Semir Aslanyürek,
filmindeki gibi ağır bedeller ödemeden de 'duvarların yıkılabileceğini' söylüyor.
Semir Aslanyürek doğduğu Antakya'dan Şam'a gidip tıp ve güzel sanatlar eğitimi
aldı. Oradan Sovyetler Birliği'ne geçip yedi yıl sinema okudu. Türkiye'ye dönüp,
gençliğinden beri peşinden koştuğu düşü, 'Şellale' filmini sonunda
tamamladı.
Yüksek kayalardan köpürerek yuvarlanıyor sular. Havada döne döne küçük
bir gölete dökülüyor. Şelalenin dibinde, suyun kayalara çarpıp dağıldığı
küçük göletin etrafında toplanmış kadınlar. Bağıra çağıra bir gece
önce gördükleri rüyalarını anlatıyorlar. Çünkü eski bir inanışa göre
'rüyalar akan suya anlatılır ve yorumu Yusuf peygambere
mahsustur.' Bu yüzden Antakya yöresinde rüyalar şelaleye anlatılır ve
buralarda şelaleye 'şellale' denir.
Şelalenin dibindeki göletin kenarında bir kayaya oturan kadın hışımla göğsünü
açıp dövünüyor, saçını başını yolarak öfkeyle anlatıyor rüyasını.
Bir başka kadın bir öncekinin tersine sakin ama çok üzgün rüyasını
anlatırken. Yeni gelen bir kadın gülümseyerek bakıyor şelaleye. Bir başkası
yüzündeki acının çizgileriyle başlıyor rüyasını anlatmaya. Ama hiçbirinin
sesi duyulmuyor şelalenin gürültüsünden. Bir kadının rüyası bittiğinde
şelalenin köpüren suları ekranı kaplıyor. Görüntü donup kalıyor.
Antakya'dan başlayan öykü
Montaj masasının başından kalktı Semir Aslanyürek. Ardındaki ekranda bıraktığı,
yıllardır peşinden koştuğu düşü 'Şellale' filminin artık montaj aşamasına
gelmiş görüntüleriydi.
Aslanyürek'in yaşam öyküsü 1956 yılında Antakya'da başlıyor. Dokuz yaşından
itibaren taş yontuyor Antakya'ya bağlı
Harbiye'deki 'Şellale'nin dibinde. Zaten buralarda her üç kişiden en az biri
heykel yapar. Bütün Akdeniz kıyısına buradan gider taş heykeller.
Üniversite çağına gelince Ankara'ya gidip Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'ne
kayıt yaptırıyor. Ancak o yıllardaki siyasal kamplaşmanın getirdiği şiddetten
nasibini alıp kötü bir dayak yiyince Antakya'ya geri dönüyor.
Antakya'da bir arkadaşı dil öğrenmek için Suriye'ye gitmek ister. Aslanyürek
de ona yardımcı olacaktır. Birlikte Ankara'ya Suriye Büyükelçiliği'ne
giderler. Elçilik görevlileri nasıl gideceğini, ne yapacağını anlatırlar
arkadaşına. Bir yanlış anlama sonucu Aslanyürek'in de gitmek istediğini
sanarak formalite gereği bir sınava gireceğini anlatırlar. O da "Niye
olmasın" diyerek Suriye'ye gitmeye karar verir.
"Suriye'ye gitme fikri orada çıktı. Tamamen bir tesadüf. Aslında ben
tesadüflere inanmıyorum. En basit rastlantılar bile insan aklının ermeyeceği
kadar karmaşık ve önemli." Arkadaşıyla birlikte Şam'a gider Aslanyürek.
Kaydını tıp fakültesine yaptırır. Artık Şam'da maceralı günler başlamıştır.
Üç yıl tıp eğitimi görür. Ancak doktorluk ona göre değildir. Hocaları
"Ne sen uğraş, ne de bizi uğraştır" der. Bunun üzerine güzel
sanatların heykel bölümüne geçer. Dokuz yaşından beri yaptığı gibi taş
yontmaya başlar yeniden.
Birgün arkadaşıyla Türkçe konuşarak giderken yanlarına biri yaklaşıp
Azeri Türkçe'siyle konuşmaya başlar. Bu kişi Şam'daki Sovyet Kültür
Merkezi'nin Azeri müdürüdür. Sovyet Kültür Merkezi'ne gidip gelmeye başlar.
"9 Mayıs Sovyetler'in Zafer Bayramı'dır.
İkinci Dünya Savaşı'nda Almanya'nın kesin yenilgiye uğratılıp teslim
olduğu gün. Her yıl 9 Mayıs'ta bir resepsiyon verilir. Ben de davetliydim. O
yıllarda öğrenciyim, ailem para gönderiyor. Bir çelenk yaptırmak istedim
bayram için. Param çıkışmadı. Bunun üzerine bir yontu hediye etmeye karar
verdim. Onu yaptım. Resepsiyona gittiğimde de yontuyu hediye ettim. Sanıyorum
iki hafta sonra Leningrad Güzel Sanatlar Akademisi'nden bir heykeltıraşla bir
gazeteci gelmişti. Tanışıp konuştuk biraz." Sovyetler Birliği'nden
gelenler yontuyu çok beğenmişti. Heykeltıraş olanı "Sana burs
verelim, gel akademinin heykel bölümünde yedi yıl oku" der. Ama Aslanyürek
sinema okumak istiyordur. Bunu söyler Türkçe. Ancak kültür merkezinin Azeri
müdürü bu söylediklerini tercüme etmez. "Sen" der "Önce bir
git oraya. Birkaç ay sonra bölümünü değiştirirsin. Önce bir hak
kazan." Aslanyürek kabul eder, Şam'dan Sovyetler Birliği'ne geçer. Şam'dayken
öğrenci pasaportuyla yılda üç kez Türkiye'ye gelmektedir. Ama Sovyetler'e
geçmesiyle, artık yedi yıl süreyle Türkiye'yi göremeyeceği günler başlamıştır.
Kiev'de öğrencidir Aslanyürek. Planladığı gibi heykel bölümünü bırakır,
sinema okumaya başlar. Bir sene sonra'da daha iyi bir sinema okuluna gitmek için
Moskova'ya geçer. SSCB Devlet Sinema Enstitüsü'nün sınavlarına katılır.
"Moskova'daki okul çok önemliydi. Devlet bütün ihtiyaçlarımı karşılıyordu.
Öğrenci yurdunda kalıyordum. Burs veriyorlardı. İki senede bir elbise,
ayakkabı, palto gibi giyecek ihtiyaçlarımı karşılıyorlardı. Rusça da öğrenmiştim.
Çok iyi hocalar ve güzel yöntemleri vardı. Dil öğrenirken ilk 15 günde kümesini
kaybetmiş tavuk gibi oluyorsunuz ama 15 gün sonra konuşmaya başlıyorsunuz.
Ne konuştuğunuzu bilmiyorsunuz ama insanlarla anlaşıyorsunuz."
Dört dörtlük sinema eğitimi
Yoğun bir sinema eğitimine başlar Moskova'da. Aslanyürek'e göre oradaki eğitim
öyle yoğundur ki Moskova'da bir yıl sinema eğitimi alan bir öğrenci, Türkiye'de
dört yıl sinema eğitimi alan öğrenciden daha fazla şey öğrenir. Okul
1918'lerde, daha sinemanın ne olduğunun, bir sanat olup olmadığının tartışıldığı
yıllarda kurulmuştur. Haftanın hemen her günü sabah dokuzdan gece yarılarına
kadar eğitim sürer. Bir yandan teorik ders, diğer yandan yoğun bir pratik
yaparlar.
1984 yılına gelindiğinde, Aslanyürek beşinci sınıftadır. Artık diploma
projesine başlama zamanı gelmiştir. Elinde yazdığı bir senaryo vardır: 'Şellale'.
Çocukluğunun Antakya'sını anlatan bu filmi çekecektir. Filmini çekeceği
şelaleyi bulmak için Azerbaycan'a gider. Ama yaşadıkları, bir film nasıl
yapılırdan çok, bir film nasıl yapılmazın öyküsüdür.
"Başımıza gelmeyen kalmadı orada. Sanırım o zamanki Sovyetler Birliği'nin
yapısının çok büyük etkisi vardı yaşadıklarımızda. Bir de SSCB'de
Azerbaycan'ın çok özel bir durumu vardı. Benim gittiğim, gördüğüm
Azerbaycan'da çalışan kimse yoktu. Belki bana öyle geldi. Ama filmi yapmak için
çok kaldım orada, dört ay debelendik. İlk gittiğimde gerçekten çok iyi
karşıladılar beni. Filmin bütçesini de devlet vermiş. Mekân bulmamız için
bakanlık arabası bile verdiler. Gösterilen ilgi inanılmazdı. Ama gittiğim
ilk 1.5 ay hiçbir şey yapamadım. Sadece evden eve, restorandan restorana dolaştırıldım.
Yemek, içmek, sarhoş olmak ve eğlenmek. Ancak 1.5 ay sonra kendime
gelebildim. Ben Hazar Denizi kenarında sızıyorum, ayıldığımda bakıyorum
ki başka bir yerde yemeğe oturmuş, içki içiyorum. Sonunda diploma projesi
olarak 'Şellale'yi çekemedim. Moskova'ya döndüm ve okuldaki stüdyolarda başka
bir film çektim."
Moskova'da bir Suriyeli ile evlenmiş, bir de çocuğu olmuştur. Okul bittiğinde
Türkiye'ye dönmeye karar verir. Çünkü o artık bir misyon adamıdır ve
kendisine Sovyetler Birliği'nden çok Türkiye'de ihtiyaç vardır. 1986'nın
sonlarında Türkiye'ye döner.
"Hemen gözaltına alındım. İki ay kadar kaldım içeride. Gözlerim bağlandı.
Sorgulandım. Memleketin kaçta kaçını sattığımı sordular. Koşullar çok
kötüydü. Bazı şeyleri kanıtlayamayacağım için söylemiyorum. Siz tahmin
edersiniz artık. Sonra bıraktılar. Hakkımda dava açıldı. 32 cinayet, beş
altı tane kundaklama, altı yedi tane banka soygunu falan. Hepsini ben yapmışım.
Hem de bunları Sovyetler'deyken yapmışım.
DGM'de yargılanırken iddianameyi okuyan savcı bile gülüyordu. Çünkü
cinayetler, kundaklamalar Maraş'tan tutun, Adana, Samandağı, Reyhanlı ve
Antakya'ya kadar neredeyse aynı gün, aynı saatte olanlar vardı. Moskova'daki
elçilikten de raporum geldi. Ne zaman nefes aldığımı bile yazmışlardı. Böylece
dava düştü."
Sırada askerliği vardır artık. Hemen askere götürülür. Üniversite
mezunu olmasına karşın 'sakıncalı piyade' olarak yaptırılır askerliği.
Terhisten sonra Antakya'ya döner ve çocukken yaptığı gibi taş yontmaya başlar.
Ama bir yandan da aklı sinemadadır. Bu nedenle ilk uzun metrajlı filmini çekmek
için 1992 yılında yeniden gider Moskova'ya.
Gösterilmeyen film
"Filmin adı 'Vagon'du. 1992'de çekimlere başladık, 1993'te bitirdik. Kültür
Bakanlığı'ndan filmin çekimi için para almıştım. Şimdi film burada ama
piyasaya hiç çıkarmadım. Tümüyle bir Rus filmi oldu. Yanlış bir başlangıçtı
benim için. Çünkü Türkiye'de öyle bir film gitmezdi. O bende Rus sinemasının
tamamen hâkim olduğu bir dönemde çekilmişti. Daha burada gözümü açamamıştım.
Film ekibinin, oyuncularının tümü Rus'-tu. Bu yüzden Türkiye'deki piyasaya
pek uygun bir film olmadı."
Yeniden Türkiye'ye döner Aslanyürek ve Antakya'da taş yontmayı sürdürür.
Bu arada da öğretim üyesi olmak için çeşitli üniversitelere başvurur.
Sonunda Marmara Üniversitesi'nden olumlu yanıt gelir, Sinema-Televizyon bölümünde
öğretim görevlisi olur. Ama aklında hep 'Şellale'yi çekmek vardır.
"Sonunda bu yıl biraz ödünç para, biraz sponsorlukla filme başlayabildim.
Neredeyse sıfır bütçeyle, hatta bütçe bile yapmadık. Gönüllü, bu işe
yüreğini koymuş bir kadro vardı."
'Şellale', 1950'li yıllarda geçen bir öykü. Aslanyürek de bu öykünün
tanıklarından. Film o yıllarda Demokrat Partili olan babası ile Halk Partili
olan amcasının birbirlerini görmemek için bitişik evlerinin avlusuna duvar
örmelerini, buna karşın duvarın üzerinden de sürekli kavga etmelerini,
ailenin ancak Aslanyürek'in kız kardeşinin bir kaza sonucu yanarak ölmesiyle
barışmasını anlatıyor.
Aklı heykelde kaldı
"Bu, Türkiye'nin bir dönemi. Daha doğrusu Antakya'da bir zaman diliminde
geçen olayları. Ağır bedeller ödemeden de duvarların yıkılabileceğini,
kardeşin kardeşe sarılabileceğini anlatmak istedim. Burada anlatılan bir
aile trajedisi. Ama sanıyorum bu aynı zamanda bu dünyanın da bir
trajedisidir. Devletleri de kardeş sayarsak, devletler de ağır bedeller ödemeden
barışabilirler."
Aslanyürek Türkiye'de ilk filmini çekmiş ama aklı hâlâ heykelde.
"Ben heykelden birkaç film için bu yılları ödünç aldım" diyor
"Ama şimdiden 23 senemi sinemaya vermiş oldum." Aslanyürek'in
heykelden aldığı izin kafasındaki üçlemeyi bitirene kadar sürecek.
Senaryosunu yazdığı 'Eve Giden Yol' filmi seferberlik yıllarını anlatıyor
1911'den 1918'e kadar. Senaryosu biten bir diğer film projesi de 'Karmaşa'.
Antakya'nın Fransız işgalindeki yıllarını kapsıyor. Yani 1939'a kadar. Çekimini
bitirdiği 'Şellale' de 1960'a kadar olan süreci içeriyor.
Antakya'dan doğan 'Şellale', Suriye'ye geçip Şam üzerinden, Kiev'e, oradan
Moskova'ya gidiyor ve Sovyetler Birliği'nden Türkiye'ye dönüp yine
Antakya'dan denize varıyor; tıpkı Aslanyürek'in düşleri gibi.