Yapım Tarihi - 2022
Süre - 00:33:00
Format - Belgesel, Renkli, Türkçe
Yönetmen - Özer Akdemir
Kurgu / Editing - Özer Akdemir
Görüntü / Camera - Seçil İkiz Candan, Ceyhun Candan, Ayşe Nur Akdemir, Eda Aktaş,
Diek Omaklılar
Müzik / Music - Hacı Taşan, İsmail Altunsaray, Sercan Baş
Ses / Sound - Seçil İkiz Candan
Yapımcı / Production - Özer Akdemir
İç Anadolu bozkırlarında kadimden bu yana çevresine yaşam veren ve yüz bin lerce
canlı türünün evi, geçim kapısı, kültürü olan Seyfe Gölü (Kırşehir) kurudu.
Suyun gitmesi yöredeki bütün yaşamları olumsuz yönde etkiledi. Anadolu’nun
ortasındaki bir cennetin nasıl cehennem haline getirildiğinin öykü sü
anlatılıyor. Hoyratça yok edilen göllerimizin, dağdan yavrusunu göle indirip su
olmadığı için boynu bükük geri uçan kuşların, adları sadece türkülerde kalan
turnaların ve gölü kendisine benzetip ağıt yakan köylülerin hüznüne tanıklık
edin.
Seyfe Lake, which has given life to environment and provided life to hundreds of
living creatures, has been the culture and the place where the society earned
their living on steppes of Central Anatolia, is now completely evaporated. Evap
oration of the water affected all lives in the territory in a negative way. See
the story of our wiped out lakes, our birds which cannot find water for their
nestlings and fly back to mountains, cranes that their names only live in folk
songs, and see the sadness of the peasants identify the lake with themselves and
lament for that.
Ölen bir göle saygı duruşu: Seyfe
Kuruyan Seyfe Gölü
Anadolu bozkırının ortasındaki köyümden, annemin çocukluğunun bir bölümünün
geçtiği göle doğru gidiyoruz. Mevsim sonbahar. Tarlalarda buğdaylar çoktan
biçilmiş, mercimekler, nohutlar yolunmuş, elma toplama mevsimi gelip çatmış.
Arabamız, adına türküler yakılan, bozlaklar havalandırılan allı turnaların
yurduna, Seyfe Gölü’ne doğru yol alırken, Keskinli Hacı Taşan ustanın türküsü
eşlik ediyor bize:
“Allı turnam bizim ele varırsan
Şeker söyle kaymak söyle bal söyle
Eğer bizi
sual eden olursa
Boynu bükük, benzi soluk yar söyle.”
Bozkır, bu mevsimde tam da türküde olduğu gibi boynu bükük, benzi soluk bir
insana benzer. Toprak, ağaçlar, otlar, serçeler, hatta taşlar bile yavaş yavaş
içine çekilir. Doğa önce sararır, sonra sarısı soluklaşıp boz bir renk halini
alır.
Tarla farelerinin cirit attığı dar ve çukurlu asfalt yolun sonunda vardık
Badıllı Mahallesi’ne. Bir elektrik direğine tutturulmuş “Göl” yazısını izleyerek
ilerledik. Hepi topu üç beş evden oluşan köyün sokağı miskin miskin dolanan
birkaç kedinin dışında boş görünüyordu. Badıllı’nın Seyfe Gölü’ne en yakın
evinin önünde durduk. Bahçedeki birkaç kişi bize doğru geldi.
Kısa bir hoşbeşten sonra yeşil çimenlerin üzerinden fışkırmış kırmızı, beyaz,
sarı güllerle bezeli bahçenin ortasına doğru yürüdü Fatma teyze. Yetmişlerin
sonlarında görünüyordu yaşı.
“Ne deyim ki oğlum? Millet dağıldı, benim gibi yaşlılar kaldı. Yaşlıların şimdi
ne değeri, kıymeti var ki!”.
Yorgun gövdesini adeta sürükleyerek basamakları çıktı. Evin kapısından içeriye
girmek üzere olan sarı bir kedi onun geldiğini görünce sekiden aşağıya atladı.
Tek katlı evin önünde topraktan bir metre kadar yüksekte beton bir seki, çatıyı
tutan bir iki ahşap direk ve evin içine doğru açılan ağır demir bir kapı vardı.
Kapıdan girildiğinde geniş holün serinliği yüzünüze çarpıyordu hemen. Holün
sağındaki mutfakta Fatma teyzenin gelini ocağın üzerinde pişen yemeği
karıştırıyordu. Kapağı kaldırılan tencereden yoğun bir buhar fışkırdı mutfağın
içine. Bulgur pilavının kokusu sardı bir anda her yanı. Bizi köye getiren
arkadaşımız “Kürt pilavı yeriz geldiğimizde” diyerek önden siparişi vermişti
zaten. Bize de demişti yolda gelirken, “Size Kürt pilavı yapıyorlar” diye. Seyfe
köyünün bir mahallesi durumundaki Badıllı da Kürt-Türk karışık yaşıyordu.
Mutfağın geniş penceresinden evin bahçesinin sınırlarını çevreleyen telden belki
yüz metre kadar uzakta ahşap bir kuş gözlem kulesi ve hemen önünde de geniş bir
beyazlık uzanıyordu. Bu beyazlık Seyfe Gölü’nden geriye kalan tuz ve çorak
araziden başkası değildi.
Pencerenin önündeki masaya gidip dayandı Fatma teyze.
“Buradan bakıyorduk, oturduğumuz yerden. Kuşlar dönüyordu pır pır pır… Çok
hoşumuza gidiyordu. Şimdi rahatız, iyiyiz de işte, suyun hasretiyiz!”
Mutfaktaki işi gelinine bırakıp bahçeye çıktık. Arkadaşlarımız iki kamerayı
kurmuşlar, bizi bekliyorlardı. Fatma teyze, bahçenin ortasına, zerdali ve vişne
ağaçlarının yanına konulan iki kişilik eski bir koltuğa gömülürken derin derin
iç çekti.
Bize gölün eski halini anlatmasını, bizim sadece fotoğraflarda gördüğümüz
Seyfe’nin yüz binlerce kuşa ev sahipliği yaptığı zamanlardan bahsetmesini
istedik.
Elini çenesine götürdü, yüzüne bir gülümseme, gözlerine fer geldi o günleri
anlatırken; “Müthiş bir mavi suyu vardı. Kuşların sesinden uyuyamazdık. Kaz
vardı, ördek vardı, toy vardı. Oranın suyu bambaşkaydı. Giderdi çocuklar içinde
yüzerdi. Böyle oturduk mu masmavi görünürdü. Kuşlar başında par par dönerdi”.
Oğlu Asaf Albayrak çocukken kuş gözlem kulesinin dibinden yüzmek için suya
atladıkları zamanları sanki aradan bin yıl geçmiş de bir daha o günlerin gelmesi
olanaksız gibi bir ruh hali içinde anlattı;
“Kulenin olduğu yeri görüyorsanız şimdi, su orayı aşar ta bu tarafa gelirdi.
Sazlıktı yani bizim burası komple sazlıktı. Sazın olduğu yerde bereket vardır.
Sivrisinek vardı ama katlanıyorduk. Ama çok güzeldi yani”.
O gün Badıllı’daki çekimlerimizi fazla uzatmayıp göle gittik. Kuş gözlem
kulesinin hemen önünden başlayan göl alanı göz alabildiğine bembeyaz bir tuz
tabakası ile kaplıydı. Bir damla su yoktu gölde! Gölün yüzeyinde ayaklarımın
altındaki tuz çıtırtılarını dinleyerek 10-15 dakika kadar yürüdüm. Bir zamanlar
suyun derinliğini ölçmeye yaradığı anlaşılan, üzerinde rakamlar bulunan ölçüm
direklerinin yanına kadar gittim. Ölçüm direkleri gölün üç-dört yüz metre
içerilerine kadar gidiyorlardı. Ölçüm direklerinin üzerinde küçücük bir örümcek
ağını kurmuş tembel tembel sallanıyordu. Bu küçük örümcek, bir zamanlar bozkırın
ortasındaki yüz binlerce kuşun yuvası olan göldeki tek canlıydı bugün!..
Ertesi günkü çekimlerimize katılan, ömrünün uzun bir dilimini göllerle, sulak
alanlarla ilgili çalışmalara ayıran Doğa Araştırmaları Derneği Başkanı Osman
Erdem, dört saat yoldan, Ankara’dan gelmişti.
“Türkiye genelinde 116 tane önemli bitki alanı var. Bunlardan bir tanesi Seyfe
Gölü. Bu özellikleri nedeniyle 1989 yılında burası Türkiye’deki en sıkı koruma
statülerinden biri olan birinci derece doğal sit ilan edilmiş. 1994 yılında
Türkiye Ramsar Sözleşmesi, sulak alanların korunması sözleşmesine taraf olunca
ilk listeye dahil ettirdiği alanlardan birisi de Seyfe Gölü. Seyfe Gölü Ramsar
Sözleşmesi listesine dahil ettirilerek bu alanın doğal yapısının ve ekolojik
karakterinin korunacağı uluslararası düzeyde taahhüt edildi” dedi.
Elli yıllık akademik yaşamını gölleri araştırarak geçiren ve geçtiğimiz yıllarda
emekli olan Doç. Dr. Erol Kesici de Seyfe’den “Harika bir yerdi” diye
bahsediyordu; “Bakın öyle bir ekosistemi vardı ki orada, acı tatlı su ekosistemi
var, canlılar var, bitkiler var. Düşünebilir misiniz orada 600 binden fazla kuş
vardı! Bozkırın ortasında bir vaha, tam bir cennet”...
Osman Erdem’e göre gölü kurutan yanlışların başında göle gelen kaynak sularını
toplayıp Kızılırmak’a akıtmak amacıyla yapılan 30 km’lik kanal geliyordu . Güya,
gölde gezinen su kuşlarının ayakları göl tabanına rahat değebilsin diye göl
sularının fazlasını boşaltmak için yapılmıştı bu “zihni sinir’ proje”!..
“Bu kanal olmasaydı bu kanalda biriken sular Seyfe Gölü’ne gidecekti? Bir nebze
de olsa orada toplanacaktı ve oraya gelen canlılar için yaşam kaynağı olacaktı”
dedi Osman Erdem.
Erol Kesici Hoca ise daha sert konuştu; “Gölün suyu çalındı! Üç tane pınarın
suları başka yerlere saptırıldı. Siz pınarın önüne gölet yapıyorsunuz ve pınarın
yönünü saptırıyorsunuz. Benim bir damarımı saptırsak ne olur? Seyfe Gölü de
benim gibi canlı bir göl. Çok sayıda sondaj kuyuları var. Hem aortunu kapatıyor,
hem damardan suyunu çekiyorsunuz. Ne olsun bu? İşte bu yüzden Seyfe Gölü diye
bir yer yok artık. Seyfe Gölü öldü!..”
Geçtiğimiz yıl kasım ayının ortalarında Seyfe Gölü’nde ve çevresinde çekimler
yaptık. Annem, henüz 9-10 yaşındayken ailesiyle tarım işçiliği yaptığı gölün
eski halinden özlemle:
“Yemyeşildi, zümrüt gibi suyu vardı gölün. Şimdi çöl olmuş! Demek ki her şeyi
gösteren su...”
Fatma teyze gölün kendisine benzediğini söylüyor. Ona ve aslında kendisine bir
ağıt da yakmış: “Bir gün oraya, başına vardım. Çok üzüldüm ama çok üzüldüm.
“Hani senin ördeğin kazın
Başına biriken gelinin, kızın
Sen de benim gibi
kurudun mu göl?”
dedim. Ben yaşlandım çocuklarım dağıldı dört bir yana. Göl de
iyice bana benzedi, kurudu kaldı!..”
Seyfe belgeseli bitti. Önümüzdeki günlerde gösterimleri başlayacak. Anadolu’nun
ortasındaki bir cennetin nasıl cehennem haline getirildiğini öğrenmek
istiyorsanız Seyfe’yi izleyin. Hoyratça yok edilen göllerimizin, dağdan
yavrusunu göle indirip su olmadığı için boynu bükük geri uçan angutların, toy
kuşlarının ve gölü kendisine benzetip ağıt yakan köylülerin hüznüne sizler de
tanıklık edin...
22 Mayıs 2022
Özer Akdemir
ozerakdemir @ gmail.com