Öğrenciler Klâsik Canlandırmaya Yönelmeli

Ruşen Tanrıverdi’nin Sanat ve Tasarım Fakültesi hocalarıyla yaptığı ‘Işığımız... Hocalarımız’ isimli yazı dizisi tüm hızıyla devam ediyor. Büyük ses getiren yazı dizisinin bu haftaki konuğu ise; İletişim Tasarımı bölümü hocalarından Doç Dr. Selçuk Hünerli. Kentometre’ye çarpıcı açıklamalarda bulunan Doç. Dr. Hünerli, bakın neler söyledi...

“Canlandırma sineması ile ilgili yapılan tartışmalarda, öğrencilerin klâsik canlandırma yerine, 3 boyutlu bilgisayar canlandırmaya yönelmek istemesi en büyük sorunu oluşturuyor. Ancak klâsik canlandırmayla, canlandırmanın temel bilgilerini almamış bir öğrenci hangi teknolojik yeniliği kullanırsa kullansın, ciddi sorunlar yaşayacaktır”

“Türk insanının yüzde 65’i aptaldır gibi oranlama yapmak doğru olmayabilir. Her toplumda kolay anlayabilen insanlar olduğu gibi zor anlayan insanlar da vardır. Türk insanın büyük bir kesimi tutucudur. Tutucu insanların yeniliklere ve mizaha hoş görülü bakması diğerlerine göre daha yavaş olur.”

“Hükümetler bütçelerini oluştururken en az bütçeyi kütüphanelere ayırdılar. Kütüphaneler ülkelerin hafızalarıdır. Hafızanız ne kadar güçlü ise o kadar az unutursunuz. Kültür Bakanlığı’nın kütüphanelerle ilgili olarak ciddi projeler hazırlaması ve yaşama geçirmesi gerekiyor”



Karikatürcüler Derneği Üyesi olarak; Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın karikatürlere bu kadar tahammülsüz olmasını neye bağlıyorsunuz?
 
Kesinlikle bunun bir karikatür tahammülsüzlüğü olduğunu düşünüyorum. Bir insanın karikatürünün çizilmesi o insanın önemsendiğini gösterir. Ve gücü bulunduran insanlarında bu tür eleştirilere karşı akla uygun tepkiler göstermesi gerekir. Bu demokrasinin de en temel öğelerinden birisidir. Yani batıdaki benzeri örneklere baktığımızda oradaki liderlerin çok daha abartılı karikatürlerle karşılaştığını görüyoruz. Onların bugüne kadar dava açtıklarını duymadım açıkçası.

Kamuoyuna demokrasi tanımı yapan bir başbakanın böyle bir çelişki içerisine düşmesini nasıl karşılıyorsunuz?
 
Eee tabii kendisi şiir okuduğu için dava açıldı ve bir süre siyaset yapamadı. Bu tür bir kısıtlama ile karşılaşmış biri olarak açtığı davalar başbakanın çelişkiler içinde olduğunu gösteriyor.

Abartılı karikatürden söz ettiniz az önce. Danimarka’nın Hz. Muhammed karikatürleri yayınlamasına nasıl bakıyorsunuz?
 
Abartı, mizahın içerisinde de vardır. Mizahın bir türü olan karikatürün tanımı da abartılı ifade biçimidir. Ancak pek çok toplum için kutsal sayılabilecek değerler, özellikle de dinler hakkında yapılacak karikatürler büyük olasılıkla yanlış anlaşılacaktır ve karşı tarafı incitecektir. Aklı başında bir gazete yöneticisi, bu tür karikatürleri gazetesinde yayınlamazdı. İlk olarak; bunun bir gazete yönetimi problemi olduğunu düşünüyorum. Ancak bu karikatür yayınlandı diye birçok insanın ölmesine neden olacak büyüklükte eylemlerin yapılmasını da onaylamıyorum. İşin içinde politik oyunlar olduğunu düşünüyorum.
 
Ne gibi politik oyunlar?
 
İslam ülkeleri ile ve özellikle de Türkiye AB ilişkilerinde problem yaratılmak istenilmesi.

Türk insanının kıvrak espri anlayışını neye bağlıyorsunuz?
 
Türk insanı mizaha çok yatkın ve seven bir toplum. Dolayısıyla içerisinden Nasrettin Hoca, Karagöz-Hacivat gibi birçok mizah karakterinin çıkması son derece doğal. Bir de eski dönemlere gidecek olursak Selçuklu’da olsun ya da Osmanlı’da otoriteyi fazla kırmadan eleştirmeyi ancak mizah yoluyla gerçekleştiriliyor. O dönemin mizahına baktığımızda otorite ile ilgili ince eleştiriler görülür mizahın içerisinde. Bunun da günümüz insanlarına yansıması son derece doğal.
 
Türk insanının mizah dergilerine olan ilgisini nasıl buluyorsunuz?
 
İlk mizah dergisi 1870’te yayınlandı. Arkasından da bir çığ gibi gelişti. Hem karikatür hem de yazılı mizah alanında tarihimizde pek çok iyi örnekler var. Bu mizah dergiciliği anlayışı günümüzde de devam ediyor ancak günümüzdeki mizah dergileri eskiye oranla daha az okuyucu buluyorsa, bunu sebebini o dergiyi çıkaranlarda aramak lazım. Sanıyorum mizah anlayışı da biraz değişmeye başladı. Önceleri ağırlıklı olarak okuyucusu üniversite gençliğinden alan mizah dergileri, bugün bu gücünü yitirmiş gibi görünüyorlar. Görsel anlatımdan uzaklaşan mizah dergileri yazıyla dolu karikatür anlayışına daha çok yer vermeye başladı. Bu da çabuk tüketilen bir sanat ürünü olan karikatürün okunmadan geçilmesine neden oluyor. Dolayısıyla günümüz mizah dergilerinin yeterince okur bulamamasının nedeni bence budur. Bir başka nedeni de; bol kanallı televizyon anlayışının ülkemizde mizah okuru kitlesini televizyona çekmesidir.

Hocam peki 12 Eylül darbesinin Türk mizahına etkisi ne oldu?
 
Evet, 12 Eylül ilginç biçimde geldiği günden itibaren Türk insanına her alanda bir ‘darbe’ etkisi yapmıştır. Başta mizah da bu darbeden etkilendi ve bir süre sessiz kaldı. Ancak, 12 Eylül darbesi Türk karikatürcülerine biraz farklı bakmayı öğretti. Örneğin; 12 Eylül’den sonra geliştirilen çeşitli siyasal kimlikleri hayvanlara ya da değişik nesnelere çevirerek yargı yollarını kapatmaya yönelik farklı bakış açıları hep 12 Eylül’den sonra gerçekleşmiştir. Bu anlayışta, hiç kimse çizilen karikatürün doğrudan kendisini hedefleyeceğini iddia edemez. Dolayısıyla her türlü sıkıntısına rağmen 12 Eylül Türk karikatürünün gelişmesi açısından yararlı bile olmuştur denilebilir.

12 Eylül döneminde kapatılan mizah dergileri için ne diyorsunuz?
 
12 Eylül gelir gelmez siyasal partiler ve sivil toplum örgütlerini kapattı. İnsanların birlikte çalışacağı ve fikir üreteceği yerlerin kapatılmasına neden oldu. Bunların içinde konumuzla da ilgili olarak en önemlisi Karikatürcüler Derneğidir. Karikatürcüler Derneği çizerlerin bir araya gelerek bir güç oluşturabildiği önemli bir kuruluştu. Dolayısıyla böyle bir kuruluşun kapanmasına neden olması, mizah topluluğuna önemli bir darbe vurmuştur.

Uluslararası Nasrettin Hoca Karikatür Yarışması Özel Ödülü’ne iki sefer layık görüldünüz. Ödülü aldığınız zaman Nasrettin Hoca fıkralarının yüzyıllardır nasıl hâlâ Türk toplumu tarafından ayakta tutulduğunu düşündünüz mü hiç?
 
(Gülüyor) Tabii ki... Nasrettin Hoca fıkraları her dönemi etkileyebilecek evrensel konuları içermektedir. Örneğin; rüşvet, hile, sadakat, alışveriş gibi bugün de geçerli olan sorunlar üzerinde, kıvrak bir zekâ ürünü olan yaklaşımlar söz konusudur. Nasrettin Hoca’nın da neden anlaşılabilir ve sevilebilir olduğu da bunun bir göstergesidir.

Günümüzde çok yaygın olan Temel ve Fadime fıkraları yüzünden Karadenizlilerin yeni doğan bebeklerine artık bu iki ismi vermek istemediklerini nasıl yorumluyorsunuz?
 
(Gülüyor) Karadenizlilere katılmamak mümkün değil. Temel ve Fadime isminin geçtiği fıkralar son derece zekice yapılmış ve gerçekten komik fıkralardır. Ancak Temel fıkraları tutmaya başlayınca her şey Temel ve Fadime’ye uyarlanmaya başladı. Örneğin; Yahudi fıkraları, İrlandalı fıkraları birer Temel versiyonu olarak internette gezinmeye başladı. Bunun içerisinde zekâ özürlülüğünün yanında, cinsel birtakım öğeler de yer almaya başladı. Bu da Karadeniz insanının Temel’le ilgili rahatsızlığını açıklar sanırım.

Bektaşi fıkralarının daha çok dindar kesimi hedef alması nedeniyle muhafazakâr kesimin bu konuda rahatsız olduğunun söyleyebilir miyiz?
 
Evet söyleyebiliriz. Sonuçta söz ettiğiniz fıkralar Türkiye’de iki ayrı dini inancı simgeliyor: Alevîlik ve Sünnîlik. Dolayısıyla Bektaşi fıkralarının Sünnî kesimi rahatsız etmesi olağandır.

Siz rahatsız oluyor musunuz?
 
Hayır. Ben mizahın hiçbir türünden rahatsızlık duymadım. Ayrıca iyi bir mizahçı kendisiyle de dalga geçebilen bir mizahçıdır.     
 
Aziz Nesin’in mizah yönünü nasıl bulurdunuz?
 
Aziz Nesin son derece güçlü bir mizahçıydı. Onu asıl güçlü yapan sistemin içindeki aksaklıkları görmesi ve bu aksaklığı yaşayan insanların mizahını çok güçlü bir şekilde anlatmasıdır. Ayrıca bir siyasi görüşü vardı ve bu görüşe sahip çıkmak için de her şeyi göze almış ve dimdik ayakta durmuş bir insandır. Onun çok iyi bir insan ve çok iyi bir mizahçı olduğuna inanıyorum. Nesin Vakfı bünyesinde yetiştirdiği pek çok çocuk Onun mizah kitapları gibi birer eseridir.

Peki, sizce Türk milletinin yüzde 65’i aptal mı?
 
(Gülümsedi...) Aziz Nesin’in bir sözüdür. Yüzde 60-65 gibi oranlama yapmak doğru olmayabilir. Her toplumda kolay anlayabilen insanlar olduğu gibi zor anlayan insanlar da vardır. Türk insanın büyük bir kesimi tutucudur. Tutucu insanların yeniliklere ve mizaha hoş görülü bakması diğerlerine göre daha yavaş olur. Her halde Aziz Nesin de bunu vurgulamak istemişti.

Türk çizgi film sektörünün dünya sıralamasında geri sıralarda kalmasının sebebi nedir? Bu konuyu üyesi olduğunuz Çizgi Filmciler Derneği’nde tartıştınız mı?
 
Bunun pek çok nedeni var. En önemli nedenlerinden bir tanesi; Türkiye’de çizgi film bir sektör olamamasıdır. Sektör olmamasının en önemli nedeni; önceleri yalnızca karikatürlerin bu işi yapmaları ve sinemacılardan yardım almamalarıdır. Bir başka nedeni de; özellikle 1980’li yılların sonlarından itibaren verilen devlet desteğinin verimli kullanılmaması sayılabilir. Çizgi Filmciler Derneği pek çok üyesi olmasına rağmen ne yazık ki; çok etkin olamadı. Fakat Çizgi Filmciler Derneği’nin Türkiye’de canlandırma sinemasının yeniden canlanması için etkin bir kurum olacağını düşünüyorum. Dolayısıyla bu tür dernek yapılanmalarının sektör çalışanlarını bir arada tutmak ve yönlendirmek açısından önemli bir güç olduğu bir gerçektir. Ayrıca ben de Çizgi Filmciler Derneği’nin Yönetim Kurulu üyesiyim.  

Devlet tarafından verilen destek nasıl kullanıldı?
 
Kültür Bakanlığı ile TRT’nin, canlandırma sektörünü geliştirmek için Türk insanına yönelik çizgi filmlere önemli ölçüde destek olduğu 80’li yılların sonu, 90’lı yılların başında bir çok canlandırma stüdyosu kurulmuş, planladıkları projeler için çok önemli destekler almışlardır. Ancak gerek teknik yeteneksizlikler ve gerekse konuların düzgün işlenmeyişi nedeniyle çekilen filmler televizyonlarda yayınlanmış ve dizi film projeleri yarım bırakılmıştır. Bir dönem pek çok insanın para kazandığı bir girişimin başarısızlıkla sonuçlanmasının en önemli nedeni de budur.

Türk çizgi filmlerinde daha çok dini konuların ele alınmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?        
 
Bu da bir önceki soruyla bağlantılı. Aslında söylemek istediğim şeyin özünde bu vardı. Dinci kesim bu işe ilerici kesimden daha ciddi yaklaştı. Çok başarılı olmasa da yeni film projeleri hep bu kesimden geliyor ve daha önceden çekilen filmlerde hep bu görüşü savunan insanların izlediği televizyon kanallarında yayınlanıyor.

Taş Devri, Ayı Yogi, Tom ve Jerry gibi çizgi filmlerin yıllardır uluslararası piyasalarda önemli ölçüde yer tutmasını siz nasıl yorumluyorsunuz?  

Şimdi tabii, sözünü ettiğiniz çizgi filmler Amerika, Avrupa ve Japonya kaynaklı filmlerdir. Onların canlandırma sektörüne yaklaşımları son derece ciddi ve planlı bir şekilde gerçekleşiyor. Orada televizyon için üretilen filmler ajanslar yoluyla dünyadaki tüm televizyonlara satılmakta ve bu döngü çocukların nesil değişimi olan yedi yılda bir yapılmaktadır. Yani bir televizyon yedi yılda bir bu filmleri baştan yayınlıyor. Çocuklar da yedi yılda bir yayınlanan bu döngüde mutlaka o filmleri izlerler. Filmlerin bir başka özelliği de; kültür aktarım unsurlarından oluşmasıdır. Sözü geçen ülkeler bu filmleri özellikle de 3. dünya ülkelerine çok ucuz pazarlayarak, kendi yaşam kültürlerini aşılamaktadırlar. Bunun kötü bir şey olduğunu söylemiyorum ancak 3. dünya ülkelerinin bu filmlere kendi kültürlerini anlatan çizgi filmlerle yanıt veremedikleri için çocuklar tek taraflı bir kaynaktan beslenmektedir.

3. dünya ülkeleri çizgi film sektöründe nasıl bir yol izlemeli?

Çizgi film, sinema türlerinin en pahalı yapım türlerinden birisidir. Hem uzun zaman ister hem de maliyeti yüksek olur. Dolayısıyla gelişmiş ülkeler de dahil olmak üzere canlandırma sektöründe devletin katkısı çok önemlidir. Bu durumda 3. dünya ülkeleri de kendi kültürlerini yansıtan ancak evrensel bir yaklaşım benimsemiş filmler yapmalıdır. Bu aynı zamanda filmlerinin diğer dünya ülkelerine de satılmasını sağlayacak bir çalışma olacaktır. Sanıyorum çizgi film için en önemli çıkış yolu bu olur.

Yetişkin insanlar toplum içerisinde neden çizgi film izlediklerini hep saklarlar?Sizce çizgi film izlemek sadece çocuklara mı yönelik?
 
Önemli bir saptama. Ama artık yetişkin insanlar da çizgi film izlediklerini saklamıyorlar. Çünkü ben çizgi filmlerin öncelikli olarak yetişkinleri hedef aldığını düşünüyorum. Örneğin; sinemada oynayan bir filme çocuk tek başına gidemez. Mutlaka yanında ebeveynlerinden birisi olacaktır. Dolayısıyla film, yetişkini de etkilemelidir ki, ardından o filmle ilgili oyuncaklar, kırtasiye, çeşitli hediyelik eşyalar, tişörtler vs. gibi birçok yan ürün satılabilsin. Çünkü sektörü en çok destekleyen maddi kaynak; filmin sinema gösteriminden çok, bu yan ürünlerdir. Dolayısıyla yetişkin ikna olacak ki; çocuğuna bu harcamayı yapsın. Bir başka şey de; çocuklara değil, doğrudan yetişkinlere yönelik filmlerdir. Bunların içinde en önemli örnekler; Tim Burton’un “Ölü Gelin”i ve Hayao Miyazaki’nin “Ruhların Kaçışı”dır. Bu filmler konu ve çizim itibariyle tamamen yetişkinlere yönelik çekilmiş filmlerdir. Filmlerin oynadığı sinema salonları Türkiye’de ne yazık ki; fazla dolmamıştır.

İletişim Tasarımı bölümünde canlandırma izlencesi hocalarından birisisiniz. Akademik yaşantınızda şimdiye kadar ne gibi zorluklarla karşılaştınız, bizimle paylaşmak ister misiniz?
 
Akademik yaşamımda canlandırma ile ilgili olarak bir zorlukla karşılaşmadım. Türkiye’de bu alanda eğitim veren kurumlardan bir tanesiyiz. Bu alanda ilklerden biri olmanın da avantajını yaşıyoruz. Bugüne kadar fazla ilgilenilmemiş bir alan olduğu için akademik olarak, pek çok eksiklikleri var.  

Ne gibi eksiklikler bunlar?
 
Bir kere canlandırma sineması üzerine yapılmış Türkçe yayınların eksikliği çok fazla. Bir an önce bu eksikliğin giderilmesi gerekiyor. Canlandırma sineması ile ilgili yapılan tartışmalarda, öğrencilerin klâsik canlandırma yerine, 3 boyutlu bilgisayar canlandırmaya yönelmek istemesi en büyük sorunu oluşturuyor. Ancak klâsik canlandırmayla, canlandırmanın temel bilgilerini almamış bir öğrenci hangi teknolojik yeniliği kullanırsa kullansın, ciddi sorunlar yaşayacaktır. Bugün bile dünyada Pixar, Dreamworks gibi büyük firmalar 3 boyutlu bilgisayar teknolojisi ile film yapmadan önce, klâsik canlandırmayla test çekimleri yapmaktadırlar. Dolayısıyla bu, klâsik canlandırma eğitiminin ne kadar önemli olduğunun ciddi bir göstergesidir.Biz de buradaki eğitimimizde klâsik canlandırmaya ağırlık vererek yolumuza devam ediyoruz.

Öğrencilerin klâsik canlandırma yerine, 3 boyutlu bilgisayar canlandırmaya yönelmesinin nedeni nedir?

Bu alandaki en son teknik gelişme 3 boyutlu bilgisayar canlandırmadır. Dolayısıyla reklamlarda, bilgisayar oyunlarında, sinemalarda, televizyonlarda sıkça kullanılan bir teknik. Öğrenciler de bundan para kazanacağını umarak böyle bir tercih yapıyorlar. Ancak para kazanmak için, iyi ve doğru yapılmış işler üretmek zorundasınız.

3 Nisan 2006 tarihinde zorlu bir sınavı vererek doçent doktor unvanına sahip oldunuz. Kentometre ekibi adına başarılarınızın devamının dileriz. Sınav hakkındaki izlenimlerinizi öğrenebilir miyiz?
 
İyi dilekleriniz için teşekkür ederim. Doçentlik sınavları her zaman zor sınavlardır. Akademik yaşantının, doktoradan sonraki en önemli ikinci sınavıdır. Dolayısıyla sizin akademik topluma kabul edilişinizin de gerçekleştiği bir sınavdır. Zorlu geçmesi son derece doğaldır.

Canlandırma tekniği açısından bakmanız gerekirse; son dönemlerde çekilen Türk filmleri ile geçmiş dönemlerde çekilen Türk filmleri arasında ne gibi farklılıklar görüyorsunuz?
 
Türk filmlerinden söz edilecek olursa sadece reklam sektöründen söz etmek mümkündür. Bunun dışında çekilmiş ciddi bir proje yok. Reklam sektöründe de artık daha kaliteli işler yapıldığından bahsetmek mümkün. Geçmişle bugün arasında bir kıyaslama yapacak olursak; geçmişteki reklamlar için yapılan işlerin daha özgür olduğunu söyleyebilirim. Günümüzde bir reklam filmi üretilirken ürün sahibinden reklam ajansına kadar, sürece katılan pek çok kişi film ile karakterler üzerinde söz sahibi olurlar. Bunun için de, canlandırmacılar daha az özgürlük içerisinde çalışıyorlar.

“Çağdaş Türk Sinemasında Haz. Erotik Betiler” isimli Fransızca bir makale yayınlandı. Fransızca bilmeyen okuyucularımız için bu makale fikrinin nasıl doğduğunu ve nasıl bir yaklaşımla ele alındığını anlatır mısınız?
 
Bu makale aslında sadece benim değil, beş öğretim görevlisinin oluşturduğu bir bildiridir. Kanada’da sunulmuştur. Göstergebilim yöntemi kullanılarak oluşturulmuş bir çalışmadır. Çağdaş Türk sinemasındaki erotik yaklaşımların nasıl kullanıldığına dair, örnek bir film olarak “Berlin in Berlin” filmi seçilmiş ve çözümlenmiştir. Bu filmde pek çok erotik göstergenin etkin bir biçimde kullanıldığı ve filmin ana öyküsüne destek verdiği sonucuna ulaştık.

Berlin Film Festivali Altın Ayı ödülünü kazanan, Fatih Akın’ın yönetmenliğini üstlendiği Duvara Karşı filmini izlediniz mi? İzledinizse nasıl buldunuz?   

Oldukça başarılı bir film. İki kültür arasında sıkışmış insanların yaşantısını yine aynı şekilde yetişmiş yönetmen ve oyuncularla gerçekleştirilen bir film olması, filmin başarısına başarı katmış.

Türk insanının erotizme bakış açısını nasıl bakıyorsunuz?
 
Açık olarak söylenmese de Türk insanın erotizmden hoşlandığını düşünüyorum. Erotik filmlerin çok izleyici bulması, televizyonda izlenmesi, DVD veya VCD’lerin çok satılması da bunun bir göstergesidir.

Cinsellik bugüne kadar neden tabu olarak kaldı?

Pek çok nedeni var. Dini inançlardan tutun, gelenek ve görenekler böyle bir taban oluşmasına neden olmuştur. Aynı zamanda erkek egemen bir toplumda kadınları baskı almanın yöntemi de cinsel özgürlüklerine kısıtlama getirmektir.

Sizin cinselliğe bakış açınız nedir?
 
Sinema salonlarını düşündüğümüze cinsellik ve şiddetin bir arada çok izleyici bulduğunu düşünüyorum. Bunun da nedeni; her ikisinin de çeviriye gerek duymadan kendilerini anlatmasıdır. Bu bağlamda düşündüğümüzde ben cinsellikten anlatıyı desteklemek açısından yararlanılması gerektiğini düşünüyorum.

Piyasada el atında satılan ve internette yayınlanan pornografik yayınlar var. Bunlar sizce toplumları yozlaştırmak adına mı yapılıyor? Yoksa başka sebepleri mi var?   
 
Bu tür filmlerin altında yatan tek bir kaygı vardır. Para. Bu tür filmler para kazanmak amaçlı çekilir. Bu filmlerde oynamak isteyen insanlar da para kazanma amaçlı oynadıkları için ortaya çıkan işler de kalitesizdir. Porno filmlerin çok izlenmesinin her toplumda yozlaştırıcı etkisi olabilir.

“İnternet Ortamında Canlandırma” isimli bir makale yazdınız. İnternet ortamında canlandırma nasıl yapılmalı?
 
İnternet, çağdaş dünyanın en önemli ve en ucuz iletişim kaynağıdır. İnternette canlandırma kullanımı, web sitelerinin görselliğini zenginleştirmek açısından çeşitli oyunlarda ve filmlerde kendini bulur. Canlandırma, bilgisayarın soğuk yüzünü ısıtan bir araç olarak karşımıza çıkar. Aynı zamanda internet filmi çeken ancak bunları izleyiciye gösteremeyen sanatçılar için de bir fırsat ortamı yaratır. Eğer böyle bir ortam olmasaydı bu filmleri izleyemeyecektik. Bu şekilde ben de internette yayınlanan pek çok canlandırma filmini izleme fırsatını buluyorum. Benim çalışmam da bu iki alanı irdelemek amacıyla yapılan bir çalışmadır.    

Anı zamanda Kentometre’nin yayın koordinatörlüğünü üstleniyorsunuz. Kentometre fikri nasıl doğdu?
 
Kentometre, dekanımız Prof. Dr. Nükhet Güz’ün uzun zamandır aklında olan bir projeydi. İstanbul Kültür Üniversitesi’ne gelir gelmez de bu düşünceyi yaşama geçirmek için çalışmalara başladık ve Kentometre bizlerin yönetiminde öğrencilerle gerçekleştirdiğimiz önemli bir proje haline geldi.

Sizce günümüzde televizyonun ve internetin yaygınlaşmasıyla insanların yeteri kadar kitap okumaması arasında bir bağlantı var mı?
 
Doğrudan bir bağlantısı olduğunu düşünmüyorum. Okuma alışkanlığı olan insanlar ister televizyon olsun isterse internet olsun kitap okumaktan vazgeçemezler çünkü kendileri öyle alıştırmışlardır. Açıkçası; televizyon ve internetin kitap okumayan insanlar tarafından bahane edildiğini düşünüyorum.

Türk insanı neden kitap okumayı sevmiyor?
Bunun pek çok nedeni var. Ama en önemli nedeni; ilköğretim ve ortaöğretim sisteminin hatalarından kaynaklanması. Aynı zamanda çocuklar ailelerinden de bu tür bir alışkanlık görmedikleri için kitap okuma alışkanlıkları yok.

Çözüm olarak bir fikir önermenizse gerekirse?..

Bu işin çözümü; biz toplum olarak kitap okumayı sevmiyoruz. Bunu da kitap satışlarından, gazete ve dergi satışlarından görmek mümkündür. Okuma alışkanlığı sonunda gerçekleşecek fakat bunun için en az üç neslin geçmesi gerekiyor. Ondan sonraki nesillerin daha çok kitap okuyacaklarını düşünüyorum.

Kütüphaneciler Derneği’nin İstanbul Şubesi’nde görev aldınız. Türk kütüphaneleri günümüzde ne gibi sıkıntılarla karşı karşıya?
 
Türkiye’de kütüphaneler okuma yazma alışkanlığı ile de doğru orantılı olarak; çok önemsenmemiş kurumlar oldu. Hükümetler bütçelerini oluştururken en az bütçeyi kütüphanelere ayırdılar. Kütüphanelere koyulacak kitapları satın alırken hep taraflı davrandılar. Çağdaş ülkelerde en basit halk kütüphanelerinde bile bir milyondan az kitap yokken; Türkiye’nin en büyük kütüphanesi olan Milli Kütüphane’de kitap sayısı beş yüz bini aşmaz. Üniversitelerde de buna benzer durumlar söz konusu. Bilgi üretiminin en önemli kaynağı olan kitaplar ne yazık ki, üniversite kütüphanelerinde de fazla bulunmuyor. Ve üniversite yönetimleri de kütüphaneye yeterince bütçe ayırmıyorlar. Onun yanında gelecek için de büyük atılımlar gerçekleştirecek planlamalar da yapmıyorlar. Kültür Bakanlığı’nın konuyla ilgili olarak ciddi projeler hazırlaması ve yaşama geçirmesi gerekiyor. Çünkü kütüphaneler ülkelerin hafızalarıdır. Hafızanız ne kadar güçlü ise o kadar az unutursunuz.

Kütüphanelere kitap alımı konusunda, hangi kitaplar üzerinde taraflı davrandılar?

İktidarda kim varsa kendi yandaşlarının kitaplarını satın almaya özen gösterdi. En büyük yanlış da bu. Oysa kütüphane dernekleri ülke kültürünün çeşitliğini yansıtmalıdır.
 
Sanat ve Tasarım Fakültesi öğrencilerine vermek istediğiniz bir mesaj var mı?

Mesaj çok ama en önemlisi, yaptıklar işin kendileri için bir ayrıcalık olduğunu düşünsünler. Sanat ve tasarım yaşam tasarlamaya kadar giden bir süreçtir. Bu kadar geniş bir tasarımsa; çok okumak, çok izlemek ve çok denemekle gerçekleşir.

Açıklamalarınız için teşekkür ederim...




9 Nisan 1963 tarihinde doğan Doç.Dr. Selçuk Hünerli, İstanbul Üniversitesi Edebiyat fakültesi Kütüphanecilik bölümünde 1985’li yıllarda lisans yaparken aynı dönemlerde Günaydın Gazetesi Arşiv Şefliği (1983-1986), Fırt Dergisi Gülmece Yazarlığı ve Karikatürcülük (1984-1986), Gırgır Dergisi Karikatürcülük (1984-1986), Limon Dergisi Karikatürcülük (1987), Karacan Yayınları Arşiv Şefliği (1987), Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Basın Müzesi Müdür Yardımcılığı (1987-1994) görevleriyle uğraşıyordu. İstanbul Kültür Üniversitesi’ne geldiği 2002 yılında Yrd. Doç. Dr. olan Selçuk Hünerli, 1 ay önce zorlu bir sınavı başarıyla geçerek Doç. Dr. unvanına sahip oldu.

Not
Doç Dr. Selçuk Hünerli’nin karikatürlerini görmek isteyen okuyucular selcukhunerli.8k.com adresini ziyaret edebilirler...



Ruşen Tanrıverdi
İstanbul Kültür Üniversitesi, Sanat ve Tasarım Fakültesi, web sitesi.