belgeselde Müzik Rauf Tözüm, Görüntü Yönetmenliğini
ise İlhan ARAKON üstlenmiş.
Bolu, Kızılcahamam, Belgrad, Düzce Ormanlarında ve Konya, Karapınar, Osmaniye,
İskenderun mıntıkalarında çekilen film Bozkır yaşamından başlayarak
Ormansızlaşmanın sonuçlarının , Erozyon görüntülerinden, Orman köylerindeki
yaşama geçen belgesel, Orman işletmelerinde yapılan damga, kesim, üretim,
ağaçlandırma, toprak koruma, faaliyetleri , Orman köylülerinin arıcılık, dokuma
ve meyvecilik konularında eğitimleri ile Büyük şehirlerde açılmış olan Orman
Parklarından bahsediyor. 35 dakika Süren belgeselin 20. dakikadan sonrası
işletme müdürlüklerinin faaliyetlerini anlatmaktadır.
1963 yılında Siyah Beyaz olarak çekilen filmin yayın tarihi 1964
Belgeselde geçen "Ormancıların dediği gibi “Beşikten Kağıda, Kağıttan Tabuta”
kadar insanın hayatına karışan Ağaç, Tanrının insanlığa bağışı ormandan geliyor.
" ağacın ve ormanın yaşamımızdaki yerini gözler önüne seriyor.
1973 yılında Orman Bakanlığı Adına 7 Film daha çeken 1916 doğumlu Ünlü yönetmen
bir çok filme imzasını atmış ve sayısız ödüller almıştır.
Türk sinemasının en iyi on filminden ikincisi seçilen Ömer Lütfi Akad`ın
üçlemesinin ilk filmi olan Gelin`de Yozgat`tan İstanbul`a göçen bir ailenin
dramı anlatılır.
Kaynak
Orman Genel Müdürlüğü Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği
Haber ve Araştırma- Atakan Baykal
Dahili- 5187
Bilgi Sistemleri Dairesi Başkanlığı
web.ogm.gov.tr
25.08.2010
Bir Lütfi Akad Belgeseli- Tanrının Bağışı Orman
1916 doğumlu Ömer Lütfi Akad’ın doğum günü bugün. 100. yaşına girdiği doğum
günü. Akad’ın çektiği onlarca film içinde, diğerlerine benzemeyen bir filmi var.
Bir belgesel. Adı Tanrının Bağışı Orman. Çekim tarihi kaynaklarda 1963-64 olarak
geçiyor. 1948’de başladığı yönetmenlik hayatının ortalarında çekmiş yani bunu ve
filmin Akad için ayrı bir önemi var. Anılarında bir toplantıda yanına yaklaşan
bir orman mühendisinin filmi önerdiği ilk ana yer veriyor. Bakanlık istiyor
filmi, pek aceleleri de yok. O günleri karışık, zahmet ve sıkıntı dolu Akad’ın.
İlk duyduğunda çok heyecanlanıyor, ama “evet” diyecek durumu da yok. Kendi
kendine şöyle diyor- Bir belgesel, hele bir orman belgeseli beni bütün
kirlerden arındırır…
Hemen gerçekleşmiyor bu iş. Elindeki filmler bitince, Akad’a Orhan Asena
tarafından yazılmış senaryo yollanıyor. Heyecanla okuyor ve… Hayalkırıklığı.
Asena’nın ısmarlama yazdığı senaryo onu hiç memnun etmiyor. Yıllardır ormanlarla
ilgili duyduğu “yaş kesen baş keser” edebiyatından uzak, bir arayışın onu
sürüklediği bu yeni alanda yeni bir şeyler yapmak istiyor. Yine anılarında
“mesela kök sökmek deyimi” diyor. “Türkiye’de herkes ‘kök sökmek’ deyiminin
derin anlamını bilir.” Akad bu belgeseli çekecekse kendini bir ormancının yerine
koymak istiyor. Ormancılığın iktisadi durumuna, göç meselesine, açma denilen
ağaçların kesilmesiyle oluşan tarım arazilerine, hatta hukuki süreçlere bakmak
istiyor.
Senaryo üzerinde biraz daha çalışılıyor ve kaba da olsa son haline geliyor iş.
Akad’a göre belgesel çekmek avlanmaya benziyor. Görüntü avına Bolu’dan
başlıyorlar. Burada ladin, göknar, sedir, melez, ardıç, servi, mazı ve
akrabaları ile tanışıyorlar. Sonra Konya’ya, Kızılcahamam’a ve muhtelif
durumlardan görüntüler avlayabilecekleri başka yerlere gidiyorlar. Çalışma
koşulları çok zahmetli. 45 derece eğimli açmalarda, kuru sel yataklarında,
tozun, kumun içinde çalışıyorlar. Akad arada bir kendi kendine buralarda ne işi
olduğunu soruyor. Orta Anadolu çok sıcak, yaz sıcağında hep beraber
kavruluyorlar. Çekim süresince yağmur bulamadıklarından, itfaiye marifetiyle
yarattıkları seli İstanbul’da çekiyorlar. Akad keçileri çok seven biri. Oysa
orman ve keçi yan yana gelmeyecek iki şey. Belgeseli çekerken keçilere “ihanet
ettiğini” belirtiyor anılarında, bu da ona acı veriyor.
Film bakanlık yetkilileri tarafından seyredildiğinde büyük alkış topluyor. Onlar
hallerinden çok memnun, Akad hiç değil. Görüntülerde yakaladığı tüm yalınlığa,
çarpıcılığa rağmen, filmin seslendirmesinde büyük bir sorun görüyor. Daha
doğrusu belgeselin metni gereğinden fazla söz dolu. Son kopyayı seyrettikten
sonra metni seslendiren Saadettin Erbil’in sesi kulaklarında çınlayıp duruyor:
Saadettin konuşuyor; ağaçlar; tırpanlar, keçiler, koyunlar konuşuyor;
kozalaklar bile konuşuyor. Film değil, tıka basa doldurulmuş koca bir ses
torbası.
Yine de tümden mutsuz değil ama:
Buna karşılık görüntüler tam istediğim gibi. Orada, keskin yalınlığı ile size
uzanan gerçeğin acısını duyuyorsunuz. Bu görüntülerde bize benzeyen bir şey
var; bizim insanımızın kısa ve yalın bir tavırla kendini açıklayışını
görüyorum. Bütün bu güzelliği söze boğarak berbat ettiğime üzülüyorum, keşke bu
kadar güzel olmasalardı diyorum, acım bu kadar büyük olmazdı.
Büyük bir şans eseri olarak mı demeli bilmiyorum, ama belgeseli hemen
seyredebilirsiniz buradan.
Akad’ın “söze boğmuş olmak” diye tarif ettiği sorun, sahiden de belgeselin
seyrini zorlaştırıyor. 32 dakika içinde, bir kaç köy üzerinden ormanın ne kadar
önemli olduğunu anlıyoruz, fakat senaryo bir türlü akan, kolay seyredilen bir
hikâye etrafında toplanmıyor. Ormanın önemi daha çok ormansızlık teması
üzerinden işleniyor. Bir kaç köy konu edinilerek, bitkisiz bir hayatın güçlüğü,
yağmur duası, ormana zarar veren unsurlar (‘kara şeytan’ keçi), susuzluk,
kuraklık, orman işletmelerinin önemi, dokumacılık, meyvacılık derken belgesel
telaş içinde bitiveriyor. Akad’ın da içine sinen ve sonradan belgeseli
seyredecek hemen herkesin hemfikir olacağı gibi görüntüler çok çarpıcı.
Belgeselin akışında öngörülemeyen şaşırtıcı sahneler var. Mesela, Akad’ın
anılarından, belgeseli ilk seyrettiğimde beni çok çarpan bir sahnenin
Kızılcahamam’a bağlı, Bayır köyünde çekildiğini öğreniyoruz.
Kurak bir arazinin ortasında umutsuz görünen bir köy bu. Köyün muhtarı bizzat
köylerindeki kıtlığı, çoraklığı anlatıyor kamera önüne geçip. Muhtarın demesine
göre köye, zamanında ormanlık olduğundan yerleşilmiş, fakat zamanla ormanlar
bittiğinden, “şimdi çalı çırpı yakılıyor” diyor muhtar “ve bir de…” diyerek
duruyor.
Burada kamera bir ahıra yöneliyor. Ahırda genç bir kadın görüyoruz, elinde tezek
var. Yani muhtarın söylemediği kelime tezek. Ve işte tam bu sahnede, elindekini
yoğuran bu kadın bir an durup gözlerini kameraya çeviriyor, duruyor duruyor ve
sonra şunu yapıyor:
İlk seyrettiğim andan beri bu çekimin nasıl gerçekleştiğine dair merağıma yine
Akad’ın anıları yetişiyor:
Köylü, tezek peşine ilkyaz günleriyle düşer, taze yeşil ot büyükbaş hayvanların
sindirimini hızlandırıyor, çocuklar ellerinde, ağaçtan yapılmış faraşla bu işi
yaz boyu sürdürüyorlar. Topladıklarını getirip kızların çalıştığı bir yere
döküyorlar. Kızlar, yeni serpilmiş, canlı ve güzel, çocukların getirdiklerini
samanla karıştırıp elleriyle yoğuruyorlar. Hızlı ve beceriyle çalışıyorlar evin
duvarına dayalı olanları, bir işlikten çıkmışçasına üreten onlar. Mahmut Demir
kamerasını iyice yere yakın indirmiş, onların çekimlerine hazırlanıyor. Kızlar
bu işe çok sıkılıyorlar besbelli ve bunu, merceğe bir şey sıçramasın diye önüne
konan camı tezekle sıvayarak açığa vuruyorlar…
Yani olan, bir filmde görüntüye konu olanın inisiyatifi ele geçirmesiymiş aslında.
Akad’ın adını Işıkla Karanlık Arasında koyduğu anılar kitabını okumaya başlar
başlamaz onunla ilgili bir şeyi hemen fark ediyor insan. Hakkaniyetli, vicdan
sahibi, disiplinli, kafasındaki görüntüyü ararken bazen etrafındakilere aman
vermeyen birisi bu. Tanrı’nın Bağışı Orman‘ın hazırlığı, çekimleri, sonundaki
kısmi hayalkırıklığı da bu karakter özelliğinden hep parçalar taşıyor aslında.
Genç bir kadının içinde bulunduğu durumdan sıkılarak kamerasını tezekle kapadığı
anı montajda atmayan, keçileri belgeselinde kötü gösterdiği için üzülen, kendi
filmini, kendi anılarında kıyasıya eleştiren birisi. Belgeseli mutlaka seyredin.
Ormanlar, keçiler için değilse, Akad hatırına.
Işıkla Karanlık Arasında‘nın baskısı tükenmişti, yenisi ne zaman yayınlanacak
hiç bilmiyorum. Kitabı bana ulaştıran Akad’ın iki öğrencisi oldu, onlara çok
teşekkür ederim.