Yapım Tarihi - 2013
Süresi - 00:30:00
Format - Belgesel, Renkli, Türkçe
Yönetmen - İlkay Nişancı
13. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, Ev / Kurtarılmış Bölge? Bir Seçki Bölümü, Gösterim Seçkisi. 2014
34. İFSAK Ulusal Kısa Film ve Belgesel Yarışması, Belgesel Dalı, Finalist. 2014
Kaynak
!f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali
Türk Sinemasının 100. Yılında Kamilet: Artvin’den Bir Dağ Belgeselinin Hikayesi
Artvin’in Arhavi ilçesinde bulunan doğa harikası Kamilet Vadisi, bölgede
yapılacak olan Taşlıkaya HES projesi kapsamında uzun süre gündemi meşgul etti.
Bölge halkı yaşam alanları ve ekolojik sistemin tahribatını protesto ederek
sesini duyurmaya çalıştı. 1999 yılında Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF), Kamilet
Vadisini, Avrupa’nın biyolojik çeşitlilik bakımından en değerli ve acil olarak
korunması gereken 100 orman alanı arasındaki bölgelerden biri olarak ilan etti.
Ancak buna rağmen rant çevreleri elini bu doğa harikasından çekmiş değil.
Kamilet Vadisi belgesellere konu olacak nitelikte, muhteşem bir ekosistem,
şelale ve kanyonlara sahip. 2013 yılında İstanbul Üniversitesi İletişim
Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü öğretim üyesi, değerli hocam Yrd.
Doç. Dr. İlkay Nişancı’nın yönetmenliğinde, ilk kez vadiye kamera girdi.
Profesyonel bir sistem üzerinden ilk kez vadinin kaydı yapıldı ve Kamilet
belgeseli böyle ortaya çıktı. Vadide çekilen ilk belgesel film niteliğini de
taşıyan eserde, her kademede tamamen İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi
öğrencileri çalıştı.
Öğrencilerinin emeğini içinde barındıran Kamilet belgeseli, 1960’lı yıllardan
buyana düzenlenen, dünyanın ilk dağ filmleri festivali TRENTO’ya da kabul
edilerek prestijini de kanıtladı. Bu bağlamda, Artvin’in HES sorununa da bir ses
vermiş oldu.
Kendisi de aslen Artvin Arhavanili olan Yrd. Doç. Dr İlkay Nişancı, İÜ İletişim
Fakültesi’nde öğrencilerine bir şeyler katmak için elinden geleni yapan ender
hocalardan biridir. Ben de kendisiyle daha önce çalışma fırsatı yakalamıştım ve
ilk görüntülü röportajımda kameranın arkasında İlkay hocam bulunuyordu. Ela
grubunun solo gitaristi de olan Yrd. Doç. Dr İlkay Nişancı, müzisyen kimliğiyle
de pek çok akademisyenden farklı bir portre çiziyor.
Kamilet belgeselinin yönetmeni olan Yrd. Doç. Dr. İlkay Nişancı hocama çalıştığı
stüdyoda başta eseri olmak üzere pek çok konuda sorular sorma şansım oldu. Gelin
Türk sinemasının 100.yılında belgeselciliği bir de O’nun perspektifinden
anlamaya çalışalım.
-Kamilet nasıl ortaya çıktı? Çekim sürecinden biraz bahseder misiniz?
İlkay Nişancı: 2005 yılında Artvin’in Arhavi ilçesinde, uzun metrajlı “Bir Yudum
Bekleyiş” belgeselini yapmıştık. Ben de aslen Arhaviliyim. O dönemde dedemlerin
kapı komşusu olan İlyas Ağabey bize “Mençuna Şelalesini de çekin” teklifinde
bulundu. Orada bir de köy vardı. Bizim planlarımızda yoktu ancak çok fazla ısrar
edilince oraya çekime gittik ve maceralı anlar yaşadık. Kamilet Vadisindeki
Mençuna Şelalesi bölgesini o dönemde pek kimse bilmiyordu. Yol yoktu orada ancak
muhteşem bir doğa harikası bulduk karşımızda. Şansımıza bir de sel ile
karşılaştık. Bu, çok az rastlanan bir durumdu ve köylülerin demesine göre
National Geographic ve Discovery Channell ekiplerinin şelalenin bu durumunu
görüntüleyebilmek için bir ay bekliyordu. Yani, doğa bize tabiri caizse bir
kıyak yapmıştı. Mençuna Şelalesinden çok etkilendik. Zaten şelale filmde de çok
güzel bir yerde durdu ve izleyicileri etkiliyor.
İlyas Ağbey Kamilet Vadisi üzerine bizlere inanılmaz şeyler anlattı. Selden
dolayı 4 saatlik bir yolculuğumuz oldu ve bu esnada çok güzel hikayeler dinledik
vadiye dair. Fakat o dönemki şartlar ve yoğunluktan dolayı Kamilet Vadisinin
güzellikleriyle ilgili belgesel çalışmalarını erteledik. Maalesef daha sonra
vahim bir kaza sonucunda İlyas Ağabeyi kaybettik. İlyas Ağabey, gerçekten eşi
benzeri olmayan, çok tecrübeli bir doğa insanıydı. O dönemde “Gecikiyorsun,
erteliyorsun ve kaybediyorsun” diye kendi kendime çok hayıflanmıştım. 2013
yılında bölgede Hidroelektrik Santral(HES) yapılacağını da duyunca, Arhavili de
olduğumdan, memleketime faydalı olacağından belgesel projesinin hızla yapılması
gerektiğini düşündüm. Bu sefer fazlasıyla hazırlıksızdık çünkü İlyas Ağabeyi
yitirmiştik ve bölgeye dair nasıl bir yöntem uygulayacağımızı bilmiyorduk. Bu
esnada İlyas Ağabeyin oğlu Erkan’la tanıştık. Kendisi babasından çok şey öğrenen
ve bizim ekiple çabuk kaynaşan bir gençti. Onunla sohbetlerimiz oldu ve HES’i
gözlemleme şansı yakaladım. Elbette ki vadi çok değişmişti. Sonra, oranın ünlü
Şahinkaya balının dağdan nasıl indirildiği ve HES’le ilişkisi üzerine Kamilet
belgeselinin çalışmalarına başladık ve delice bir macera bizim için başlamış
oldu.
-Kamilet Vadisi üzerine çalışmanızın lansmanını “Bir Dağ Belgeseli” üzerinden
yaptınız ve Dağ Filmleri Festivaline gönderdiniz. Neden dağ?
İlkay Nişancı: Sinema alanındaki dijital gelişmelerle birlikte, çok fazla üretim
söz konusu. Günümüzde festivallerde tematik bölünme de var ve bu da mantıklı bir
anlayış. Bu durumu fark ettikten sonra, daha spesifik festivallere yönelmeye
başladım ve ilk hedefim de TRENTO Film Festivaliydi. Dünyanın ilk dağ filmleri
festivaliydi ve 1950’lerden buyana düzenleniyor. TRENTO, referans alınan bir
festivaldir ve bizim Kamilet belgeselimizin burada yer alması çok önemli. Bu
bağlamda, çalışmalarımızı çevre ve dağ filmleri festivalleri üzerine
yoğunlaştırdık. Genel film festivallerine katıldığınızda, filminiz çok iyi olsa
bile çeşitli sebeplerden dolayı dikkat çekmeyebiliyor. Spesifik alanlara
yönelişimiz biraz da bundan dolayıdır.
-Kamilet belgeselini tamamen öğrencilerinizden oluşan bir ekiple çektiniz. Çekim
esnasında onlarla neler yaşadınız?
İlkay Nişancı: İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencilerinden, üst
sınıflara gelmiş ve yakinen tanıdıklarımdan ekibime dahil ettiklerim hep olur.
Ancak ilk kez bir projemde tamamen öğrencilerden oluşan bir ekip kurdum.
Üniversitemiz prodüksiyon ve postprodüksiyon anlamında ciddi bir yatırım yaptı.
Bu bağlamda dışarıya bir bağılığımız kalmadı. Teknik ekipmanı kullanabilecek
kişiler de çok önemlidir ve biz üniversitemizde böylesi nitelikli gençler
yetiştirmeyi başardığımızdan pek sorun yaşamadık. Bir bölgenin insanlarının özel
alanlarına girerek yaptığınız çalışmalarda, bir insanın teknik altyapısı kadar
karakteri ve davranış biçimi de çok önemlidir. Karadeniz’de yaptık
çalışmalarımızı ve öğrencilerin Anadolu kültürüne olan yatkınlıkları çok
önemliydi. Bu bağlamda onlara güvendim. Tabi bir de işin fiziksel dayanıklılık
noktası var. Özellikle sert dağ koşullarındaki çekimlerde öğrenciler çok
zorlandılar. Arıların olduğu bir yerde herhangi bir koruyucu giysi giymeden
çalıştık. İkinci günümüzde bir arkadaşımız ciddi bir kaza atlattı ve ben
programı değiştirip daha erken dönmek durumunda kaldım. Fiziksel olarak da ekibi
hazırlamak ve egzersiz yapmanın ne kadar önemli olduğunu sert dağ koşullarında
anladım.
-Bugün sinema öğrencilerinin emekleriyle çekilen bir belgeselin uluslararası bir
mecrada karşılık bulması, onların gelecekte Türk sinemasına yapacakları katkı
açısından nasıl bir önem arz ediyor?
İlkay Nişancı: “Neden sen üniversitedesin?” sorusuyla sıkça karşılaşırım. Ben,
bu ülkenin sinema ve belgeselciliğinin burada, iletişim fakültelerinde
yetiştirdiğimiz gençlerle değişebileceğine inanıyorum. Belki bir kelebek etkisi,
beklide çok daha büyük etkileri olacak bu gençlerin. Eğer benim öğrenciyken
böylesi bir belgesel çalışması içinde bulunma fırsatım olsaydı, bugün bulunduğum
noktadan çok daha öte yerlerde olabilirdim. Öğrenciler için böylesi çalışmaların
bir parçası olmak büyük bir avantaj ve bunu çok iyi değerlendirmeliler. Bu
tecrübeleri edinmek çok önemlidir. Örneğin; Fırat Tanış’ın son filmi Karınca
Kapanı’nı kurgulayan Onur Doğan, benim öğrencimdi. Bana bir teşekkür mektubu
yazmıştı ve bu benim gurur duymam ve mutlu olmam için yeterlidir. İletişim
fakültelerinden mezun olan ve tutkuyla işlerine bağlı olanlar elbet ki önemli
noktalara ulaşacaklar. Hem bağımsız sinema yapabilmek, hem de bu yolda
birilerini yetiştirip katkı sunmak beni mutlu ediyor. Elimden geldiği ölçüde
öğrencilerimin sadece teknik eleman değil de yaratıcı olmalarına çaba
gösteriyorum.
-Türkiye’de belgeselciliğin başladığı günden, bugün Türk sinemasının 100. yılına
ulaştığımız döneme kadar nasıl bir değişim ve gelişim seyri söz konusu sizce?
İlkay Nişancı: İstanbul Üniversitesinin bünyesinde 1960’larda kurulan bir film
merkezi var. Türkiye’nin ilk belgesellerini İÜ çekmiştir aslında. Biz bu misyonu
benimseyerek tekrar çalışmalar yapma gayreti içerisindeyiz. İlk dönemlerde
Almanya’dan ekipler gelerek İÜ film merkezinde eğitimler verdiler. 16 ve 35
milimetrelerle inanılmaz ve değişik anlatımları siyah beyaz olarak denemişler.
Ses kurgusu bağlamında da bu merkezde alternatif yaklaşımları görmek mümkün.
Bazen şaşırarak, özenerek bakıyorum. Belgeselcilik alanının tarihsel sürecinde
çok noktadan söz edilebilir ama Türkiye’de belgeselciliğin standartlara oturmuş
biçiminden sıyrılmayı başarmış çok az çalışma var. Beni en çok etkileyen yapıt
Ertuğrul Karslıoğlu’un Keçenin Teri çalışmasıdır. Bu şaheseri izlediğimde
“Belgesel başka bir şey de olabiliyor” fikri almıştı beni. Türkiye’de alternatif
belgeselcilik anlayışını ortaya koyan festivaller olsa da, genelde amatör bir
bakış eğilimi söz konusu. Festivaller belgesellere ikinci sınıf vatandaş olarak
bakıyor. Türkiye’de yabancı belgesel kanallarına ilgi çok fazladır ancak
belgesel izletmek televizyonlara bir ceza olarak uygulanabiliyor. Demek ki
insanlar yerli belgeselleri izlemekten sıkılmışlar ki bir ceza olarak
görülebiliyor. Belgeseller yıllar geçtikçe değerlenecek şeylerdir ve Türkiye’de
belgesel hiçbir zaman ölmeyecek. Türkiye’deki belgeselcilik ekolü henüz oturmuş
değil ve sanırım içinde olduğumuz yıllarda bu ekol şekillenecek.
-Sinema teknolojilerinin gelişimi, bir yönetmenin doğaçlama yeteneği ve
yaratıcılığını nasıl etkiliyor sizce?
İlkay Nişancı: Bu konuyu çift yönlü değerlendirmek gerekiyor. Aslında olay kişi
de bitiyor. Teknolojinin yönetmenin yaratıcılığını olumsuz etkilediğini düşünmek
yanlış olur çünkü teknoloji sayesinde hayal edemeyeceğimiz şeyleri çekmeye
başladık. Cihazlar küçüldü, hasar durumları azaldı, ekonomik olarak ekipmana
ulaşmak daha kolay hale geldi ve bunlar zarar veren şeyler değil. Ancak konunun
diğer bir yönü daha var. Kendini yeterince geliştirmemiş kişiler de teknoloji
sayesinde bir şeyler çekmeye başladılar. Eskiden bu işi layıkıyla yapabilenler
bir şeyler çekiyordu ancak şimdi herkes çekiyor. Buradaki ayrımı yapmak zor
çünkü teknoloji kullanılarak yapılan farklı numaralar sizi yapıtın niteliğinden
uzaklaştırabiliyor. Biçimden içerik yaratmak gibi bir hataya düşmemek gerekiyor.
Biçimin bizim ufkumuzu genişlettiği doğru ancak önce içeriği belirleyip daha
sonra teknolojiye yönelmek gerekiyor. Özetle, iyi ekipman var diye filmin de iyi
olacağını düşünmek hatalı bir yaklaşımdır. Bir yapıtı ileri teknoloji ürünü
ekipmanlar değil, o aletleri kullananlar yaratır.
-Bir belgeselin ideolojisi var mıdır? İdeolojinin belgeselcilik üzerindeki
etkisi nedir?
İlkay Nişancı: Tarkovsky, “Kişisel algıların prizması” kavramından bahseder. Biz
hayatı görürüz ve bunların tümü bizim kişisel algı prizmamızda kırılarak filme
yansır. Bir insanın yetişmesinden kaynaklı bir görüşü, söylemi ya da ideolojisi
kesinlikle vardır. Gördüğümüz bir şeyi ideolojimiz ve birikimimizin içinden
geçirmeden sunamayız. Bir belgeselin nesnel olduğunu söylemek çok büyük bir
yanılgıdır. En başından beri öznel bir çalışmadır çünkü siz bir kadraj
kuruyorsunuz. Neyi çekip, neyi çekmeyeceğinize karar verip, postprodüksiyon
kendi görüşünüze göre kurguluyorsunuz. Etik değerleri düşünebiliriz ancak
belgeselcilikte nesnellik kesinlikle olmaz. Belgesel yaparken bir şeyleri
görüyorsunuz, öte yandan bir şeyleri görmüyorsunuz. Kurgu ve montaj yaparken
hangi görüntünün kesilip hangisinin kullanılacağına kendi bakış açınıza göre
karar veriyorsunuz. Sanatsal kaygılar ve filmi bir tema altında toplamak öznel
durumlardır. Ancak burada yayıncı kuruluşların da farklı kaygılarla yapabileceği
sansürleri de gözardı etmemek gerekiyor.
-Son olarak, kendi şehrinizdeki muhteşem bir doğa harikası vadide hidroelektrik
santralı kurulmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
İlkay Nişancı: Açık söylemem gerekirse, bu duruma aşırı sinirleniyorum ve bu
siniri zaptetmeye çalışıyorum. Orada insanları da bölünmüş durumda çünkü bütün
şehir karşı durursa kimse oraya HES yapamaz. İnsanların bazı ekonomik çıkarları
uğruna böylesi bir şeyi görmezden gelmesine akıl erdiremiyorum. Bugün o bölgede
HES yapımına sessiz kalanların torunları, 100 yıl sonra onları hiç de iyi
sözlerle anmayacaklar, bundan eminim. Kamilet Vadisinde en az olan şey insandır.
Oranın ekosisteminde olan her canlının hakkını gasp ediyorlar. HES’lere ihtiyaç
yokken bunların yapılması asıl can sıkan nokta. Çünkü Türkiye’nin elektrik
altyapısı gözden geçirilirse yüzde 30’luk bir tasarruf olacak. Yani bu duruma
iyi niyetli bakmanın imkanı yok. Umarım Kamilet bu mücadeleyi kazanacaktır. Bu
durum bir insanın boğazını kesip öldürmekten farklı bir şey değil. Umarım bu
yanlışlıktan gelecekte pişman olmadan dönülür.