KİLİNK’İN MANA VE EHEMMİYETİ, KİLİNK’TEN BAKİ KALANLAR
“Sizlere en kötü filmlere nasıl bakmanız gerektiğini öğrenmenizi tavsiye
ediyorum; onlar sıklıkça son derece hayranlık uyandırıcıdırlar.” Ado Kyrou. 1963
Andre Breton çevresinde oluşan ilk sürrealist camia, kendi duyarlılıklarına denk
düşen örnekler olarak fantastik ve avantür türlerindeki düşük bütçeli filmleri
işaret ediyorlardı - Fantoma seriyalinin ilk sürrealistler üzerindeki etkisi
bilinir. Ado Kyrou’nun 1951’de çıkardığı L’Age du cinéma adlı derginin
başyazısında “Pek çok düşük bütçeli filmin olmazsa olmaz önkoşulu olan hayal
gücü
zenginliği bizce bazı estetlerin ürünlerinden çok daha önemlidir” deniyordu.
Kyrou, Le Surréalisme au cinéma adlı eserinde düşük bütçeli korku, avantür ve
diğer fantastik filmleri “gerçeküstücü kolajların gayri-ihtiyari karşılıkları”
olarak niteler çünkü bu filmlerde “herşey mümkündür.” Bu filmlerin nesnel
kriterlere göre aşırı kötü sayılabileceklerini yadsımayan Kyrou’nun bakış açısı
şudur: “Başka hiçbir yerde çirkin, hayranlık uyandırıcı bir yüceliğe bu kadar
yaklaşmaz.” Anglo-Sakson dünyada ise düşük bütçeli fantastik ve avantür filmleri
sahiplenme ve yüceltme eğilimi ancak 1980’lerde, ilk olarak fanzinlerde
görülmeye başlandı. Artık her yerde güçlenen bir eğilim; “kült filmler” gibi
ifadelerle nitelenen film kümeleri topluluğunu sinema tarihinin çöplüğünden
çıkarıyor. Screen’de yayınlanan “Trashing the Academy (Akademiyi Çöplüğe
Çevirmek)” başlıklı bir makalede, Bordieu’nun beğeni ve iktidar/tahakküm
ilişkileri arasındaki bağlantılar hakkındaki yaklaşımını çıkış noktası alan
Jeffrey Sconce, Hollywood’un yalnızca ortalama seyircinin ortalama beğeni ve
değer yargılarına hitap etme kaygısıyla yaratılıcılığı, hayal gücünü,
cüretkarlığı es geçen bir üretim dizgesini tekrarlamasından ve hakim kılmasından
bıkıp usanan genç kuşakların, geçmişin aşırı düşük bütçeli istismar filmlerini,
B-tipi filmleri ve benzerlerini keşfedip hakir görülen filmlere ilişkin kendi
beğenilerinin üstünlüğünü savunmaya yöneldiklerini aktararak bu olgunun doğal
olarak akademiye de yansıdığını belirtiyordu; akademide ise herhangi bir
beğeninin diğerine üstünlüğü değil,
farklı beğenilerin farklılıklarının açıklanması açısından konuya yaklaşılıyordu.
Türkiye’de Burton’ın Ed Wood filminden etkilenen ve üniversite sinema
kulüplerinde Dünyayı Kurtaran Adam filmini keşfeden sinemaseverler arasında
dünyadakine paralel bir şekilde ‘kült filmlere’ ilgi artıyor ve bunun akademik
sinema çalışmalarında yansımaları görülmeye başlandı. Ancak bu durum ülkemiz
festival ortamlarına ise bugüne dek Amerikalı kült film yönetmenlerinin
ürünlerine yer verilmesi şeklinde yansıyordu. Oysa bizzat ülkemizde de ilginç
bir fantastik filmler havuzu mevcut. İlk olarak Ankara Film Festivali’nin
ardından şimdiden İstanbul Bağımsız Film Festivali’nde de bu havuzdan örneklere
yer verildi ve her iki festivalde de gündemde olan Yılmaz Atadeniz filmleriydi.
Yeşilçam’ın düşük bütçeli sinemacılarından Yılmaz Atadeniz, farklı sulara
açılmak için ilham aradığı 1967’de bir akşam vapurla eve dönerken gazetede
ilginç bir foto-roman gözüne ilişti. Tepeden tırnağa iskelet kostümüne bürünmüş
bir anti-kahraman olan -İtalyan menşeli- Killing foto-romanı. Gerekli mali
destek film işletmecisi İrfan Atasoy’dan geldi. Atadeniz, yönetmenliğin yanı
sıra
yapımcı olmak, Atasoy ise işletmeciliğin yanı sıra oyuncu olmak istiyordu ve
neticede Atasoy, başrolün kendisine verilmesi karşılığında filme ‘koltuk
çıkmayı’ seve seve kabul etti.
Kilink Istanbulda, kökeni yüzyılın başlarındaki Fransız ucuz roman edebiyatının
mihenk taşlarından Fantoma serisine dayanıp çok sayıda İtalyan ürünü ile süren
“kostümlü/maskeli anti-kahraman” türü ile farklı bir geleneği temsil eden
Amerikan “kostümlü/maskeli süper-kahraman” türlerini kaynaştıran ilginç bir
çalışma: İskelet kostümlü Kilink/Killing (Yıldırım Gencer), bir ışın silahına
ilişkin gizli bir formülü ele geçirmek isterken karşısına Kaptan Marvel ile
Süpermen karması bir “Uçan Adam” (İrfan Atasoy) çıkıyor. Ama film, foto-romanın
ruhuna sadık biçimde, Kilink’in muhtelif kadın karakterleri acımasızca ve uzun
uzadıya kırbaçlattığı ve bilumum başka işkencelere maruz bıraktığı sahnelerdeki
sado-erotizm dozu sayesinde Amerikan süper-kahraman ekolünden ziyade Avrupa
anti-kahraman ekolünün kalıplarına daha yakın bir çalışma olarak dikkat çekiyor.
Kilink İstanbul'da ile onun devamı niteliğindeki ve aynı anda çekilen Kilink Uçan
Adama Karşı (telif hakkı ihlali kaygısını savuşturmak amacıyla anti-kahramanın
adı bu şekilde revize edilmişti) muazzam bir gişe başarısı elde ettiler ve kısa
süreli ama yoğun bir Killing furyası yaşandı Yeşilçam’da; başka sinemacılar kısa
sürede Killing’i Mandrake’den tutun da Frakeştayn’a kadar çok çeşitli popüler
kültür ikonuyla eşleştiren filmler çektiler, hatta bir de Dişi Killing çekildi;
bu arada Hulki Saner, Sadri Alışık’la Şaşkın Hafiye Killing’e Karşı adlı bir
Killing parodisi çekti.
Bugün ne yazık ki ‘unutulmuş filmlerin iz sürücülerinin’ çabalarına karşın bu
Killing filmlerinin önemli bir bölümü ne yazık ki hala ‘kayıp film’ statüsünde.
Yalnızca Atadeniz’in üçüncü Kilink filmi olan Kilink Soy ve Öldür’in temiz bir
kopyası zaman zaman televizyon kanallarında gösteriliyor, Kilink İstanbul'da nın
ise oldukça tahrip olmuş 16mm’lik bir kopyası bir koleksiyoncunun özel
arşivinden Atadeniz tarafından temin edilebilmiş durumda ama Kilink Uçan Adama
Karşı’yı herhangi bir şekilde izleme olanağından hala yoksunuz. Bu filmden baki
kalan yalnızca bir poster ve birkaç fotoğraf…
Kaynak
Kaya Özkaracalar
http://sosyalayrintilar.org