Robert J. Flaherty

Belgesel Sinema’nın Babası
1884-1951

Lumiere kardeşlerin, 1895’te sinematografı keşfinin ardından başlayan sinema macerası, 1920'li yıllara kadar neredeyse tamamıyla stüdyolara hapsolmuştu. Yeni yeni ortaya çıkan sinema filmleri ve sinema türler tamamıyla stüdyo ekseninde gelişiyordu. Oyunculuk, senaryo, ışık, dekorasyon ve mizansen aşırı ön plandaydı.

1920'lerin başından itibaren başta sinema-göz kuramını ortaya koyan Dziga Vertov olmak üzere bir çok kişiden kamerayı dışarıya, gerçek yaşamın içine çıkarma çağrıları yapılmaya başlandı. Dünyanın çeşitli ülkelerinden, farklı kültürlerden bir çok sinemacı senaryoyu, mizanseni, içeriği değiştiren kurgu anlayışını reddeden manifestolar yayınlıyordu. Onlar bu çağrıları yapadursun, bir kişi kamerasını çoktan dışarı çıkarmış, objektifini hayatın yalın gerçekliğine çevirmişti bile. Bu kişi, ileride belgesel filmin ve keşif yöntemli doğalcı geleneğin babası olarak anılacak Robert Flaherty idi.

1884 yılında doğan Robert Flaherty, çocukluğunu maden mühendisi olan babasının yanında çalışma gezilerine katılarak geçirmiştir. Babasıyla çıktığı gezilerde yeni kültürleri keşfetmeye başlayan Flaherty, bu tutkuyla 1910 yılında kaşif olmuştur.

Üçüncü araştırma gezisinde, çalıştığı maden şirketinin sahibi Sir William Mackenzie'nin tavsiyesi ile gittiği yerleri filme çekmeye başlar. Daha sonra, bu konuda kendini geliştirmek için New York'ta 3 haftalık bir sinema kursuna katılır.

İlk çekimini 1913 yılında Baffin Adası'nda yapar. 1916'ya kadar gittiği her yerde çekim yapar. Madenciliğin ardından bu kez, kürk işi yapan bir şirkete girer ve 5 kez kuzey kutbuna gider.

1919'da çektiği bütün filmleri kurgulayarak, Amerikan Coğrafya Derneği'nde gösterime sunar. Fakat Flaherty, bu filmlerin başarısız olduğunu düşünmektedir. Bunun nedeninin ise kendisine uzak, hiç tanımadığı kültürleri ve olayları çekmesi olarak görmektedir. Ona göre, tanımadığı bir kültürü beyaz perdeye başarılı bir şekilde yansıtamamaktadır. Bu düşüncesi ileride keşif yöntemli belgesel anlayışının temelini atmasını sağlayacaktır.

İlk Belgesel Film : "Kuzeyli Nanook"



Flaherty, ticari araştırmalar yapmak için 1919'da kuzey kutbuna gider ve 3 yıl Eskimolarla birlikte yaşar. Bu süre içerisinde kuzey kutbunu ve Eskimo yaşamını filme çeker. Çalışmalarını sonlandırıp gemiyle geri dönerken sigarasından sıçrayan bir ateşle başlayan yangında, bütün filmleri yanar. Fakat Flaherty vazgeçmez ve tekrar kuzey kutbuna döner. 1922 yılında medeniyetten uzak bir Eskimo ailesinin açlıkla ve soğukla mücadelesini anlatan, dünya sinema tarihinin ilk belgesel film kabul edilen Kuzeyli Nanook (Nanook of the North) filmini çeker.

Kuzeyli Nanook filminin oluşum sürecini Robert Flaherty şöyle anlatır:
''İlk filmim, bütünüyle gelişigüzel, oradan bir sahne, buradan bir sahne gösteren, herhangi bir çizgisi olmayan ve süreklilikten yoksun bir şeydi. Seyredenler can sıkıntısından uyumuştur herhalde. Gerçekten ben bile sıkılmıştım. Karımla birlikte uzun süre kafa yorduk. Sonunda filmin kötü oluşunun nedenini anladım.



On yıl yaşamış olduğum ve insanlarını çok yakından tanıdığım kuzeye dönersem, bu kez tutunabilecek bir film yapabileceğim umudunda birleştik. ''Neden örnek bir Eskimo ailesini ve bu ailenin bir yıllık yaşayışını ele almayayım ki?'' diye sorduk kendimize. Hangi insanın yaşayışı daha ilginç olabilirdi? İşte dünyada herhangi bir insandan daha az kaynağa sahip birisi! Hiçbir soyun sağ kalamayacağı ıssız bir yerde yaşıyor. Yaşaması açlıktan ölmeye karşı sürekli bir savaştır.

Çevresinde hiçbir şey yetişmez. Sadece öldürebileceği şeylere dayanmak zorundadır ve korkunç bir iklimin baskısı altındadır. Kuşkusuz bu hikaye ilginç olabilirdi. ''

Kuzeyli Nanook, filmi uzun uğraşlar sonucu Amerika'da gösterime girer. İlk hafta o yıllar için çok büyük bir rakam olan 40 bin dolar hasılat yaparak büyük başarı kazanır. Ardından İngiltere ve Fransa'da gösterime girer.

Belgesele konu olan ve kutuplarda yaşayan Nanook'un filmin gösterime girmesinin hemen ardından açlıktan ölmesi, filme olan ilgiyi ikiye katlar.

Kuzeyli Nanook’un başarısı Hollywood şirketlerinin dikkatini çekmişti. Bu ilgi üzerine Flaherty, bir kaç Hollywood şirketleri ile çalıştı. Fakat hiçbir zaman Hollywood’a tam anlamıyla uyum sağlayamadı. Çektiği Potterymaker (1925), Moana (1926), The Twenty-Four-Dollar-Island (1929) ve White Shaddows in the South Seas (1928) filmlerinde de kendine özgü romantik biçem içinde doğalcı yaklaşımı sürdürdü.



1931'de belgeselci John Grierson'un çağrısı üzerine İngiltere'ye gitti. Grison'la birlikte Industrial Britain (1931) filmini çekti. İngiltere’de bulunduğu dönemde The Glassmakers of England (1933), The English Potter (1933), Art of English Craftsman (1933) gibi bir dizi belgesel film çekmeye devam etti. Özellikle 1934 yılında çektiği Man of Aran (Aranlı Adam) filmi ile büyük ses getirdi.

1937 yılında Hindistan’a gitti. 2 yıllık bir çalışmanın ardından Elephant Boy (Fil Çocuk) adlı belgesel filmini tamamladı. 1942 yılında çektiği The Land (Toprak) ve 1948’de çektiği Louisiana Story (Loisana Öyküsü) filmleriyle de kariyerine başarılı bir şekilde nokta koydu. 1951’de Amerika’da hayata gözlerini yumdu.

Flaherty kamerayı hepimiz için ortak bir göz olarak niteler. Kamerasını dışarı çıkarmaktan, uzak ülkeleri gezdirmekten korkmaz. Robert Flaherty, belgesel sinemanın sağlam bir kuramsal çerçeveye oturtmanın ilk adımını atan, belgeselin kitlesel bir iletişim aracı olduğunu sağlam bir biçimde gösteren gerçek anlamdaki ilk belgesel yönetmenidir.



Flaherty’nin Sinema Anlayışı

Belgesel sinemanın kuramsal temellerini oluşturan İngiliz Belgesel Okulu’nun kurucusu John Grierson belgeseli ‘gerçekliğin yaratıcı bir şekilde işlenmesi ve yorumlanması’ olarak tanımlar. Bu da Flaherty ile başlayan belgesel film düşüncesinin temelini teşkil eder.

Robert Flaerthy, Kuzeyli Nanook filmini çekerken, daha önceki çekimlerine göre çok farklı bir yaklaşım sergilemiş, bu yaklaşımı geliştirirken de, daha önce Eskimolarla geçirdiği deneyimlerinden yararlanmıştır. Flaherty, yeni yaklaşımını şu şekilde açıklar; ''Eskimolar, bir fildişi parçasına biçim empoze etmez. Onların amacı fildişinin içinde var olan biçimi açığa çıkarmaktır. ''Flaherty, bu bakış açısını sinemaya taşıyarak, senaryoyu, oyunculuğu ve orijinal çekimdeki gerçekliği bozan kurguyu reddeden belgesel sinemayı , keşif yöntemli belgesel türünü ve doğalcı yaklaşımı başlatmıştır.

Keşif yöntemi, belgesel filmin konusunu oluşturacak toplumun yaşantısıyla ilgili başlıca örnekleri yakalamayı ve görüntülemeyi başardığından ve bu için bu toplumu çok iyi tanımak gerektiğinden, hatta bu toplum içinde uzun süre yaşamayı zorunlu kıldığından Kuzeyli Nanook bu yöntemin ilk örneği kabul ediliyor.

Bu düşüncesini uyguladığı ilk film olan Kuzeyli Nanook’ta, Eskimo ailesinin buzdan ev yapmaları, çocuklarını beslemeleri, avlanmaları gibi soğuk yaşamlarının en ince ayrıntılarına kadar görülebilir. Nanook’un yaşam savaşını gerçekçi bir biçimde ortaya koyan Flaherty, filmde geçen olayları senaryo olmadan, olayların akışını tasarlamadan keşif yöntemiyle oluşturmuştur.

Flaherty, senaryoyu ve kurguyu tamamen reddetmiyordu. Onun yaklaşımına göre, senaryo yaşamın gerçekliğini bozmayacak, yapaylaştırmayacak şekilde olmalıydı. Bunun yolu ise, filme alınan kişilerin ve kültürün yakından tanınmasından geçiyordu. Senaryoya göre çekilen bir film anlayışı değil, gerçek hayatın içinden edinilen ön bilgiye göre planlanan bir çekim planlaması olması gerektiğini öne sürüyordu. Stüdyoyu, yapay ışığı ve oyunculuğu ise tamamen reddediyordu.



Madalyonun Öbür Yüzü

Aslında, Robert Flaherty yaklaşık 50 bin dolar bütçeyle, kuzey buz denizi civarına Sir William Mackenzie adına ticari konular üzerine araştırma yapması için gönderilmiştir. Kuzeyli Nanook, filmini de bu sırada çekmiştir. Flaherty, her ne kadar gerçekliği bozmadan olduğu gibi yansıtan doğalcı yaklaşımı savunsa da, Kuzeyli Nanook filmini batı kültürünün görmek istediği bir gözden çekmiştir. Batılıların, gelişmiş kültür ve medeniyet savlarına destek vermiştir.

Flaherty’nin beyaz perdeye yansıttığı Nanook, medeniyetten uzak, yaşama savaşı veren, dünyadan habersiz, zavallı bir Eskimo yerlisidir. Filmin bir sahnesinde, Nanook gramofon ve plakla karşılaşır. Plağın ne işe yaradığını bilmemektedir ve plağı ağzına götürüp ısırır. Hayatında hiç plak görmemiş bir insanın, plağı ilk kez eline aldığında yenmeyecek bir şey olduğunu tahmin edebileceği açıktır. Bu tiyatral sahne hem doğalcı yaklaşıma aykırıdır, hem de filmi izleyen batılı izleyicilerin gözünde, kendi kültürlerine ait olmayan Eskimo yerlisini komik duruma düşürmeye hizmet etmektedir. Ayrıca, o tarihlerde o bölgede silah teknolojisinin bulunmasına rağmen Nanook’un ısrarla buzu delerek balık tutması da enteresandır.

Filme sponsor olan şirketin bir kürk firması olması ile filmde insanların iyi, kutup ayılarının kötü gösterilmesinin bağıntılı olduğu iddiaları hala tartışılmaktadır. Bunlar Flaherty’nin belgesel anlayışını yaralayan öğelerdir.

Flaherty, filminin gerçekleri birebir yansıtmadığını kabul eder. Amacının bulunduğu zamana sadık bir belgesel çekmek değil, geçmiş zamana ait Eskimo geleneklerini ve yaşayış şeklini yansıtmak olduğunu söyler.

Film çekimlerinin ardından açlıktan ölen Nanook’un ölümünün filmin promosyonu için kullanılması da ayrı bir etik tartışmadır.


kisa-film. net