Tabu




Yapım Tarihi - 2008
Süre - 00:34:00
Format - Belgesel, Renkli, Türkçe, DV

Yönetmen - Aylin Kuryel, Emrah Irzık
Senaryo - Aylin Kuryel
Yapımcı - Emrah Irzık
Kurgu - Aylin Kuryel

Gençler "Tabu" oynuyor ama bu defa kartların üzerinde Türkiye'nin gerçek sosyal,
cinsel ve politik tabuları var.

8. AFM Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, Türkiye’den Kısalar, !f Ankara, Gösterim Seçkisi. 2009
Hisar Kısa Film Seçkisi. 2009
12. Eskişehir Film Festivali, Hisar Seçkisi II Bölümü, Gösterim Seçkisi. 2010
2. Uluslararası Gençlik Filmleri Festivali, İstanbul Gösterim Seçkisi. 2011
3. ODTÜ Film Festivali, Gösterim Seçkisi. 2012




Kaynak
AFM Bağımsız Filmler Festivali, web sitesi



TABU – KISA FİLM

Tabu’yu hepimiz biliriz: Kartlarda yazılı isim veya kavramları “tabu” kelimeleri
kullanmadan anlatma oyunu. Aylin Kuryel ve Emrah Irzık 2008 yapımı kısa filmleri
“Tabu”da bu oyunu İstanbul’daki üniversite gençliğine oynatıp kameraya almışlar,
ama bir farkla: Anlatılması gerekenler bu sefer Türkiye’nin tabuları.

Türkiye gündeminin hem o zamanki sıcak meseleleri hem de kronik sorunları masaya
yatırılmış: Türban, vicdani ret, Kürt sorunu, Ermeni soykırımı, travestilik,
klitoris, mastürbasyon, eşcinsellik, ateizm, feminizm işlenen konuların
bazıları. Filmde sadece öğrencilerin bu oyunu nasıl oynadığı gösteriliyor; ne
bir anlatıcı var ne de yorum. Çünkü oynayanlar tarafından kullanılan her bir
kelime belli söylemlerin uzantıları olduğu için bir başka tartışmanın
ateşleyicisi zaten.

Sonuçlar yer yer izleyenin kanını donduracak cinsten. Sözgelimi “travesti”
kelimesi çoğunlukla “fahişelik”, “ibnelik” ve Bülent Ersoy örneği özelinde
transseksüellik üzerinden anlatılmış. “Feminizm”, “erkek düşmanlığı”yla
özdeşleştirilirken “ateist” sözcüğü bir öğrenci tarafından “satanist var ya,
oradan saymaya başla” diye anlatılıyor.

Cinselliğe de değinilmiş: “Mastürbasyon”un genellikle erkekler tarafından
yapıldığı görüşü yaygınken ve özellikle erkek öğrenciler bunu gülerek ve
şakalaşarak anlatırken, iş “klitoris”i anlatmaya gelince kadın-erkek herkes
utanıyor, sıkılıyor, kızarıyor. Çünkü içlerinden birinin söylediği gibi, “ayıp o
ya”.

Söz “kanayan yaramız” Kürt sorununa geldiğindeyse film tam anlamıyla kopuyor.
Buna sebep beklendiği üzere tariflerde kullanılan kelimelerin çoğunlukla “PKK,
terörizm ve (Güney)Doğu” olması değil elbette. Kopmaya sebep olan, öğrencilerden
birinin şu cümlesi: “Biz Türk’üz ya, bir de öküzler vardır, hıyarlar…”

***
Kaptan Cook, Polinezya’yı keşfettikten sonra “tabu” sözcüğünü beraberinde
getiriyor İngiltere’ye ve bunu basitçe “yasak” olarak çeviriyor. Kelimenin
popüler kullanımı hâlâ Kaptan Cook çevirisi üzerinden, kökleşmiş yasak anlamında
olsa da, Polinezya yerlilerinden alınan ve antropolojik bir terim haline gelen
“tabu”nun özgün anlamı, bugün hâlâ antropologlar tarafından korunmakta. Buna
göre, en basit ifadeyle “tabu”, hem “yasak” hem de “kutsal” anlamında bir
sözcük. Yerine göre anlamının bu ikisinden birine kaydığı varsayılsa da aslında
“kutsal” ve “yasak” birbirine sandığımızdan daha yakın.

Örneğin, evrenselliğe en yakın olduğu kabul edilen tabulardan biri (özellikle
modern hayatta) kanibalizm, yani yamyamlık. Antropologlar yamyamlığın sanıldığı
gibi yalnızca yiyecek bir şey bulunamayan durumlarda zorunluluktan doğmadığını,
bu eylemin dinsel, kültürel, mistik, büyüsel ve daha pek çok sebebi olduğunu
defalarca gösterdiler.

Bir diğer insanı yiyen insan bunu belli bir amaca ulaşmak için yapar: güç, hız
ya da saygınlık kazanmak için mesela. Ancak bu sadece “cadı”lar gibi, ne
yaptığını bilen ve belli bir toplumsal statüye sahip kişiler tarafından
yapılabilir. Evet, tabu yıkmak cesaret ister, çünkü ehil olmayan kişileri
alçaltır ve kirletir, işin ehilleri ise zaten buna göre bir yer edinmişlerdir.
Ensest ve çıplaklığı da içeren (yine yamyamlık gibi evrensel olmaya yakın)
tabular, her ne kadar çıkış noktası unutulmuş olsa da, birer amaca hizmet
ederler. Her toplumun tabuları vardır ve bu tabular sırf tabu oldukları için
yıkılmak zorunda değildirler.

***
Eşcinsellerin yerden yere vurulduğu ama Zeki Müren denince akan suların durduğu,
ateizmin en büyük ahlaksızlık sayıldığı ama Aziz Nesin‘e rakı sofralarında
Allah’tan rahmet dilendiği, Ermeni azınlığın görmezden gelindiği ama Hrant Dink
cinayetini protesto için on binlerce insanın sokaklara döküldüğü bir ülkede
yaşıyoruz.

Suçluluk duya duya, kendimizden utana utana, saklanarak yapıyoruz pek çok şeyi.
Ödül ve ceza öyle iç içe geçmiş ki, Türkiye’nin bazı meseleleri hakikaten
tabulaşmış yıllar boyu. Bu -doğal olarak- çelişkili durum bazen bizi birbirimize
ve hatta kendimize düşman ediyor. Günümüzde bu toplumsal rahatsızlığın
arttığının en güzel göstergelerinden biri 29 Ekim kutlamaları sırasında pastadan
Atatürk maketinin çıkması oldu. Bu olayın sorumluları ya Atatürk sevgisinden
kendilerini kaybettiler ya da onun hatırasına en büyük saygısızlığı yapmak
istediler, bilemeyiz. Ama bu olayın tek başına nasıl vuku bulduğundan ziyade,
işlerin nasıl bu raddeye geldiğinin önemi var.

Bir süredir öğrenim sebebiyle yurtdışında yaşıyorum ve yılda iki defa Türkiye’ye
geliyorum. Uzun süre Türkiye’deki olayların, toplumun ve gündemin dışında
kaldıktan sonra geri dönmek, bir önceki gelişimle sonuncusu arasında nelerin
değiştiğini çok daha iyi görmemi sağlıyor.

Şu sıralar beni gittikçe daha fazla endişelendiren ise ülkemdeki kamplaşmalar:
Kemalistler ve İslamcılar, Cumhuriyetçiler ve “İkinci” cumhuriyetçiler, dinciler
ve laikler, “teröristler” ve “vatanseverler”, Kürtler ve Türkler, vb. Bu
grupların kendilerine ve birbirlerine verdikleri isimler bir yana, tartışmalar
git gide daha da sevimsizleşiyor ve seviyesizleşiyor. İşin ilginci, taraflar
tabu yıktıklarını iddia ederken mütemadiyen yeni tabular yaratıyor veya var olan
tabulara tüy dikiyorlar. Gündem herkesi taraf tutmaya çağırıyor: “Bizden misin
onlardan mı?”

Bazı Afrika geleneklerinde birinin başına kötü bir şey geldiği zaman o kişinin
en yakınları bundan sorumlu tutulur. Türkiye’deki nazar inancına az çok benzeyen
bu inanca göre en yakınları dışında bir insanın ölümüne sebep olacak başka biri
ya da şey düşünülemez.

Son birkaç yıldır Kongo’da bazı gençler ölen arkadaşlarının naaşlarını kaçırıp
cenaze törenini kendileri düzenliyorlar. Çünkü bir genç öldüğü zaman o gencin
arkadaşları bundan aileyi sorumlu tutuyor. Ölünün yakınları ise korkudan bir
süre ortadan kayboluyor. Aile engelini aşmakla da de kalmıyor iş. Her mahallenin
bir çetesi var ve hayatının bir kısmını bir mahallede, kalanını diğer bir
mahallede geçirmiş gencin hangi tarafa ait olduğu bile tartışma konusu ediliyor.

Biz de aynısını yapmıyor muyuz? Görünen sebepleri görmezden gelip yoktan sebep
yaratmıyor muyuz pek çok sorunumuz için? “Bitaraf olan bertaraf olur” derler.
Peki ya yanlış tarafta olmak? (ÖÜ/TK)

Filmi izlemek için - https://www.youtube.com/watch?v=tZ6jmRWpMp4

* Özgün Ünver, Leuven Katolik Üniversitesi, Sosyal ve Kültürel Antropoloji,
yüksek lisans öğrencisi.

atomunbutunlugu.wordpress.com









Tabu

Aylin’im..

Benim minicik kızım Aylin Kuryel, kocaman, derin, köklü, küflü “TABU”larla
mücadele ediyor.. Minik dediğime bakmayın, o şimdi doktorasını yapmaya
hazırlanıyor..

Aylin’imin yüreği sevgi ve empati ile dolu, duyarlı, beyni kıpır kıpır ve
işletim programı merak ile oyun! Aynı zamanda sahici bir Aydın, araştırmacı,
üretken, yaratıcı ve cesur.. Doğmalarla, ezberle, ego ile, kendi ürettiklerine
saplanıp kalma ile işi yok onun. Bir kelebek gibi uçuyor, arı gibi bal topluyor,
karıncalar gibi çalışıyor, tavşancıklar gibi eğleniyor ve Gök kuşağı gibi
kucaklıyor. Yani entelektüeller dünyasında farklı bir konsept. Aylin’den
öğreneceğimiz çok şey var.

bp2.blogger.com










Turkse Taboes in 't Blijvertje
Kraakgroep Oosterparkbuurt - 10.05.2009 16:25

Donderdag aanstaande (14 mei) presenteert Aylin Kuryel haar documentaire over
taboes in de Turkse samenleving in 't Blijvertje.

Engelse flyer

De documentaire is in het Turks, met Engelse ondertiteling.

Tussen 20.00 en 21.00 is er Voku-food (stuur ff een email als je nu al weet dat
je mee wil eten). Iets na 21.00 is er de documentaire van iets meer dan een half
uur. Daarna- discussie.

Hieronder de uitnodiging in het Turks.


TABU

Belgesel, 2008, 30 dk. (Türkçe, İngilizce altyazılı)
Yönetmen- Aylin Kuryel - Emrah Irzik

Gençler "Taboo" oynuyor ama bu sefer kartların üstünde Türkiye'nin gerçek
sosyal, cinsel, politik tabuları yer alıyor. Eşcinsellik, vicdani red, feminizm,
Kürt sorunu, Ermeni soykırımı gençlerin oyunda tarif etmek zorunda oldukları
kelime ve konulardan bazıları!

14 Mayıs Perşembe
Saat- 20.00
Yer- 't Blijvertje, Derde Oosterparkstraat, 64h, Amsterdam

Gösterimden önce akşam yemeği servisi yapılacak ve gösterimden sonra yönetmen
Aylin Kuryel ile söyleşi olacaktır.


E-Mail- oosterparkbuurt@gmail.com
Website- http://www.slimblijven.nl


Kaynak
indymedia.nl












Tabu ve Taraflar

Beni gittikçe endişelendiren, ülkemdeki kamplaşmalar. taraflar tabu yıktıklarını
iddia ederken mütemadiyen yeni tabular yaratıyor veya var olan tabulara tüy
dikiyorlar. Gündem herkesi taraf tutmaya çağırıyor- "Bizden misin onlardan mı?"

Tabu'yu hepimiz biliriz- Kartlarda yazılı isim veya kavramları "tabu" kelimeleri
kullanmadan anlatma oyunu. Aylin Kuryel ve Emrah Irzık 2008 yapımı kısa filmleri
"Tabu"da bu oyunu İstanbul'daki üniversite gençliğine oynatıp kameraya almışlar,
ama bir farkla- Anlatılması gerekenler bu sefer Türkiye'nin tabuları.

Türkiye gündeminin hem o zamanki sıcak meseleleri hem de kronik sorunları masaya
yatırılmış- Türban, vicdani ret, Kürt sorunu, Ermeni soykırımı, travestilik,
klitoris, mastürbasyon, eşcinsellik, ateizm, feminizm işlenen konuların
bazıları. Filmde sadece öğrencilerin bu oyunu nasıl oynadığı gösteriliyor; ne
bir anlatıcı var ne de yorum. Çünkü oynayanlar tarafından kullanılan her bir
kelime belli söylemlerin uzantıları olduğu için bir başka tartışmanın
ateşleyicisi zaten.

Sonuçlar yer yer izleyenin kanını donduracak cinsten. Sözgelimi "travesti"
kelimesi çoğunlukla "fahişelik", "ibnelik" ve Bülent Ersoy örneği özelinde
transseksüellik üzerinden anlatılmış. "Feminizm", "erkek düşmanlığı"yla
özdeşleştirilirken "ateist" sözcüğü bir öğrenci tarafından "satanist var ya,
oradan saymaya başla" diye anlatılıyor.

Cinselliğe de değinilmiş- "Mastürbasyon"un genellikle erkekler tarafından
yapıldığı görüşü yaygınken ve özellikle erkek öğrenciler bunu gülerek ve
şakalaşarak anlatırken, iş "klitoris"i anlatmaya gelince kadın-erkek herkes
utanıyor, sıkılıyor, kızarıyor. Çünkü içlerinden birinin söylediği gibi, "ayıp o
ya".

Söz "kanayan yaramız" Kürt sorununa geldiğindeyse film tam anlamıyla kopuyor.
Buna sebep beklendiği üzere tariflerde kullanılan kelimelerin çoğunlukla "PKK,
terörizm ve (Güney)Doğu" olması değil elbette. Kopmaya sebep olan, öğrencilerden
birinin şu cümlesi- "Biz Türk'üz ya, bir de öküzler vardır, hıyarlar..."

***

Kaptan Cook, Polinezya'yı keşfettikten sonra "tabu" sözcüğünü beraberinde
getiriyor İngiltere'ye ve bunu basitçe "yasak" olarak çeviriyor. Kelimenin
popüler kullanımı hâlâ Kaptan Cook çevirisi üzerinden, kökleşmiş yasak anlamında
olsa da, Polinezya yerlilerinden alınan ve antropolojik bir terim haline gelen
"tabu"nun özgün anlamı, bugün hâlâ antropologlar tarafından korunmakta. Buna
göre, en basit ifadeyle "tabu", hem "yasak" hem de "kutsal" anlamında bir
sözcük. Yerine göre anlamının bu ikisinden birine kaydığı varsayılsa da aslında
"kutsal" ve "yasak" birbirine sandığımızdan daha yakın.

Örneğin, evrenselliğe en yakın olduğu kabul edilen tabulardan biri (özellikle
modern hayatta) kanibalizm, yani yamyamlık. Antropologlar yamyamlığın sanıldığı
gibi yalnızca yiyecek bir şey bulunamayan durumlarda zorunluluktan doğmadığını,
bu eylemin dinsel, kültürel, mistik, büyüsel ve daha pek çok sebebi olduğunu
defalarca gösterdiler.

Bir diğer insanı yiyen insan bunu belli bir amaca ulaşmak için yapar- güç, hız
ya da saygınlık kazanmak için mesela. Ancak bu sadece "cadı"lar gibi, ne
yaptığını bilen ve belli bir toplumsal statüye sahip kişiler tarafından
yapılabilir. Evet, tabu yıkmak cesaret ister, çünkü ehil olmayan kişileri
alçaltır ve kirletir, işin ehilleri ise zaten buna göre bir yer edinmişlerdir.
Ensest ve çıplaklığı da içeren (yine yamyamlık gibi evrensel olmaya yakın)
tabular, her ne kadar çıkış noktası unutulmuş olsa da, birer amaca hizmet
ederler. Her toplumun tabuları vardır ve bu tabular sırf tabu oldukları için
yıkılmak zorunda değildirler.

***

Eşcinsellerin yerden yere vurulduğu ama Zeki Müren denince akan suların durduğu,
ateizmin en büyük ahlaksızlık sayıldığı ama Aziz Nesin'e rakı sofralarında
Allah'tan rahmet dilendiği, Ermeni azınlığın görmezden gelindiği ama Hrant Dink
cinayetini protesto için on binlerce insanın sokaklara döküldüğü bir ülkede
yaşıyoruz.

Suçluluk duya duya, kendimizden utana utana, saklanarak yapıyoruz pek çok şeyi.
Ödül ve ceza öyle iç içe geçmiş ki, Türkiye'nin bazı meseleleri hakikaten
tabulaşmış yıllar boyu. Bu -doğal olarak- çelişkili durum bazen bizi birbirimize
ve hatta kendimize düşman ediyor. Günümüzde bu toplumsal rahatsızlığın
arttığının en güzel göstergelerinden biri 29 Ekim kutlamaları sırasında pastadan
Atatürk maketinin çıkması oldu. Bu olayın sorumluları ya Atatürk sevgisinden
kendilerini kaybettiler ya da onun hatırasına en büyük saygısızlığı yapmak
istediler, bilemeyiz. Ama bu olayın tek başına nasıl vuku bulduğundan ziyade,
işlerin nasıl bu raddeye geldiğinin önemi var.

Bir süredir öğrenim sebebiyle yurtdışında yaşıyorum ve yılda iki defa Türkiye'ye
geliyorum. Uzun süre Türkiye'deki olayların, toplumun ve gündemin dışında
kaldıktan sonra geri dönmek, bir önceki gelişimle sonuncusu arasında nelerin
değiştiğini çok daha iyi görmemi sağlıyor.

Şu sıralar beni gittikçe daha fazla endişelendiren ise ülkemdeki kamplaşmalar-
Kemalistler ve İslamcılar, Cumhuriyetçiler ve "İkinci" cumhuriyetçiler, dinciler
ve laikler, "teröristler" ve "vatanseverler", Kürtler ve Türkler, vb. Bu
grupların kendilerine ve birbirlerine verdikleri isimler bir yana, tartışmalar
git gide daha da sevimsizleşiyor ve seviyesizleşiyor. İşin ilginci, taraflar
tabu yıktıklarını iddia ederken mütemadiyen yeni tabular yaratıyor veya var olan
tabulara tüy dikiyorlar. Gündem herkesi taraf tutmaya çağırıyor- "Bizden misin
onlardan mı?"

Bazı Afrika geleneklerinde birinin başına kötü bir şey geldiği zaman o kişinin
en yakınları bundan sorumlu tutulur. Türkiye'deki nazar inancına az çok benzeyen
bu inanca göre en yakınları dışında bir insanın ölümüne sebep olacak başka biri
ya da şey düşünülemez.

Son birkaç yıldır Kongo'da bazı gençler ölen arkadaşlarının naaşlarını kaçırıp
cenaze törenini kendileri düzenliyorlar. Çünkü bir genç öldüğü zaman o gencin
arkadaşları bundan aileyi sorumlu tutuyor. Ölünün yakınları ise korkudan bir
süre ortadan kayboluyor. Aile engelini aşmakla da de kalmıyor iş. Her mahallenin
bir çetesi var ve hayatının bir kısmını bir mahallede, kalanını diğer bir
mahallede geçirmiş gencin hangi tarafa ait olduğu bile tartışma konusu ediliyor.

Biz de aynısını yapmıyor muyuz? Görünen sebepleri görmezden gelip yoktan sebep
yaratmıyor muyuz pek çok sorunumuz için? "Bitaraf olan bertaraf olur" derler.
Peki ya yanlış tarafta olmak? (ÖÜ/TK)

* Özgün Ünver, Leuven Katolik Üniversitesi, Sosyal ve Kültürel Antropoloji,
yüksek lisans öğrencisi.

bianet.org
Özgün Ünver