Semalarda Bir Türk Kızı - Sabiha GÖKÇEN




Yapım Tarihi - 2002
Süre - 00:20:27
Format - Belgesel, Renkli, Türkçe
Yayın Tarihi - 22 Mart 2002
Yayın Kanalı - TRT 2

Yönetmen - Tülay Bostancı Akça
Yapımcı - Tülay Bostancı Akça
Kameraman - Cihangir Aydoğan, Hayati Aydın, Mazlum DEMİRBAĞ
Kurgu - İsmail Ünlü
Müzik - Can Atilla
Yönetmen Yardımcısı - Şebnem Aktan

Belgesel, Atatürk'ün manevi kızı ve ilk Türk kadın savaş pilotu
Sabiha GÖKÇEN'in ölümünün birinci yıldönümü dolayısıyla hazırlandı.

Bir Bahar günü Bursa'da Doğan, Ankara'da Çankaya Köşkünde genç Cumhuriyetin
yapılanma süreci tanıklarından, Atatürk tarafından yönlendirildiği havacılığı
tüm yaşamı boyunca bir tutku olarak benimseyen Sabiha GÖKÇEN'in yaşam öyküsünü, bilinmeyen yönlerini ve ilginç anılarıyla kendi ağzından ve birinci elden tanıklarla anlatıyor.

Kaynak
Tülay Bostancı Akça
Belgeselin Afişi







Sabiha GÖKÇEN


Dünyanın İlk Kadın Savaş Pilotu - Sabiha GÖKÇEN

Dünyanın ilk kadın savaş pilotuydu. Bir pilot olarak savaşmış, bomba atmış ilk
kadındı. Bu "unvanı" 1937 yılında Dersim hava harekâtında keşif ve bombalama
uçuşlarına katılarak kazanmıştı. Dahası Kore Savaşı'nda da savaşmayı istemişti.

Sabiha Gökçen'i Türkiye'nin ilk kadın pilotu olarak tanıyoruz. Yeşim Arat'ın
deyişiyle, "Yüzündeki gurur ifadesiyle manevî babası Atatürk'ün de aralarında
bulunduğu erkek izleyicilerin saygıyla baktığı, havacı üniforması içindeki
Sabiha Gökçen, en azından Türkiye'deki Okumuş kentlilerin ortak bilincine
kazınmış bir görüntüdür" (Arat 1998:84-85).

Okumuş kentli bir kadın olarak bu benim için de geçerliydi, ancak Sabiha Gökçen
hakkında bildiklerimin ne kadar sınırlı olduğunu 1998 yılında dağıtılan bir
kitap sayesinde öğrenecektim. Türk Hava Yolları, cumhuriyetin 75. yılını
kutlamak amacıyla Yapı Kredi Yayınları'na bir kitap hazırlatmıştı:Bulutlarla
Yarışan Kadın- Halit Kıvanç, Sabiha Gökçen'le Söyleşiyor. 1956'da gerçekleşmiş
ve gazetelerde yayımlanmış olan bu söyleşi, Türkçe ve İngilizce olarak
kitaplaştırılmış ve piyasaya verilmeden 29 Ekim 1998 günü THY ile uçan yolculara
dağıtılmıştı.

Sabiha Gökçen genç bir cumhuriyetin liderinin manevî kızı olarak yetişmiş,
kendisine o yıllarda (1930'lar) dünyanın başka yerlerinde de (özellikle kadınlar
arasında) çok yaygın olmayan bir meslek seçmişti- Pilotluk. Ancak, ben bu kitap
aracılığıyla öğreniyordum ki Sabiha Gökçen yalnızca bir kadın pilot veya bir
askerî pilot değil, "savaşmış" bir askerî kadın pilottu . Hatta dünyanın ilk
kadın savaş pilotuydu. Yani dünyada bir pilot olarak savaşmış, bomba atmış ilk
kadındı. Bu "unvanı" 1937 yılında Dersim hava harekâtında keşif ve bombalama
uçuşlarına katılarak kazanmıştı. Dahası Kore Savaşı'nda da savaşmayı istemiş ve
Birleşmiş Milletlerin kadınları cephe gerisinde tutma kararı nedeniyle bu arzusu
"içinde kalmıştı" (Kıvanç 1998:81). Okumuş kentli bir kadın olarak beynime
kazınmış görüntüler bu kitapla başka bir anlam kazanmaya başlıyordu.

Bu yazıyla, Sabiha Gökçen'in askerî kimliğine, yaşadığı askerlik ve savaş
deneyimlerini aktarışına, ve 1930'larda bir askerî kadın pilot olarak kendisine
başkaları tarafından atfedilen anlamlara toplumsal cinsiyet, milliyetçilik ve
militarizm çerçevesinde bakmaya çalışacağım. Bunu yaparken iki ana kaynaktan
faydalanacağım. Birincisi, yukarıda bahsi geçen kitap. İkinci ve daha önemli
kaynak ise Sabiha Gökçen'in Oktay Verel tarafından kaleme alınan ve 1982 yılında
Türk Hava Kurumu tarafından basılan anıları 1.


Genç Cumhuriyetin Genç Kadın Pilotu

1913 Bursa doğumlu olan Sabiha, anne ve babasını küçük yaşta kaybetmiştir ve
ağabeyiyle yaşamaktadır. 1925'te Mustafa Kemal'in Bursa'yı ziyareti sırasında
onunla tanışmayı Başarır ve ona yatılı okula gitmek istediğini söyler. Gökçen,
anılarında o anı "erişilmeze erişmiştim" diye anlatacaktır (Gökçen 1996:21).
Küçük Sabiha'nın okuma aşkından çok etkilenen Mustafa Kemal onu evlat edinip
yanına almak ister; ağabeyinin izniyle bu gerçekleşir. Sabiha "o günden
başlayarak 'Atatürk KIZI SABİHA'" olmuştur (Gökçen 1996:25).

Sabiha, Köşkte, manevî kız kardeşleri Rukiye ve Zehra ile birlikte ilkokul
eğitimi alır, bir süre Arnavutköy Kız Koleji'nde , bir süre de Üsküdar Kız
Lisesi'nde Okur. Ancak rahatsızlığı nedeniyle okumaya devam edemez, Heybeliada
ve Viyana'da tedavi görür. Viyana'dan sonra bir süre de Paris'te bulunur. "Ne
memleket hasretine, ne Paşa'nın hasretine, ne de insanları[nın] hasretine,
herkeslerin o çok beğendikleri, hayran kaldıkları Paris'te de dayanamayarak"
tedavisi biter bitmez Türkiye'ye geri döner (Gökçen 1996:55). Fransızca'sını
ilerletmiştir ama henüz kendisini hangi alanda geliştirmek istediğine karar
vermemiştir. Bir dönem böyle geçer. Daha sonra Halit Kıvanç'a Paris yolculuğunu
da içeren 1930-1935 arasındaki bu dönemi "sıkıntılı, bomboş yıllar..." olarak
anlatacaktır (Kıvanç1998:29).


Bu arada, 1934 yılında soyadı kanununun çıkmasıyla Mustafa Kemal kendisine
Gökçen soyadını verir. Sabiha Gökçen soyadı hakkındaki yanlış anlamayı
anılarında şöyle düzeltir- "Çok kimse bu soyadını havacılığa başladıktan sonra
aldığımı sanır. Oysa, Ata'nın Gökçen soyadını bana vermesinden aşağı yukarı bir
yıl sonra göklerle buluşup havacılığa başladım"(Gökçen 1996- 77). Gökçen
havacılıkla hiç ilgilenmezken Mayıs 1935'de yeni kurulan Türk Kuşu'nun açılış
töreninde Rus öğretmenlerin planörleriyle yaptıkları gösterilerden çok etkilenir
ve kendisinin de denemek istediğini söyler. Atatürk'ün bu isteğe yanıtı
şöyledir-

"Cesaretini beğendim...Gökçen soyadına havacılık çok yakışır doğrusu" (Gökçen
1996:81). Paraşütle başlayıp uçaklarla havacılığa devam edecek olan Sabiha
Gökçen için artık "istikbal göklerdedir" (Gökçen 1996:81); "Atatürk kızı
göklerin de kızı olacaktır!" (Gökçen 1996:96).

Birkaç ay içinde Türk Kuşu'ndaki eğitimini tamamlayan Gökçen, 7 erkek öğrenciyle
birlikte Rusya'ya planör öğretmenliği eğitimi almaya gider (Gökçen 1996:98).
Odesa'da planör öğretmenliği diploması alan Gökçen, Ankara'ya dönüşünde
Eskişehir Askerî Tayyare Okulu'ndan getirilen motorlu bir uçakla eğitimine devam
eder. Motorlu uçakla ilk tek başına uçuşundan sonra ise Atatürk yanına gelerek
onunla ilgili planlarını açıklar -

"Teşekkür ederim Gökçen...Beni çok mutlu ettin. Şimdi artık senin için
planladığım şeyi açıklayabilirim...Belki de dünyada ilk askerî kadın pilot
olacaksın. Bir Türk kızının dünyadaki ilk askerî kadın pilot olması ne iftihar
edici bir olaydır tahmin ediyorsun değil mi? Şimdi derhal harekete geçerek seni
Eskişehir Askerî Tayyare Okulu'na göndereceğim. Orada özel bir eğitim
göreceksin." (Gökçen 1996:109).

Bu eğitim gerçekten özel bir eğitimdir, çünkü okuldaki tek kadın Sabiha
Gökçen'dir. Ona eşlik eden ilkokul öğretmeni Nüveyre (Uyguç) Hanım'la
birlikte...Gökçen Eskişehir'de iki yıl eğitim görür. Ve 1937 ilkbaharında Dersim
Harekâtı'na katılarak dünyanın yalnızca ilk askerî pilotu değil, ilk savaş
pilotu olur. Dersim'deki başarısı nedeniyle aynı zamanda Türk Hava Kurumu
Murassa Madalyası'nı kazanan ilk kadın olur (Gökçen 1996:145).

Sabiha Gökçen daha sonra Türkkuşu'na başöğretmen olarak atanır. Bu arada Balkan
Paktı heyetinin davetini kabul ederek 1938 yılında tek başına bir Balkan turuna
çıkar. Gökçen, Atina, Selanik, Sofya, Belgrat ve Bükreş'te askerî törenlerle
karşılanır, çeşitli bröve ve nişanlarıyla İstanbul'a, hastalığı iyice ilerlemiş
olan Atatürk'ün yanına geri döner. Atina'da yaptığı konuşma bu gezinin amacını
özetlemektedir - "Balkan turuna çıkan ilk askerî Türk kadın pilotu olduğum için
mutluyum...Sanırım bu işi bütün dünyada ilk defa başarabilen ben olacağım...Türk
kadınlarının her alanda neler yapabileceğine dost ülkelerin Tanık olmasını
istedim. Beni bir barış elçisi olarak da kabul edebilirsiniz...Biz
Atatürk'ümüzün dediği gibi yurtta ve dünyada barış isteyen bir ulusuz...Temelli
barış gerçekleşmedikçe, dünyada huzur bulmaya, rahat yaşamaya olanak yoktur.
Savaşı değil, barışı sevmeliyiz. Düşman ülkeler değil, kardeş ülkeler olmalıyız.
Bir Türk kadın askerî uçmanı size barışı anımsatmak, dostluğu perçinletmek için
geliyor." (Gökçen 1996:278-279). Gezinin iki amacı vardır- Yeni imzalanan Balkan
Paktı uyarınca işbirliği ve barış mesajları vermek, ve Balkan'lara olduğu kadar
tüm dünyaya "Türk kadınlarının her alanda neler yapabileceğini" göstermek.

Sabiha Gökçen'in anıları 1938'de Atatürk'ün ölümüyle bitmektedir. Hayatının geri
kalan kısmıyla ilgili bazı bilgileri Halit Kıvanç'ın onunla 1956 yılında yaptığı
söyleşi başta olmak üzere kendisiyle yapılan röportajlarda buluyoruz (Kıvanç
1998). Sabiha Gökçen 1955 yılına kadar Türkkuşu'nda başöğretmen olarak çalışmaya
devam eder. 1940 yılında evlenmiş, kocasına kendi soyadını vermiş, ancak üç yıl
sonra kocasını kaybetmiştir. Halit Kıvanç'la söyleşisinden 1950'li yıllara dair
edindiğimiz bir başka bilgi de Sabiha Gökçen'in Kore Savaşı'na katılmak istemesi
ancak Birleşmiş Milletler yasalarına göre, kadın olduğu için, bunu yapamamış
olmasıdır (Kıvanç 1998:81).

1955 sonrası hayatıyla ilgili bilgimiz ara sıra çıkan gazete haberleri ve az
sayıda röportajla sınırlıdır.


Sabiha Gökçen ve Atatürk

Sabiha Gökçen'in 1956 yılında Halit Kıvanç'a verdiği röportajın yeniden basımı
olan Bulutlarla Yarışan Kadın'ı okuyup Sabiha Gökçen hakkında bilgi toplamaya
başladıktan sonra Gökçen'in anılarını yazdığı kitabı aramaya koyuldum. Türk Hava
Kurumu'nca 1982'de basılan kitap çoktan tükenmişti, ancak Altın Kitaplar Sabiha
Gökçen'in anı kitabını yakın zamanda tekrar basmıştı. Nereye sorduysam kitabı
bulamadım. Sonunda Ankara'da büyük bir kitapevine girip "Sabiha Gökçen'in
otobiyografisini arıyorum" dediğimde şu yanıtı aldım- "O yok elimizde ama
Gökçen'in Atatürk üzerine olan kitabı var." Atatürk kitaplarının olduğu raftan
aradığım kitap bulundu ve elime verildi. Burada sormak istediğim sorulardan
birisi, o kitabın neden anı, biyografi, otobiyografi veya kadın tarihi
raflarında Sabiha Gökçen'i anlatan bir kitap olarak değil de Atatürk rafında bir
Atatürk kitabı olarak yer aldığı. Bu sorunun cevabı, Sabiha Gökçen'in 1938
sonrası hayatıyla ilgili neden çok az şey bildiğimiz sorusunun cevabıyla da
örtüşüyor.

Gökçen, anılarına yazdığı giriş yazısında şöyle diyor :

"Gün ışıdı ışıyacak... Ankara'da sabah oluyor handiyse... Günün ilk ışıkları ilk
kez Anıtkabir'e vuruyor. Oradan yansıyıp yayılıyor dalga dalga görkemli şehrin
üzerine... işte bu alaca aydınlıkta düşünüyorum yaşamımı... 1925'lerden
bugünlere hangi dalgalardan, hangi türkülerden, hangi acılardan ve neşelerden
geldiğimi... Bursa'da bir eski zaman avlusundan nasıl kopup, İstanbul'da bir
Dolmabahçe Sarayı'nda nasıl noktalandığını düşünüyorum...Kaç yıldır bu
dünyadayım? 1913'ten bu yana bir hesap edin... Ama bu sürenin ne kadarını
yaşadığımı sorarsanız, kısadır ömrüm... Hem de çok kısadır... Döner derim ki
size- "1925'ten 1938'e hesap edin!" Fakat bu kısa ömre çok şeylerin sığmış
olduğunu şimdi çok daha iyi anlıyorum..." (Gökçen 1996:6)

Bir başka deyişle, Sabiha Gökçen'in yaşam öyküsünde iki ayrı zaman anlayışı var.
Birincisi, dünyaya geldiği günden itibaren geçen zaman (1913- ), ikincisi ise
Atatürk'le geçirdiği zaman (1925-1938).

Bunlardan ikincisi Gökçen'in "ömrüm" diye tanımladığı döneme karşılık geliyor.
Atatürk'ün ölümünden bahsederken Gökçen kendisinin de ölümünü anlatıyor- "Benim
de kalbim, manen, benim de nabzım manen, benim de düşünen kafam manen işte tam o
gün o saat durdu...1925'lerde Bursa'da başlayan kutsal yolculuk 1938'lerde puslu
bir kasım sabahında İstanbul'da bitiverdi..." (Gökçen 1996:306) Ankara'ya
dönüşünden bir süre sonra Atatürk'ün vasiyeti doğrultusunda kendisine bir ev
kiralandığını söylüyor ve bu eve "dünyada iğreti yaşayan bir insanın psikolojisi
ile" sığındığını anlatıyor (Gökçen 1996:309).

Sabiha Gökçen'in 316 sayfalık anı kitabının ilk bölümü (14 sayfa), Gökçen'in
"erişilmeze eriştiği" büyük karşılaşmaya ayrılmış. İkinci bölümde (5 sayfa)
1913-1925 yılları arasındaki yaşantısı ve ailesi hakkında bilgi ediniyoruz. Son
bölümde ise (9 sayfa) Atatürk'ün ölümünden sonraki yaşamıyla ilgili bize
anlatmak istedikleri var. Bunlar da 1940 yılında ordudan ayrılıp evlenmesi, 1943
yılında da eşini kaybetmesiyle sınırlı. Son sayfalar Atatürk'e karşı duyulan
özleme ve onun yokluğunda yaşanan eksiklik hissine ayrılmış:

"Rüzgârlar o eski rüzgârlar değil... Deniz o eski deniz değil... Bulutlar o eski
bulutlara hiç mi hiç benzemiyor...Yediğim balığın, etin, ekmeğin, meyvenin;
içtiğim suyun, ayranın tadı o eski tat değil... Yürüyorum her fırsatta onun
geçtiği yollardan, caddelerden, bağlardan, bahçelerden; onun nefes aldığı kutsal
vatan topraklarından; ağaçlardan oluşan yeşillikler denizinden geçiyorum... Ama o
eski büyü yok sanki bu yerlerde...Bir büyük eksiklik var ki, anlatması güç; bir
büyük noksan var ki bulup çıkarması kolay, yaşatması olanaksız. Fakat yaşıyorum
işte gördüğünüz gibi..." (Gökçen 1996:315)

Kitabın son cümlesi ise şöyle - "Seni düşünüyorsam, seni anlıyorsam, seni
seviyorsam, senin yolundaysam, yaşıyorum demektir!.." (Gökçen 1996:316)2.
Aslında, kitabın ismi her şeyi özetliyor- Atatürk'le Bir Ömür (veya THK'nca
basılan orijinal adıyla, Atatürk'ün İzinde Bir Ömür Böyle Geçti). Sabiha
Gökçen'in "ömrüm" dediği dönem 13 yılken, "dünyada iğreti" yaşadığı dönem (yani
1938 sonrası) 61 yıla tekabül ediyor. Ancak Atatürk daha pek çok anlamda Sabiha
Gökçen'in yaşam öyküsünde merkezî bir role sahip. Gökçen aynı zamanda bu "kısa"
ömründe yaşadığı her şeyi Atatürk'le ilişkilendirerek ve bütün başarılarını ona
borçlu olduğunu söyleyerek kendisini başka anlamlarda da yok sayıyor. Bunu
yaparken Giriş yazısında açmaya çalıştığım resmî tarih yazımına da katkıda
bulunuyor. Gerek kendisini yok sayarak, gerekse anılarında başka kadınlara ve
kadınların hak mücadelelerine hiçbir şekilde yer vermeden kadınların tüm
kazanımlarını Atatürk'e borçlu olduklarını savunarak- "Türk toplumunda kadın
kendine özgü saygın yerini Atatürk ve onun devrimleri sayesinde almıştır" diyor
(Gökçen 1996:77). Durum buyken, Sabiha Gökçen'in anı kitabının anı veya kadın
tarihi rafında değil de Atatürk rafında yerini almasına şaşırmamak gerekiyor.
Yoksa gerekiyor mu?


"O artık bir genç kız değil bir genç askerdir"

Atatürk, her ne kadar Sabiha Gökçen'i dünyanın ilk askerî kadın pilotu yapmak
istemiş olsa da aklından geçen onun ilk savaş pilotu olması değildir. Dersim
harekâtına katılmak isteyen ve bunun için en başta Atatürk olmak üzere birçok
kişiyi ikna etmesi gereken Sabiha Gökçen olmuştur.

Harekâttan son anda haberi olan Gökçen, uçağıyla hemen Eskişehir'den Ankara'ya
gelerek Atatürk'e harekâta neden katılmak istediğini anlatmış ve kendisine izin
vermesini istemiştir. İkna süreci işe yaramış, gerekli izin çıkmıştır. Atatürk
Gökçen'i harekâta gönderme kararını daha sonra arkadaşlarına şu şekilde anlatır
-

"İşte yine Türk kızına görev düştü...Bizim Gökçen uçağı ile Dersim Harekâtına
katılacak yarın sabah...O artık bir genç kız değil bir genç
askerdir...Arkadaşlarından geri kalmayacağından, görevini bihakkin yerine
getireceğinden ben nasıl eminsem, sizler de emin olmalısınız...Bunun ne derece
tehlikeli bir şey olduğunu biliyor. Ama göreve gönderilmediği takdirde böyle bir
ayrımın onun en çok sevdiği meslek olan havacılık mesleğinden kopmasına neden
olabileceği düşüncesindeyim... Yetiştiği ocakta bu gibi hallerde göreve koşması
öğretildi kendisine. O halde? O halde şafakla beraber Dersim Harekâtına
katılacak." (Gökçen 1996:118)

Ancak Gökçen'le Atatürk arasında konuşulan ve bu anlatıya yansımayan başka bir
konu daha vardır -

Atatürk - "Madem ki bu kadar istiyorsun ben sana izin veriyorum...Ama Sayın
Mareşal Çakmak'a da bir kere sormamız lazım...Bu bir askerî harekâttır. Eğer o
müsaade ederse gidersin. Yalnız şunu unutma, sen bir kızsın. Alacağın görev
oldukça Çetin. Aldatılmış bir eşkıya çetesiyle karşı karşıya kalacaksın. Onların
da ellerinde birtakım silahlar var. Uçağın arıza yapacak olursa mecburi inişe
geçecek ve sonunda onlara teslim olacaksın. Bunun ne demek olduğunu başına
gelmedikçe bilemezsin...Bu takdirde ne yapacağını düşündün mü?" (Gökçen
1996:117)

Sabiha Gökçen - "Hakkınız var...Nihayet altımızdaki bir uçak. Her an arıza
yapabilir. Düşebilir, çakılabilir...Şayet böyle bir şanssızlık olursa, hiç merak
etmeyin, ben kendimi onlara canlı olarak teslim etmem." (Gökçen 1996:117)

Bu sözler Atatürk'ün beklediği sözlerdir. Çok duygulanır ve Gökçen'e kendi
silahını verir- "Umarım kötü bir durumla karşılaşmazsın. Fakat herhangi bir
zamanda senin şeref ve haysiyetine dokunacak bir olayla, bir durumla
karşılaştığında hiç tereddüt ermeden bu silahı ya karşındakine karşı ya da kendi
beynine boşaltmaktan asla çekinme!" (Gökçen 1996:117) Sabiha Gökçen Atatürk'ün
bu sözlerini asla unutmayacağını söyleyerek silahı öperek başına koyar. Nitekim
anılarında bu olayı ve harekâtı anlattığı bölümün başlığı şöyledir - "Dersim
Harekâtı ve Namusumu Koruyacak Silah!" (Gökçen 1996:111)

Evet Gökçen genç bir askerdir , ancak, aynı zamanda genç bir kızdır da. Her genç
kız gibi onun da "namusu" önemlidir. Öyle ki, yukarıda aktarılan görüşmeden de
anlaşılacağı gibi, Gökçen'in karşı karşıya kalacağı esas tehlike ölüm değil,
"aldatılmış bir eşkıya çetesi"nin eline sağ olarak düşmektir. Zira bu durumda
namusu tehlikeye girecektir. Namusunu korumak için öldürmeye ve ölmeye hazırdır.
Bu konuda sergilediği tereddütsüz kararlılık ve Atatürk'ün kendisine hediye
ettiği silahla birlikte Sabiha Gökçen'in savaşmasının önündeki namus engeli
kalkmıştır. Artık Gökçen genç bir asker olarak savaşa katılabilir.

Nitekim katılır. Bir ay boyunca "bir gün rasat (gözleyici) bir gün pilot olarak"
(Gökçen 1996:122) çok sayıda uçuş yapar. Gökçen, anılarında Dersim harekâtının
"nedenleri ve sonuçları üzerinde" (s.125) durmaz. O, bu harekâta ülkesinin
kendisine "verdiği görevi yerine getirmek" üzere katılmıştır. Havanın kötü
olduğu bir gün kalktıkları havaalanını bulmama riskiyle karşı karşıya
kaldıklarında ise Atatürk'e verdiği sözü hatırlar- Paraşütle atlamak zorunda
kalsalar bile ölmeyi göze almak durumundadır. Atatürk'ün verdiği silah hep
yanındadır.


Dersim dönüşü - "Türk Kızı, Gök Kızı, Atatürk Kızı..."

Dersim harekâtı sonrası Sabiha Gökçen bir ulusal kahramandır. İsmet İnönü onu
ilk kutlayanlar arasındadır- "Atatürk kadar bizler de senin çalışmalarını,
başarılarını, cesaretlerini çok yakından takip ediyoruz... Sen savaş boyunca
bize cephane taşıyan Türk kadınlarından birisin. Onlar bu işi yerde
yapıyorlardı, sen gökte yapıyorsun ve yapacaksın."(Gökçen 1996:131). Atatürk
için de Gökçen'in başarısı çok önemlidir-

"Seninle iftihar ediyorum Gökçen! Yalnız ben değil, bu olayı çok yakından
izleyen bütün bir Türk ulusu iftihar ediyor... Genç kızlarımızın neler
yapabileceklerini bir kez daha bütün dünyaya ispat ettiğin için övünsen
yeridir... Biz asker bir ulusuz. Yedisinden yetmişine, kadınından erkeğine asker
yaratılmış bir ulusuz... Ancak bizim askerlik anlayışımız asla emperyalist
düşüncenin yarattığı bir anlayış değildir... Barış amacı ile asker olan bir
ulusun dünyadaki yeri barış bayrağının yanıdır" (Gökçen 1996:125-126, vurgu bana
ait).

Başka bir deyişle, Sabiha Gökçen Dersim harekâtındaki başarısıyla bir yandan
(Kurtuluş Savaşı'nda cephane taşımış olan Türk kadınlarının yanına ismini
yazdırarak) kendisini asker-ulusuna ispat etmiş, bir yandan da ulusunu (genç
kızlarını da saflarda değerlendirebilen asker bir Ulus olarak) dünyaya ispat
etmiştir. Ayrıca, uçarak, savaşarak ve görevini yapmış bir şekilde sağ olarak
geri dönerek manevî babası Atatürk'e hayatının en "mutlu günlerinden birini"
yaşatmıştır (Gökçen 1996:127).

Harekât sonrası duyulan coşku büyüktür. Sabiha Gökçen'e 28 Mayıs 1937 tarihinde,
Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Genelkurmay Başkanı dahil olmak üzere üç yüzden fazla
davetlinin katıldığı bir törenle Türk Hava Kurumu'nun Murassa Madalyası
verilmiştir. Havacılık ve Spor dergisi 15 Haziran 1937 tarihli sayısını Sabiha
Gökçen'e ayırmış, bir yandan dönemin İleri gelenlerinin yazılarına, bir yandan
da Gökçen'e murassa madalyanın verildiği törenin detaylarına yer vermiştir.
Behçet Kemal Çağlar, "Türk Kızı, Gök Kızı, Atatürk Kızı..." başlıklı yazısında
Sabiha Gökçen'in başarısıyla birlikte Türk olmaktan bir kez daha gurur duyma
fırsatı bulduğunu belirtir ve onu şu şekilde tanımlar- "Atının üstünde, erkek
kahramanları geride bırakarak, akıncıların önüne düşen 'Tomris'i Türk ırkı bir
kere daha yarattı- Tayyaresinin içinde Sabiha Gökçen" (Havacılık ve Spor,
s.3116). Sabiha Gökçen, kimileri tarafından yeni tarih yazımıyla önem kazanan
eski Türk tarihindeki karakterlere benzetilmiş, kimileri onun Namık Kemal'in
"Vatan Yahut Silistre"sindeki kadın asker "kahramanının canlısı" (Havacılık ve
Spor, s. 3127) olduğunu düşünmüş, kimileri ise onu "Anadolu istiklâl
mücadelesinde sessiz sakin, bütün bir feragat içinde yurdun kurtarılması için
savaşan 'meçhul kadın'ın torunlarından biri" olarak görmüştür (s.3122). Yunus
Nadi de Cumhuriyet'ten alıntılanan yazısında Sabiha Gökçen'i, "yalnız kendi
cinsinden vatanperver Türk vatandaşı kadın gençliğine değil" tüm gençliğe Örnek
göstermiştir (Havacılık ve Spor, s. 3125). Bu yazıların ortak noktası, Gökçen'in
başarılarından duyulan coşku ile onu ya milliyetçi bir geçmişe ya da milliyetçi
bir geleceğe yerleştirme çabasıdır.

Sabiha Gökçen artık ulusal bir kahramandır. Ancak neden kahraman olduğu
konusunda çarpıcı bir suskunluk vardır. Dersim harekâtı gazetelere veya
demeçlere yansımamıştır. Havacılık ve Spor'a göre Sabiha Gökçen bu madalyayı
"gerek kurslarda, gerek Türk hava ordusu mektep ve kıt'alarında büyük
muvaffakiyetler [gösterdiği ] ve son atışlı tatbikatta kahramanca hizmet" ettiği
için almıştır (Havacılık ve Spor, s.3117). Gökçen'i ateşli bir şekilde tebrik
eden gazete yazarları ve hatta madalyayı sunan Türk Hava Kurumu başkanı Fuat
Bulca tarafında da benzer bir tutum söz konusudur. Fuat Bulca'nın açıklaması
şöyledir-

"Türk Hava Kurumunun madalya nizamnamesi (hayatını istihkâr edecek derecede
fedakârlık gösteren uçmanlara) madalya verilmesini kaydeder. Bunun için hava
ordusu kıtalarından parlak notlar alan ve Genelkurmay Başkanı sayın Mareşalın
takdirlerini kazanan yiğit Gökçeni, Türk Hava kurumu murassa madalya ile taltife
karar vermiştir" (Havacılık ve Spor, s.3118).

Gökçen'in nerede ve kime karşı savaştığı ve hayatını tehlikeye atacak
fedakârlıklar gösterdiği belli değildir. Ya da herkes biliyordur ama kimse
söylemiyordur. Gökçen'in yaptığı teşekkür konuşmasında da Dersim'in adı geçmez,
ancak Mareşal Çakmak'a özel bir teşekkür vardır.

Gökçen, "Son günlerde bazı askerî vazifelerin ifasına benim de gönüllü asker
olarak iştirakimi kabul etmek suretiyle bana değerli tecrübeler edinmek
fırsatını bağışlayan Genelkurmay başkanı sayın Mareşale olan şükranım pek
büyüktür" der ve konuşmasını şöyle bitirir - "vatanın müdafaası yolunda bir an
ölüm nedir hatırlamaksızın asker tayyareci olarak hizmete koşacağımı bildirmekle
mutluyum" (Havacılık ve Spor, s.3118).


Dersim'den Tunceli'ye -

Dersim harekatı ve Gökçen'in buradaki başarıları üzerine suskunluk İsmet
İnönü'nün TBMM'nde bu konuda yaptığı konuşmanın ardından bozulur. 15 Haziran
1937 gününden başlayarak gazeteler Dersim üzerine haberler yayınlamaya
başlarlar. Aynı gün Tan gazetesinde çıkan bir yazı gazetelerde o güne kadar
uygulanan (oto)sansürü açıklamaya çalışır-

"Birkaç gün evvel ilk kadın tayyarecimiz Sabiha Gökçene murassa bir madalya
verildiği yazıldığı zaman uçuş tatbikatındaki hizmetlerinden bahsedilmişti. Bu
hizmetlerin mahiyeti sarahatle ortaya konulmamıştı. Buna da sebep şu idi-
Feodalizmin son döküntülerinin tasfiyesi için alınan esaslı tedbirlerin tarihi
bir ehemmiyeti vardır. Bunların millete ve dünyaya etraflı bir suretle
bildirilmesi, İsmet İnönü'nün büyük nutkuna bırakılmıştı." (Tan, 15 Haziran
1937)

Aynı yazı, ayaklanmayı bitiren son bombanın Sabiha Gökçen tarafından atıldığını
bildirir. Bu haber 17 Haziran 1937'de The New York Times gazetesinde de
yayınlanır. Üç gün sonra yayımlanan bir yorum yazısında ise, Türkiye'de
kadınların peçe ve haremden pilot üniformalarına geçişlerinin on yıldan biraz
fazla zamanda gerçekleşmiş olmasının Batı tahayyülünü bile zorladığı ifade
edilir (The New York Times, 20 Haziran 1937). Yazar, bu "ilerleme"yi,
Türkiye'nin bu harekâtı kendi halkından ve dünyadan saklamış olmasının ardında
yatan ve "Karanlık Çağları geri getiren" sansür politikasıyla karşılaştırır ve
ikisinin bir arada gerçekleşmesinin ardındaki çelişkiye dikkat çeker. Başka bir
deyişle, Oryantalist bakış açısını militarist bir bakış açısıyla tazeleyen bu
yazara göre, askeri harekat -özellikle de bu harekata bir kadının katılmış
olması- ilerlemeyi temsil etmektedir, sansür ise geriliği.

Türkiye'de yayınlanan yazılarda da gerilikle savaş ve ilerleme özlemi bir arada
dile getirilir. Dersim'in geriliği ve gericiliği temsil ettiği, askeri harekatın
ise ilerlemenin bir göstergesi olduğu konusunda soru işareti yok gibidir. "Yüz
Senelik Dersim İşi Şifa Yolunda" başlıklı bir yazı yazan Ahmet Emin Yalman'a
göre tam bir asırdır "Dersim hastalığı" ile uğraşan memleket sonunda bu
harekatla bir sonuç almaya başlamıştır (Yalman 1937). Bu dönemde çıkan yazıların
bir çoğunda Dersim bir "hastalık" veya "Feodalizmin son döküntüleri" olarak ele
alınmış, harekata tam destek verilmiştir.

Resmi açıklamalara göre bu harekatta 5,000 kişi Can vermiştir. Resmi olmayan
tahminler daha yüksektir (Kalman 1995, Kaya 1999). Ancak Dersim'de yaşananlar bu
harekatla başlamadığı gibi bu harekatla bitmemiştir de. Dersim'in ismi
harekattan bir yıl kadar önce, 1936 başlarında, Tunceli olarak değiştirilmiş ve
1935 sonunda çıkarılan ve bugünkü Olağanüstü Hal Yasası'nı andıran 2884 sayılı
Tunceli İlinin İdaresi Hakkındaki Kanun işleme geçirilmiştir. Harekatı izleyen
yıllarda çok kişinin göçe zorlandığı Dersim'de "basit bir ayaklanma" ve onun
kısa sürede bastırılmasından ziyade, merkezi otorite ve modern Ulus-devletin
iktidar araçlarına Osmanlı İmparatorluğu yıllarından başlayarak direnen bir yöre
halkı ve bu yöreyi askeri harekatlar ve olağanüstü yönetim yasalarıyla
Ulus-devletin bir parçası yapmaya çalışan bir merkezi otorite arasında on
yıllarca Süren bir şiddetli mücadele söz konusudur. Osmanlı'dan Cumhuriyet'e
miras kalan bu mücadelenin sebepleri kadar sonuçları da incelenmeye muhtaçtır.
Leyla Neyzi'nin Dersim'li, Alevi ve Zaza bir genç kadın olan Gülümser Kalık
(1999a) ve müzisyen Metin Kahraman (1999b:72-76) ile yaptığı sözlü tarih
çalışmaları da göstermektedir ki Dersim harekâtının yaşandığı 1937-1938 yılları
yalnızca bu bölgenin tarihinde değil aynı zamanda güncel kimliklerin inşasında
da önemli bir yer tutmaktadır. Devletin 1920'lerle 1930'larda şekillenen Kürt
politikasının "Türk" kimliğinin/kimliklerinin oluşumuna nasıl bir etki yaptığı
ise ayrı ve bir o kadar önemli bir araştırma konusudur3.


15 Haziran 1937 sonrasında çıkan gazete yazılarında Dersim halkının Kürt (ve
Alevi) olmasıyla ilgili yorumlar da yapılmıştır. Bu yorumlardan bir kısmı Kürt
kimliğini ve dilini yok sayan yorumlardır (örn. "Kürtçe denilen şey, bozulmuş ve
Farsça ile karışmış Türkçe'dir" başlıklı yazı, Kurun, 20 Haziran 1937, aktaran
Kalman 1995:281). Diğer kısmı ise Kürtlerin varlığını kabul eden ama Dersim
halkının Kürt olmadığını savunan yorumlardır-

"En acısı şudur- Dersim halkı esasen Türk iken ve Türkçe söylerken bir taraftan
Sünnilik - Kızılbaşlık davası, diğer taraftan daimi taarruz korkusu neticesinde
Türklüğe yabancı düşmüştür. Kısmen dilini kaybederek Kürtçe öğrenmiş ve kendini
Kürt zannetmiye başlamıştı. (...) Bir nesil evvel bile Türk dilinden başka dil
bilmeyen birçok Türk'e Kürtlük zorla aşılanmıştır." (Yalman 1937)

Zamanla bu bakış açılarından birincisinin, yani tamamen yok sayma politikasının,
ağırlık kazandığını biliyoruz . Çok yakın zamana kadar Kürt kimliği (ve dili)
dağ Türklüğü olarak algılanmış ve varlığı dahi reddedilmiştir (bkz. Kirişçi ve
Winrow 1997). Bu politikaların yol açtığı sorunların silaha başvurularak
çözülmeye çalışılması, askeri harekatlar ve Olağanüstü Hal yasaları ise
1930'ların olduğu kadar 1980'lerin ve 1990'ların da bedelleri ağır tarihlerini
oluşturmuştur; oluşturmaktadır4. İlerlemenin artan bir militarizmden geçtiği ile
birlik ve bütünlüğün askeri yöntemlerle sağlanacağı fikirleri de halen
bizimledir. Bu bakış açısından, Sabiha Gökçen, dünyanın ilk kadın savaş pilotu
olarak ilerlemenin, modernleşmenin bir sembolü olmaya devam etmektedir.

Öte yandan, Sabiha Gökçen'e bu ünvanı kazandıran Dersim askeri harekatı, resmî
politika uyarınca, üzerinde pek konuşulmayan, tarihten neredeyse silinmiş bir
olaydır. Öyle ki Dersim isminin anılması bile sakıncalı olagelmiştir. Çok uzun
süre üzerine konuşulmayan bu harekâtın niteliğiyle ilgili askerî bilgiler 1972
yılında Genelkurmay Başkanlığı tarafından yayımlanmıştır. "Tunceli (Dersim)
Tedip Harekâtı" olarak anılan harekâtta Gökçen'e şu şekilde yer verilmektedir:

"Bu arada Demenanlı aşiret reisleri nezdinde toplantı halinde bulunan diğer
aşiret reislerinin, havadan bombardıman edilmek suretiyle toplantıyı dağıtmak ve
aşiretler üzerinde moral kırıcı bir etki sağlamak lüzumu üzerine Tayyare Alay
Komutanı komutasında 15 uçaklı bir filo, Kırklar dağı -Darboğaz Dere yolu - Zel
Dağı - Kırmızı ve Kosur dağları kuzeyindeki Keçizeken (Yukarı Bor) köyünü
havadan bombaladı. Bu hava taarruzunda özellikle Sabiha Gökçen hanımın attığı 50
kiloluk bir bomba Keçizeken köyünden kuzeye doğru kaçan asi grubuna oldukça ağır
zayiat verdirdiği yapılan gözetlemeden anlaşılıyordu" Türkiye Cumhuriyetinde
Ayaklanmalar (1924-1938), s.388.

Sabiha Gökçen'in anılarındaki harekat anlatısında da Tunceli değil de Dersim
isminin kullanılması ilginç ve önemlidir, ancak Gökçen bu harekattan ağırlıklı
olarak kendisini dünyanın ilk savaş pilotu yapan bir olay olarak bahsetmektedir
-Atatürk'ün namusunu koruması için kendisine verdiği silaha özel bir önem
vererek. Bu anlatıda ne bombalar vardır, ne ölen, yaralanan, göçe zorlanan
insanlar, ne de Dersim harekâtının içeriğine dair herhangi bir bilgi5. Hatta
Gökçen "burada Dersim harekâtının nedenleri ve sonuçları üzerinde duracak
değilim" diyerek bu konuya özellikle girmemiştir. Dersim üzerine suskunluk başka
bir düzeyde devam etmektedir.


Cumhuriyet Ordusunda Kadınlar

Sabiha Gökçen'in Türk Hava Kurumu'nun Murassa Madalyasıyla taltif edilmesinden
yaklaşık beş ay sonra, Cumhuriyet Bayramı sırasında, Gökçen'in askerlikle
ilişkisi bir kez daha tartışma konusu olur. Sabiha Gökçen Cumhuriyet Bayramı
kutlamalarına akrobasi gösterileri yaparak katılır. Son derece başarılı geçen
gösterilerin ardından Atatürk'le birlikte Cumhuriyet Balosu'na giderler.
"Atatürk beni her gittiği yere askerî üniformamla götürürdü. O gece baloya da bu
kıyafetle gitmiştim" (Gökçen 1996:227) diye anlatacaktır bu baloyu. Ancak o gece
üniformalı olmasının bir anlamı daha vardır. Atatürk, Sabiha Gökçen'den Mareşal
Fevzi Çakmak'la kadınların askerlik meselesini konuşmasını ister (s.227). Aynen
Atatürk'ün dediği gibi Fevzi Çakmak'ın elini öpen Gökçen konuyu Açar -

"Şu kadınların da asker olmaları meselesi...Biliyorsunuz henüz bu konuda yasa
olmadığı için benim durumum da ortada. Atatürk konuyu sizinle konuşmamı ve bu
meselede bana yardımcı olmanızı istedi. Kadınların resmen asker olmaları ve
askere alınmaları sizin vereceğiniz karara ve izne bağlı. Bu yasayı çıkartacak
olursanız bütün Türk kadınları size minnettar kalacaklardır. Öyle tanıdığım genç
kızlar var ki bu şerefli üniformayı giyebilmek için hayatlarının en güzel
yıllarını bile feda etmeye razılar." (Gökçen 1996:228)

Gerçi Mareşal Fevzi Çakmak, beş ay önceki ödül töreninde- "Türk kadınlığının
kudretini ve kahramanlığını dünya havacılık tarihine tanıttıran Bayan Gökçen'i
ordu adına bütün kalbimle bir defa daha takdir ederim" (Havacılık ve Spor,
s.3115) demiştir, ancak ordunun bütün kadınlara açılmasına da karşıdır -

"Duygularını çok güzel bir şekilde ifade ettin Gökçen. Türk kızlarının asker
olmak isteyişlerini, bu şerefli üniformayı taşımaktan büyük bir gurur
duyacaklarını ben de biliyorum. Ama hayır, bunu sakın benden isteme yavrum.
Çünkü ben kızlarımızın, kadınlarımızın asker olmalarına asla razı değilim! Bir
milletin varolması, o milletin kadınlarının yaşaması ile mümkün olur ancak."
(Gökçen 1996:228)

Bu beklemediği tepki karşısında Gökçen ağlamaklı olur ve Fevzi Çakmak'ın elini
tekrar öpüp yanından uzaklaşır. Bu olay karşısındaki duygularını daha sonra
şöyle aktaracaktır- "Bunca çalışmadan, bunca başarıdan sonra, askerlik alanında
da erkeklerle eşit haklara sahip olabileceğimize o kadar inandırmıştım ki
kendimi. Ama işte düşle gerçek yine karşı karşıya gelmiş, düş yerini gerçeğe
terketmişti" (Gökçen 1996:229). Onu "Bir gün gelecek mareşal da Türk
kadınlarının asker olmalarını isteyecektir...Fakat mareşalı kırmayalım. Biraz
sabredelim" (s.229) diyerek teselli edecek olan yine Atatürk'tür. Sabiha
Gökçen'e göre Mareşalın izin vermesiyle "bununla ilgili yasayı Atatürk derhal
çıkarırdı" (s.228-229). Önünde hiçbir engel tanımayan, başarıdan başarıya koşan,
ve her aşamada özellikle kadın olduğu için takdir toplayan Sabiha Gökçen için
Fevzi Çakmak'ın bu tepkisi büyük bir hayal kırıklığına yol açmıştır. Türk
kadınlarının çok şey yapacağını kanıtlamıştır gerçi, ama bu durum kadınların
asker olarak kabul edilmelerini sağlayamamıştır. Sabiha Gökçen daha uzun bir
süre bu alandaki "tek kadın" olarak kalacaktır.

O güne kadar kadın olarak kazandığı başarılarla takdir toplayan Gökçen, bu
kararla birlikte kadınlığıyla farklı bir biçimde karşı karşıya kalmıştır. Bu
durum, anılarındaki diline de yansır. Yukarıda alıntılanan bölüm, Sabiha
Gökçen'in kadınlardan "biz" diyerek bahsettiği ender bölümlerden biridir. Daha
da önemlisi, kadınların askerliği bu noktada "ulusa karşı bir görev" olarak
değil, "askerlik alanında da erkeklerle eşit haklara sahip olmak" olarak ifade
edilmeye başlanmıştır. Sabiha Gökçen'in dilindeki bu kaymalar milliyetçi proje
içindeki toplumsal cinsiyete dayalı gerilimlerin ifadelerinden biridir.
Erkeklerle "yan yana" bir milliyetçi duruştan, erkeklere karşı kadın haklarını
savunmaya yönelik bir duruşa doğru anlık da olsa bir kayma vardır. Ancak,
Atatürk burada da kadın haklarının baş savunucusu olarak karşımıza çıkar.
Gökçen'e göre Mareşal Fevzi Çakmak ve onun gibi düşünenler, kadınları yalnızca
anne olarak görmek istemektedirler. Oysa, Atatürk'ün yaklaşımı çok farklıdır:

"Atatürk kadınların sadece ana olmalarını, sadece evlerinin kadını olmalarını
yeterli görmüyordu...Doktor olmalıydılar, yargıç olmalıydılar, mühendis
olmalıydılar, mimar olmalıydılar, gazeteci olmalıydılar, polis olmalıydılar...ve
tabii kanatlanan kişilerin de aralarında olmalıydılar. Havacı olmalıydılar...Ya
asker? Türk kadını asker bir ulusun asker kızıydı. Bunu Atatürk'ün de belirttiği
gibi kaç savaşta kanıtlamamış mıydı? Hele hele Ulusal Kurtuluş Savaşında. O
halde, elbette Cumhuriyet ordusunda onun da yeri vardı." (Gökçen 1996:223, vurgu
bana ait)

Sabiha Gökçen'in Genelkurmay Başkanı'ndan istediği kadınlara askerlik "hakkı" bu
konuşmadan 18 yıl sonra, yine kadınların mücadelesiyle -kısa süreli de olsa-
kazanılacaktır6. Uzun dönemli bir hak kazanımı için ise daha da uzun bir süre
"sabretmek" gerekecektir7.


Asker bir ulusun asker kızları :

Türk ulusu nasıl bir "asker Ulus" olmuştu ve kadınlar ne zaman "asker ulusun
asker kızları" olarak görülmeye başlanmışlardı? Asker-Ulus (başka bir
kullanımıyla, "ordu-millet") anlayışı Türk milli kimliğinin nasıl bir parçası
olmuştur? Ne tür mekanizmalar buna imkan vermiştir? Zaman içerisinde bu anlayış
değişmiş midir? Bu soruların cevabını henüz tam olarak bilmiyoruz. Osmanlı'nın
son yıllarını ve Cumhuriyet tarihini bu sorular çerçevesinde ele alacak tarih,
siyaset bilimi, sosyoloji, antropoloji çalışmalarına ihtiyaç var. Ancak şunu
biliyoruz- Asker-Ulus söylemi, günümüzde de etkisini korumaktadır. Atatürk
Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Başkanı Suat İlhan'a göre "Ordusu ile bu
ölçüde bütünleşmiş bir toplumun kültürünün şekillenmesinde, şüphesiz ki askerî
özelliklerin büyük katkısı olacaktır. Ordunun, toplumun kültür özelliklerinin
tümüne sahip olması, bu özellikleri yansıtması, kültür değerlerinden birçoğu
için eğitim odağı olması ise kaçınılmaz, hatta gerekli bir sonuçtur" (İlhan
1990:332).

Militarizm çok çeşitli şekillerde tanımlanabilir. En genel tanımlarından birisi,
Suat İlhan'ın bahsettiği tarz bir "ordusuyla bütünleşmiş toplum" anlayışıdır.
Michael Mann bunu "sivil militarizm" olarak adlandırmıştır -yani sivil alanla
askerî alanın bütünleşmesi (Helman 1999)8. Militarizmin tarihi üzerine en
kapsamlı tarihsel çalışmayı yapmış olan Alfred Vagts da benzer bir biçimde
militarizmin kültür, iktisadî alan, hafıza ve sanat da dahil olmak üzere
toplumun her alanına nüfuz etmesinden bahsetmiş, barış zamanında korunan daimî
orduyu, militarizme en büyük katkıyı yapan kurum olarak tanımlamıştır (Vagts
1959:41). Bu tanımlara, "devlet politikalarında savaşı ve askerî müdahaleleri ön
plana çıkarmak" veya "ordunun siyasî alanda etkin olması" gibi politik sisteme
yönelik tanımları da ekleyebiliriz. Hangi tanımı ele almak istersek isteyelim,
Türkiye cumhuriyetinin yapı taşlarına bakarken militarizmin önemli bir kavram
olarak karşımızda durduğunu görürüz9.

Asker-Ulus anlayışını birkaç şekilde inceleyebiliriz. Birincisi, merkezîleşme ve
uluslaşma sürecinde gelişen "zorunlu askerlik" yoluyla yaşanan militarizasyona
bakılabilir10. Zorunlu askerlik, ulusun yarısının (yani neredeyse erkeklerin
tümünün) ordudan geçmesini, silah kullanmayı ve emirlere uymayı öğrenmesini
içeren bir pratik olmuştur. Dahası, bu deneyimden geçmek "erkek" ve "vatandaş"
olmanın şartı olagelmiştir. Erkekliğin ve vatandaşlığın ordu disiplininden
geçmek olarak görülmesi militarizasyonun gündelik hayata ve kimliklerin
oluşumuna eklemlendiğinin bir göstergesidir11. Bu pratiğin gelişimine hem dünya
tarihi hem de Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti tarihleri çerçevesinde bakmak
"asker-Ulus" anlayışına olduğu kadar ulusun inşa sürecine de ışık tutacaktır12.

İkinci olarak, "asker-Ulus" kavramının tarihsel olarak nasıl geliştiğine, ne
zaman yaygınlaştığına ve ne çerçevede kullanıldığına bakılabilir. Orhan
Koloğlu'na göre bu kavram, Yeniçeri Ocağı'nın 1826 yılında kaldırılmasının
ardından askerliğin "sadece Müslümanlara ve giderek Türklere" (1999:344) kalmaya
başladığı dönemde belirmeye başlamıştır ve ilk yazılı ifadelerinden biri,
Cerideyi Askeriye yayını için Tasviri Efkar gazetesinin 21 Ocak 1864 tarihli
164. sayısında çıkan tanıtım yazısıdır. Bu yazıda "milleti Osmaniye" "mücahit"
bir millet olarak değerlendirilmiştir (Koloğlu 1999:344). Goltz'un Ünlü eseri
Das Volk in Waffen'in 1885 yılında Milleti Müsellaha adıyla Osmanlıca'ya
çevrilmesi ve dönemin İleri gelenleri tarafından kullanılması (bkz. Bora 1999)
başka bir önemli dönüm noktasıdır. Hasan Ünder, bize bu eserdeki belirli
bölümlerle Afet İnan'ın kaleme aldığı ancak Atatürk'e atfedilen Medenî Bilgiler
kitabı arasındaki benzerlikleri göstererek (Ünder 1999), asker-Ulus fikrinin ve
onun sunduğu bakış açısının Mustafa Kemal'e ve Kemalizm'e bıraktığı mirasa
dikkat çekmiştir. Sabiha Gökçen'in anıları ve Atatürk'ten aktardıkları da bu
yöndedir. Ünder ve Bora'nın sundukları tarz bir fikriyat/söylem analizi, hem bu
kavramın gündeme ne zaman ve kimler tarafından getirildiğini, hem de ne şekilde
yaygınlaştığını ve kullanılmaya devam edildiğini içermelidir. Ünder'in de
gösterdiği gibi eğitim politikaları ve militarizm arasında yakın bir tarihsel
ilişki vardır. Atatürk'ün millî eğitim için sarfettiği şu sözler ve İsmail
Kaplan'ın bu konudaki yorumu çok çarpıcıdır-

"Mustafa Kemal'e göre, öğretmenler 'irfan [kültür] ordusu[na] mensup'tur. 'Asker
ordusuyla irfan ordusu arasındaki benzeşme ve uyuşma'dan söz eden Mustafa
Kemal'e göre, irfan ordusunun görevi 'milletin istikbalini yoğur[maktır]'.
Birinci ordu veya asker ordusu kadar hayati olan irfan ordusu, kutsal görevini
'ölen ve öldüren birinci orduya niçin öldürüp niçin öldüğünü öğret[erek]' yerine
getirir. Görüldüğü gibi, eğitime ve eğitimcilere ilişkin askerî bir anlayış söz
konusudur. Öğretmenler askerî eğitmenlere, öğretim ise askerî eğitime,
öldürmenin ve ölmenin haklı gösterilmesine indirgenmektedir. Öğretmenler,
öğrencilere insanlığın tarih boyunca biriktirdiği bilgi hazinelerini aktarırken
onlara eleştirel biçimde nasıl düşünüleceğini ve nasıl araştırma yapılacağını
öğreten kılavuzlar olarak değil, milliyetçi devletin kültürel cephesinde görev
yapan askerler olarak değerlendirilmektedir" (Kaplan 1999- 141)

Sivil bir alan olan eğitim ile askerî idealler bu bakış açısında içiçe
geçmiştir. Bu içiçe geçmişliğin eğitim alanındaki en güçlü ve sürekli
ifadelerinden birisi ise 1926 yılında Askerliğe Hazırlık dersleri olarak
başlayıp günümüzde Milli Güvenlik Dersleri olarak devam eden derstir (Altınay
1999a). Eğitimin militarizasyonu bu dersle sınırlı değildir, ancak subayların
(veya emekli subayların) verdiği zorunlu bir askerlik dersi, sivil ve askeri
alanların ne kadar içiçe geçmiş (ve ne kadar içselleştirilmiş) olduğunun önemli
göstergelerinden biridir. Ortaokul ve liselerdeki askerlik dersleri hem kız, hem
erkek öğrenciler için zorunlu olmuştur gerçi ama askerlik bir erkek alanı olarak
(ve erkekliği tanımlayan bir alan olarak) gelişmiştir.

Asker-Ulus söylemine bakarken, üçüncü olarak, hem askerlik pratiğinin hem de
asker-Ulus söyleminin çeşitli kesimlerden, sınıflardan, etnik kökenlerden
kadınların ve erkeklerin hayatlarında aldıkları şekilleri inceleyen etnografik
araştırmalar ve sözlü tarih çalışmaları yapılabilir. Asker-Ulus söylemi ve
askerlik deneyimi Osmanlı'nın son dönemlerinden başlayarak kime ne ifade
etmiştir, etmektedir? Nadire Mater'in cesur çalışması Mehmedin Kitabı, 1984'le
başlayan 14 yıllık dönemde askerliğini Güneydoğu'da savaşarak yapmış erkeklerin
hikayelerine, onların bu deneyimi nasıl yaşadıklarına ışık tutarak savaş üzerine
yapılacak çalışmalar kadar milli kimlik, erkeklik ve zorunlu askerlik
çalışmaları için de çok değerli bir kaynak oluşturmuştur. Bu tür çalışmaların
akademisyenler tarafından da -ve savaş dışı askerlik deneyimleri, farklı
kuşakları, erkekleri olduğu kadar kadınları da içine alacak şekilde- yapılması
askerliğin kimliklerin oluşumundaki yerini ve asker-Ulus söyleminin bireyler
tarafından nasıl algılandığını anlayabilmemiz açısından önem taşıyacaktır.

Zorunlu askerlik tarihini, asker-Ulus kavramının tarihsel/söylemsel analizini ve
bunların gündelik hayatlar üzerindeki yansımalarını inceleyecek etnografi ve
sözlü tarih çalışmalarından oluşacak böylesi bir üç ayaklı analiz, Türkiye
Cumhuriyeti'nin gelişimini dünya tarihi çerçevesinde değerlendirmemizi
sağlayacağı gibi bu gelişimin özgül yanlarını da görmemize yardımcı olacaktır.
Hemen hemen her Ulus-devlet tarihinde zorunlu askerlik uygulamasına rastlarız,
ancak her milliyetçi söylem "asker-Ulus" anlayışını temel almamıştır.

Sabiha Gökçen, bu tarih içerisinde çok önemli bir yere sahip. Asker-ulusun ilk
asker kızı olmasa da ilklerinden biri. İlk pilot, ilk askerî pilot ve ilk savaş
pilotu13. Yukarıdaki alıntılarda da gördüğümüz gibi Gökçen birçok anlamda
"asker-Ulus" söylemine katkıda bulunmuştur. Atatürk'ün "Biz asker bir ulusuz.
Yedisinden yetmişine, kadınından erkeğine asker yaratılmış bir ulusuz..." sözünü
hatırlayacak olursak, Gökçen bu söyleme bir gerçeklik kazandırmış, kadınların da
pilotluk gibi yeni ve zor bir alanda dahi başarılı olabileceklerini bütün
dünyaya ve Türkiye halkına gösteren kadın olarak tarihe yazılmıştır. Dahası,
kadınların da asker olmaları meselesi Gökçen üzerinden (tekrar) konuşulmaya
başlanmıştır. Yani hem sembolik olarak kadınların da asker-ulusun parçası
olduklarının, hem de orduya bizzat girmek anlamında kadınların da asker
olabileceklerinin göstergesi olarak bu söylemin önemli bir parçası haline
gelmiştir.


Ancak kadınların askerlikle ilişkilerinin Sabiha Gökçen'le başladığı da
düşünülmemelidir. Birçok konuda olduğu gibi, bu alanda da Osmanlı'nın son dönemi
ile Cumhuriyet'in ilk yılları arasında bir kopuştan ziyade, süreklilik
mevcuttur. Birinci Dünya Savaşı sürerken, 1917 yılında, kadınların Osmanlı
ordusunda yer almaya başladıklarını, kadınlara özel bir tabur (Kadın Birinci
İşçi Taburu) kurulduğunu biliyoruz (Kandiyoti 1989, Karakışla 1999). Daha da
gerilere gidecek olursak, Balkan Savaşları sırasında çok sayıda kadının
İstanbul'da bir araya gelerek savaşmayı, cephede ve cephe gerisinde görev almayı
talep ettiklerini ve bu taleplerini ("Osmanlı kadınları" adına) orduya bir
telgraf çekerek bildirdiklerini Millî Eğitim Bakanlığı tarafından basılmış ve
Şefika Kurnaz tarafından yazılmış bir çalışmada buluyoruz (Kurnaz 1993).
Kurtuluş Savaşı'nın isimli-isimsiz kadın "kahramanlarının" yanında Halide Edip
Adıvar'ın da cephede bulunduğunu ve kendisine Onbaşı rütbesi verildiğini ise
kendimize hatırlatmamız yeterli. Tarihin açılmamış sayfalarında kim Bilir daha
ne örnekler mevcut...

Cumhuriyet dönemine geldiğimizde ise en çarpıcı tarihsel an, 21 Haziran 1927'de
askerlik kanunu mecliste konuşulurken kadınların gündeme gelmiş olması.
Neredeyse tartışmasız geçen bir görüşme sonucunda kabul edilen bu kanunun ilk
maddesi "Türkiye Cumhuriyeti tebaası olan her erkek, işbu kanun mucibince
askerlik yapmağa mecburdur" şeklinde yazılmıştır (TBMM Zabıt Ceridesi, s.384).
Bu maddenin okunmasından sonra söz alan Giresun Milletvekili Hakkı Tarık Bey
özetle şöyle konuşmuştur-

"Efendim; intihap hareketleri başladığı zaman taraf taraf kadınların da mebus
olmak için, mebusluk intihabatına iştirak etmek için hareket aldıklarını
görüyoruz. Mebusluk intihabına iştirak etmek hakkını kadınlar için tabii olarak
teslim ederim. Kadınlar benim noktai nazarımdan hem intihap edebilirler, hem
intihap olunabilirler. Fakat ne zaman intihap etmeye başlayacaklardır, yahut ne
zaman intihap edilmeye başlayacaklardır, bu belki bir zaman meselesi, nihayet
küçük bir münakaşa zeminidir. Yalnız mebus olmak, mebusluk intihabına iştirak
etmek vatani bir mesele ise, memleketin müdafaasına iştirak etmek de öyle bir
hak, öyle bir vazifedir. Askerlik Mükellefiyeti Kanununun birinci maddesinin
yalnız erkeklere ait olarak yazılmış olduğunu görüyorum. Memleket müdafaası bu
kanun layihasiyle erkeklere tahmil olunuyor...Binaenaleyh, öğrenmek
istiyorum...kadınlara ait olan mükellefiyet noktası, Encümence nazarı dikkate
alınmış mıdır ve ne dereceye kadar nazarı dikkate alınmıştır?" (TBMM Zabıt
Ceridesi, s.385)

Bu çıkışta dikkat çeken birden fazla konu vardır. En önemlisi, bu konuşma,
zorunlu askerliğin, kanunlaştığı günden başlayarak, milliyetçilik projesinin
olduğu kadar toplumsal cinsiyet projesinin de bir parçası olduğunu göstermesi
açısından ilginçtir. Bir başka deyişle askerlik, yalnızca "yurdun müdafaasına"
yönelik bir uygulama değil, aynı zamanda erkeklerin ve kadınların devletle
aralarındaki vatandaşlık ilişkisini belirleyecek (ve kadınlar asker olmadığı
için farklılaştıracak) bir uygulamadır. Yani, yeni Ulus-devlet kadın-erkek
eşitliğini hedeflemiş olsa da, zorunlu askerlik uygulamasıyla erkekleri bir çatı
altında toplarken ("bir"leştirirken), onları kadınlardan önemli bir biçimde
ayırmış, farklılaştırmıştır. Bu farklılaştırma, devlet eliyle yapılmış olması ve
devletle ilişkiyi şekillendirecek bir uygulama olması bakımından, toplumda
yaşanan kadın-erkek farklılaşmasından ayrılır. Erkek vatandaş ile kadın
vatandaşı birbirinden bu derece radikal bir biçimde ayıran bir uygulama daha
yoktur. Yukarıdaki alıntıyla görüyoruz ki yasa koyucular bunun farkındadırlar.
Hakkı Tarık Bey'in de belirttiği gibi, nasıl seçme ve seçilme hakkı vatandaşlık
tanımını ve pratiğini şekillendiren bir husussa, zorunlu askerlik de öyledir.
Bunun nedenlerini tartışmak önemlidir, ancak belki de daha önemli olan,
sonuçlarını analiz etmektir. Zorunlu askerlik, yürürlüğe girdiği 1927 yılından
bugüne, gerek kadınlık ve erkeklik tanımlarını, gerekse kadınlarla erkeklerin
devletle ve vatandaşlıkla kurdukları ilişkiyi ne şekil(ler)de etkilemiştir?

1937 yılında Sabiha Gökçen'in Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak'la arasında geçen
konuşmaya baktığımızda ise, konunun, kadınların zorunlu askerlik yapmaları mı,
yoksa bir meslek olarak (yani subay olmak üzere) askerliği seçmelerine izin
verilmesi mi olduğu kanımca açık değil. Kadınların subay olabilme "hak"ları ile
her kadının hayatının bir döneminde askerlik yapmakla yükümlü olmasını
birbirinden ayırmak çok önemli. Birincisi bir meslek seçme hakkı iken, ikincisi
seçme hakkı olmadan orduda görev almaya zorlanmayı içermektedir. Günümüzde pek
çok feminist, zorunlu askerlik uygulamasına karşı çıksa bile kadınların
subaylığı meslek olarak seçme hakkını savunmaktadır. Ancak bu hak savunumu
sorunsuz ve tartışmasız bir hak savunumu da değildir; subaylığın herhangi bir
meslek olarak düşünülmesi her halükarda zordur (Enloe 2000:x). Sabiha Gökçen'in
Fevzi Çakmak'a yönelttiği talepte zorunlu askerliği mi, yoksa kadınların subay
olma haklarını mı kastettiğini bilmiyoruz. Dönemin tartışmalarına bakıldığında
her ikisinin de olabileceği görülür. Sabiha Gökçen'in madalya töreninden sonra
pek çok yazar/gazeteci, kadınların da pilot ve subay olabilmeleri gerektiğini,
Sabiha Gökçen'in de bunun mümkün olduğunu kanıtladığını savunmuşlardır. Server
Ziya Gürevin, Havacılık ve Spor'un Sabiha Gökçen'e ayrılan sayısına yazdığı
giriş yazısını "Türkkuşu'ndan bir değil, bin Gökçen istiyoruz" diyerek
bitirmiştir (Havacılık ve Spor, s.3115). Diğer yazarlar da Gökçen'lerin
sayısının artmasını istemektedirler. Ancak, zorunlu askerlikten
bahsedilmemektedir. Bunun yanında, yine 1937 yılında yayımlanan başka bir dergi,
"Kadınlarımız Asker Olacaklardır" başlıklı bir yazıyla, dönemin hükümetinin,
kadınların belirli istisnalar getirilmek suretiyle zorunlu askerliğe tâbi
tutulmaları yönünde bir çalışması olduğunu duyurmaktadır- "Eğer proje, Kamutayın
bu devresinde kanunlaşırsa 937 cumhuriyet kızları için tarihî ve mesut bir yıl
olacak..." (Kutay 1937:9).

Giresun Milletvekili Hakkı Tarık Bey'in yukarıda bahsi geçen konuşmasında
dikkati çeken başka bir konu da, kadınlara seçme-seçilme hakkının Atatürk
tarafından (yani "yukarıdan") sunulduğunun iddia edildiği 1934 yılından 7 yıl
önceki meclis zabıtlarında, bu mücadeleyi kadınların yürüttüklerinin tescil
edilmiş olmasıdır. Son zamanlarda artan kadın tarihi çalışmaları da
göstermektedir ki, bu hakkın "yukarıdan hediye edildiğini" savunmak, kökleri
Osmanlı dönemine dayanan çoksesli bir kadın hareketini yok saymaktır (Çakır
1994, Demirdirek 1993, Çaha 1996, Zihnioğlu 1999).


Kadınlar, Militarizm ve Milliyetçilik -

Sabiha Gökçen'in 1956'da verdiği bir röportajın 1998'de Türk Hava Yolları
tarafından 75. Yıl kutlamaları çerçevesinde yeniden basılması, Gökçen'in
cumhuriyet, havacılık ve kadın tarihleri açısından ne kadar merkezî bir yeri
olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. 1937'lerin "Uçan Amazon"u (The New York
Times, 19 Eylül 1937), cumhuriyetin önemli simgelerinden birisi olmaya devam
ediyor. Ulusun inşasında ve vatandaş yaratma sürecinde merkezî bir role sahip
olan millî ordunun kadın temsilcisi, Dersim harekâtının "kahramanı" ve pek çok
alanda öncü olmayı başarmış Sabiha Gökçen'in hayatı (ve bunu aktarışı), kadınlar
ve milliyetçilik bağlamında sormamız gereken sorulara önemli bir boyut ekliyor-
Ordu, savaş ve militarizm.

Cynthia Enloe ve Joane Nagel, bu derlemede yer alan yazılarında,
Ulus-devletlerin kuruluşunda ve yapılanmasında militarizm ile milliyetçiliğin
birçok anlamda elele gittiklerini ve her ikisinin de toplumsal cinsiyet
açısından çok önemli olduğunu anlatıyorlar. Nagel'in de üzerinde durduğu gibi
Ulus-devletler genellikle savaşlar sonucunda kuruluyorlar ve yine savaşlarla
korunuyorlar. Hatta sosyolog Charles Tilly, devletlerin savaşlara meydan
verdikleri yolundaki genel kanının aksine, savaşların devletleri yarattığını
savunuyor. (Tilly 1985). Bununla birlikte, milliyetçiliği anlama yolunda birçok
bakımdan çığır açan yeni teorilerin (örn. Anderson 1993, Gellner 1983, Hobsbawm
1990), savaşlara ve modern vatandaş-ordularının oluşumunu sağlayan zorunlu
askerlik uygulamasına gerekli ilgiyi göstermediklerini görüyoruz. Oysa
Ulus-devlet olarak tanımlanmaya başlanan bir coğrafyanın her yanından gelen
vatandaş-askerlerin (citizen-soldier) aynı üniforma içerisinde yaşadıkları
zorunlu birliktelik deneyiminin ulusların tahayyül edilme süreçlerinde (Anderson
1993) oynadığı rol incelenmeye değerdir. Eğer savaşları ve askerliği,
milliyetçiliğin ve Ulus-devletlerin doğal ve açıklanması gerekmeyen uzantıları
olarak görüyorsak, milliyetçi söylem başarılı olmuş demektir -özellikle de
kendisini "asker-Ulus" olarak kurmuş olan Türk milliyetçi söylemi.

Peki Sabiha Gökçen'in orduyla, askerlikle ve savaşla ilişkisine baktığımızda ne
tür sonuçlara varabiliriz? Gökçen, 11 Ocak 1935'te Rusya'da aldığı eğitimi
tamamlayarak "planör öğretmeni" unvanını alırken şöyle bir konuşma yapar - "Bugün, yaşam boyu sürecek bir büyük, bir kutsal mesleğin öğretmeni olmak
şerefine kavuştum. Bir Türk kızı, Atatürk kızı olarak yemin ederim ki, sağlığım
ve gücüm elverdiğince ülkeme (sic) gençleri bu meslekte yetiştirecek, onlara
yardımcı olacak, Türk havacılarının dünyaya ismini duyurmaya
çalışacağım...Gelecekte, barış içinde bir dünyada, havacılığı savaşın dışında ve
insanlığın daha büyük hizmetlerinde görmek umudu ile saygılar sunarım.." (Gökçen
1996:103). Balkan ülkelerini ziyaretinde de "barış" mesajları vermiştir. Sabiha
Gökçen barışın savaşmaktan geçtiğine inanmıştır. Başka ülkelere barış mesajları
vermeye giderken askerî üniformasını giymeye Özen göstermiş, ordudan ayrıldıktan
sonra bile bu üniformayı giymeye devam etmiştir. Amaç barış bile olsa savaş
kaçınılmazdır ve vatana hizmet olarak tanımlanmıştır. Artan militarizm ise
ilerlemenin göstergesidir.

Feminist çalışmalarda çok zaman kadınların barışçı yanları üzerinde durulur,
barış politikalarına katılımları, hatta bu alandaki öncülükleri vurgulanır. Oysa
kadınlar çoğu zaman şiddet kullanmış, savaşlara katılmış, hatta bazen savaşların
en karanlık yüzlerini temsil etmişlerdir. Bu alandaki en güçlü çalışmalardan
birisi, Claudia Koonz'un (1987) Mothers In the Fatherland- Women, The Family and
Nazi Politics kitabıdır. Feminist bir tarihçi olan Koonz, Nazi toplama
kamplarında görev alarak soykırıma bizzat katılan kadınların yanı sıra, eviçi
alanında çalışan ve Nazi ideolojisinin yaygınlaşmasına ve kadınlarla çocukların
gündelik hayatlarına girmesine önemli katkılarda bulunan kadınları ele alır.
Ancak, Sabiha Gökçen örneğinde görüldüğü gibi, kadınlar yalnızca anne olarak
değil, savaşçı olarak da milliyetçi projeye "davet" (McClintock 1997)
edilmişlerdir. Eşitlikçi feministler, kadınların bütün kurumlar gibi orduda da
temsil edilmeleri gerektiğini savunurlar ve GI Jane gibi filmlerde olduğu gibi
orduya katılım kadınlar için önemli (tabii bedelleri de olan) bir kazanım olarak
sunulur. Cynthia Enloe'nun (2000) bu konudaki uyarısı çok yerindedir- Orduya
katılım, yani meslek olarak subaylığın seçimi, her ne kadar bir "hak" olarak
görülmeye devam edilse de, orduların varlığı ve etkinliklerini, özellikle
kadınlar üzerindeki etkileri bağlamında, sorgulamayı bir kenara bırakamayız.


Bu sorgulama bazı zor soruları içermektedir.

Türkiye tarihiyle ilgili sorulması gereken sorulardan birisi, savaşların ve
zorunlu askerlik uygulamasının kadınlığın ve erkekliğin kurgulanmasında,
kadınlara hareket alanları açılması ve devletle ilişkilerinin gelişiminde nasıl
bir rol oynadığıdır. Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı sırasında
kadınların hem çalışma hayatında daha aktif bir konuma gelmeleri14, hem de
bağımsız kadın örgütlerinin sayıca artması bir rastlantı değildir. Sabiha
Gökçen'in Atatürk tarafından askerî havacılığa yönlendirilmesi de...Ancak,
Sabiha Gökçen'in askerî alandaki başarısı ne kadınların subay olabilmesini ne de
zorunlu askerliğe tabi tutulmalarını getirmiştir. Yukarıda göstermeye çalıştığım
gibi her iki alternatif üzerine de öneriler geliştirilmiş, ancak, bir sonuç
alınmamıştır. Bunun bir sonucu olarak, askerlik erkeklerin işi ve erkekliğe
geçiş şeklinde görülmeye başlanmış ve erkekler ile devlet arasındaki önemli bir
ilişki haline gelmiştir. Fevzi Çakmak'ın Sabiha Gökçen'e yanıtını hatırlayacak
olursak, kadınlar "anne" olarak tanımlanmış ve onlara, çocuk yaparak Türk
milletine evlat kazandırma görevi verilmiştir.

Ancak Sabiha Gökçen'in hayat hikâyesinin de gösterdiği gibi, kadınlara verilen
tek görev annelik değildir. Tek bir "kadınlık" yoktur ve bazı kadınlara, yurt
savunması da dahil olmak üzere, her türlü kamusal hareket alanı belirli sınırlar
çerçevesinde açılabilmektedir. Bu sınırların başında, her türlü kimliğin ve
mücadelenin milliyetçi projeye yedirilmesi ve onunla anlamlandırılması
gelmektedir. Bu nedenledir ki bağımsız kadın örgütlenmelerine izin
verilmemiştir. Önemli sınırlardan birisi de, kadınların cinsellikleriyle
kurdukları ilişkinin kontrol edilmesini içermektedir. Bu kontrol bazen
cinselliğin bastırılması yoluyla olmuştur (bkz. Durakbaşa 1988, Gole 1991,
Kadıoğlu 1998), bazen de (Sabiha Gökçen'in "namusunu koruyacak olan silah"
örneğinde olduğu gibi) cinselliğinin ön plana çıkarılarak merkezî bir yere
oturtulması yoluyla olmuştur. Öyle ki, Atatürk için Sabiha Gökçen'in namusuna
helâl gelmesi, ölmesinden daha ciddi bir tehlikedir. Bu tehlikeyle karşı karşıya
kaldığı takdirde, manevî kızına erken davranıp intihar edebilmesi için kendi
silahını hediye etmiştir. "Namus" kavramının ve ona eşlik eden bekâretin,
toplumsal alanda ve devletle ilişkilerde taşıdığı anlamlar ve bunların,
kadınların hayatları ve toplumsal-cinsiyet ilişkileri üzerindeki etkilerinin
sorgulanması 1980 sonrası feminist hareketinin önemli mücadele alanlarından
birini oluşturmuştur (Altınay 2000). Cinselliğin milliyetçi söylemdeki yeri
üzerine sorulması gereken birçok soru vardır. Erkek cinselliğinin kurgulanma
biçimleri ve askerliğin bu bağlamdaki anlamı bu alanda eksik kalmış önemli bir
çalışma alanıdır (Kandiyoti 1996).


Sonuç -

Bu yazıda, Sabiha Gökçen'in savaşla ve askerlikle kurduğu yakın ilişki üzerinden
kadınlık-milliyetçilik ilişkisine bakmaya ve Gökçen'in hayatını (ve onu
aktarışını) Türkiye'de ulusun inşasında kadınlara açılan alanlar ve konulan
sınırlar çerçevesinde değerlendirmeye çalıştım. Aynı zamanda, Sabiha Gökçen'in
dünyanın ilk kadın savaş pilotu olmasının ve Dersim harekatının Türkiye
Ulus-devletinin kurulma aşamasında modernleşme ve ilerleme sembolleri olarak
görülmesini bir yandan militarizm çerçevesinde değerlendirmeye çalışırken, bir
yandan da tarih yazımıyla ilgili sorular sormaya çalıştım. Kadın tarihi
çalışmalarındaki heyecan verici gelişmeler resmî tarihi sorgulamamıza ve
kadınların hak mücadelelerinin de bu tarihte yerini almasını sağlamamıza
yardımcı olmaya devam ediyor. Ancak kadınların milliyetçi ideolojiyle kurdukları
ilişkilerin kendi içlerinde nasıl ayrıştığı, yani kadınlar ve kadınlıklar arası
farklılıklar üzerine daha fazla gitmemiz gerekiyor. Hem tek bir kadınlık durumu
ve başka anlamlarda hegemonik (kendi "öteki"lerini yaratmış) bir kadın tarihi
yazmamak için hem de kadınların milliyetçi ve militarist projelere katılımını da
sorgulayabilmek için...

KAYNAKÇA

Altınay, Ayşe Gül (2000) "Talking and Writing Our Sexuality- Feminist Activism
on Virginity and Virginity Tests in Turkey" in Women and Sexuality in Moslem
Societies. Pınar İlkkaracan (ed.) Istanbul- Women for Women's Human Rights.
(1999a) "Askerlik ve Eğitim" Birikim, Eylül/Ekim, 125/126:200-208.
(1999b) "Mehmetler, Askerlik ve Savaş" Birikim, Kasım, 127:89-100.

Anderson, Benedict (1993) [1983] Hayali Cemaatler- Milliyetçiliğin Kökenleri ve
Yayılması. Çeviren- İskender Savaşır. İstanbul- Metis Yayınları

Arat, Yeşim (1998) "Türkiye'de Modernleşme Projesi ve Kadınlar" Türkiye'de
Modernleşme ve Ulusal Kimlik, der. Sibel Bozdoğan and Reşat Kasaba, çev.
Nurettin Elhuseyni, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, s.82-98.

Bora, Tanıl (1999) "Millet-i Müselleha" Radikal İki, 5 Eylül.

Berkes, Niyazi (1978) Türkiye'de Çağdaşlaşma. İstanbul, Doğu-Batı Yayınları.

Çaha, Ömer (1996) Sivil Kadın- Türkiye'de Sivil Toplum ve Kadın. Türkçe'si Ertan
Özensel. Konya- Vadi Yayınları.

Çakır, Serpil (1994). Osmanlı Kadın Hareketi, İstanbul- Metis Yayınları.

Demirdirek, Aynur (1993) Osmanlı Kadınlarının Hayat Hakkı Arayışlarının Bir
Hikayesi, Ankara- İmge Yayınları.

Durakbaşa, Ayşe (1988) "Cumhuriyet Döneminde Kemalist Kadın Kimliğinin Oluşumu"
Tarih ve Toplum, Mart, 9(51):167-171.

Enloe, Cynthia (2000) Maneuvers- The International Politics of Militarizing
Women's Lives. University of California Press.

Gellner, Ernest (1983) Nations and Nationalism. Oxford- Basil Blackwell.

Gökçen, Sabiha (1996) Atatürk'le Bir Ömür. Oktay Verel'in Kaleminden. Istanbul-
Altın Kitaplar, 2. Basım.
(1982) Atatürk'ün İzinde bir Ömür Böyle Geçti, Kaleme Alan Oktay Verel, Türk
Hava Kurumu Yayınları.

Göle, Nilüfer (1991) Modern Mahrem- Medeniyet ve Örtünme. İstanbul- Metis
Yayınları.

Havacılık ve Spor, 15 Haziran 1937, sayı 193.

Helman, Sara (1999) "War and Resistance- Israeli Civil Militarism and Its
Emergent Crisis" Constellations, 6(3):391-410.

Hobsbawm, Eric J. (1990) Nations and Nationalism since 1780. Cambridge.

İlhan, Suat (1990) Askerlik. Ayrıbasım. Ankara- Atatürk Kültür, Dil ve Tarih
Yüksek Kurumu, Atatürk Kültür Merkezi Yayını, sayı:46:321-334.

Kadıoğlu, Ayşe (1998). "Cinselliğin İnkarı- Büyük Toplumsal Projelerin Nesnesi
Olarak Türk Kadınları", 75 Yılda Kadınlar ve Erkekler/Bilanço 98. İstanbul- İş
Bankası ve Tarih Vakfı Yayınları.

Kalman, M. (1995) Belge ve Tanıklarıyla Dersim Direnişleri. İstanbul- Nujen
Yayınları.

Kaya, Ali (1999) Başlangıcından Günümüze Dersim Tarihi. Istanbul- Can Yayınları.

Kandiyoti, Deniz (1996) Cariyeler, Bacılar, Yurttaşlar- Kimlikler ve Toplumsal
Dönüşümler. Çev. Aksu Bora, Fevziye Sayılan, Şirin Tekeli, Hüseyin Tapınç, ve
Ferhunde Özbay. Istanbul- Metis.

(1989) "Women and the Turkish State- Political Actors or Symbolic Pawns?"
Women-Nation-State, der. Nira Yuval-Davis ve Floya Anthias, London- Macmillan
Press, s.126-149.

Kaplan, İsmail (1999) Türkiye'de Milli Eğitim İdeolojisi ve Siyasal
Toplumsallaşma Üzerindeki Etkisi. Istanbul- Iletişim Yayınları.

Karakışla, Yavuz Selim (1999) "Enver Paşa'nın Kurdurduğu Kadın Birinci Taburu-
Osmanlı Ordusunda Kadın Askerler" Tarih ve Toplum, Haziran, 11(66):15-24.

Kıvanç Halit (1998) Bulutlarla Yarışan Kadın- Halit Kıvanç, Sabiha Gökçen'le
Söyleşiyor/She Raced With the Clouds- Halit Kıvanç Interviews Sabiha Gökçen. Çev.
Fred Stark. Istanbul- Yapı Kredi.

Kiernan, V. G. (1973) "Conscription and Society in Europe before the War of
1914-18," Der. J. R. Western and M. R. D. Foot, War and Society- Historical
Essays in Honour and Memory of J.R. Western 1928-1971. Londra- Paul Elek.

Kirişçi, Kemal ve Gareth Winrow (1997) Kürt Sorunu- Kökeni ve Gelişimi, Tarih
Vakfı Yurt Yayınları.

Koloğlu, Orhan (1999) "Osmanlı Devleti'nde 'Asker Millet' Anlayışının Oluşması,"
Tarih ve Toplum, Aralık, 32(192):344-345.

Koonz, Claudia(1987) Mothers in the Fatherland- Women, the Family and Nazi
Politics. New York- St.Martin's Press.

Kurnaz, Şefika (1993) Balkan Harbinde Kadınlarımızın Konuşmaları. Istanbul-
Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları.

Kurtcephe, İsrafil ve Mustafa Balcıoğlu (1991) Kara Harp Okulu Tarihi. Ankara-
Kara Harp Okulu Matbaası.

Kutay, Cemal (1937) "Kadınlarımız Asker Olacaklardır" Yedigün, 240:7-9.

Mater, Nadire (1999) Mehmedin Kitabı- Güneydoğu'da Savaşmış Askerler Anlatıyor.
İstanbul- Metis Yayınları.

McClintock, Anne (1997) " 'No Longer in a Future Heaven'- Gender, Race and
Nationalism" Dangerous Liaisons- Gender, Nation, and Postcolonial Perspectives.
Der. Anne McClintock, Aamir Mufti, and Ella Shohat , Minneapolis- University of
Minnesota Press, s.89-112.

Neyzi, Leyla (1999a) "Gülümser's Story- Life History Narratives, Memory and
Belonging in Turkey". New Perspectives on Turkey, Spring, 20:1-26.
(1999b) Istanbul'da Hatırlamak ve Unutmak- Birey, Bellek ve Aidiyet. Istanbul-
Tarih Vakfı Yurt Yayınları.

Nokta, 28 Haziran 1987, "Hedef doğrudan Dersim idi"

Parla, Taha (1998) "Mercantile Militarism in Turkey, 1960-1998," New
Perspectives on Turkey, Sonbahar, sayı 19, s.29-52.
(1992) Türkiye'de Siyasal Kültürün Resmî Kaynakları-Cilt 3. Kemalist Tek Parti
İdeolojisi ve CHP'nin Altı Ok'u. Istanbul- İletişim Yayınları.

Tan, 15 Haziran 1937, "İlk Kadın Tayyarecimiz Sabiha Gökçenin Dersimde
Kahramanca Hizmetleri."

TBMM Zabıt Ceridesi, 21 Haziran 1927, İnikat:79, C:1 Devre- II, Cilt- 33, İçtima
Senesi- IV, s.385.

The New York Times, 19 Eylül 1937, "The Flying Amazon of Turkey."

The New York Times, 20 Haziran 1937, "Turkish Paradox."

The New York Times, 17 Haziran 1937, "Turkey Combats Uprising of Kurds."

Tilly, Charles (1985) "War Making and State Making as Organized Crime" Bringing
the State Back In. P. B. Evans, D. Rueschemeyer and T. Skocpol (eds.), Cambridge
University Press- 169-191.

Tunçay, Mete (1992) [1981] T.C.'nde Tek-Parti Yönetimi'nin Kurulması
(1923-1931). Istanbul- Cem Yayınevi.

Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar (1924-1938), 1972. T.C. Genel Kurmay Harp
Tarihi Başkanlığı Resmî Yayınları, Seri no:8.

Ünder, Hasan (1999) "Milleti Müsellaha ve Medeni Bilgiler" Tarih ve Toplum,
Aralık, 32(192):368-376.

Vagts, Alfred (1959) [1937] A History of Militarism- Romance and Realities of a
Profession. New York- W. W. Norton & Company Inc.

Woloch, Isser (1994) The New Regime- Transformations of the French Civic Order,
1789-1820s. New York- W.W. Norton & Company Inc.

Yalman, Ahmet Emin (1937) "Yüz Senelik Dersim İşi Şifa Yolunda," Tan, 15
Haziran.

Yeğen, Mesut (1999) Devlet Söyleminde Kürt Sorunu. Istanbul- İletişim.

Zihnioğlu, Yaprak (1999) "Bir Osmanlı Türk Kadın Hakları Savunucusu- Nezihe
Muhittin" Tarih ve Toplum, 183:132-139.


--------------

* Bu yazıya katkılarından dolayı, Yeşim Arat, Leyla Neyzi, Esra Özyürek, Meltem
Ağduk Gevrek, Nadire Mater, Tansel Demirel, Yektan Türkyılmaz, Deniz Altınay ve
Hakan Altınay'a çok teşekkür ediyorum.

* Ayşe Gül Altınay- Duke Üniversitesi, Kültürel Antropoloji Bölümü.

---------- -

1 Bkz. Sabiha Gökçen, Atatürk'ün İzinde bir Ömür Böyle Geçti, Kaleme Alan Oktay
Verel, Türk Hava Kurumu Yayınları, 1982. Bu yazıdaki alıntılar, anıların 1996
yılındaki yeniden basımından olacaktır - Sabiha Gökçen, Atatürk'le Bir Ömür,
Oktay Verel'in Kaleminden, 2. Basım, Istanbul, Altın Kitaplar, 1996.

2 Sabiha Gökçen ile Atatürk arasındaki ilişkinin duygusal ve psikolojik
boyutları bu yazının konusu değil, ancak bu ilişkiyi daha iyi anlamayı amaçlayan
çalışmalar açısından Sabiha Gökçen'in anıları önemli bir kaynak olacaktır.

3 Kürt sorununun Türkiye'de devlet söyleminin kuruluşundaki yerini ele alan
önemli bir çalışma için bkz. Yeğen 1999. Mesut Yeğen'e göre Kürt sorunu bugüne
kadar "etno-politik bir sorun olarak değil de 'irtica', 'eşkıyalık', 'aşiret
direnci', 'ecnebi kışkırtması' ya da 'bölgesel geri kalmışlık' sorunu olarak"
(s.266) ele alınmıştır, ancak "Türkiye'nin modernleşme serüveni, Kürt sorununu
çözebilecek tarihsel-toplumsal olgunluğa çoktan ulaşmıştır. Şimdi yapılması
gereken, bu serüven içerisinde kullanılmamış olan patikaları izlemektir."
(s.269)

4 Mete Tunçay'ın 1920'ler ve 1930'larla ilgili tespiti sadece Türkiye
Cumhuriyeti Ulus-devletinin kuruluşunu değil, bugün yaşananları anlayabilme
yolunda da önemli bir ipucu veriyor- "Türkiye yakın tarihinin 1920'li ve 1930'lu
yıllarıyla ilgili çok önemli bir konu, sürekli Kürt ayaklanmalarının yarattığı
iç savaş benzeri durumdur. Özellikle iç politikaya yansımaları bakımından, bu
ayaklanmalar, denebilir ki, Kurtuluş Savaşı kadar etkili olmuşlardır. Büyük
askeri harcamalara ve yüksek kayıplara yol açmış, pek çok toplumsal acılar
doğurmuşlardır." (Tunçay 1992:127). Genelkurmay Başkanlığı tarafından yayınlanan
Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar (1924-1938) kitabına göre bu dönemde 18 tane
ayaklanma vardır ve bunlardan yalnızca ikisi Kürtlerle ilgili değildir (Tunçay
1992:127-128).

5 Sabiha Gökçen, 1980'lerin sonlarında gazeteci Hıdır Göktaş'a verdiği
röportajda Dersim'in olaylarının içeriğini bilmediğini söyler, harekat sırasında
halktan ölenler olup olmadığı sorusunu da şöyle yanıtlar- "Yoktu. Keşif
yapılıyordu, ordunun da istihbaratı vardı. Biliniyordu bu kötü kişilerin nerede
olduğu. Çoluk çocuk olan yerleri doğrudan tahrip etmek insanlık dışı olurdu.
Böyle bir şey olmamıştır" (Nokta, 28 Haziran 1987)

6 1955 yılına kadar kadınlar subay olamamışlardır. 1955 yılında, Kara Harp Okulu
giriş şartları arasında geçen "Türk öğrencisi" ifadesine dayanarak kayıt
yaptırmak isteyen bir genç kadın (İnci Arca) ilk önce geri çevrilmiş, ancak
mahkemeyi kazanınca onunla birlikte bir grup kadın öğrenci Harp Okuluna girerek
subay olarak mezun olmuş, orduda görev almaya başlamışlardır. Ancak 1963 yılında
giriş şartlarına "Türk ve erkek" olma şartı getirilerek, kadınların subay
olmaları engellenmiştir. (Kurtcephe ve Balcıoğlu 1991:172-173). Diğer harp
okullarında da benzer gelişmeler olmuştur.

7 Kadınların subay olmaları önündeki engel ancak 1990'larda -farklı harp
okullarında farklı zamanlarda- ortadan kalkmaya başlamıştır. 1957 yılında Hava
Harp Okulu'na girerek Türkiye'nin (ve dünyanın) ilk kadın jet pilotu olan Şenay
Günay'ın 1997 yılında yaptığı açıklama ilginçtir - "Avrupa'da kadınlar,
örgütlenerek sosyal hayata girdiler. Bizdeyse tepsi içinde sunuldu haklarımız.
Bu nedenle gün gün gerilediğimizi hissediyorum. Örneğin bir 1956'da kadın olarak
orduya giriyor, harp pilotu oluyoruz. 1961'de bu yasaklanıyor. Ta ki 1990'lara
kadar. Yani 50 yıl önce daha ilerideymişiz. Her gün geriliyoruz ve ben geçmişe
Özlem duyuyoruz" (Radikal, 5 Haziran 1997). Emekli Albay Şenay Günay'ın
kendisinin harp okuluna girmesine yol açan olayın bir kadının hukuki mücadelesi
sonucu olduğunu (ve bir süre sonra da geriye dönüş olduğunu) unutarak bunu
"tepsiyle sunulan bir hak" olarak alması, Cumhuriyet'in kadın projesi ve
kadınların bu projeyle kurdukları ilişki üzerine önemli ipuçları vermektedir.

8 Benzer bir kullanım ve militarizasyonun Pakistan'da aldığı biçimler üzerine
bkz. Rubina Saigol'un bu derlemede yer alan yazısı.

9 Taha Parla'nın Türkiye'de militarizmi tartıştığı değerli çalışmaları için bkz.
Parla 1998 ve 1992.
10 Dünya tarihine Fransa'nın -özellikle de Napolyon'un- tanıttığı zorunlu
askerliğe dayalı milli/vatandaş ordusu fikri (Woloch 1994) kısa sürede, başta
Prusya olmak üzere, başka ülkeler tarafından da geliştirilmiş ve zorunlu
askerlik Ulus-devlet kavramının ve vatandaşlık anlayışının temel taşlarından
birini oluşturmuştur. I. Dünya Savaşı'na doğru giden süreçte, zorunlu askerlik
uygulamalarıyla, asker sayısını sürekli artırabilen kalabalık orduların ve "topyekün
savaş" fikrinin ortaya çıkması milyonların ölümüyle sonuçlanacak savaşların da
habercisi olmuştur. I. Dünya Savaşı öncesinde bu uygulamalar çeşitli ülkelerde
eleştiriler almış, zorunlu askerliğin halkı ve toplumu militarize ettiği
tartışılmıştır. Bkz- Vagts 1937, Woloch 1994, Kiernan 1973.

11 1990'lara baktığımızda bu deneyim savaşmayı (ölmeyi, sakat kalmayı,
psikolojik olarak yaralanmayı ve öldürmeyi) içermiştir. Son 15 yılda
Güneydoğu'da yaşananlara askerliğini bu bölgede yapmış gençlerin ne şekilde
baktıklarını, askerliğin bu dönemde nasıl yaşandığını ve aktarıldığını gösteren
çok önemli bir çalışma Nadire Mater'in (1999) Mehmedin Kitabı- Güneydoğu'da
Savaşmış Askerler Anlatıyor kitabıdır. Kitabın bu bağlamda daha detaylı bir
değerlendirmesi için bkz. Altınay 1999b.

12 Bu analize profesyonel ve belirli bir sınıfın etrafında kurulu Yeniçeri
ordusundan "Anadolu gençlerinden" oluşmaya başlayan milli/vatandaş ordusuna
geçişe bakarak başlanabilir. Niyazi Berkes'e göre Osmanlı tarihinde, "milli
ordu" fikrine yakın ilk teklif II. Selim'e Koca Yusuf Paşa tarafından sunulan
teklifti - "bir çeşit genel askerlik ödevi yöntemi ile vilayetlerde milis
kıtaları kurulmalı; bunlar savaş zamanı gelince çağrılarak toplatılmalı; savaş
yıllarında kendileri ve aileleri vergilerden muaf tutulmalı idi. Milli bir ordu
kurulmasına en yakın fikir buydu. İlk kez olarak devlet halka başvurmuş
oluyordu." (Berkes 1978:89) Bu teklifin hayata geçmesi ise 1799 ve 1800
yıllarında Levent ve Üsküdar'da kurulan alaylarla olmuştu - "Osmanlı tarihinde
ilk kez olarak bu alayların erlerinin çoğu Anadolu'dan devşirilmiş Türk ve çoğu
köylü erleriydi. Bunlara yüksek ulufe veriliyor, aileleri vergilerden bağışık
tutuluyordu. Üsküdar'daki alay, örgütlenme ve yönetmelik açısından Levent'te
kurulanın aynıydı. İki alay ile Anadolu'da kurulan alaylar arasında beraberlik
sağlamak üzere 'ocak kethüdalığı' adı altında yeni bir daire kuruldu. Yalnız
Üsküdar'daki alayı, Levent alayından ayırt etmek üzere erlerine hafif mavi
renkli üniforma giydirilmişti." (Berkes 1978:95). Toplumsal sonuçları açısından
olmasa da kanunlar açısından asker alma uygulamalarındaki değişiklikleri ele alan
tarihsel çalışmalar için bkz. Bozdemir 1982, Çoker 1985 ve Ayın 1994. Osmanlı
ordusundaki kadınların askerlerle ilgili olarak, bkz. Karakışla 1999.

13 Öyle ki, günümüzde bile kadınların birçok geleneksel olmayan alandaki
-özellikle de askerî alandaki- başarıları çok zaman Sabiha Gökçen'e
göndermelerle aktarılır. Örneğin, Eğirdir Komando Okulu'nu bitiren ilk kadın
komando, komutanları tarafından Nene Hatun ve Sabiha Gökçen'e benzetilmiştir
(Yeni Yüzyıl, 9 Ocak 1999). Benzer bir şekilde, Eylül 1998'de brövelerini alan
jet kadın pilotları için de Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlhan Kılıç şöyle
konuşmuştur- ''Bugün burada göğüslerine brövelerini taktığımız bayan
pilotlarımızın bu gurur günümüze ayrı bir renk kattığı gerçektir. Karşınızda
Duran bu genç ve cesur kızlarımızı büyük Atatürk'ün bize emanet ettiği bayan
pilot Sabiha Gökçen hanımefendi gibi laik,cumhuriyetimizdeki kadın haklarının
bir işareti ve çağdaş Türk Hava Kuvvetleri'nin gururu olarak görüyorum ve
kendilerini bu başarılarından dolayı kutluyorum.'' (Anadolu Ajansı, 11 Eylül
1998)

14 Burada Osmanlı Ordusu'nun bir parçası olan Kadın Birinci Taburu da
unutulmamalıdır, bkz. Karakışla 1999.

Kaynak
BİA 23 Mart 2001
Ayşe Gül Altınay
http://www.bianet.org/diger/arastirma1361.htm






Sabiha Gökçen 1913 yılında Bursa’da doğdu. Atatürk 1925 yılında Bursa’ya gelişinde Gökçen’i manevî evlât edindi. Öğrenimini Çankaya İlkokulunda ve İstanbul Üsküdar Kız Kolejinde yaptı. 1935’te Türkkuşu Sivil Havacılık Okuluna Atatürk’ün teşviki ile girdi. Bu yıllarda, dünyada havacılık alanında başarıya ulaşmış başka bir kadın yoktu. Rusya’daki eğitimini başarı belgeleriyle noktalayan Gökçen 1936’da Eskişehir Askerî Hava Okuluna girdi. Burada gördüğü özel eğitimden sonra dünyadaki ilk kadın askerî pilot oldu. Gökçen daha sonra Türk Hava Kurumuna başöğretmen olarak atandı.

Kaynak
Türk Hava Kurumu Resmi Web Sitesi