Suha ArınTıpkı masaldaki gibi, tarihe taş bıraka bıraka ilerlemek. Amaç, yol kaybolmasın. Masaldan farkı, geri dönüşü olmasa bile o yoldan geçildiği bilinmesi... Süha Arın'ın yaptığı da bu işte, aynı yoldan daha önce geçmişlerin öyküsünü kurmak. Çekilmiş suların, sular altında kalmayı bekleyenlerin, cama yaşam soluğunu verenlerin, yakında görülmez olacakların, görülmezliğin yakınlaştığının farkında olanların sızısını aktarmak. İki zaman arasına, bakışını duru tutarak gözlerini yerleştirmek. Yani dün ile geleceğin bağını kurmak... "Belgeselci sanat adamı yönüyle estetiği, bilim adamı yönüyle doğruyu yansıtmalıdır. Bilim ve sanatın kesiştiği noktada belgesel ortaya çıkar..." Bu sözlerin sahibi Arın'ın doğum tarihi 1944, doğum yeri Balıkesir olarak geçmiş kayıtlara. Kameradan önceki tanışıklık mikrofonla, tanıştıran ise baba Arın: "Babam orman mühendisiydi, çocukluğum Anadolu'nun çeşitli yerlerinde geçti. 1950 'de Ankara'ya yerleştik. Babam Türkiye Ormancılar Cemiyeti'nde genel sekreterliğe getirildi ve radyoda, orman sevgisini aşılamaya yönelik programlar yapmaya başladı. Yazılarını önce bize okur, bizim tepkimize göre değişiklik yapardı..." Biri kız dört kardeş Arınlar'ın radyo başı”na oturup sesinin güzelliğine hayran oldukları babalarını dinlemeleri, önce büyük oğul Süreyya'yı tiyatroya taşıyacaktı. "O yıllarda okullara yazılar yazılır, TRT'nin çocuk saati için, tiyatroda başarılı olmuş öğrenciler istenirdi, orada yetişmiş ve ünlü olmuş pek çok oyuncu ve spiker vardır, ağabeyim de ilkokul beşte TRT'ye seçildi, ben de ortaokulda, katıldığım sınavda başarı göstererek onun yolunu izledim..." Tarihler 1960. Ağabey Arın, Ankara Radyosu için program yapmaya başladığında yardımcısı, kardeşi Süha'ydı. 1965'te radyoculuk bilgisini arttırmak için Amerika'ya, Amerika'nın Sesi Radyosu 'na ilk gönderilen de ağabey olacak, onu yine kardeş Arın izleyecekti. Üstelik belgesel filmin konusunda ilk deneyimini de sırtlanmış olarak: "Milli Eğitim Bakanlığı, Öğretici Filmler Başkanlığı'ndan trafik güvenliği konusunda bir senaryo yazma teklifi aldım, bir araştırma yaptım ve verilere bakarak senaryoyu yazdım. Bu kadar araştırma yaptıktan sonra bir de ehliyet alayım dedim ve sınavlara katıldım. Yüz üzerinden doksan dokuz aldım, itiraz ettim, dediler ki, 'Kimseye yüz vermezler, yüz Allah'ın.hakkıdır'. Neyse, senaryom beğenildi, bu kez' Sen çek' dediler, çektik. Yarım saatlik bir filmdi..." Yıllar sonra bir başka belgeselin "Fırat Göl Olurken"in çekimleri sırasında Adıyaman'da çıkacaktı bu ilk film karşısına... Üstelik onca sıkıntının, öfkenin ortasında... Çünkü Ziraat Bankası adına on bölüm çekilen filmin İstanbul'a gönderilen her makarasından aynı haber geliyordu: Yanık... "Belgeseli Hasan Özgen'le birlikte çekiyoruz. Filmleri İstanbul'a yolluyoruz, onlar bize yıkanan filmin raporunu gönderiyorlar, çizik yok, pozlama iyi ya da çizik var, pozlama kötü... Filmleri bize gönderin diyoruz, kopyayı izliyoruz. Son gönderdiğimiz filmlerde hep bir sorun var. Bir gün askeri konvoy bizi çevirdi, ben elimde dosyam, arabadan indim. Komutan ne yapıyorsun diye sordu, film çektiğimizi anlattım, yardımcısı 'Evet efendim' dedi, 'filmleri izledik'. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü, biz filmlerin yandığını düşünüyorduk, ama..." "Fırat Göl Olurken" yasaklamalarla da yer alacaktı Arın'ın kişisel tarihinde. 1985'te, Adıyaman'ın Samsat ilçesi sular altında yok olmazdan önce son düğünü, son eğitimi, hatta son nüfus sayımını belgeleyecekti. Tüm yaştan bu çalışmalar masanın üzerine konulduğunda TRT denetçileri diklenecekti: Yasak..."TRT on bölümü de sakıncalı buldu, bence denetçilerin işgüzarlığı. Örneğin atın evcilleştirilmesini anlattığımız ilk bölüm. Bize yardımcı olan iki profesör, atın evcilleştirilmesinin, bilinenden iki bin yıl öncesine dayandığını söylüyordu. Denetçi diyordu ki, at Türkler için önemli, siz bunu nasıl bir kavme mal edersiniz ? Bu, toplumda moral çöküntüsüne neden olur. Böyle saçma sapan şeylerden dolayı filmi reddettiler. Genel Müdür, Tunca Toskay’dı... Ziraat Bankası ile yaptığımız sözleşmede ise TRT denetçilerinin desteği ile ödeme yapılır yazıyordu. Biz o kadar masraf yapmışız, ödeme yapamayız diyorlar...Anlayacağınız, belgeselci olmak demek, bağnazlıklarla uğraşmak demek...” Amerika’da bir radyocu... Ağabeyinin çağrısına uyan Süha Arın Amerika’daydı. Harvard Üniversitesi’ni bitirdi. Bir yandan lisansüstü eğitimini yapıp diğer yandan da Capitol Film Laboratuarı’nda çalışırken 25 kanala birden hükmeden NBC’den teklif aldı, birkaç ay sonra da terfi edip ses kayıtçısı oldu...”Amerika’nın sürekli Vietnam’a asker yolladığı yıllardı, biz de Amerika’nın bu savaştan çıkarını anlatan bir program hazırlıyor, söyleşiler yapıyoruz. Düşünce üreten adamlardan biri, daha sonra dışişleri bakanlığı yapacak olan Henry Kissinger’dı. Bir başka gün New York' ta, 25. katta çekim yapıyoruz. Ses düzenini kurdum, yaka mikrofonunu taktım, dondum kaldım. Dış sesler geliyordu. Yönetmen ise kayıt için benim işaretimi bekliyordu, korktum, ter içinde kaldım. Ses mühendisini arayıp bana yardım et dedim, teybi kendi etrafında döndür, ses kaybolduğunda kayda gir dedi, öyle yaptım... Yıllar sonra Topkapı Sarayı'nda düzenlenen Ağa Han mimarlık ödülü töreninde, çekim yaparken, yardımcım Fatih, aynı çığlığı attı: Ses var. Bu kez ben ona öğüt verdim: Teybi kendi etrafında döndür..." NBC'nin yeni teklifi cazipti, altı ay süreyle yönetmen yardımcılığı yapacak ve işe yılda altmış bin dolarla başlayacaktı. "Peki" dedi. Formu doldurmaya başladı, ilk soru "ABD vatandaşı mısınız". Arın, "Hayır" diye yanıtladı, oysa kurumda çalışmak için öncelik Amerikalılarındı. "NBC'nin genel müdürü 'Sizi ABD vatandaşı yapacağız' dedi. Yirmi dört saat izin istedim, sabaha kadar düşündüm. O toplumun bana göre olmadığına karar verdim, materyalist bir toplumdu ve mutlu, özgür insan görememiştim..." 1973 Mayıs'ında Ankara Basın Yayın Yüksekokulu'nda hocalığa başladı: "Üretim içinde eğitim planı uyguladım. Sınıflarımda radyosu olan, kamera gören yoktu. Amerikan Haberler Merkezi'nde kullanılmayan bir kamera vardı, onun bize hibe edilmesini sağladım, sınıfa getirdim. Başka sınıflardan gelenler oldu, kamera görmek için... Siya- salda sol görüşlü öğrenciler çoğunlukta olduğu için onlara radyo kuracak cihaz verilmiyordu, devrimci yayın yaparlar diye. Okul müdürü kamera kullanımımızı durdurdu, kullanma kılavuzu yok diye.. ." 1978 yılında öğrencilerine haber saldı, kendisinden en yüksek notu alan ve bütünlemeye kalmayan üç kişiyle belgesel çekmeye gidecekti... Belgeselin adı konmuştu: Urartu'nun iki Mevsimi... Üç öğrenci karşısına dikildi: Nesli Çölgeçen, Kemal Sevimli ve Yalçın Yelence. Belgeselin üç aşamasında da birlikteydiler, çekim öncesi araştırmasında, metin yazımında, planlamada, izin alımında, çekim sırasında ışıkta, ses ve kamerada, çekim sonrasında ise kurguda, seslendirmede, baskı ve laboratuarda... Öncelikle de film bulmanın o tuhaf, zorlu yolculuğunda. O yıllarda Türkiye'ye film getiren tek bir şirket vardı ve filmin alıcısı daha film yola çıkmadan belirlenmişti... Yapılacak tek şey kalmıştı: "Film maryası vardı, parayı peşin isterlerdi, elim titreyerek götürürdüm... Yeşilçam 'da sokaklardan birinde, iki poster, bir masa, bir de telefonla süslenmiş yazıhanede parayı alırlar, kaybolurlardı. Bir-bir buçuk saat ter içinde bekler, ya dönmezlerse ne yaparım diye düşünürdüm... Ama hep geri döndüler... Bir keresinde buluşma yeri bir otopark olarak belirlendi, biz otoparka girdik, arabayla yanaştılar, içinden iki kişi çıktı, ortalığı kontrol etti, sanki eroin kaçırıyorduk..." Arın, 1989 Türkiye'sinde Kodak'ın Türkiye distribütörlüğünü aldı ve aynı sıkıntılar sürmesin diye yirmi dört saat film hizmeti vermeyi hedefledi... Artık hiçbir film, film yok diye yarım kalmayacaktı... "Fatura karşılığı çalıştık ve bir yıl devam edebildik. TRT'nin ihalesine girmiş, kazanmış ve bir milyon metre film satmıştık. Arkasından bizim satışlar durdu, bir tek metre film bile satamadık. Tamam, Yeşilçam duraklama dönemindeydi, ama yılda yirmi sekiz film çekiliyordu, bir de reklam filmleri vardı... Birkaç yere ne yaptıklarını sorduk, piyasadan bulduklarım söylediler. Peşine düştük, bizim sattığımız fiyatın yarısının altında satıldığını keşfettik, bir yazıhanede filmlerin numarasını aldık, TRT'ye satılan filmlerdi... TRT Genel Müdürü ile konuşup suç duyurusunda bulunuyorum dedim, işte adres ,işte telefon numarası, gereğini yapın...Mali polis devreye girdi, ama kimseyi bulamadılar, TRT depo sorumlusunun görevine son verdi. ..Benim hesabıma göre 600 bin metre film satılmıştı... Sonra müfettişten duydum, aramaya gittiklerinde aman o kutuyu açmayın demişler, film yanar.. Tartı yöntemine başvurulmuş ve kutunun ıçınde toprak olduğu anlaşılmış..." Yakılan ilk film... Ilk imgesel filmini TRT adına, Toroslar'da:.senaryosunu Orhan Asena’nın yazdığı "Yörük Elıf"le denedi Süha Arın...Neredeyse otuz yıl sonra babasının radyoda sesle gerçekleştirdiğini, şimdi o görüntüyle deneyecekti, amaç aynıydı: Orman sevgisini aktarmak. Mekan araştırmaları sırasındaki kıstaslar belliydi; mekan hastaneye yakın olacaktı, yolu olacaktı, tahtacılarla tanıştı. Tahtacılar' ın bir belgesel olarak çekimi bir kaç yıl sonrasına bırakılacaktı, ama Yörük Elif, Arın'ın, iki çocuğunun annesi Semra Özdamar ile yollarını birleştirecekti. Ortaya oyuncuların rollerini ezberlediği, orijinal seslerle çalışılan bir film çıkmıştı... Senaryosu TRT onaylı Yörük Elif de sansüre takılmaktan kurtulamayacaktı, çünkü hükümet değişmiş, iktidara bir milliyetçi cephe hükümeti daha gelmişti, üstelik filmin teslimine birkaç gün kala... Siyasi otorite, bir kez daha yaratıcılığa el uzatmış, devleti eleştirmekle suçlanan Yörük Elif, Ankara TRT Televizyon Müdürü'nün kütüphanesinde beklemeye alınmıştı: "Müdür Haluk Kılçık'tı, hiç unutmam. Bir gün başka bir iş için odasına girdim, gözüm takıldı, kütüphanede iki film duruyor, birinin üzerinde benim filmimin ismi yazıyor. Bu, burada ne arıyor diye sordum, ben izleyecektim diye yanıt verdi. Aman kaybolmasın diye uyardım, burada kaybolmaz dedi. Sonra önemsemedim, çünkü Sinema-Televizyon Enstitüsü'nde yıkanmıştı, negatifi oradaydı... Yörük Elif belki de yakılan ilk filmdi..." Ama negatif de bulunamayacaktı, Enstitü müdürü ile aralarında şöyle bir konuşma geçti: - Müfettişler baskın yaptı, Yörük Elif'i alıp götürdüler. - Ama Sami Bey, nasıl olur, siz dünyaca ünlü arşivcisiniz, negatifleri nasıl verirsiniz? Onlara Yörük Ali diye başka filmin negatiflerini verseydiniz, onlar yine kabul edecekti... - Evet, ama verdim... Sansür peşini bırakmayacaktı Süha Arın'ın. Likya'nın Sönmeyen Ateşi, iki bölüm yayımlanabilecekti ancak, sağcı gazetelerin "Helenizm propagandası yapılıyor" eleştirisi üzerine, devamı gelmeyecekti... 1977'de, Türk Tarih Kurumu'nun isteği ile ölümünün 40. yılında, yani 1978'de yayımlanmak üzere Atatürk Belgeseli hazırlamaya başlayacaktı. Maliyet raporu hazırdı, nerelerde, niçin çekim yapılması gerektiği de... "Kurul toplanmış ve demiş ki, bazı solcular Atatürk dönemini 1938'e kadar kabul ediyorlar, Süha Arın da böyle yapabilir, biz bu işten vazgeçelim... Çok canım sıkıldı, çünkü hazırlık yapmıştım, projelendirmiş ve sunmuştum... Masraflarını verelim dediler, kabul etmedim..." Yetmişli yılların sonunda, failleri belirsiz cinayetlerin peşine düştü Süha Arın. Şiddeti, şiddetin sonunda ölümün kıyısından dönüp sakat kalan iki insanı anlatacaktı. Biri Server Tanilli'ydi, diğeri bir komiser... "Belgeselci, çağının tanıklığını yapmak zorundadır. Ben de bu işi yapmaya soyundum, sponsor için kime başvursam bana gülüyordu, sonunda bütün paramı bu işe yatırdım ve Almanya'ya gidip Server Hoca'yla konuştum... Hoca'ya, eğer vurulmasaydı hangi dersi anlatacağını sordum ve filme o dersle başladık, mektuplarını, şiirlerini bulduk, onları kullandık. Adını da 'Bir Uygarlık Tarihi Dersi' koyduk. Film, hocayı yürütme çabalarıyla sona eriyordu. Yurtdışında film çekmek pahalı bir işti, bütün varımızı yoğumuzu bu işe harcamıştık. İstanbul' a dönünce filmi Sinema-Televizyon Enstitüsü'nde yıkattık, iş baskısını yaptırmak için pozitif filme ihtiyaç vardı, ama param yoktu, bu yüzden siyah-beyaz bir filme basıp izleyebildik... Yıkama parasını bile ödememiştim, filmi enstitüye teslim edip 'Ben para bulana kadar bunu saklayın' dedim. Birkaç gün sonra 12 Eylül darbesi oldu, enstitüyle konuştuk, Yörük Elif'in başına gelenler bu filmin de başına gelmesin diye bir rumuz verelim dedik ve verdik... Askeri tehlike kalktıktan sonra filmin peşine düştüm, ama kimse bilmiyordu, ben utançtan hocanın yüzüne bakamıyordum. Sonunda birileri araya girdi, enstitü filmin kendilerinde olduğunu kabul etti... Ancak hala onlarda, umarım geri alabilirim.. ." Yörük Elif' in çekimlerinden bir yıl sonra çekimler sırasında tanıştığı Tahtacılar'ın peşine düşmüştü Süha Arın... Otuz dakikalık film, yine devleti eleştirmek suçlamasıyla TRT'de yayımlanmamıştı, oysa Tahtacı Fatma, aynı yıl III. Uluslararası Balkan Film Festivali Birincilik Ödülü, Şam Uluslararası Film Festivali'nde Gümüş Kılıç Ödülü ve Antalya Film Festivali'nde Altın Portakal alacaktı... Şişe ve Cam Fabrikaları AŞ'nin kuruluşunun 50. yıldönümü ve 1985 Dünya Gençlik Yılı nedeniyle otuz dakikalık bir film hazırlayan Süha Arın, çıraklık aşamasındaki üç gencin izini sürdü. Üç gencin günlük yaşamlarından kesitlerin alındığı, üfleme-kristal-otomasyon tezgahlarının işleyişini veren belgesel, şirketin genel müdürünün öfkesine takılacaktı. Genel müdüre göre, otuz dakika içinde söylenmeyen tek cümle kalmıştı: Yaşasın işçi sınıfı... Türkiye'nin kültür yaşamında iz bırakan isimlerin de izini sürmüş, aşıklık geleneğinin son temsilcilerinden Ali lzzet Özkan' ı objektiflere sığdırmıştı, ama yine yasaklara takılmıştı, çünkü Özkan, Demokrat Parti'ye de bir çift söz söylemişti... Likya'nın Sönmeyen Ateşi 'nde bir komiser, yardımcısına ateşli Likya'yı hangi aktrisin canlandırdığını sormuştu, Urartu'nun İki Mevsimi'nin çekimleri sırasında, karanlıkta, karnının üzerinde çadırın uğuru yılanın bir gelinciği mideye indirişinin kıvrımlarına kulak vermiş, haftada bir aracın geçtiği yolda, bir minibüste kendisine yer bulabilmek için by-passlı göğsünü göstermişti, yara izi istediği itibarı sağlamıştı... Belgesel çekmek dün işte böyle bir şeydi, ya bugün? "Televizyonlar görüntü öğüten değirmenlerdir. Şimdi, her ne kadar sabaha karşı gösterseler de belgesel göstermek zorundalar, ama Discovery Channel 'da belgesel yayımlanmıyor, ben ona bilgisel diyorum. Belge ile bilgi karıştırılıyor. Belgesel dediklerinde hiçbir estetik kaygı yok... Bence kötü yanlarını saklayarak bir kişi ya da kurumu tanıtan filmler tanıtma filmleridir, kötü yönleri saklayıp iyi yönleri anlatan filmler ise propaganda filmleridir. Bunlar hiçbir zaman belgesel olarak kabul edilemez, çünkü dürüst değildir. Belgeselci, gerçekler karşısında dürüst olmalı ve estetik kaygı, evrensel mesaj taşımalıdır. Müzikte bile bir ana tema vardır, belgeselde de bu farklı değildir, ben ona omurga derim, belgeselde de onu bulur, onu etlendiririm. Tıpkı bir tekne yapımı gibidir, kamu- oyuna çıkmayan bir sürü filmim var, ben onları da denize indiremediğim teknelerim olarak görürüm..." Ya yapılmayan film?... "Harf Devrimi ile ilgili bir belgesel yapmak isterdim. Bunu kim finanse eder bilmiyorum, ama bankaların içini boşalttıkları miktarın çeyreğini verseler, yeterliydi..." Ödüller ve Filmler: Filmler Trafik Emniyeti (1964), Başkent Ankara (1964), Pride-Gurur (1968), Hattilerden Hititler'e (1974), Sessiz Emekçiler (1974), Affın Ardından (1974), Kaygı Kuyuları (1975), Bir Yuva Dağılıyor (1975), Midas'ın Dünyası (1975), Safranbolu'da Zaman (1976), Urartu'nun Iki Mevsimi (1977), İstanbul'un Çağırdığı Su (1977), Likya'nın Sönmeyen Ateşi (1977), Yörük Elif (1978), Tahtacı Fatma (1979), Kapalıçarşı'da 40 Bin Adım (1980), Aşık Ali Izzet Özkan (1980), Cemal Reşit Rey (1980), Dolmabahçe ve Atatürk (1981), Anadolu'nun Petrol Yolu, Kula'da Üç Gün (1983), Kariye (1984), Anadolu'da Konutun Öyküsü (1984), Camın Teri (1985), Fırat Göl Olurken (1985-Hasan Özgen'le ortak), Eski Evler Eski Ustalar (1986-1988), Dünya Durdukça-Mimar Sinan (1988), Mimar Sinan'ın Anıları (1989), Hüseyin Anka ile Sinan'ı Yeniden Yorumlamak (1990), Topkapı Sarayı (1991), Ayasofya (1991), Altın Kent Istanbul (1996-Hakan Aytekin'le ortak çalışma), Kıbrıs'ta Bir Özgürlük Anıtı (1997), Denktaş'ın Fotoğrafları (1997), Küçük Asya'nın On Rengi-Türkiye Film Yapım Kılavuzu (2000) Ödüller Safranbolu'da Zaman: Antalya Film Festivali, Altın Portakal (1977), Urartu'nun İki Mevsimi: Sedat Simavi Vakfı Kitle Haberleşmesi Büyük Ödülü (1978), Tahtacı Fatma: III. Uluslararası Balkan Film Festivali Birincilik Ödülü, Şam Uluslararası Film Festivali Gümüş Kılıç Ödülü, Antalya Film Festivali Altın Portakal Ödülü (1979), Kula'da Üç Gün : Antalya Film Festivali Altın Portakal Ödülü((1983), Kapalıçarşı'da 40 Bin Adım: Viyana Turizm Filmleri Yarışması Jüri Şeref Ödülü (1985), Dünya Durdukça- Mimar Sinan: Bordeaux Uluslararası Şehir Planlaması ve Mimari Filmler Yarışması Avrupa Konseyi Özel Ödülü, UNESCO Uluslararası Sanat Filmleri Yarışması Mimarlık Ödülü (1990), IFSAK Yılın Sinema Ödülü (1998), TÜRSAK ve Tarih Vakıfları Emek Ödülü (1998), Dünya Kitle Iletişim Vakfı, Aziz Nesin Emek Ödülü (2000) Kaynak Maltepe Üniversitesi Web Sitesi Cumhuriyet Dergi Eki, 11 Şubat 2001 |
![]() |
|||