Cinemascope Sinema Kültürü DergisiAylık sinema dergisi Cinemascope’un Aralık sayısı çıktı. Bu sayıda vizyon filmleri, Az Kaldı bölümü, Yükselen Değerler’de Altan Erkekli ve Cansel Elçin röportajlarının yanı sıra bir çok dosya konusu da yer alıyor. Türk Sinema Tarihi’nde bu ay Geçiş Dönemi, Set Günlüğü’nde Sis ve Gece’nin arka plânı, Türk Sinemasını Belgeleyenler de ise Yeşilçam’da afiş sanatında büyük rolü olan İbrahim Enez röportajı yer alıyor. Meslek Olarak Sinema bölümünde sinema ve dizi piyasasında yetkin isimler olan Elif Dağdeviren, Kadri Yurdatap, Faruk Turgut ve Zeynep Özbatur mesleğin püf noktalarını ve ip uçlarını anlatıyor. Cinemascope Dergisi Aralık Sayısı Türkiye'de “Kırık Kanatlar” dizisiyle tanınan Cansel Elçin, uzun yıllar Fransa'da profesyonel oyunculuk eğitimi aldıktan sonra Fransa'da bir çok projede yer almış. Elçin'le, oyunculuk üzerine yaptığımız kapsamlı söyleşiyi sizlerle paylaşıyoruz. Elçin'in mütevazi, sıcak ve samimi anlatımı ile keyifli bir röportaj okuyacaksınız. Tiyatro eğitimi ile başlayan oyunculuk serüveninizde bir çok projede yer aldınız. Oyunculuk geçmişinizden ve yer aldığınız projelerden bahseder misiniz? Küçükken oyuncu olmak gibi bir idealim yoktu. Fransa'da yaşıyorduk, babam terziydi ve daha sonra ticaret yapmaya başladık. 1991'de Özal döneminde gümrükler açılmıştı ve biz de Türkiye'ye Fransa'dan mal satıyorduk. 3-4 sene ticaret konusunda aileme yardım ettim, aynı zamanda da okuyordum. Ve okul bittiğinde kendimi büyük bir boşlukta hissettim, canım sıkılıyordu ve bir alternatif aradım. Bir gün eve dönerken arabayı durdurdum ve postanenin önüne park ettim. Çok spontane bir durumdu. Rehberleri karıştırdım ve bir tiyatro okulunun telefonunu buldum. Dersler akşamları düzenleniyordu, eylül ayında başladım ve ilk kez sahneye adım attığımda kendimle karşılaştım. Okuldan sonra bir kaç deneyimim oldu, tiyatroda çalıştıktan sonra da stajlar görülüyor. İmkanlar gerçekten çok güzeldi Fransa'da. John Strasberg hocamızdı ve bu staja alım 25-30 kişinin içinden eleme usulüyle yapılıyordu. İki ayda üç oyun çıkardık ve çok zor bir staj dönemiydi. Fransa'da çok küçük rollerde oynadım. Ferzan Özpetek, Fransa'da bir tiyatro oyununda beni izlemiş, beğenmiş, sonra tanıştık. “Harem Suare”nin senaryosunu okuduğumda çok beğendim. Sonra başladık, kamera arkasında koçluk yaptı ve ufak bir gazeteci rolünde de oynadım. Bu projeye katılmış olmak bana Tomris Giritlioğlu ile tanışmama vesile oldu. Daha sonra “Kırık Kanatlar”da Yüzbaşı Cemal, şimdilerde “Hatırla Sevgili” ve sinema filmi “Küçük Kıyamet”... Staj sürecinde hiç unutamadığınız bir anınız var mı? Evet kesinlikle var. Ben zaten ön bilgim olduğu ve Strasberg'in ne kadar disiplinli çalıştığını bildiğim için, ilk 10 gün hiç konuşmadım. Elimizdeki metni çalıştıktan sonra sahneye çıkıp bunu sergilememiz gerekiyordu. Sahneye girdiğim anda, Strasberg “stop” dedi. Ne oldu diye sorduğumda “böyle korkunç bir giriş görmedim, çok kötüsün” dedi. Tekrar girdim yine beğenmedi. Bu girişler sıklaştıkça inanılmaz bir şekilde geriliyordum, ne istediğini soruyordum, o da nasıl gireceğimi söylerse bunun bir anlamının kalmayacağını söylüyordu. En sonunda hoca, bir kez daha bu şekilde girersem stajımı iptal edeceğini söyledi. Son şansımdı ve ne yapmam gerektiğini düşünürken kendimi çok kötü hissettim. Perdenin arkasına geçtim ve bu iş burada bitti Cansel dedim. Bir şeyler yapmalıydım ve tüm bu gelgitlerin sonunda sahneye amuda kalkarak girdim, bu duruşu provoke etmek için yapmadım, sadece bıkmıştım bari böyle yapayım dedim. Sahne bitti ve adam tamam demiyordu. Bende çıkarken de amuda kalktım ve gülmeye başladım. Kovuldum diye düşünürken baktım o da gülüyor, sahnenin başında ve sonunda çok iyiydin dedi. Bu hikayeyi hiçbir zaman unutmam çünkü burada aslında çok önemli bir şeyden bahsediyorduk, “cesaret”… Tiyatro sahnesi sizin için ne anlama geliyor? Sahne bir ayna gibi, orada kendinizle yüz yüze geliyorsunuz. Nasıl bir insan olduğumu, tüm benliğimi, güzel yanlarımı, defolarımı… Hayatımızda bir imaj gösteriyoruz ve kendimizi, yakınlarımızı buna inandırıyoruz; kimi zaman da kandırıyoruz. O anda insan başka yerlerde olmak istiyor, dünyanın öbür ucuna gitmek istiyor. Ve çok önemli bir soruyla karşı karşıya kalıyorsunuz: Sahneye tekrar dönecek miyim, gidecek miyim? Hep bunu düşündüm. Büyük bir cesaretle tiyatroya döndüm, çünkü sizin defo olarak tanımladığınız -iyi veya kötü- özelliklerinizin aslında oyunculukta birer artı olduğu ve bunu kullanabileceğinizi öğretiyorlar. Mesela, Hintli bir çocuğu oynadığım bir bölüm vardı, orada yalın ayak olmam gerekiyordu; bu durumdan rahatsızdım ve sahneye terlikle çıkıyordum. Bu durumu fark ettiler ve bana bunun rahatsızlık edici bir olay olmadığını öğrettiler. Doğallık, çirkinlik, güzel bir şey. Tiyatro ve Sinemayı birbirinden ayırmak elbette olanaksız. Tiyatro kökenli bir oyuncu olarak, bu iki sanat dalını karşılaştırabilir misiniz? Tiyatro formunuzda değilseniz durumu kurtarabilirsiniz. Teknik öğreniyorsunuz, sinematografik olarak düşünürsek tiyatro tek plan ve oyuncu olarak başka bir mekan alternatifiniz yok. Sinemada planlara göre durumu ayarlayabilirsiniz. Tiyatroda bir gece çok iyi oynuyorsunuz ve ertesi gün tıpatıp aynısını oynamak gibi bir şansınız yok. Bir sonraki gece her şey sıfırdan başlıyor, tekrarlamak isteseniz de olmuyor. “Kırık Kanatlar” dizisiyle çok büyük bir beğeni kazandınız, Yüzbaşı Cemal karakterinden ve yeni projeniz “Hatırla Sevgili” filminden biraz bahseder misiniz? Yüzbaşı çok güçlü bir karakter ve aynı zamanda Türkiye tarihinde Cemal bir basamak niteliği taşıyor. Çok inançlı, eğitimli ve aslında Avrupai bir insan. Yüzbaşı Cemal'i çok sert ya da tam bir asker gibi düşünmek istemedim. Daha komik ve sempatik olmasını istedim. Dizinin başarısını açıkçası karakterin çok güçlü oluşuna bağlıyorum. Kendinizden de bir şeyler katıyorsunuz tabi ama karakterin yapısı çok önemli. Uzun yıllar Fransa'da yaşadım ve bu yüzden de Yüzbaşı Cemal karakterini oynamaktan daha çok gurur duydum. Ama bunun fanatik bir milliyetçilikle ilgisi yok. Dizideki bölümlerden birinde, büyük taarruzdan sonra Nazlı, Cemal'e gitmeyi teklif ediyor fakat Cemal benim yerim burası diyor. O sahnede gerçekten bu duyguyu çok hissetmiştim. “Hatırla Sevgili” ise çok yeni bir dizi, dördüncü bölümü çekiyoruz şu sıralar. Ahmet, CHP'li bir ailenin çocuğu ve yedi yıl kadar Lozan, İsviçre ve İngiltere'de yaşamış. Yıllar sonra Türkiye'ye dönüyor ve ister istemez farklı bir bakışı var. Objektif bir bakışı var aslında çünkü dönemin önemli olaylarından uzak yaşamış. Bu öyküyü okuduğumda çok beğendim. Fransa'daki sinema ve dizi sektörü ile Türkiye'yi karşılaştırırsak nasıl bir tablo çıkıyor? Önce sinema mesleğini tarif etmek durumundayız. Ekibin kendi içindeki uyumu çok önemli, ışıkçısından yönetmenine hatta taksicisine kadar herkes aynı dili konuşmak zorunda. Her kafadan bir ses çıkarsa iş başarılı olmuyor ve sinema sosyal yaşama ve orada bir hayat yaşamanız gerekiyor. Sinema dili dediğimiz şey var ve bu ekiple de bütünleşik bir kavram. Ve aynı zamanda bu dilin bir de eğitimi var. Bu bahsettiğim şey Avrupa'da daha gelişmiş bir olay ama bir taraftan da çalışma ve istek onlarda daha az. Film sayısı orada çok daha fazla bizde ise çok daha az çekiliyor ama iş olsun diye değil. Burada insanlar yaptıkları işten gurur duyuyorlar. Mecburiyetten değil; istekleri ve gönül bağları var. Bu beni çok şaşırtıyor ve aynı zamanda da gururlandırıyor. Bu yüzden de genel olarak bizim filmlerimizde belli bir şiirsellik var, bu da çok güzel. Ve sektörün çok daha gelişeceğine inanıyorum. Örneğin, “Hatırla Sevgili”de çok iyi bir uyumla çalıyoruz ve ekip çok profesyonel. Türkiye'deki insanlar çok çalışkan ve en çok hoşuma giden şey de ufak şeylerden çok fazla mutlu olabilmeyi bilmeleri. Bir diziyi çekerken ya da setteyken bile bu sıcaklığı hissediyorum. Bunları Avrupa'da yaşamanıza imkan yoktur. Türk halkının benliğinde yaşattığı bu sıcaklığı, iletişim kabiliyetini ve güzel özelliklerini bir başka ülkede yaşamanız olanaksız. Mesela, geçen sene “Kırık Kanatlar”ı çekiyoruz, dizi çarşamba günü yayınlanıyordu. Biz de ekip olarak bir köydeyiz ve önceki haftaki bölümü izleyemiyoruz. Çok merak ediyoruz tabi nasıl oynamışız diye. Çay molası verildi; bu arada yönetmenimiz o sırada diziyi izleyen bir evin yakınında durmuş, pencereden diziyi izliyor. Bunu görünce biz de yaklaştık, üstümüzde kostümler falan var tabi. İçerde yaşlı bir kadın diziyi izliyor, bizde evin dışındaki pencereden üçümüz de kendimizi görmeye çalışıyoruz ekranda. Bu arada o bölümde Ayşe karakterini eşkıyalar kaçırıyor, yaşlı kadın o kadar çok heyecanlanmıştı ki kanepede zor duruyordu. Tabi bizim de orada olduğumuzu biliyor, bir ara “Yüzbaşım, yüzbaşım kurtar Ayşe'yi kurtar” diye bağırmaya başladı. Zaten bizde o sahneyi çekiyorduk, teyzeye dedim ki “Merak etmeyin, kurtaracağız biz Ayşe'yi o yüzden buradayız.”.Gülüştük tabi, bu sıcaklığı hissetmek benim için çok güzeldi. Türkiye'ye geldiğim günden beri “yapılacak çok şey var” diye sayıklıyorum. Önümde dağ kadar yapmak istediğim iş var. Bu da duygusal bir bakış açısını beraberinde getiriyor ve çok güzel yapımlar bence. Avrupa'da çekilen filmlerden çok daha güzel projeler var ve oradan gelen kimi küçümseyen eleştirilere de çok kızıyorum. Türkiye'de çok nitelikli işler çıkıyor. Ve görsel olarak, oyunculuk açısından onlardan çok daha üstün. Düşününki beş gün içinde bir sinema filmi uzunluğunda dizi bölümleri çekiliyor ve montajlanmış, jeneriklendirilmiş yani tüm post prodüksiyon işlemleri bitmiş kanala gidiyor. Geçen sene şöyle bir şey yaşadık mesela, bir sahne çektik ve ertesi gün televizyonda izledik. Böyle bir şeyi dünyanın hiçbir yerinde görmedim ben, bu çok güzel bir şey. “Kelebek” adlı bir de kısa filminiz var, öyküsünü bizimle paylaşır mısınız? Reklam filmlerim ve tiyatro senaryolarımdan kazandığım parayla, kısa metraj film çekmeye karar verdim. Senaryo sürecinden sonra, sinema sektöründen tanıdığım görüntü yönetmenleri ve bir çok arkadaşımla birlikte toplandık. Öykü, Fransa'daki park sorununa dayanıyordu ve sürekli ceza kesen polislerle ilgiliydi. Hikayeyi kısaca anlatmak gerekirse, bir genç çok önemli bir iş görüşmesine yetişmeye çalışıyor. Arabasını her park ettiği yerde ceza yiyor fakat görüşmeye de yetişmeye çalışıyor. Daha sonra engelliler için ayrılan bölüme istemese de park etmek zorunda kalıyor. O sırada polisler arabanın tam önüne park ediyor. Bunun çok büyük bir cezası var ve mecburen, arabadan çıkarken sakat gibi iniyor. İşe çok geç kalmış olsa da, sonunda ulaşmayı başarıyor. Patronun odasına girdiğinde ise bir bakıyor ki kadın engelli. Komedi tarzındaki filmim yaklaşık beş dakika sürüyor. “Papillion” özgürlüğü simgeler ve aynı zamanda Paris'te bu bahsettiğim arabalara yapıştırılan ceza kağıtları rüzgarda bir kelebeğin kanatları gibi görünür. Aynı zamanda da park etmeye çalışırken resmen kelebek gibi dolaşıyor sokaklarda, böyle bir plan da vardı filmde. Özgürlük ve engelli olmayı çağrıştıracak her ne kadar komedi de olsa içinde dram unsurlarını da taşıyan bir senaryosu vardı filmin. Türkiye'deki kısa filmciliği takip etme şansınız oluyor mu? İF festivaline katılma fırsatı bulmuştum Türkiye'ye ilk geldiğim yıl. Onun dışında maalesef, çok yakın takip edemiyorum. Fakat, oradaki filmleri izlemiştim ve aralarında çok iyiler vardı. Benim filmim onların yanında biraz sönük kalmıştı. Yakın zamanda hayata geçirmeyi planladığınız bir senaryonuz var mı? Film senaryosu denemelerim var ama şu an detaylandırılmayı, üzerinde çalışmayı gerektiren sayfalar onlar. Komedi türünü çok seviyorum ve Fransa'da özellikle bu türde çalıştım zaten. Orada genelde iki karakter canlandırıyordum onun dışında da komedi tarzında oyunculuk deneyimlerim var. Mesela “Kırık Kanatlar”ın bile bazı sahnelerinde komedi unsuru görmeniz mümkündü. Komedide hoşuma giden en önemli özellik, diyelim filminiz 90 dakika bunun büyük bir bölümü hafif olarak nitelendirebileceğimiz bölümler ve sahneler, fakat son beş dakikada adam bir laf söylüyor ve çok büyük bir dramaya dönüşüyor her şey. Kimi zaman o söz veya duruş sizi ağlatabiliyor da. İzleyici olarak güldüğümüz herhangi bir şey o karakter için çok büyük bir dram olabiliyor. Mesela bir adam çok güzel bir kıza bakarken birden duvara çarpıyor, oradaki adamınsa canı yanıyor, utanıyor. Komedyenler çok daha duygusal diye düşünüyorum. Belki yanlış olabilir ama bunu söylemek istiyorum. Komedi oynayan bir adam drama oynayabilir ama drama oynayan bir adam komedi oynayabilir mi bunu bilmiyorum. Küçük Kıyamet filmi aralık ayında vizyona giriyor. Filmle ilgili neler söylemek isterseniz ? Film için, “Okul”dan sonra yapılan ikinci korku filmi deniyor. Yağmur ve Durul Taylan filmin yönetmenliğini gerçekleştirdiler. 17 Ağustos depreminin ardından yaşanan psikolojik travmayla başlayan olaylar çok farklı bir boyut kazanıyor filmde. Ben Zeki karakterini oynuyorum, oldukça keyifli bir çalışmaydı. Bu ay vizyona giriyor ve heyecanla bekliyorum. Yeni projeler var mı? Şu anda teklifler var ama biraz sabırlı olmak istiyorum ve içinde bulunduğum projelere de daha çok konsantre olmak istiyorum. |
|