Hababam Sınıfı

Hababam Sınıfı : Gerçekten Hayale

Rıfat Ilgaz’ın ünlü romanı Hababam Sınıfı, özellikle de sinemaya uyarlandıktan sonra oldukça sevilen ve popüler olan bir yapıt. Bütün sınıfın sürekli bir dayanışma içinde olduğu, birlikte ağlayıp birlikte güldüğü, dostları için özveride bulunmaya hazır olduğu, ne kadar dalga geçerlerse geçsinler karşılıklı anlayışın olduğu bir öyküdür Hababam Sınıfı. Filmlerin, artık öğrencilik yapmayan izleyicileri Hababam Sınıfı’nda kendi öğrenciliklerine ait bir şeyler bulup duygulanırlar.

Oysa son yıllardaki araştırmalar, bugünkü gençliğin, Hababam Sınıfı’ndaki ilişkileri yaşayamadıklarını gösteriyor. Kredi ve Yurtlar Kurumu’nun bir anketine göre, üniversite öğrencilerinin yüzde 32’si insanlarla ilişki kurma güçlüğü çekiyor. Arkadaşlık ilişkilerinden memnun olanların oranı ise ancak yüzde 20’lerde. Başka bir araştırmaysa, ‘gerçek dostluğu’ en çok özlenen ve istenen değerlerin başında gösteriyor.

Birbirine karşıt değerler Günümüzde, özellikle gençlerin yaşamında, etkili olan iki değer sistemi bulunuyor. Özlenen ile adım adım yerleşen, kabullendirilen değerler.‘Geçmişe ait’ gibi gösterilen, yok edilmeye çalışılan; dayanışma, dürüstlük, yardımseverlik, özveri, başkasının hakkını yememek gibi, genel olarak ‘insani değerler’ olarak anılan değerler, birincisini oluşturuyor. İnsanlara iyilik yapmak, güvenmek, güvenilir olmak, kolektivizm, başkasının hakkına saygılı olmak gibi...

Bu değerler çocukluğumuzdan itibaren ailemiz, öğretmenlerimiz tarafından öğretilir. Din de bu değerlerin yaşatılmasında etkili olabilir.Sınavlara arkadaşlarıyla birlikte hazırlanır çoğumuz, konuları bilenler bilmeyenlere anlatır. Olmayana ders notlarını veririz. Tabi, bizimle aynı sorunları yaşayan arkadaşlarımızı genellikle kendimize daha yakın hisseder, daha kolay ilişki kurarız.Bu değerlerin yaşamımızda yer ettiğinin bir diğer göstergesi, deprem felaketinin hemen ardından yaşananlardır. Halkın varıyla yoğuyla depremzedelere yardım ettiği dönemde, pek çok genç, özellikle üniversitelerden topluca deprem bölgesine gönüllü olarak gitmişti.Çevremizle ilişkilerimizde, tam tersi değerlerin de en az öncekiler kadar yaygın oldukları gözlenebilir. Sınıfta birkaç kişiden başkasıyla muhatap olmamaya çalışmak, tanımadığımız biri gelip bizimle konuştuğunda “Acaba ne istiyor?” diye kuşkulanmak artık çoğunlukla ‘normal’ sayılır. Öyle ki, bir okuldaki öğrenci kitlesi için, her biri kendi içine kapalı ve sürekli bir arada bulunan öğrenci ‘koloni’lerinden oluşuyor tespiti yapılabilir.

Kendinden başkasını düşünmemek, dürüst olmamak, herkesten beklenir ve kışkırtılır. Özellikle de ‘önce kendini kurtarmak’, çocukken anlattıklarıyla çelişmiyormuş gibi ailelerimiz, hocalarımız, medya, neredeyse bütün çevremiz tarafından öğütlenen en önemli amaç haline gelmiştir. Üstüne üstlük bu akıl verme, hayatımızın gerçekliği içinden o kadar bariz olaylarla desteklenir ki, bütün saf, temiz niyetlerin unutulması işten değildir. Bireyciliği yaygınlaştıran araçlar Örneğin giderek bütün üniversitelere yayılan ‘çan eğrisi’ not sistemi ile bir ‘yarıştan’ başka bir şey olmayan üniversite giriş sınavı ile AOBP (Ağırlıklı Ortaöğretim Başarı Puanı), öğrenciler arasında rekabeti ve bencilliği artıran bir rol oynamaktadır. Çünkü bu uygulamalarda başkalarının başarısızlığı sizin başarınıza eşitlenir ve en yakın arkadaşınız bile ‘rakibiniz’ haline gelir. Bunlar, başkalarının zararının kendi yararı olduğuna inancı yaygınlaştıran ve yerleştiren etkenlerin başında geliyor. Bu yüzden de, aslında bütünüyle öğrenciler arasında yarışmayı kışkırtan eğitim sistemi içinde en belirgin örnekler oluyor.

Özellikle üniversite sınavı önemli bir gerçekliği işaret etmektedir. Yönetenler, 150 bin kişilik üniversite kontenjanı için bir buçuk milyon insanın başvuruyor olması sorununa bir çözüm bulamamışlardır. Bu yüzden bütün sorunu olduğu gibi gençlere havale ederek sorumluluktan sıyrılmaya çalışmaktadırlar.Emniyet Genel Müdürlüğü kayıt döneminde bir broşür dağıtarak, öğrencilere arkadaşlarıyla sinemaya, gezmeye gitmekten, birlikte ders çalışmaktan bile kaçınmaları öğütledi. Kuşkuculuğu yerleştirip güveni, sosyalleşmeyi engellemeyi hedefleyen bu propagandada gerekçe olarak ‘terörist örgütlerin tuzağına düşmemek’ gösterildi!

Eğitim sisteminin ‘tezgahından geçtikten’ sonra üniversite mezunu olmak da kurtuluş olmuyor. İşsizlik, yoksulluk her tarafta kol gezerken, çoğunluk ‘çok kazandıran’ meslekleri kapışmaya ve birbirinin ‘ayağını kaydırmaya’ bakmaya başlıyor. Zaten hiçbir güvencesi olmadan çalışan milyonlarca işçi genç, ertesi gün işsiz bir arkadaşını yerine işe alınmış, kendini de kapının önüne konmuş bulabileceğini bilir. Onun için her işsiz arkadaşı, işini elinden alacak bir rakip niteliği kazanır.Bütün bunlar da içinde olmak üzere, toplam olarak gençlik yığınları üstünde yaratılan etki, herkesin kendi dünyasına hapsedilmesidir. Her bireyi çevresinden kopuk, ilişkisiz, herkesin ayrı telden çaldığı bir gençlik kitlesi yaratılmıştır. Bu durum, başta güvene ve paylaşıma ilişkin duyguların yok edilmesinden beslenmektedir.

Sermaye toplumu rekabetsiz olmaz Rekabet, başkasının omzuna basarak yükselme, kişisel çıkarlar tarafından belirlenen ilişkiler kurma gibi özellikler, sermayenin ve piyasanın karakteristik özellikleridir. Amacı, kârın artırılmasından başka, ne insan sağlığı, ne çevre, ne kamu yararı vb. olmayan sermaye, piyasa kurallarını yaşamın bütün alanlarına egemen kılmayı ister.Anne-babamız, öğretmenimiz bize ‘kendini kurtar’ derken, “Boşver dürüstlüğü mürüstlüğü, yalancı ol, hırsız ol” demez elbette. Ya da belki medya, bu devirde kişinin babasına bile güvenmemesi gerektiğini söylerken, açıkça “Kazanmak istiyorsan en yakın dostunu bile sat” demez. Ancak etrafta banka hortumlayanlardan envayi çeşit yolsuzluğa kadar çok sayıda örneğin bu kadar açıkta olması, bunu kendiliğinden ifade eder.Sermaye bu kültürün yerleşerek insanlık dışının normalleşmesini, öyle görülmesini sağlamaya çalışır.

İnsanlığın zararı onlara İnsan ilişkilerinin sokulmaya çalışıldığı halin bir diğer önemli nedeni de insanların bir araya gelmelerinin, hatta bunun olasılığının yol açtığı korkudur. Çünkü birleşmiş öğrenci, işçi, halk kitleleri, hırsızlığa, yalana, haksızlığa, kısacası sermaye toplumunun temellerine değişmesi yönünde müdahalede bulunmaya başlayacaktır. Yani sermaye, varlığını her anlamda haksızlığa, kendinden başkasını düşünmemeye dayandırır. Elbette bunu korumanın en garantili yöntemi, kitlelerin kendi içlerindeki ilişkilerini tahrip ederek bölünmüş hallerini korumaya çalışmaktır.

İnsanlık dışının ‘normal’ hale getirilmesi için, paylaşımın, samimiyetin, yardımseverliğin ‘eskiye ait’, nostaljik, modern yaşamla bağdaşmayan değerler olarak, bunun karşıtları ise ‘modern’ olarak gösterilmektedir. İçtenlikten, doğallıktan yana olana da çözüm olarak, köy hayatına ‘dönmesi’ önerilmektedir. Oysa, ne bu üretim ilişkileri, ne de iktidarının propaganda araçlarının boş bıraktığı bir alan yoktur, görece bunlara daha uzak, ‘doğaya yakın’ bir yaşamın kurtuluş sayılması hiç gerçekçi olmaz.

Buradan yola çıkarak; çan eğrisinin, AOBP’nin yozlaştırdığı insan ilişkilerini düzeltmek için bu uygulamalara karşı mücadeleyi yükseltmek gerek. Bu mücadele ise insani değerlere sahip çıkmadan, onlara dayanan bir birleşme yaratılmadan mümkün olmayacaktır. Okullarımızdaki kollar, kulüpler, mahallelerimizdeki, işyerimizdeki dernekler aracılığıyla değerlerimizi savunacak ve yeni bir kültürün nüvelerini oluşturacağız.İnsani değerlerin ‘değeri’ de burada yatmaktadır. Dostluğu, dürüstlüğü, dayanışmayı savunmak ve bunları savunmak için bir araya gelmek, birbirini tamamlayan ve anlamlandıran iki olaydır. Egemen olan değerlerin bunlar olması, ancak bu değerlere sahip çıkılarak gerçekleştirilecektir. Çünkü ne bir mücadele verilmeden tüm toplumda insani değerlerin yerleşmesi sağlanabilir, ne de bu değerler olmadan bir mücadele verilebilir. Dostluk, dayanışma içindeki yeni coşkulu Hababam Sınıfları böyle yaratılacaktır!

Kaynak
http://216.239.39.100
Çağdaş GÜNERBÜYÜK