Yapım Tarihi - 2014
Süre - 00:19:38
Format - Belgesel, Renkli, Türkçe
Yönetmen - Eylem Şen
Senaryo - Eylem Şen
Yapımcı - Eylem Şen
Görüntü Yönetmeni - Eylem Şen, Ferhet Sayım
Kurgu - Eylem Şen
Ses - Cihan Işıkhan
Müzik - Omayra El Khalil, Asfur
Metropollere yerleşen Suriyeli mültecilerin yaşam koşulları ve onlara yönelik
ötekileştirme hakkındaki belgesel ismini Marcel Khalife'nin şiirinden alıyor.
Asfur, Metropollere yerleşen Suriyeli mültecilerin yaşam koşulları ve onlara
yönelik ötekileştirme hakkında bir belgesel çalışması ve ismini Marcel
Khalife'nin şiirinden alıyor.
ASFUR
Bir kuş baktı pencereden
Ve "Ah, küçük bir dedi.
Beni de gizle
Sana yalvarıyorum.
"Nerelisin?" diye sordum ona
"Göğün sınırından…" dedi
"Nereden geliyorsun?" dedim
"Komşunun evinden." dedi
"Kimden korkuyorsun?" dedim
"Kafesten kaçtım. " dedi
"Tüylerin nerede?" dedim
"Kader onları halletti." dedi.
Bir damla gözyaşı süzüldü yanağından
Onun altında sıkışmış onun kanatları,
O yere indi ve dedi
"Ben yürümek istiyorum, ama yapamam."
Onu kalbime yatırdım,
Yaraları Can yakarken.
Hapishaneden kaçmadan önce
Sesini ve kanatlarını kaybetti.
"Korkmayın,” dedim
“Güneş doğuyor gördün mü? "
O ormana doğru baktı
Özgürlük ihtişamının gelgitler gördüm,
O, kanat çırpışlarını gördü
Yüksek kapıları ötesinde.
O, ormanı özgürlük kanatları üzerinde
uçarken gördü.
Marcel Khalife
Asfur Belgeseli için Antakya'da yaptığımız çekimlerden izler ve sözler...
Ferzan Özyaşar Nur Harbelioğlu Ali Uğur Lora Baytar sevgili dostlarım... ne
kadar teşekkür etsem az kalır... bunuel filmleri tadında bir 3 gün geçirdik...
canımızı acıtan öyküler dinledik... ortadoğu'nun kadim halklarının kardeşlik
özlemine Tanık olduk... savaşın gölgesinde gözleri ışıldayan çocuklar tanıdık...
güldük, üzüldük, düşündük, canımız sıkıldı, öfkelendik, çözüm aradık... ahmet
atakan ı abdullah cömert'i andık... gezi barikatlarını savaş karşıtı öfkesi ile
aşan antakya halklerını ve devrimcilerin öykülerini dinledik moralimiz
yükseldi... fakat yerel seçim öncesi dar grup çıkarları ve rekabet nedeniyle
yaşanan gerilim ve bölünmelerin bu coşkuyu baltaladığını anladık ve yine kendi
ayağına dolanan mücadelesi ile baş edemeyen "bizler" olmaktan utandık...
Hazmedemediğimiz şeyler de oldu... Reyhanlı'da patlayan bombalanın acıları
üzerine inşa edilen maniplasyon kırmızısı lokantayı... kentteki tedirginliği
arttıran hükümet politikarını... Suriye'de akrabalarını Kesen ÖSO militanları
ile aynı sokakta yürüyen insanların tedirginliğini... fahiş fiyata kiralanan
evler, hayatı kurtarılıyormuş gibi hiç tanımadığı insanlarla evlendirilen genç
kadınlar, Suriyeli kadınların arkadasından "bunlar kocalarımızı elimizden
alacak" diye bağıran yerli halktan kadınlar...
Lars Von Trier'in Dogville i ni de anımsamadan edemedik...
Velhasıl bağrımıza basacak kadar sevdiğimiz ve bir o kadar hoşlanmadığımız
şeyleri bir arada gördük...
Yine de sevdiklerimizin tadı damağımızda kaldı... Nur'un annesinin ikram ettiği
gerçek süt, Ali'nin annesinin çökeleği, ekmeği ve tabi ki ellerimle topladığım
yumurtalar... Ferzan'ın dostlarının sanat evindeki büyü katılmış şaraplar...
Ortodoks kilisesinin korosunun ezgileri ve huzur veren tütsüsü...
Ve gönlümün İnce telini titreten Lora'nın Vakıflı Köyü... tek Ermeni köyü
kalmışlığının öyküsü... köyün çarpıcı güzelliği ile örtülü yalnızlığı ...
tarihselliği... kimliği... Musa Dağı adına dile gelen sevgili Mishak Abi...
Özgür Akkavak ile yola çıktığımız ASFUR - Belgesel i kendisi için ve yeni film
ve belgeseller için kapılar açtı... Alice gibi, bir kapıdan diğerine geçtik ve
her açılan kapıdan yeni bir filmin içine düştük... ve hatta Antakya'nın taş
evlerinin sokakları arasında kaybolurken Arkadaş zekai Özger'i bulduk Barış
Yıldırım.
Yine arkadaş'ın dizeleri ile bitireyim sözlerimi...
"...
elbet geçer bu hüzün mevsimi
bir baykuş bir serçeyle arkadaş olduğu gün
o gün size sevinci de anlatacağım
bir solucan bir leylekle çiftleştiği gün
o gün Bahar mevsimidir size aşkı anlatacağım
ve bir gün elbette yıldızları sayacağım
-gelin kucaklayın beni.yıldızları sayamıyorum."
Burnumun direğini hasretle sızlatan Antakya'yı, Ahmet'i Abdocan'ı, öykülerine
Tanık olduğum misafir, mülteci, yerli tüm Antakyalı'ları ve emeğini, zamanını,
desteğini esirgemeyen sevgili dostlarımı... hepinizi kucaklıyorum... sayamadığım
kadar çok Yıldız gördüm!
Ve dedi ki Çerkez Kadın '' Ye jebel il beid ğalfek hebeyibna( ey uzaktaki dağ
ardında sevdiklerim var)...''
Ama dediler,Türkiye'nin Devletluları '' Savaşşşşşşş ''
''Çocuklar ölüyor,diri diri kafaları kesiliyor '' dedi bir Ana
Amaaaaa,dedi,bozuk düzenin ''Lider''denen bozuk insanları '' Demokrasi
getireceğiz Suriye'ye ''
Gittik Eylem Şen ile gördük zulmü,acıyı,açlığı,soğukta üşüyen çocukları,bebesine
ninni söylerken ağlayan çaresiz anayı
ve dedik ki '' çocukların ayakları çırılçıplak,üşüyor ''
dediler '' Müslüman kardeşlerimiz zulüm görüyor Suriye'de ''
dedik,''ahırdan bozma penceresiz,kapısız yerlerde kalıyor bu insanlar ''
dediler '' Ahır mı !! hakaret ettirmeyiz Müslüman kardeşlerimize''
dedik '' evsiz,yurtsuz edilmiş halde meçhule gidiyor bu insanlar ''
dediler '' göndermeeeemmmm ''
dedik '' sizin verdiğiniz silahlarla öldürülüyor oradaki masum insanlar ''
dediler '' o Tır'da insani yardım var,dokundurtmam''
dedik '' ama eğitim verdiğiniz katiller canlı canlı kanını içiyor masum
insanların ''
dediler '' onlar Demokrasi talep ediyorlar ''
dedik '' El-Kaide ve eli kanlı uluslararası çeteler ''
dediler '' Özgür Suriye Ordusu ''
Bra dedik '' ama insanlar aç,evsiz,yurtsuz,insanlar memleketimize dönmek
istiyoruz,diyorlar ''
dediler '' Ezdirmeeeeemmm''
dedik '' İnsan ''
dediler '' Sünni ''
dedik '' yav İnsan insan''
dediler ''yönetim Alevi ''
dedik '' çocuklar masum,etmeyin gözyaşlarının rengi aynı,aynı dilde
ağlıyorlar,elleri aynı sebepten titriyor ve dokunmayın düşlerine,onlar daha
çocuk''
dediler '' Savaaaaşşşşşşşş ''
dedik '' ASFUR ''
dediler '' vurun ''
dedik '' sizin emelleriniz uğruna aynı toprakların çocukları Savaşta birbirini
boğazlayacak,SAVAŞA hayır''
dediler '' Vatan Hainiiiiiiiii ''....Ali UĞUR...
Nur Karbelioğlu Asfur şiiri ve şarkısının yeni bir çevirisini yaptı:
Bir kuş göründü pencereden
Nunu dedi,
Sakla beni yanında,
Ne olursun sakla.
Sen hangi diyarlardansın dedim
Gökyüzünün sınırlarından dedi.
Dedim nerden geliyorsun
Dedi komşuların evlerinden.
Dedim bu korkun nedendir
Dedi bozuk bir kafestendir.
Dedim nerde tüylerin
Dedi zaman onları etti darmadağın.
Yanağına Düdöküldü gözyaşı
Dayandı toprağa, dinlenircesine
Yürüyeceğim dedi ama gücüm yok yürümeye
Korkma!
Bak, gör doğacak güneşi!
Baktı ormana;
Gördü, özgürlük dalgalarının parladığını
Çırpan kanatları gördü,
Ulu kapılar ardında
Salınan ormanı gördü;
Özgürlüğün kanatlarında
İlk gösterimi, dolayısıyla galası, 25 Mayıs Ege Belgesel Film Günleri'nde saat
19:30'da…
Sonraki gösterimler için farklı şehirlerde çeşitli demokratik kitle
örgütlerinin, sendikaların ve / veya kültür merkezlerinin önerilerine açığız...
Nur Harbelioğlu Ali Uğur Ali Capar Ferzan Özyaşar Lora Baytar Elif Bulut
Pencere pervazlarına sığınan kuşları kovalamak ya da insaniyet
Yemyeşil bir park düşünün içinde çocuklar neşeyle oyunlar oynuyor, kibar
beyefendiler kitaplarını okuyor, şık hanımefendiler neşeyle modadan bahsediyor.
Her şey olması gerektiği gibi yerli yerinde, modern, estetik, yeterince
ağırbaşlı… Ve tabi ki bu Neşeli parkların olmazsa olmaz parçası olan kuşlar…
Kibar beyefendilerin çocuklarına verdiği paralarla havaya savrulan yemleri
kapmak için yarışan kuşlar, Neşeli hanımefendilerin kahkahalar savurarak
fırlattığı simit parçalarını havada kapmak için tek ayağının üzerinde zıplayan
kuşlar… Tek ayaklı, kanadı kırık kuşlar… Dünyanın en modern kentlerinin en
ihtişamlı parklarında neden tek ayaklı kuşlar olur biliyor musunuz? Çünkü o
kentte yaşayan modern insanlar pencerelerinin pervazına pisleyen kuşları uzak
tutmak için kuş kovucu yöntemler geliştirmiştir.
TEK AYAKLI KUŞLAR
Suriye’den Türkiye’ye göçüp gelen yüz binlerce mülteci gibi, tek ayaklı kuşlar
görünmez kabul edilir. Yahut alıklaşmış vicdanların ihtiyaç duyduğu ölçülerde
görünür olmalarına razı olunur. Zira modern insan da, ‘bağışlayan’ olma hazzını,
sadaka vererek, ekmek kırıntısı fırlatarak yaşamak ister. Alıklaşmış vicdan
rızanın üretim merkezi olarak devreye girer ve kendi kendini haz içinde aldatır.
Fakat sadaka verilenin yerini ve haddini bilmesini arzulayan rasyonel çıkar
sürekli denetim halindedir. Sadaka verilen kendisine sunulandan fazlasına el
uzattığı anda devreye girer, hem seven hem döven hem bahşeden hem de yok eden
olan insan, kudretini, saldırarak gösterir. Kuşlar da, mülteciler de, kendisini
yüceleştirmek isteten vicdanın nesnesi ve kurbanıdır.
YABANCI OLANLA EMPATİ KURMAK
Geçtiğimiz günlerde Ankara - Altındağ’da Suriyelilerin evini yakmaya varan
saldırı ve linç modern insanın kibarlığını bir kenara bırakarak penceresinin
pervazının korumaya kalkışmasının basit bir örneğidir. Her ne kadar basit bir
Örnek olarak vücut bulsa da, gerçekleşmesi için gerekli olan nesnel şartlar ve
öznel koşulları sağlamak hiç de basit değildir. Bunun için uzun yıllar boyunca,
devlet ve devletin ideolojik aygıtları canla başla çalışmıştır. Yasalar, sosyo-politik
atmosfer, devlet kurumları, sivil toplum kurumları bu koşulların hazırlanması
için müsait olmalıdır. Zira Ankara’da olan, tam da budur. Türkiye’de kurumlar,
yerli malı Türk’ün malı herkes onu korumalı, melodisiyle ahenk içinde yabancı
olanla empati kurmaz.
Bu yazı, mültecilerin karşılaştığı tüm bu sorunları ele alamasa da, konu ile
ilgili yapılmış bir belgesel çalışması (Asfur) sayesinde mültecilerin dünyasına
açılan kapıdan gördüklerimin rehberliğinde ırkçı saldırının nedenlerini görünür
kılmayı amaçlamaktadır. Her musibetin sebebi olan AKP’nin suçlarını sıralamak
tek başına yetersiz olduğu için ben daha çok sol-sosyalist-devrimci-demokrat
kamuoyunun üzerine düşen sorumluluğun altını çizmek istiyorum.
Önümüzdeki yakın zamanda Suriye’deki savaşın son bulacağı beklenmemekle birlikte
2014 yılının sonuna bir buçuk milyon Suriyelinin Türkiye’ye gelmiş olacağı
tahmin edilmektedir. Bu coğrafyanın demografisindeki bu önemli yenilik, elbette
ülkedeki tüm sosyal ve politik kurumları ilgilendiren sonuçlar doğuracaktır.
Irkçı, faşist saldırılar da bu sonuçların başında gelmektedir.
Savaş ULUSLARARASI BİR SAVAŞTIR
Sınırların Suriyelilere açılmış olması konusunun öncelikli olarak ele alınması
gerekir. Yanı başınızda insanların üzerine bombalar yağarken, “bu onların
sorunu” demek, başlı başına bir insanlık dramıdır. Zira dünyadaki tüm
gelişmelerin birbiriyle ilişkili olduğu bu çağda, emperyalizm çağında, hiçbir
savaş sadece o ülkede yaşayan insanları ilgilendirmediği gibi aynı zamanda
sadece o ülke içindeki çatışmalardan dolayı da çıkmaz. Suriye’deki savaş
uluslararası bir savaştır ve son 10 yılın en uzun savaşıdır. Bir iç savaş olarak
cereyan ediyor bile olsa, orada çarpışan güçler irili ufaklı dünya ülkelerinin
çıkarları arasındaki çatışmanın da bir yansıması olarak gerçekleşmektedir.
Başından itibaren bu savaşta taraf olan Türkiye, fiili olarak savaş nedeniyle
yaşanan yıkımın müsebbiplerinden biridir. AKP hükümeti, emperyalist zincir
içinde konumunu güçlendirmek üzere insanların kanından beslenmeyi kendisine
helal görmüş ve savaşı somut olarak körüklemiştir. Fakat bunun karşısında
dikilmesi gereken muhalefet de üzerine düşeni yapmamış, hükümetin bu savaşa
müdahil olmasını engelleyecek savaş karşıtı bir mücadeleyi layıkıyla
örgütleyememiştir. Tüm bunlara bakarak sınırların Suriyelilere açılmasını sorun
olarak göstermeye kalkmak, AKP karşısında savaş karşıtı güçlü bir muhalefeti
örgütleyememe durumunun sıradan faşizme dönüşen basiretsizliğine delalettir.
AKP’nin geriletilmesi uğruna sıradan faşizmi temsil eden seçim ittifaklarının
eğlenceli bir muhabbet gibi kabul gördüğü bir siyasi atmosferde kabahatin
çoğunun kime ait olduğu değil herkesin kendi kabahatinin muhasebesini yapması
önem kazanmıştır.
KATLİAMCI, KAN EMİCİ, AYRIMCI, NEFRET SÖYLEVLERİ
Bununla birlikte sınırlar sadece mültecilere yardım amacıyla açılmamıştır tabi
ki. Sınırdaki kontrolsüz geçiş hükümetin, savaşın tarafı olan el Kaide
çetelerine silah ve mühimmat desteğinde bulunması için fırsat sunmuştur.
Hükümetin savaşa müdahil olma ısrarının Rojava devriminin kazanımlarını yok
etmek arzusu ile ilgili olduğu, silah ve mühimmatın da hangi kesimlerin katline
vacip kullanıldığı da sır değildir. Hükümetin bu katliamların ortağı olduğu
açıktır fakat Suriyeli mültecilerin bu katliamların ortağı gibi muamele görmesi
doğru değildir. Çünkü Suriyeli mülteciler, savaştan, bombalardan, Esad’dan, El
Kaide’den kaçan Kürtler, Araplar, Ermeniler, Ezidileri de kapsamaktadır.
Toptancı bir biçimde hepsine El Kaide mensubu gibi yaklaşmak doğru olmaz. Ayrıca
el Kaide’nin katliamlarına karşı mücadele Suriye’den sefalet içinde gelen
insanları hor görerek değil; AKP’nin savaş ve katliam politikalarına karşı
mücadele ederek yapılabilir. Zira sınırdan geçen sınırlı sayıda çeteciden daha
büyük ve güçlü bir savaş çetesi gibi çalışan AKP’dir. AKP’yi durdurmak Türkiye
Cumhuriyeti’nde yaşayan yerli halkların görevidir ve bunun yolu gerici, faşist
siyasi eğilimlere yaslanarak oy toplamaya çalışmaktan geçmez. AKP’nin katliamcı,
kan emici, ayrımcı, nefret söylemini teşvik eden politikaları karşısına evrensel
insan hakları ve güçlü bir eşitlik- adalet - özgürlük –barış ittifakı ile çıkmak
gerekir.
Kanat Çırpan YÜZ BİNLERCE MÜLTECİNİN
Sığınmak için bu coğrafyaya doğru kanat çırpan yüzbinlerce mültecinin yaşam ve
çalışma koşulları ve yerli halkla ilişkileri konusunda politika geliştirmek
yerine kısmi pansumanlarla çığ gibi büyümekte olan sorunları ertelenmektedir.
Hükümet, sınırları açmıştır ve tabi ki açması isabetlidir. Fakat Suriyeli
mültecilerle ilgili politikası yoktur. Doğru politikalar geliştirilemediği ve
buna uygun yasal düzenlemeler yapılmadığı için bu sorunlarla baş etmek giderek
zorlaşmaktadır. Örneğin Suriye’den gelen mülteciler, “mülteci” statüsünde
değildir. Geçici bir özel statü ile bu coğrafyada bulunmaktadırlar. Bu nedenle
yasal olarak, kendilerini temsil edemezler. Bu bile başlı başına yaşamsal
temsiliyet sorunu haline gelmektedir. Mültecilerle ilgili politika oluşturmak
sadece AKP’nin görevi değil, hükümeti - devleti insan haklarına uygun bir
politik tutumu benimsemeye zorlayacak demokratik kamuoyunun da görevidir. Ne
yazık ki, politikasız olan sadece hükümet değildir. Yerel yönetimler, sivil
toplum kuruluşları, sendikalar sürecin bir öznesi değil nesnesi gibi
davranmakta; adeta ‘Dur bakalım ne olacak?’ der gibi süreci izlemektedir.
Kapitalistler ise ellerini ovuşturarak ayağına gelen ucuz işçi cennetini iliğine
kadar sömürmekle kalmayıp sınıf içindeki rekabeti de kızıştırarak emekçilerin
kazanılmış haklarını da elinden almaya çalışmaktadır. Bugün sadece yerli
işçilerin ücretleri düşüyor fakat zaman içinde işçilerin haklarına ve sendikal
örgütlerine yönelik saldırıların kuvvetleneceğini öngörmek gerekir. Peki,
sendikaların bu yönde bir hazırlığı ya da çalışması var mıdır? Türkiye’deki
çalışan sınıfın küçük bir azınlığının sendikalı olma haklarına sahip olduğu ve
sendikaların da bu hakka sahip olmayanların sorunları ile uzak mesafe ilişki
kurmakta olduğu hatırda tutarak bu konuda pek de ümitli olmak doğru olmaz.
Nitekim sendikaların, emekçilerin sendika üyesi olamayan kesimlerinin
örgütlendirilmesi ve sendikalarla ortak bir zeminde mücadele etmesi için bugüne
dek ortak platformlar yaratamamış olması başlı başına bir sorun olarak kendini
göstermektedir.
Doğrusu net olarak şunu ifade etmek gerekir, bugün emekçiler arasında ırkçı ve
şoven tutumların artması öncelikli olarak sendikaların sorumluluğudur. Çünkü
kapitalistler ve onların partileri bu rekabetten yararlanmak ister ve memnuniyet
Duyar. Sendikalar, sol-sosyalist- devrimci-demokrat yapılar işçilerin birliğine
ve dayanışmasına muhtaçtır. Bu nedenle emekçiler arasında kardeşlik ve dayanışma
ağları örmesi gereken sendikalar, sadece kendi alanıyla sınırlı ve bu alandan
sorumlu davranarak emekçilerin en çok sömürülen kesimlerine yüz çevirmiş
olurlar. Bu da sahici bir birlikten yoksun, kendi arasında düşmanlaşan, bu
düşmanlaşma ve çatışmalar nedeniyle yazgısını emeğin kurtuluşuna değil
kapitalistlerin partilerinin aldatıcı propagandalarına bağlayan bir emekçi
sınıfı oluşmasına neden olur. Daha doğrusu mevcut olan durumu, derinleştiren ve
pekiştiren bir rol oynar.
Sığınmak isteyen bir Kuşu sevmekle başlayacak her şey….
Ve dünyayı, tek ayaklı kuşlara kanat geren diğer kuşların gökyüzüne elbirliği
ile yükselecekleri düşünün gerçekleşmesi, kurtaracak…