Yapım Tarihi - 1967
Süre - 00:22:00
Format - Belgesel, Renkli, Türkçe
Yönetmen - Özer Kabaş
1. Hisar Kısa Film Yarışması, 16mm Dalı, Birincilik Ödülü. 1967
3. Hisar Kısa Film Yarışması, Gösterim Seçkisi. 1969
Kaynak
Hisar Kısa Film Yarışması
Hisar'da Yeni Bir Gerçekçilik: İstanbul Hatırası
Salt’ın Hisar Kısa Film Yarışması (1967-1970) üzerine yürüttüğü araştırma
kapsamında yayımlanan bu yazı, sanatçı, eğitimci ve yazar Özer Kabaş’ın
(1934-1998) I. Hisar Kısa Film Yarışması’nda 16mm dalında birincilik ödülü alan
“İstanbul Hatırası” (1967) filmini odağına alıyor.
Görüntüyü kapamasa da su lekeleri var pelikülün üzerinde. Siyah beyaz, sessiz.
İlk kare, kara tahtanın önünde güvercinler, kara tahtaya süslerle yazılmış
filmin ismi: İSTANBUL HATIRASI. Mayıs 1967, İstanbul, Eminönü, Yeni Camii Parkı.
İlk planlar: Sabahın erken saatlerinde park boş, dükkânlar kapalı, sokakta
kameranın olabildiğince yaklaşmaya çalıştığı kediler dışında kimse yok.
Bir kesmeyle aniden birkaç saat ileri atlıyoruz. Meydan arabalar ve insanlarla
dolmaya başlamış. Elinde katlanmış bir ahşap masa, öbür elinde bir daktilo, bir
adam yürüyor. Az daha yaşlı biri ise daktilosunu ve masasını kurmuş, yanına da
güneşi kesmek için bir şemsiye kondurmuş. Arzuhalciler köşelerine yerleşirken
şerbetçi sırtında bidonu dolaşıyor. “Yeni Camii Önü İstanbul Hatırası” yazılı
perdenin önünde ağzında sigara bir fotoğrafçı, makinesinin yanında müşterilerini
bekliyor. Kocaman bir kavanozda efsunlu hareketlerle yüzen sülükler, kavanozun
başında şişe dibi gözlükleriyle sülükçü çayını içiyor. Plakalar beliriyor: “Her
nevi dilekçe burada yazılır”; “Tasarruf bonosu alınır.” Park hareketlenmeye,
yavaş yavaş uyanmaya başlıyor.
Yirmi iki dakikalık İstanbul Hatırası böyle başlıyor. Yeşilçam filmlerinde arka
plan olarak gördüğümüz bir İstanbul’a adım atıyoruz, büyük bir dikkatle
izliyoruz etrafımızı. Filmin yönetmeni sanatçı Özer Kabaş bir tripod ve bir
kamerayla Yeni Camii Parkı’nı kaydediyor ve bu kayıtları yoğurarak bir film
yaratıyor. Sıradan bir olay gibi duyulabilir bu, fakat nadir olan bir şey. Hatta
1967 için tekil. İstanbul Hatırası, ziyadesiyle muhtemel, Türkiye’de çekilmiş
ilk gözlemci belgesel.
Film bir hikâyeyle ya da bir karakterle ilgilenmiyor, dikkati parkın kendisinde.
Bu park bir bütün olarak nasıl işliyor, parçaları ne, nasıl bir toplama varıyor?
Kabaş bu dikkatle ve bu dikkati mümkün kılan bir şefkatle izliyor meydanı. Bu
sistemi ince ince gözlüyor. O kadar çok detay, mimik, jest, hareket yakalıyor ki
film: Adım adım tezgâh nasıl kurulur, fotoğraf nasıl çekilir, müşteri nasıl
bulunur? Her türlü emek yakın takipte: Arzuhâlciler, fotoğrafçılar, şerbetçiler,
işportacılar ve de bir baykuş…
İstanbul Hatırası ilk kez 1967’de Robert Kolej Sinema Kulübü’nün düzenlediği
Hisar Kısa Film Yarışması’nda gösteriliyor. Yarışmada 16mm dalında birincilik
ödülünü alıyor. Sonrasında ise, yani geçtiğimiz 56 yıl boyunca, tek tük birkaç
kişi dışında hiç kimse bu filmi izlemiyor veya izleyemiyor. Özer Kabaş’ın ve
birkaç eleştirmenin festival sonrasında yazdığı kısa yazılar dışında film
hakkında hiçbir bilgi günümüze ulaşmıyor.
***
Bu yazılardan birine iki sene önce rastlamıştım. Robert Kolej Sinema Kulübü’nün
çıkardığı Görüntü dergisinin Hisar Kısa Film Yarışması’na ayrılan 1968 tarihli
özel sayısında ilk yarışmayı kazanan filmler hakkında yazılar yer alıyordu.
Yarışmada birinci olan Özer Kabaş da kendi filmi ve belge sinematografisi
üzerine bir yazı kaleme almıştı. Kabaş’ı ve İstanbul Hatırası‘nı o güne kadar
duymamıştım; fakat yazı o kadar etkileyiciydi ki bir anda kendimi Kabaş’a çok
yakın hissetmiştim. Gerçekliğin sinema aracılığıyla yansıtılmasına dair
besberrak gözlem ve fikirlerle dolu iki sayfa… Sinema hakkında böyle açık
düşünen, yeni bir belgesel sinema hayal eden biri o dönemin Türkiye’sinde daha
evvel karşıma çıkmamıştı. Kabaş yazısında filmindeki kimi sahneleri (sokak
fotoğrafçısı, işportacı, vb.) anlatıyordu:
“[…] Filmin ağırlığını veren sokak fotoğrafçısı gördüğü çeşitli işlerin
yanısıra kendisi çok önemli bir belgeci. Ondokuzuncu asır ‘Deguerotype’ [Daguerreotype]
fotoğrafçılığı kalıp ve jestlerini köylülere uygulamaya çalışırken (düşünen
adam gibi) ve belli çatışmalar olurken bu arada çok yalın ve severek verilen
pozlar bize gerçek ve derinliği olan portreler kazandırıyor. […]
Yeni Cami avlusunda sahte ilâç satan İşportacılar esasında ayrı bir belge
konusudur. Dışardan ilk kez belli olmayan danışıklı bir döğüş vardır
burada. Bu tebeşir tozlarını askerlere satmak istiyen işportacı bunu sağlamak
için en aşağı yarım saat fıkra anlatır, pandomim yapar ve halkı gerçekten
karşısında tutar ve eğlendirir. Diğer biri, bunu groteskten yakalar ve halkı
belli jest ve hikayelerde korkutarak başka bir biçimde eğlendirir. Sonuç
eğlencenin karşılığıdır. İlaç, işporta derken ortaya bir tiyatro olayı
çıkıyor, inanmayanlar gidip belli zamanlarda parasız da seyredebilirler.”
Yaşadığı şehre büyük bir şevk ve anlayışla yaklaşan biri; yazısında anlattığı
sahneler gözümün önünde canlanmaya başlıyor.
Kabaş, yazıda yapmaya kalkıştığı sinemayı ise şöyle anlatıyordu:
“Bu tip belge sinematografisini sanat haline sokabilmek çok üstün çaba istiyen
bir iş, ve sanat olmaktan uzaktır henüz, fakat her başlangıcın ileride
yapılacak çalışmalara belli bir ışık tutması ve detay anlayışı getirmesi
bakımından faydasını kabul etmek gerekir. Ve bundan böyle elimizdeki
imkânlardan yararlanmayıp da insanımızı yanlış kaynaklardan gelen kalıplara
göre yorumlamakta ısrar edersek ulusal sanatın cılız kalıp gerçek evrenselliğe
ulaşamayacağına inanıyorum.”
Bu yazıyı okuduktan sonra filmi etrafımda sorup soruşturmaya başlıyorum. Çoğu
film gibi herhâlde kaybolmuştur diyorum, fakat aramak gerekir yine de. Bu
süreçte yolumuz Salt ile kesişiyor. Özer Kabaş üzerine kapsamlı bir araştırma
yürüttüklerini anlatıyorlar. Böylece filmi beraber aramaya başlıyoruz. MSGSÜ
Prof. Sami Şekeroğlu Sinema-TV Merkezi Arşivi’nden çıkıyor; Şenol Er ve Deniz
Kurtuluş Özgünay filmi restore edip tarıyor. Dijital kopyası geldiğinde ise
filmi 56 yıl sonra ilk defa izleyenler oluyoruz. Garip bir his: Arşivcilere has,
benim belki ancak iki ya da üç kere yaşadığım, arkeolog gibi hissetmemi sağlayan
bir şey. Filmin imajlarından 56 yıl öncesinin İstanbul’u beliriyor.
***
İstanbul Hatırası, dönemindeki başka filmlere benzemeyen ama bir yandan da
sadece o dönemde ortaya çıkabilecek bir film. Özer Kabaş, 1960’ların başında
ABD’de Yale Üniversitesi’nde sanat eğitimi alıyor. Sibernetik düşüncenin etkin
olduğu, dönemin teknolojik gelişmelerinin sinemada yeni yollar açtığı yıllar.
1950’lerin sonunda hem kameralar hem de ses kayıt cihazları küçülüyor,
taşınabilir hâle geliyor. Buna eş olarak da kamerayla ses kayıt cihazını
bağlayan ve görüntüyle sesin eş zamanlı kaydedilmesini sağlayan pilottone
teknolojisi icat ediliyor. Bu teknolojik gelişmeyle dünyayı doğrudan yansıtmaya
çalışan direct cinema (doğrudan sinema) akımı ortaya çıkıyor. Kamerayı omzunuza
alıp dünyayı kaydetme; bu kayıtları yoğurarak bir sinema eseri ortaya
çıkarabiliyorsunuz ve dünya sinemaya hiç olmadığı kadar açık hâle geliyor.
Kamera, yani gözlemci de bu dünyaya dışarıdan bakmayı bırakıyor, aktif bir
parçası oluyor. Özer Kabaş’ın İstanbul Hatırası da (her ne kadar sessiz bir film
olsa da) hem yöntemsel hem de estetik olarak bu akımdan etkileniyor.
Fakat Kabaş’ın filmi bu akımdaki çoğu filmden daha farklı. Kabaş sadece bir
karakterle ya da bir olayla ilgilenmiyor. Bir parkla, o parkı oluşturan ögelerle,
yani bir sistemle ilgileniyor. Filmin yapısının mantığı bu sistem üzerinden
kuruluyor: Bu parkta farklı yerlere, farklı kişilere, hayvanlara, ağaçlara
bakıyor film.
Nasıl bir anlatı bu, nasıl bir terim kullanabiliriz? Sistemsel anlatı ya da yapı
anlatısı? Böyle bir anlatı formu sinemada çok sık karşımıza çıkmıyor ve bu tip
anlatılara bildiğim kadarıyla bir isim verilmiş değil. Tanımlamak için belki
yine Kabaş’ın yazdıklarına bakabiliriz. Kabaş, 1970’lerde Akademi’de yazdığı
yeterlik tezinde sibernetik kuramını sanatla ve sanatsal gerçekçilikle birlikte
okuyor. Sibernetik, en kaba tabiriyle, sistemleri çalışan bir bilim dalı. Kabaş
da dünyaya bir sistem ve sistemler bütünü olarak bakmayı ve bu sistemlerin, yani
bu karmaşık yapıların, sanatın öznesi olması gerektiğini söylüyor. İsim olarak
da şunu öneriyor: “Tüm-Çevresel Gerçekçilik”. Tüm çevrenin işleyişini yansıtmayı
amaç edinen bir tavır. Yeni Camii Parkı kamusal bir alan; hem sosyal, hem
ekonomik hem de küçük ölçekte toplumu yansıtan bir alan. Kabaş’ın kamerasını
buraya doğrultması boşuna değil.
İstanbul Hatırası belki de en çok Amerikalı belgesel sinemacı Frederick Wiseman
filmlerini anımsatıyor. Wiseman da kurumlara ve sistemlere odaklanıyor
filmlerinde. Fakat Kabaş’ın Wiseman’dan etkilenmiş olması mümkün değil, zira
Wiseman da ilk filmini aynı yıl, 1967’de çekiyor. Benzer kültürel akımlardan
etkilenerek gelişen; çevreselliği, sistemleri ve yapıları işlerinin merkezine
alan; dünyanın iki ucunda yaşayan iki sanatçı var karşımızda.
1960’larda belki çok da önemsenmeyen bu tip sistemsel anlatılar günümüzde iyiden
iyiye önemli hâle geliyor. İlliyet zincirlerinin iyice uzadığı, sistemlerin hem
karmaşıklığının hem de hayatımıza etkilerinin (iklim krizi, yapısal
adaletsizlikler, algoritmik kültür, devlet dışı güç ağları…) arttığı bir
zamanda, sistemleri çözmeye çalışmak, gerçekliği bu sistemler üzerinden okumak
en öncelikli ihtiyaçlardan belki de.
Yeni bir sinemanın ortaya çıkması için filmlerin seyircisini farklı gözlerle
bakmaya ikna etmesi gerekiyor. Yeni izleme şekilleri, yeni bir seyircilik tavrı,
farklı sinemaları doğurabiliyor. İstanbul Hatırası, Türkiye belgesel sinemasında
gidilmemiş yolları gösteriyor.
Bu adımlar atılmaya devam etse o yollar nereye çıkacaktı kim bilir.
***
Salt’ta İstanbul Hatırası‘yla başlayan araştırmamız geçtiğimiz aylarda daha
büyük bir projeye, 1967-1970 yıllarında düzenlenen Hisar Kısa Film Yarışması
üzerine kapsamlı bir araştırmaya evrildi. Kabaş’ın filminin yanı sıra Hisar’da
gösterilmiş filmlerden Özcan Arca’nın Zürafa Sokağı, Hasan Gürdal ile Turgut
Alev’in Politikacı ve Tan Oral’ın Cumartesi-Pazar‘ına ulaştık. Festivalde
gösterilen yüzü aşkın filme ve filmlerin yönetmenlerine ulaşma ve o dönemi
tarihselleştirme çabamız ise devam ediyor.
Hisar Kısa Film Festivali, Türkiye’de düzenlenen ilk kısa film festivali.
1964’te başlayan Antalya Film Festivali’nden sonra da yapılan ikinci festival.
1960’lar İstanbul’unda Sinematek film gösterimi, eğitimi, tartışması sağlıyor;
Türk Film Arşivi film arşivciliğini başlatıyorsa, Hisar Kısa Film Yarışması da
bağımsız film üretimini teşvik eden bir yapı olarak karşımıza çıkıyor: Bir
sinema laboratuvarı, sinema forumu. Özer Kabaş da bu festivalin danışmanı. Hisar
sayesinde pek çok insan eline kamera alıp film çekmeye başlıyor, zira ilk kez
gösterim yapabilecekleri bir yer ve ulaşabilecekleri bir seyirci bulmuş
oluyorlar. Jüride dönemin önde gelen sinemacı ve sanatçıları (Onat Kutlar,
Kuzgun Acar, Sami Şekeroğlu gibi isimler), gazeteler ve dergilerin, kamuoyunun
festivale ilgisi ve kalabalık salonlar. Henüz bir sinema okulu açılmamış,
bağımsız sinemanın nasıl yapılacağına dair bir yol yok. Kısa filmlere belki de
ilk kez bir değer atfediliyor.
Ece Ayhan, ikinci Hisar’da filmlerini gösteren 27 yönetmeni Simurg’a benzetiyor:
“Bu ödün-vermez Gençler, özgün bir sinemayı kurarken nesnelere, olaylara,
insana, tarihe… Ve bunların hepsine birden çağdaş bir yorumla bakıyor; bambaşka
bir görünge.” Hisar filmlerinin çoğundan bir belgesel tavır yükseliyor:
Filmlerde gerçek ve güncelle olan güçlü bir ilişki; sokağa, politik olana bakan,
gerçekliğe etki etmek isteyen bir tavır var.
Hisar, Genç Sinemacılar’ın birbirlerini bulmasına önayak olan, kavgalı
sinemacıları aynı jüri masasında buluşturan, büyük tartışmaların olabildiğince
eşit ve adil yöntemlerle sürdürüldüğü “demokrat” bir yarışma. Bunların yanında
bir de, belki günümüz için daha da önemli olan şey, festivalde gösterilen
filmler ile yaşananların olabildiğince belgelenmiş olması. Ulaşabildiğimiz
yazılar, listeler ve kimi filmler var. Bu sayede Hisar’ı tekrardan
keşfedebiliyoruz. Yani Hisar’da hem üreterek hem de belgeleyerek bir tarih
yaratılıyor.
***
Üniversiteye yeni başladığımda, yakın arkadaşım Efe Murad bana Alp Zeki
Heper’den bahsetmiş, Ümit Bayazoğlu’nun Heper hakkında yazdığı etkileyici portre
yazısını paylaşmıştı. Heper yenilikçi bir sinemanın peşindeydi; ilk uzun metraj
filmi Soluk Gecenin Aşk Hikayeleri sansüre uğramış, hiçbir yerde
gösterilememişti. Bunun küskünlüğüyle de Heper filmini kimsenin izlememesini
vasiyet etmişti. Yıllar sonra MSGSÜ Film Arşivi’nde filmin 35mm kopyasıyla
karşılaşmıştım. Üstünde bir A4 kâğıdına basılmış “Hiçbir şekilde dışarı
çıkarılamaz. GÖSTERİLEMEZ” yazısı duruyordu. Filmin kendisini elimde tutmuş
fakat izleyememiştim.
Peki bu filmle neden ilgileniyordum bu kadar? Üniversitedeyken sorsanız “kayıp
olduğundan, izlenmediğinden, efsaneleştiğinden ötürü” derdim. Fakat şimdiden
bakınca asıl meselenin başka olduğunu anlıyorum. Deneysel filmler yapan genç bir
sinemacı olarak, bu ülke sinemasında kendime bir kök arıyordum. Hangi geleneğe
oturabilirim, neyin parçası olabilirim? Ve maalesef bu ülke o kökleri sunmakta
yetkin değildi. O kökler çıkmadığı için değil, o köklerin gelişip yeşermesine
fırsat verilmediği için. Sansür gibi açık engellemeler (Hisar Kısa Film
Yarışması 12 Mart ile son buluyor, filmler kaybediliyor), caydırıcı bir kaynak
yetersizliği (maddi ve ayni destek yokluğu, üretilen işlere değer verilmemesi),
köşelerin kapılmış olması (Yeşilçam) aklıma gelenler. Bu sebeplerden ötürü de
üretilen işler ve öğrenilen bilgiler bir şekilde geleceğe aktarılamıyor. Fakat
geçmiş, yani bu kökler, yoğrulmaya açık bir potansiyel olarak hâlâ önümüzde
duruyor.
İşte Özer Kabaş’ın İstanbul Hatırası ve Hisar Kısa Film Yarışması da böyle bir
kök. Bağımsız, farklı, başına buyruk bir Türkiye sinemasının kökleri. Fakat elli
küsür yıldır bu filmleri kimse izlememiş, esamesi okunmamış, hikâyeleri günümüze
gelmemiş. Umarım bu değişecek. Umarım yaptığımız araştırmayla bu filmler ve bu
festival elimizdeki köklerden biri olacak.
Yazıyı bitirmeden Özer Kabaş’ın tezini tarıyorum, önceden işaretlediğim şu kısım
gözüme çarpıyor: “‘Ve’ diye başlamak ve de ‘ve’ diye bitirmek gerekir her
öyküyü. Çünkü her yaşantı ve deney, bir önceki yaşamın ürünü olduğu gibi, bir
sonraki yaşantı için bir sıçrama zemini de yaratmaktadır.”
*Bu yazı ilk olarak Altyazı Fasikül: Özgür Sinema‘da yayımlanmıştır.
- - -
Deniz Tortum, yönetmen ve araştırmacı. Lisansını Bard College’da sinema, yüksek
lisansını MIT’de medya çalışmaları alanında tamamlamıştır. Cerrahpaşa Tıp
Fakültesi’nde geçen belgeseli Maddenin Halleri, 2020 Uluslararası Rotterdam Film
Festivali’ndeki dünya prömiyerinden sonra Antalya Altın Portakal Film Festivali
ve Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde “En İyi Belgesel” ödülünü almıştır.
"I. Hisar Kısa Film Yarışması (18-21 Haziran 1968)", Görüntü, Sayı: 5, Haziran
1968, ss. 18-26.
A.g.e, ss. 22-23, 25.
A.g.e, s. 23.
A.g.e.
Salt'ın yürüttüğü araştırma kapsamında erişime açılan Özer Kabaş Arşivi archives.saltresearch.org;
sürecin ilk çıktısı olan Sentez ve Montaj: Özer Kabaş Yazıları adlı e-yayın
saltonline.org'da incelenebilir.
Film, sanatçının varisi Yula Kabaş'ın izniyle restore edilip
dijitalleştirilmiştir.
Bu hissi bir diğer sefer de Abidin Dino ve Vedat Ar'ın filmi Türkiye'de Beş
Dakika'yı bakanlık arşivinde şans eseri izlediğimde yaşamıştım. Onun hakkında
bir yazı için bkz. Deniz Tortum, "Seyircisi Olmayan Film: Türkiye'de Beş
Dakika", Altyazı, 21 Şubat 2022.
Bu akım aynı zamanda gözlemci belgesellerin başlangıç noktası. John F.
Kennedy'nin Demokrat Parti adayı olduğu 1960 ABD başkanlık seçimlerini takip
eden Primary filmi ya da 1965 yılında Bob Dylan'ın turnesini takip eden Don't
Look Back, bu akımın ilk örneklerinden.
Hatta böyle bir anlatı formu, biraz da bilgisayar oyunlarıyla gün yüzüne
çıkıyor, bu anlatının ne olduğu daha sık kavramsallaştırılmaya başlanıyor.
Mesela Molleindustria'nın McDonalds Video Game oyunu ya da David O'Reilly'nin
Everything'i.
Özer Kabaş, "Tüm-Çevresel Gerçekçilik: Bildirişim ve Sibernetik Kuramları
Açısından Plastik Sanatların Oluşumuna Bir Bakış" (Yeterlik Tezi), İstanbul
Devlet Güzel Sanatlar Akademisi (Yayın No: 69), 1976. Salt Araştırma, Özer Kabaş
Arşivi.
Sanat, sosyal bilimler ve sibernetiği birleştirmeye çalışan adımlar; henüz "Actor-Network
Theory" ortaya çıkmamış.
Kabaş'ın tezinde, bu terim üzerine birden fazla argüman var, tüm-çevresel
gerçekçiliğin tanımı da biraz muğlak.
Daha popüler bir tabirle, "hipernesneler" (bkz. Timothy Morton).
Frederick Wiseman ilk filminden sonra ABD'nin TRT'si olan PBS ile önce üç, sonra
on yıllık bir kontrat imzalıyor. Her sene bir film çekmesi için fon sağlanıyor.
Bu sayede film pratiğini devam ettiriyor ve kendi seyircisini yaratıyor. Kabaş,
elimize ulaşabilen başka bir film çekmiyor.
Bu filmler, Hisar Kısa Film Yarışması (1967-1970) üzerine yürütülen araştırma
kapsamında elli yılı aşkın bir süre sonra ilk kez 18 Ekim 2023'te Salt Galata'da
gösterildi. Gösterimi takip eden söyleşinin kaydına Salt'ın YouTube kanalından
erişilebilir.
Sinematek.tv, Hisar'da gösterilen iki Genç Sinema filmini 2015 yılında
dijitalleştirmişti: Asayiş Berkemal (Ahmet Soner, 1967) ve Beyoğlu 68 (Artun
Yeres ve Jak Şalom, 1968). Sinematek.tv'nin, Mithat Alam Film Merkezi'nin ve
Belgesel Sinemacılar Birliği'nin çalışmaları, araştırmamız esnasında bizim için
çok faydalı oldu.
"Simurg", Yeni Sinema, Sayı: 19-20, ss. 10-11.
Festivalin düzenleyicilerinden yönetmen Nurdan Arca, "Herkes heyecanlı bir
şekilde bir yerinden tutar, elinden geleni yapardı. Bizim yaptığımız iş değil
ama insanlara sağladığımız alan önemliydi" diye anlatıyor. IV. Hisar
Yarışması'nda ödül kazanan yönetmen Ömer Tuncer ise "Hisar deyince aklımıza
kimse gelmezdi, sadece yarışma gelirdi, kimlerin düzenlediğini bilmezdik" diyor.
Heper, Robert Kolej Sinema Kulübüyle ortaklaşa bir şekilde 1966 yılında Hababam
Sınıfı uyarlaması çekmeye çalışıyor. Fakat bu film de, çekimlerden hemen önce
ani bir sansür kararıyla yasaklanıyor. Bu filmin çekim hazırlıkları da
araştırmamızın bir konusu ve umuyorum ki bu filmin çekim hikâyesinin detaylarına
ulaşabileceğiz.
Salt'ın çalışmaları bunun için güçlü bir referans.
Kabaş, "Tüm-Çevresel Gerçekçilik", s. 137