13'üncü Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali’nin (BIFED),
düzenlenen ödül töreniyle sona erdi. Bu yıl 70’ten fazla ülkeden 600’ü aşkın
filmin başvurduğu festivalde Fethi Kayaalp Büyük Ödülü, Jérôme le Maire’in
yönettiği “Güneşin Bedeli” belgeseline verildi.
Bozcaada’da 7-11 Ekim tarihleri arasında düzenlenen 13. Bozcaada Uluslararası
Ekolojik Belgesel Festivali’nde (BIFED) ödüller törenle sahiplerine verildi. Bu
yıl “Hesap verme sorumluluğu” temasıyla düzenlenen festivale 70’ten fazla
ülkeden 600’ü aşkın film başvurdu. Ön jürinin değerlendirmesi sonucunda
uluslararası yarışma kategorisinde 10, Gaia Öğrenci Belgeselleri kategorisinde
ise 7 film yarıştı. Panorama ve özel gösterim kategorilerinde yer alan
belgeseller yarışma dışında izleyiciyle buluştu.
Festivalin kapanış töreninde, Fethi Kayaalp Büyük Ödülü, Madam Melpo Ödülü, Naci
Güçhan Ödülü ve En İyi Müzik ve Ses Tasarımı Ödülü sahiplerini buldu.
Festival yönetmeni Petra Holzer, kapanış konuşmasında 10 Ekim 2015’te Ankara
Garı önünde düzenlenen barış mitingine yönelik saldırıda yaşamını yitirenleri
andı. Holzer, şunları söyledi: “BIFED’in 13’üncü yılını neredeyse geride
bırakıyoruz. Açılış konuşmamda Gazze savaşının başlamasının acı yıl dönümünü
anmak durumunda kalmıştım. Bugün takvime baktığımızda, hatırlamamız gereken bir
başka acı yıl dönümüyle karşılaşıyoruz. On bir yıl önce, farklı sivil toplum
kuruluşlarının, sendikaların ve siyasi partilerin katıldığı barış mitingi,
Ankara Garı’nda gerçekleştirilen intihar saldırısıyla hedef alındı. Barış ve
dayanışma çağrısı yapmak için bir araya gelen 109 kişi hayatını kaybetti. Çok
daha fazla insan yaralandı ve bütün bir ülke travma yaşadı. Keşke sizlerle daha
güzel bir yıl dönümünü paylaşabilseydim. Ne yazık ki tam da bu nedenle,
siyasetçilerin ve şirket çıkarlarının hesap verme sorumluluğunu sorgulamayı
sürdürmeliyiz.”
Festivalin uluslararası yarışma kategorisinde Fethi Kayaalp Büyük Ödülü,
yönetmen Jérôme le Maire’in “Güneşin Bedeli” filmine verildi.
Jüri, filmin Bozcaada’nın metalaştırılmasına karşı mücadele eden Fethi
Kayaalp’in duyarlılığıyla örtüştüğünü belirterek, “Belgesel; insanları, onların
tarihlerini ve yaşam alanlarını ilerlemenin bedeline dönüştüren hiçbir dönüşümün
gerçekten sürdürülebilir olamayacağını güçlü biçimde hatırlatıyor” ifadelerini
kullandı.
Ödül, yönetmen adına Bozcaada Belediye Başkanı Yahya Göztepe tarafından teslim
alındı.
Festivalde üçüncü kez verilen En İyi Müzik ve Ses Tasarımı Ödülü de “Güneşin
Bedeli” belgeseline verildi.
Jüri, filmin müziklerinin anlatıyı güçlendirirken belgeselin öznelerinin önüne
geçmediğini belirtti. Ruben de Gelsel’in bestelerinin filmin geçtiği coğrafyayı
ve insanlarını duyarlılıkla ele aldığı ifade edilen gerekçede, müziklerin yapıma
hem görkemli bir boyut hem de samimiyet kattığı vurgulandı.
Öğrencileri belgesel sinema ve ekoloji alanında üretime teşvik etmek amacıyla
düzenlenen Gaia Öğrenci Belgeselleri kategorisinde Naci Güçhan Ödülü, Violeta
Mora’nın yönettiği “Oscurana” filmine verildi.
Jüri, filmin ekoloji ve göç temalarını bütüncül biçimde ele aldığını, özgün
yaklaşımı ile ses ve görüntü kullanımındaki yenilikçi ve cesur anlatımı
nedeniyle ödüle değer görüldüğünü açıkladı.
Festivalin Madam Melpo Ödülü, Gael Kamilindi ve François-Xavier Destors imzalı
“Didy” belgeseline verildi.
Jüri, filmin aidiyet, kimlik, hafıza ve yerinden edilme temalarını ele aldığını
belirterek, yönetmenin annesinin izini sürdüğü kişisel yolculuğun hafızayı bir
direniş eylemine dönüştürdüğünü ifade etti.
Ödül töreninde konuşan Bozcaada Belediye Başkanı Yahya Göztepe, festivalin 13
yıldır sürdürülmesinin önemine değinerek organizasyonda emeği geçenlere teşekkür
etti.
Göztepe, “Yine çok güzel bir BIFED yaşadık. Bu yıl on üçüncüsünü
gerçekleştirdik. Öncelikle Petra, Ethem abi ve Nigar Hanım olmak üzere bütün
emeği geçenlere çok teşekkür ediyorum. Yediden yetmişe, bize yakışır biçimde
konukseverliğini gösteren Bozcaada halkına çok teşekkür ediyorum” dedi.
Festivalin gelecek yıllarda da devam edeceğini belirten Gözdepe, “Bozcaada’da bu
işi, bu bayrağı alıp devam ettirecek çok Mehmetler, Ahmetler, Adalar, Rüzgârlar,
Poyrazlar, Talyalar, Denizler ve Veliler var. Biliyorum, bu iş onlarla birlikte
hep devam edecek” ifadelerini kullandı.
Festival Koordinatörü ve İstanbul Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Ethem
Özgüven, kapanış konuşmasında Türkiye’deki gelir dağılımı, adalete erişim, iş
cinayetleri ve toplumsal eşitsizliklere ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Özgüven, şunları söyledi: “Ülkelerin gelişmişliği maddi zenginlikle değil; gelir
dağılımındaki adaletle, vatandaşların eğitime, sağlığa ve adalete erişimiyle,
mutlulukla ve güvenle ölçülüyor. Böyle bakarsak 21’inci yüzyılda dünyanın
neredeyse hiçbir yeri gelişmiş değil. Ama elbette biz, son çeyrek asırda çok
hızlı biçimde en altlara indik. Jet hızıyla… Bu inişin somut sonuçlarından bir
kısmını paylaşmak isterim: Trafik kazaları, hırsızlık, iş cinayetleri, kadın ve
çocuk cinayetleri… Bunlarda dünya birincisi değilsek Avrupa birincisiyiz.”
Bozcaada’daki mevsimlik işçilerin yaşam koşullarını eleştiren Özgüven, adadaki
ekonomik imkânlarla işçilere sunulan koşullar arasındaki eşitsizliğe dikkati
çekti.
Özgüven, “Kolunuzu biraz geniş açsanız dünyanın her yanını gezmiş, her şeyi
bilen, katalogdaki tek bir kelime hatasını veya beş dakikalık bir gecikmeyi
sorun eden, çok ciddi varlık sahibi kimselerden, büyük kurum yöneticilerinden
birine çarparsınız. Bu güzel adada mevsimlik işçilerin kalabileceği insani bir
mekânın, bir odacığın ve bir duşun hâlâ yapılmamış olmasını da bu eksiklere
ekleyebilir miyiz” diye konuştu.
Konuşmasının sonunda Bozcaada’da çalışan bağ ve zeytin işçisi bir kadınla
karşılaşmasını anlatan Özgüven, adanın turistik görünümünün arkasındaki emek
koşullarını gündeme getirdi.
Özgüven, şöyle konuştu: “Bağ ve zeytin emekçisi kadınlardan biri, feribot
beklerken kafenin önünde yere oturmuştu. Siyah zeytin ve ekmek yiyordu. ‘20
yıldır bu adaya geliyorum. Bağ, iskele; bağ, iskele’ dedi. Turistlere döndü ve
şunu sordu: ‘Bu ada güzel mi?’ Ben de yazımı bununla bitireyim. Çünkü bu adada
sevgiyle ve sonsuz bir takdirle baktığım grup, bu bağ ve zeytin emekçileri. Bu
ada gerçekten güzel mi?”
10.10.2026
BIFED 2026 başvuruları açılmış!
Empati, eşduyum ya da duygudaşlık; bir başkasının duygularını, içinde bulunduğu
durum ya da davranışlarındaki motivasyonu anlamak ve içselleştirmek demektir.
Bugün ben Filistin’de, Kongo’da, Sudan’da, İran’da, Yemen’de, Uganda’daki
katliamlar karşısında, empati yeteneği olan biri olarak (ayıptır söylemesi)
empati yeteneği olmayan birine oranla, belki on saniye bekleyerek bifteğimden
bir lokma alıyorumdur. Bundan başka bir fark yok. Tüm bu korkunç dünyayı her
akşam oldukça rahat bir koltuktan izliyorum.
Yakın dövüş sporlarında, alınan darbelerin etkisini azaltmak için çok yoğun bir
şekilde örneğin bacaklar, örneğin dizden aşağısı, sert zeminlere veya maddelere
defalarca vurulur. Bizim görmekten bile acı duyacağımız vuruşlara o bacaklar, o
mide bölgesi, o çene rahatlıkla dayanır, hatta acımaz bile bazen. Bu çok açık
bir “duyarsızlaştırma” sürecidir. Toplumun çok yoğun tükettiği ana akım medya ve
sosyal medya da kazara falan değil, tıpkı vurucu, kırıcı sporlarda olduğu gibi,
tam da amacı bu olduğu için bizi duyarsızlaştırır ve empati hissini yok eder.
Hem sert sporlarda hem de toplumlarda duyarlılık ve empatiyi azaltmak için
kullanılan bu yöntemin en önemli özelliği sürekli, ara vermeden yapılması
gereğidir. Bu duygusal yorgunluk toplumda çok ciddi hasarlar yaratır. Yaratıyor.
Monokültür tarımın temel özellikleri şöyledir: İşte on bin dönüm arazideki tüm
ağaçları köklersin; tüm dereleri, çukurları dozerle doldurursun; tüm çalı, taş
duvar gibi geçmişe ve coğrafyaya ait “engelleri” yok edersin ve dümdüz,
engellerinden arınmış bir dev toprak alan elde edersin. Buraya “çok yüksek
verimli”, “hibrit” mesela mısır dikersin, soya da olur; sonra gereken tüm
kimyasal gübreleri ve pestisitleri boca edersin. Sonunda elde ettiğin çok yüksek
verimli mısırı, üzümü, soyayı, çok az emek ve insan gücü gerektiren,
tekerlekleri iki insan boyunda dev makinelerle toplarsın. Buraya kadar her şey
iyi görünür. Ama iyi olan hiçbir şey yoktur.
Bu engelsizleştirme, düzleştirme sürecinde tarım yaptığınız alan; kuşların,
böceklerin, memelilerin sığınacağı yaşam alanlarını, tüm biyotayı, ekosistemi,
biyoçeşitliliği yani yaşamı yok etmekle kalmamıştır. Bu mısıra ya da yoncaya ya
da soyaya attığınız pestisitleri, örneğin Mississippi Nehri yağmurlarla Meksika
Körfezi’ne taşır ve buraya akan zehir dünyadaki en büyük cansız okyanus alanını
oluşturur. Meriç Nehri de pirince, ayçiçeğine atılan zehri, tekstil
fabrikalarının kimyasalına karıştırarak Marmara’ya ulaştırır, Marmara’yı
öldürür. Yani bu tekleştirme; tarımda, doğada, sosyal yapıda her yere uzanan
bitimsiz hasarlar ve ölüm yaratır. Üstüne, ürettiğiniz bu ürün de zehirli ve
kötü, zararlı bir besindir. Bunu yiyenler de sağlık sektörünü kalkındıran önemli
müşteriler olur. Hastalanırlar. Tarımdaki bu yaklaşım bedenlerimizi hasta eder,
aynı hastalıklı yaklaşımlar sonucu toplumlar da hastalanır ve bugün olduğu gibi
örneğin ırkçılık olarak ortaya çıkar.
Toplum hastalanmıştır. Doğa hastalanmıştır. Atmosfer hastalanmıştır. Okyanus
hastalanmıştır. Doğayı, kenti her geçen gün daha hasta eden ortamı da kapitalizm
beslemektedir. Kaynakların; özellikle bu kaynakların doğal sahipleri olan yoksul
kalabalıklarca korunamayan, kamusal, herkese ait, tüm dünya insanlığına ait
stokların, (örneğin balık ve altın) acımasızca ve her türlü geleceğe dair
endişeden sıyrılmış zalimane tüketimi yoksunluk ve yoksulluğu arttırır.
Günümüzde belli ortamlarda bu durum bir grup yoksulu o kadar çaresiz bırakır ki
onlar da bulabildikleri her yöntemle, nergis soğanından deniz kestanesine,
gergedan boynuzundan köpekbalığı yüzgecine kadar kapitalizmin moda ettiği ve
para eden, çığlık atamayan ve kendini savunamayan; bulabildikleri her türlü
kaynağı talan etmekteler. Haklı sebepleri var. Evde çocuk aç ve süt bekliyor.
Ancak tüm bu aktiviteler; mesela Shell’in Nijerya’daki petrol sızıntısı
sonrasında mahvettiği Nijer Deltası; örneğin denizhıyarı tüketildiği için
balıkların yok olduğu kuzey Ege; örneğin altın, gümüş, nikel madenlerinden
mahvolan Kazdağları; örneğin Meksika Körfezi’ni çöle çeviren BP yangını; örneğin
insanların kiralık ev ve güvenli iş bulmakta büyük güçlük yaşadıkları tüm
metropoller; Barselona, Lizbon, Berlin, İstanbul… Tüm bunlar çok azalan ve çok
adaletsiz dağılan kaynak sorununu derinleştiriyor ve kavga sertleşiyor.
Sertleşecek de. Bu gerçek mekânlarda sertleşen koşullar ve yaşam, sanal ortamda
daha da sertleşerek yansıyor.
Aslında Çin’den, ABD’den ve Rusya’dan ümidi kesmiş, Avrupa’ya bakıp duruyorduk.
Onu da gördük. Filistin sınavından sonra güvenebileceğimiz tek şeyin kendimiz ve
geliştirebileceğimiz dayanışma olduğunu gördük. Bunun alanları da daralıyor gibi
görünebilir. Ama kapkara bulutların ardından çıkıveren güneş gibidir dayanışma.
Başka çaremiz yok.