Dünden bugüne Suha Arın’ı anlatır mısınız? Suha Arın’da bir değişiklik yok. Dünden bugüne sadece daha yorgun hissediyor Suha Arın kendini. Üretime yönelik çabalarım eskisi kadar yoğun olmamakla birlikte, son yıllar hayal kırıklıklarıyla dolu. 1970’li yıllarda üretime yönelik çabalarımın yarısına yakını karşılık bulurdu; ama, 2000’li yıllarda neredeyse hiçbiri bir karşılık göremiyor. Bu da beni çok üzüyor, çünkü hala bir şeyler üretebileceğime inanıyorum. Hala o enerjiyi içimde duyuyorum fakat toplumdaki vurdumduymazlığı gördükçe de, bu defa da içime kapanmaya ve de üretimden uzaklaşmaya başlıyorum. Ve, kendi kendimi uyarıyorum: “Aman” diyorum “Suha, dikkat et!” ve bu kez dikkatimi, enerjimi öğrencilerime çeviriyorum. Allah’tan hocalığım devam ediyor da - o da bir tür üretim çünkü - ve özlediğim hazzı bir ölçüde öğrenci yetiştirmek suretiyle elde edebiliyorum. Onun için hem öğrenci yetiştirip hem de öğrencilerimle beraber profesyonel düzeyde ürünler ortaya çıkarabilseydim çok daha mutlu olurdum, çünkü 70’li 80’li yıllarda öğrencilerimle beraber çok ilginç ürünler ortaya çıkardık ve de hayatımın en mutlu yılları idi o yıllar ama artık öğrencilerimle birlikte öğrenci projelerine biraz katkım olabiliyor. Onların planlanmasında, yönlendirilmesinde katkım oluyor. Kalıcı profesyonel işler - talep olmadığı için - artık üretilemiyor maalesef. Onun için, dünden bugüne değişen hem pek bir şey yok; hem de, tek değişiklik bu. Belgesel yönetmeni olmaya nasıl karar verdiniz? Neden imgesel değil de belgesel? Türkiye’ye 1973 yılında kesin dönüş yaptıktan sonra (ABD’den), bir şeyler üretmem gerektiğine inanıyordum, tabii. Bu, bir şeyler derken, en başta, film üretmek idi. Çünkü, ben, film üretmek üzere kendimi koşullandırmıştım. Bu, imgesel olabilirdi, belgesel olabilirdi. Ama Türkiye’ye geldim gördüm ki, su başlarını devler tutmuş. Korkunç bir ham film sıkıntısı var. Çok korkunç bir altyapı sorunu var. Ve de bire yedidir mesela çağdaş toplumlarda imgesel filmlerde çekim oranı. Yani bir saatlik bir film için yedi saatlik ham film harcarsınız, ortalama, genellikle. İki saatlik bir film için de 14 saatlik ham film harcarsınız. Bu oran bire yedi oranıdır. Fakat buraya geldim gördüm ki, bire iki çekiyorlar. Hatta neredeyse bire bir çekenler bile var! Baktım ki imkansız. Çünkü bire üç çekebilen, “mutlu azınlık” olarak kabul ediliyor Türkiye’de. Sinema sanatı yapılamaz bire ikiyle, bire üçle, çok zor, imkansız. O yüzden, daha ucuz, daha az insanla gerçekleştirilebilecek olan, bir de henüz doldurulmamış bir alan olarak, belgeseli gördüm. O boşluğu birinin ya da birilerinin doldurması gerekiyordu. İşte, o, birilerinden biri de, ben olayım dedim ve o boşluğu doldurmak üzere kolları sıvadım. Çünkü benden önce 1950’li yıllarda İpşiroğlu’yla Eyüboğlu bu boşluğu doldurmuşlar, bence Türkiye’nin ilk belgeselcileri olarak da çok önemli ürünlere imza atmışlar fakat 70’li yıllarda onların da soluğu kesilmişti, ben geldiğimde. Artık eskisi kadar üretemiyorlardı. Herhalde altyapı sorunlarına bağlı olarak. Ham film bulma ve de bürokratik engellere bağlı olarak bir yavaşlama ya da durmaydı o. Onların bıraktığı yerden, bu kesintiye uğramış belgesel üretme işini bir bayrak yarışıymışçasına ben aldım ve işte bir yere kadar getirdim. Şimdi bayrak yarışı bence devam ediyor. Bu uğraşın iyi tarafı da zaten bu. Öğrencilerinizle devam ediyor... Evet, öğrencilerime bayrağı elden ele vererek. Yani, iftiharla söyleyebilirim ki, dört yıllık fakülte - üniversite - öğretimini bir kuşak kabul edersek, 1974’ten bu yana neredeyse kesintisiz, eğitimin de içindeyim. Ve 74’ten 84’e iki buçuk kuşak eder, 94’e beş kuşak eder, 2004’e yedi buçuk, yani yedi diyelim biz... Yedi kuşak yetiştiremedim belki, ama üç tane yönetmen kuşağı görüyorum, bu süre içinde yetişti. Peş peşe olmasa bile birer kuşak, ikişer kuşak arayla yönetmenler yetişti. İşin ilginç yanı aynı yıllarda ikişer üçer tane çıkıyor böyle, veya aynı kuşak içinden çıkıyor daha doğru bir deyişle. Bu da bana çok huzur veriyor, haz veriyor, beni mutlu ediyor. Herkesin birbirinin ayağını kaydırmaya çalıştığı bir dönemde bizi film çekmeye teşvik etmek için “Yüzme sığ sularda öğrenilir” demiştiniz. Bizim de bir gün onlar gibi olmayı arzuladığımız, artık kendini kanıtlamış olan eski öğrencilerinizden, asistanlarınızdan bahseder misiniz? Tabii. Benim yaptığım; iyilik, ya da belki bulaşıcı bir hastalık gibi bu sevgiyi aşılamam; bir kötülük de olabilir, bazılarınca öyle yorumlanabilir. Çünkü bu bir tutkudur gerçekten. Evvelce usta çırağına el verirmiş ya, aynı şekilde ben de öğrencilerime, tabii içlerinden kendilerini kanıtlayan, fırlayıp öne çıkan öğrencilerime el verdim. Bu bir görevdir. Öğretirken, onlara el verirken, temel ilkem, bir Sümer atasözü olmuştur. Biliyorsunuz tarih Sümerliler’le başlar, çünkü tarih yazıyla başlar. Yazıyı da ilk kullanan kavim Sümerliler’dir. Dolayısıyla ilk atasözü de Sümerliler’den gelir, belki de ilk atasözlerinden biri. Şöyle der Sümerliler’in atasözü: “Madem biliyorsun, niçin öğretmiyorsun”? Ben bu Sümer atasözünü kendime ilke edinmiş bir kişiyim. Bildiğim her şeyi öğrencilerime aktarmaya çalıştım. Zaten mektepli - alaylı farkı da, temelde burada ortaya çıkar. Çünkü alaylı, saklar. Uzun süre saklar, çırağına her şeyi öğretmez, milim milim öğretir. O, kalfa aşamasına geldiği zaman artık öğretir, ama püf noktasını gene kendine saklar. Bu da doğal bir savunmadır. Püf noktayı çok zora geldiğinde ya da iyice inandığı, güvendiği zaman öğretir kalfasına. Halbuki çağdaş eğitimde bu böyle olmaz. Çağdaş eğitimde, Sümer atasözünde olduğu gibi, madem biliyoruz o halde öğreteceğiz. Ve ben hep bunu ilke edindim, bildiğim her şeyi mutlaka karşı tarafa aktarmaya çalıştım, öğretmeye çalıştım, hiçbir şey saklamadım öğrencilerimden, hiçbir bilgimi, hiçbir birikimimi. Ama bir kısmı onun tamamını aldı, bir kısmı bir kısmını aldı, bir bölümünü aldı. Bir kısmı hiç alamadı. Tabii o, onların bileceği bir şey. Ama alanlar beni aşarak devam ediyorlar. Bu da çok hoş bir şey, gerçekten öyle. Türkiye’de neden belgeseller, haber programlar izlenmiyor sizce? Haber programları izlenir, bence. Haberler izleniyorsa haber programları da izlenir. Çünkü haberlerin doğası gereği haber programları yapılır. Haberleri izleyen kimlerse aynı şekilde, haber programlarını da izler. Ama belgesel adı altında sunulan birçok şey, aslında, belgesel olmadığı için izlenmez. Ve bu kavram kargaşası nedeniyle, Türkiye’de hala taşlar yerine - birçok alanda olduğu gibi bu alanda da - oturmamıştır. “Sen neden kadayıf sevmiyorsun?” deyip de ben senin önüne simit getirirsem “bu kadayıftır” dersem, sen dersin ki “bu kadayıf değil, bu simit!”. Ben ısrar etsem “Hayır, bu kadayıf!”, sen o kadayıfı sevmezsin. Çok ekstrem, çok aşırı bir örnek oldu ama.. Belgesel de öyle bir kavram bence. Belgesel adı altında sunulanlar aslında belgesel değil. Belgeselin bir tanımı var bence. Belgesel, etik - yani ahlaki - ve estetik kaygılarla ve de evrensel bir mesaj içermek koşuluyla gerçeğin yeniden yorumlanmasıdır, diyoruz. Demek ki bir gerçek olacak, o gerçek ortaya konurken yalandan, dolandan, mizansenden, oyunculardan, sahnelemelerden kaçınılacak. Ahlaki değerler olarak da doğru söylenecek, göz boyama işler yapılmayacak. Gizli kamerayla insanların yatak odalarına, özel hayatlarına girilmeyecek. Bunlar da etik boyutu olayın. Ama gerçek yeniden yorumlanacak ve de sunulacak. Sinemayı sanat olarak kabul edersek, sanatsal kaygılar da taşıyacak yönetmen. Bu yüzden belgesel adı altında sunulan birçok şeye bakarsanız, bunların bir kere çoğu mesaj içermez, evrensel mesaj yoktur içinde. işte kuşlar, böcekler, hayvanlar, balıklar, tencereler, hanlar, hamamlar; bunlar bilgi veren programlar, filmler olarak sunuluyor ve bunlara “belgesel” deniliyor. Ama içinde hiç mesaj yok! Mesajlar nedir, ne olabilir evrensel mesaj? Bir kere sevgi olabilir; savaşa karşı olmak, hoşgörüden yana olmak olabilir; akıldan yana olmak, dolayısıyla örneğin Atatürk’ten yana olmak; doğal çevrenin korunması, kültürel çeşitliliğin devamı; tarihi ve kültürel mirasa sahip çıkılma bilinci, bunlar hep evrensel mesajlardır. Bu tür mesajlar varsa o filmlerin içinde, etik ve estetik kaygılarla çekilmişse, o zaman biz buna belgesel diyoruz. Yok; estetik kaygı var, çok güzel çekimler, olağanüstü, etik olarak gerçeği söylüyor; ama mesaj yok. “Arılar nasıl ürerler?”, sadece bilgi veriyor. İşte ben buna bilgisel diyorum, belgesel demiyorum. Sorguladığı zaman bir şeyi, o zaman belgesel olur. Bu yanıyla belgesel, kamusal bir öz içerir. Belgesel sorgular, araştırır, evrensel bir mesaj içerir. Örneğin, bir aslanın hayatını anlatıyor diyelim, bir film. İşte “aslanlar şöyle ürerler, böyle çoğalırlar, anne aslanın yanında yavrular şu kadar süreyle eğitim görürler, avlanmayı öğrenirler, ondan sonra da bu böyle devam eder” diyip bitiriyor. Bu bir bilgisel filmdir. Ama aynı filmde yönetmen “Aslan karnı açken avlanır ve de saldırdığı sürünün en zayıf, en yaşlı hayvanına hücum eder, yiyebildiği kadarını yer. Gerisini de geriden gelen sırtlanlara, akbabalara bırakır, ama sürüden birden fazla hayvan almaz. Bir taneyle yetinir, karnı doyuncaya kadardır onun sorunu...” dediği zaman bu film bir evrensel mesaj içeriyor demektir. Birdenbire, “bilgisel film” “belgesel film”e dönüşür. Çünkü ne oluyor orada? Sorguluyorsun, diyorsun ki “Ey insanoğlu, bak! Aslan bile senin kadar aşağılık, adi değil” diyorsun, değil mi? O bile karnı doyacağı kadar avlanıyor. Halbuki insanın ihtirasları sonsuz, doymak bilmiyor insanoğlu. Böyle bir mesajla verdiğin zaman bilgisel filmi, o, “bilgisel” dediğimiz şey birdenbire “belgesel” oluyor. Şimdi belgesel film yaptığın zaman izleyici bulursun. Bilgisel yaptığın zaman da bulursun ama, işte, bilgisel film eğitim amaçlı, televizyon okulu gibi bir şey olur. Sınırlı sayıda öğrenci bulur. Halk neyi izleyeceğini biliyor mu sizce? Halk neyi izleyeceğini çok iyi bilir. Ama ne verirsen verdiklerinin arasından seçmek zorundadır. Daha iyisini verirsen daha iyi seçer halk. İzlemeyerek protesto edemez mi? İzlemeyerek protesto edemez, çünkü öğrenme de bir içgüdüsel eylemdir. Haber alma, enformasyon. Bu, kodlarla kuşaktan kuşağa geçer. İnsanoğlu öğrenmek, araştırmak, yeni şeyleri dağarcığına katmak zorundadır. Bunu çeşitli kanallarla yapar. Televizyon yoksa radyoyu kullanır, radyo yoksa gazeteyi kullanır, gazete yoksa kulağı kullanır, dedikodu yapar. O yoksa saz şairlerinden yararlanır, onlardan bir şeyler öğrenmeye çalışır. Yani, bunun sonu yoktur. Bu yüzden o boşluğu şimdi televizyon dolduruyor. Televizyonu mutlaka açar insanlar. Çünkü okuma yazma zorunluluğu yoktur televizyonun. Hareketlidir görüntüler, ilgi çekicidir o yüzden. Sadece göze ve kulağa hitap ediyor, algılama çok kolay. Bizi bilgilendiriyor da birçok alanda, o yüzden televizyon mutlaka seyredilir. Ama diyorlar ki, “Efendim halk bunu istiyor!”. Hayır! Halk verilenler arasından seçerek izliyor. Halka bunu veriyorsunuz, bunların arasından bazılarını izliyor. Diyelim ki sadece tek tip ekmek veriyorsunuz halka. Çavdar ekmeği tanımıyor bile. “Bu insanlar da çavdar ekmeği yemiyorlar, sadece buğday ekmeği yiyorlar!” diyebilir misin, sadece buğday ekmeği verince? Çavdar ekmeğini vereceksin, karşılaştıracak, tadacak, ondan sonra karar verecek. Şimdi Türkiye’deki programlara bakıyorum, çoğu zaten kar amacına yönelik, insanları eğlendirmeye yönelik. En ucuz, en adi, en düzeysiz programlar. Neden? Çünkü maliyetler çok yüksek. Pasta yetmiyor televizyon kanallarının tümüne. Çok sınırlı bir pasta var, reklam pastası. O pastadan ancak dört - beş tane kanal yararlanabilecekken, 15 tane kanal birden, bu reklam pastasından yararlanmaya çalışıyor. Böyle olunca da hiçbirinin karnı tam olarak doymuyor. Doymayınca da, en ucuz, en adi, en kolay yapılabilen programları hep “bunlar çok seyrediliyor” diye öne çıkarıyorlar. Böyle bir şey yok! Hep bunlar düzmece, yalan dolan şeyler. Ne zaman gerçek programcılık başlayacaktır Türkiye’de? Ben söyleyeyim. Frekans tahsisi yapıldığı zaman. Üç - dört tane kanalın elinde kaldığı zaman yayınlar, o zaman rekabet gerçek anlamda olacak ve pastadan mümkün olduğunca herkes daha fazla pay almak için daha kaliteli işler yapmaya yönelecek. Ancak o zaman televizyon yayınları kalkınabilecektir diye umut ediyorum, inşallah yanılmam. Peki ne zaman olabilir bu frekans tahsisi? Valla bilmiyorum, onu meclistekilere sormak lazım. Durmadan yasalar hazırlanıyor, birileri beğenmiyor iade ediyorlar, tekrar hazırlanıyor. Birileri, belki de statüko. Bazılarının işine geliyor bu şekilde düzeysiz, ucuz programlar. Oh, ekmek elden su gölden. Reklamları da dünyanın parasına topluyorlar, toplayabildikleri kadar. Herkes idare ediyor şimdi. Belki de korkuyorlar rekabetten, kaliteli programlar yapmaktan. Kim bilir, bilemiyorum, göreceğiz, göreceğiz... Ankara İletişim’in e-dergisi i3 için bir yazı yazdım, dedim ki “Ey iletişimciler gelin kendi aramızda para toplayıp bi’ kanal açalım.. ya da iletişimi unutup başka yerlerde iş arayalım.. boşta bi’ son ütücülük kalmıştır belki”... Kanal açamazsınız, nasıl açacaksınız? Su başlarını devler tutmuş, o devlerin işsize izin vermesi mümkün değil, üniversitelere bile izin vermiyorlar. Yasa, anonim şirket olacak, diyor. Ne demek bu? Şu demek: kârı birinci planda tutacaksın demek. Kâr edeceksin önce. Kamu yararına iş yapmayacaksın demektir, şirket yararına iş yapacaksın. Başarının göstergesi nedir şirkette? Kâr! Bakacaklar senin yıl sonu bilançona. Eğer sen kamu yararına çok para harcamış, şirketine fazla kâr getirememişsen, hatta zarar etmişsen senin görevine son verir yönetim kurulu. Veyahut, genel idare kurulu, genel kurul, neyse. “Anonim şirketten başkası televizyon ve radyo yayını yapamaz” demek, bu demektir. “Halk, kamuoyu ikinci planda gelir” demektir. Kamuya yönelik yayın yapan TRT diyor ki: “Ben kamu yayını..”. Hayır, TRT de siyasi otoritenin organı durumunda, özerk değil. Demek ki kamu yayıncılığı yok Türkiye’de, kamu yararına yayın yok. Yasa lazım, yasa da yok. Nasıl yapacaksınız? Mümkün değil. Onun için mevcutlarla nasıl idare edebiliriz? Gidişe bakılırsa kartelleşmeye, hatta tekelleşmeye doğru bir gidiş var. Ve ben söyleyeyim, “globalleşme” adı altında gelen dalga, televizyon yayınlarını da bir gün ulusallıktan alacak, uluslararası hale getirecek. Bir gün ulusal kanal diye izlediğimiz kanallarda BİZ CBS, NBC, BBC gibi kanalları göreceğiz. Belki Türkçe yayın yapacaklar, ki görmeye başladık. Ama bir merkezden her şey idare edilecek ve televizyonun etkileme gücüyle milyonlarca insan onların dilediği gibi yönlendirilecek, en korkuncu da bu. Ve bu geliyor, ama biz sesimizi duyuramıyoruz. Bunu İnternet’e gireceksin, İnternet’teki üç - dört tane dostun okuyacak, o ona gönderecek, o ona gönderecek, diyecekler ki “aralarında işte bu kadar konuşsunlar, görüşsünler, biz işimize bakalım” diyecekler, bakacaklar. Çünkü A.Ş.’den başkası yayın yapamaz demek, reklamlardan başka program yapılamaz demektir. Bu yasanın getirdiği güvenceyle şunu da söyleyebilirim: reklamlar dışındaki programlar, reklamların arasını doldurmak üzere hazırlanıyor demektir. Kâr amacı varsa, sadece reklam göstereceksiniz demektir. Sadece reklam göstermekle de sıkarsınız milleti. Reklamların arasına da insanların biraz dikkatini dağıtacak, uyutacak programlar serpiştirirsiniz, olur biter. Yani, ticari televizyon yayıncılığının amacı, reklamları yayınlamaktır. Ama, kamu yayıncılığının temelinde, önce program yatar, reklam yoktur. Ama şimdi TRT de daha fazla reklam almaya başladı. Yarış halindeler. Düşünebiliyor musunuz? TRT’nin hiç reklam almaması lazım. Özerk olması lazım ve ruhsatlarla götürmesi lazım yayıncılığı ki, tarafsız, gerçek anlamda tarafsız olabilsin. Siyasi otoritenin borazanı durumuna düşmekten kurtulsun. Ama böyle değil tabii, maalesef. Bundan 26 yıl önce Safranbolu’da Zaman filmini çektiğinizde Safranbolu’ya o zamana kadar verilmeyen değerin verilmesini, evlerin restore edilmesini sağladınız, Safranbolu’da Zaman turları düzenlendi, hatta isminiz bir meydana verildi. Siz 25 yıl sonra filmin ikincisini gerçekleştirmek isterken, Yaşamın İçinden adlı bir haber programı filminizin neredeyse kısa bir özetini çekerek kendi fikriymiş gibi yayınladı. Konu aynıydı, Safranbolu’da zaman idi tema, adı da aynıydı. Saatin kuruluşuna kadar her şeyi aynen alıp çektiler. Bu iş bu kadar kolay mı? Valla işte gördünüz mü, bu işin bu kadar kolay olmadığı ortaya çıkıyor! Biri yakalayıveriyor hemen, 25 sene de geçse. Aslında şunu söyleyeyim Safranbolu’da Zaman filmi 25 sene önce yayınlandığında gerçekten kamuoyunda çok olumlu bir yankı uyandırdı. Ama Safranbolu’nun Safranbolu olarak tescilinde, UNESCO, Dünya Kültür Mirası Listesi’ne dahil edilmesinde, Türkiye çapında ün yapmasında mutlaka benim de tuzum olmuştur. Diğer bir çok insan çaba harcamıştır, onların çabalarını da göz ardı edemeyiz. Ama film ve televizyon yayınlarının etkisi ve de etkileyiciliği nedeniyle, belki diğerlerine göre, filmin biraz daha fazla etkisi olmuştur. Sağ olsun, Safranbolu halkı bir kadirbilirlik örneği göstererek, 25 yıl sonra Safranbolu’da bir meydana benim adımı vermek suretiyle, beni taçlandırmıştır. Hayatımın en onurlu günlerinden birini yaşamışımdır geçen yıl. Onun için kendilerine minnet borçluyum diyorum. Bir sanatçı için bundan daha büyük bir ödül düşünemiyorum. Fakat öyle bir kadirbilirlik, kadirşinaslık örneği gösterdiler ki ben artık Safranbolulu’yum. Beni artık iyice yakaladılar. Zaten Safranbolu’ya gönülden bağlıydım, şimdi her bakımdan bağlandım. Her an tam bir Safranbolulu olarak düşünüyorum ve Safranbolu için başka neler yapabilirim diye sürekli çaba harcıyorum. İyi bir şey yaptığınız zaman taklit edilirse bu, bence hoş. Yapan insan için hoş, taklit eden için de tabii hoş değil. Ama mutlaka ortaya çıkar taklitler, mutlaka. Ama bir de mesela birkaç hafta önce Bam Teli programında Tayfun Talipoğlu da Safranbolu’da Zaman filminin önemli bir bölümünü yayınladı ama çok saygılı davrandı. Benim adımı sürekli ekranın bir kenarında tutarak “Suha Arın’ın Safranbolu’da Zaman filmi” diye bir yazıyla verdi ve de aralara kendisi bugünkü Safranbolu’dan örnekler katarak, çok hoş bir kurguyla Safranbolu’nun dününü ve bugününü anlattı. Onun için o yeni bir yorum getirmiş oldu Safranbolu’ya. Burada bu vesileyle Tayfun Talipoğlu’na da teşekkür ediyorum ve bir de onu kutluyorum. Belgesel sinema alanındaki ustalığınızı biliyoruz. Ancak kurmaca film alanında bir tek filminiz var, nedeni nedir? Biraz önce kurmaca ya da imgesel dediğimiz türe niye girmediğimi söyledim. Belgesel alandaki boşluğu doldurma kararına bağlı olarak üretime devam ediyordum. Bu defa TRT’den bir çağrı geldi bana. TRT prodüktörlerinden Filiz Ozankaya 1978 yılında dört tane senaryo getirdi bana, imgesel film senaryosu. Orhan Asena yazmış. Dedi ki: “Bunları çeker misiniz? Prodüktörlüğünü ben yapacağım bunların”. “Bir inceleyeyim” dedim, aldım okudum, bunlardan bir tanesi hoşuma gitti benim açıkçası. Filiz Hanım’a “Ben burada Yörük Elif adlı olanı beğendim. Onu da bazı şartlarla çekerim” dedim. “Bazı öykü boşlukları var bence, bu öykü boşluklarını düzeltmek lazım. Sayın Orhan Asena’yla” - Allah rahmet eylesin - “konuşalım, kabul ederse bu değişiklikleri, hemen çekerim” dedim. Dedi ki “hay hay”. Sayın Asena’yla ben gittim görüştüm. O öykü boşluklarını beraberce doldurduk. Gerekli değişiklikleri yaptık. Ve ben, oyuncularla, Anamas Yaylası’nda gittim bu filmi çektim. Çok da iyi bir çalışma oldu bence. Sonra filmin kurgusunu bitirdik. Nevit Kodallı özgün müziğini yaptı, film basıldı, seslendirme bitti. Tam yayına başlayacağı sırada hükümet değişti. Hükümete bağlı olarak TRT’nin genel müdürü değişti, daire başkanları değişti. Yeni gelen daire başkanı dedi ki: “Bu film sakıncalı, yayınlanamaz”. “Aman etmeyin, bu daha önce sizin denetiminizden geçti. Hem senaryosu, hem filmin kendisi, tüm denetim kademelerinden geçti”. “Hayır şimdi yeni denetim kademelerinden geçemiyor” dediler. Sonra filmin yayını durduruldu. Hatta İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’ne bağlı Sinema-TV Enstitüsü’ndeydi filmin negatifleri. Müfettişleri yollamışlar oraya. Sami Şekeroğlu oranın müdürüydü o zaman. Sami Şekeroğlu dostumuz da filmin negatiflerini vermiş müfettişlere, devlet film arşivi olmasına karşın. Bana söyledi bunu, ben dedim ki “nasıl yaparsınız bunu!”. “Basiretim bağlandı, verdim” dedi. Sonra o film ne oldu bilmiyorum. Birtakım duyumlar aldım, ilk yakılan film diye. Valla bilemiyorum yani, Yörük Elif diye 78 yılında çektiğim bu filmin akıbetini hala öğrenebilmiş değilim. Ondan sonra bir daha nasıl çekeyim, kime çekeyim, niye çekeyim? Bu da bir hüsrandır benim için... Bundan sonra düşünür müsünüz böyle bir proje gelse? Projeye bağlı. İyi bir proje gelirse niye düşünmeyeyim? Belgeselci olarak adımız çıkmış dokuza inmez sekize (gülüşmeler).. Ama nam olsun diye, eskilerin bir tabiri vardır, “nam olsun diye” bir tane de imgesel patlatabilirim yani. Çok da iyi olur yani.. Bence de.. Film nasıl yapılır görmüş olurlar.. Aman aman estağfurullah, hiç belli olmaz o. Türkiye’de sinemacı olmak, film yapmayı istemek akıllı işi mi, deli mi olmak lazım? (Gülüşmeler..) Valla, ben buna cevap vermeyeyim. (Gülüşmeler..) Çünkü çok zor bunu yanıtlamak. Gönlünden geldiği gibi herkes hareket etsin. Türk Sineması’nın en parlak dönemini yaşadığına inanıyor musunuz? Son yapılan filmlerden en başarılıları sizce hangileri? Türk Sineması’nın en parlak dönemini yaşayabilmesi için ekonominin en parlak dönemini yaşaması gerekir bir kere, ikisi çok ilintilidir. Türkiye ekonomik alanda en parlak dönemini mi yaşıyor? E, tamam, o zaman cevap verildi, bir.. İkincisi, ben şahsen Züğürt Ağa’nın en iyi Türk Filmi olduğuna ve bugüne kadar aşılabildiğine inanmıyorum. Nesli Çölgeçen, evet ben yetiştirdim, benim hem öğrencim hem asistanım oldu. Değil.. Nesli Çölgeçen’in başka filmleri de oldu. Ama Nesli Çölgeçen, bana sorarsan, hocasını çoktan aştı, ama, Züğürt Ağa’yı aşamadı. Züğürt Ağa’yı aşan bir Türk Filmi de daha henüz görmedim, inşallah bir gün görürüm. Türk sinemasının geleceğini nasıl görüyorsunuz? Pek parlak görmüyorum çünkü dediğim gibi, Türk sinemasının geleceğini iyi görebilmek için Türk ekonomisinin geleceğini parlak görmek lazım. Genç sinemacı adaylarının çektiği kısa filmleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Çok büyük bir aşama gösteriyorlar. Bizim olanaklarımız onlarınki kadar geniş değildi. Ve, biz, ham film bulduğumuz zaman, onu çekecek kamera, yıkatacak laboratuar, pozitife çevirecek başka bir yer, tekrar pozitifi yıkatacak bir olanak bulmak zorundaydık, bizim zamanımızda film yapımı çok aşamalıydı ve de çok masraflı oluyordu. Oysa şimdi videoya çekiyorlar, elektronik kurguyla kurgusunu yapıyorlar ve neredeyse üç kuruşa filmleri mal edebiliyorlar. Bundan daha büyük fırsat olamaz. Bu, gençlere çok fazla deneme yapma olanağı veriyor, sınama - yanılmayla çok ilintilidir bu iş. Ne kadar çok deneme yaparsanız o kadar çok tecrübe elde edersiniz, başarı şansınız artar. Öğrencide bunları kuramsal olarak desteklerseniz, çifte kavrulmuş olur yaptığınız iş. Önceki konuşmalarımızda topluma mal olmuş insanların kendilerini saklamak gibi bir şansları yok demiştiniz. Hayatınız bir belgesele ve bir kitaba konu oluyor. Bundan bahsedebilir miyiz? Evet, Anadolu Üniversitesi’nden bir araştırmacı hanımefendi arkadaşımız, Sabahattin Eyüboğlu’nun hayatını yapmış daha önce, kitap haline getirmiş. Sonra bir belgeselci olarak benimle ilgili de bir kitap çalışması yapmak istediğini söylemiş oradakilere. Onlar da olumlu bakmışlar. Ve, bu çalışmanın verilerinin neredeyse tümü toplandı. Berrin Avcı yapıyor bu araştırmayı. Bir kitap haline getirme çabası içinde. Benden bütün fotoğraflarımı topladı. Yakın çevremle, yetiştirdiğim insanlarla söyleşileri tamamladı. Hem bir film hem de bir kitap hazırlığı içinde. Akıllıca diyeceğim bir iş yaptı. Bu sömestre bizim Maltepe Üniversitesi’ne başvurdu buraya geçti ki beni daha yakından izleyebilsin, derslerime girebilsin ve de kitaba yeni veriler çıkarabilsin diye. Derslerime giriyor şimdi, burada beni izliyor, notlar alıyor. İnşallah iyi bir şey çıkacak. MTV Stüdyoları son yıllarda bütün öğrencilerinizin ortak yeri, belki de Türkiye’nin ilk sinema okulu. Çekim için ekipman sağlamanın yanında, maddi karşılık beklemeden aktarma ve kurgu gibi olanakları da öğrencilerinize sunuyorsunuz. Üstelik hala ücretini alamadığınız Turnike’nin dekoru aşağıda dururken. Sizin yaptığınızı herkes yapabilse keşke… Valla Türkiye’nin ilk sinema okulu değil, ama bir sinema okulu işlevi yükledim ben oraya. Ticari bir anonim şirket orası da. Biz malum tersine gidiyoruz, (gülüyor) elimizden geldiğince yardımcı olmaya çalıştık öğrencilere açıkçası. Bunda sadece benim etkim olmadı, yönetim kurulunu oluşturan diğer üyelerin de hepsi mektep medrese görmüş insanlar olduğu için, öğrencilere karşı çok büyük yakınlık duyuyorlar. Bütün olanaklarımızı, zaman zaman, elimizden geldiğince, öğrenci projeleri için seferber ediyoruz, bunu da bir görev addediyoruz. Zor günler yaşadığımız bu ekonomik koşullarda daha ne kadar devam ettirebiliriz bilemiyorum ama dişimizi sıkıyoruz. Son olarak ben bir şey söylemek istiyorum. Biz sizin yorgun olduğunuzu kabul etmiyoruz, yeni belgesel hatta imgesel filmlerinizi de bekliyoruz. Valla beraber yapalım. Birlikte çalışmayı da istiyoruz tabii ki.. Tamam, beraber yapmak koşuluyla hay hay. Çok teşekkür ederim. Ben teşekkür ederim. Kaynak http://www.bizimi3.com Suha Arın'la Bir Röportaj / Ediz Gülten, 9 Mart 2002 |
![]() |
|||