13. BIFED - Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali

2026
Son Başvuru Tarihi: 1 Nisan 2026

Bozcaada Belediyesi
Bozcaada, Çanakkale
Tel: +90 541 534 20 59
bifed.org
info @ bifed.org







BIFED ödülleri sahiplerini buldu: Fethi Kayaalp Büyük Ödülü, “Güneşin Bedeli” belgeseline verildi

13'üncü Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali’nin (BIFED), düzenlenen ödül töreniyle sona erdi. Bu yıl 70’ten fazla ülkeden 600’ü aşkın filmin başvurduğu festivalde Fethi Kayaalp Büyük Ödülü, Jérôme le Maire’in yönettiği “Güneşin Bedeli” belgeseline verildi.

Bozcaada’da 7-11 Ekim tarihleri arasında düzenlenen 13. Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali’nde (BIFED) ödüller törenle sahiplerine verildi. Bu yıl “Hesap verme sorumluluğu” temasıyla düzenlenen festivale 70’ten fazla ülkeden 600’ü aşkın film başvurdu. Ön jürinin değerlendirmesi sonucunda uluslararası yarışma kategorisinde 10, Gaia Öğrenci Belgeselleri kategorisinde ise 7 film yarıştı. Panorama ve özel gösterim kategorilerinde yer alan belgeseller yarışma dışında izleyiciyle buluştu.

Festivalin kapanış töreninde, Fethi Kayaalp Büyük Ödülü, Madam Melpo Ödülü, Naci Güçhan Ödülü ve En İyi Müzik ve Ses Tasarımı Ödülü sahiplerini buldu.

Festival yönetmeni Petra Holzer, kapanış konuşmasında 10 Ekim 2015’te Ankara Garı önünde düzenlenen barış mitingine yönelik saldırıda yaşamını yitirenleri andı. Holzer, şunları söyledi: “BIFED’in 13’üncü yılını neredeyse geride bırakıyoruz. Açılış konuşmamda Gazze savaşının başlamasının acı yıl dönümünü anmak durumunda kalmıştım. Bugün takvime baktığımızda, hatırlamamız gereken bir başka acı yıl dönümüyle karşılaşıyoruz. On bir yıl önce, farklı sivil toplum kuruluşlarının, sendikaların ve siyasi partilerin katıldığı barış mitingi, Ankara Garı’nda gerçekleştirilen intihar saldırısıyla hedef alındı. Barış ve dayanışma çağrısı yapmak için bir araya gelen 109 kişi hayatını kaybetti. Çok daha fazla insan yaralandı ve bütün bir ülke travma yaşadı. Keşke sizlerle daha güzel bir yıl dönümünü paylaşabilseydim. Ne yazık ki tam da bu nedenle, siyasetçilerin ve şirket çıkarlarının hesap verme sorumluluğunu sorgulamayı sürdürmeliyiz.”

Festivalin uluslararası yarışma kategorisinde Fethi Kayaalp Büyük Ödülü, yönetmen Jérôme le Maire’in “Güneşin Bedeli” filmine verildi.

Jüri, filmin Bozcaada’nın metalaştırılmasına karşı mücadele eden Fethi Kayaalp’in duyarlılığıyla örtüştüğünü belirterek, “Belgesel; insanları, onların tarihlerini ve yaşam alanlarını ilerlemenin bedeline dönüştüren hiçbir dönüşümün gerçekten sürdürülebilir olamayacağını güçlü biçimde hatırlatıyor” ifadelerini kullandı.

Ödül, yönetmen adına Bozcaada Belediye Başkanı Yahya Göztepe tarafından teslim alındı.

Festivalde üçüncü kez verilen En İyi Müzik ve Ses Tasarımı Ödülü de “Güneşin Bedeli” belgeseline verildi.

Jüri, filmin müziklerinin anlatıyı güçlendirirken belgeselin öznelerinin önüne geçmediğini belirtti. Ruben de Gelsel’in bestelerinin filmin geçtiği coğrafyayı ve insanlarını duyarlılıkla ele aldığı ifade edilen gerekçede, müziklerin yapıma hem görkemli bir boyut hem de samimiyet kattığı vurgulandı.

Öğrencileri belgesel sinema ve ekoloji alanında üretime teşvik etmek amacıyla düzenlenen Gaia Öğrenci Belgeselleri kategorisinde Naci Güçhan Ödülü, Violeta Mora’nın yönettiği “Oscurana” filmine verildi.

Jüri, filmin ekoloji ve göç temalarını bütüncül biçimde ele aldığını, özgün yaklaşımı ile ses ve görüntü kullanımındaki yenilikçi ve cesur anlatımı nedeniyle ödüle değer görüldüğünü açıkladı.

Festivalin Madam Melpo Ödülü, Gael Kamilindi ve François-Xavier Destors imzalı “Didy” belgeseline verildi.

Jüri, filmin aidiyet, kimlik, hafıza ve yerinden edilme temalarını ele aldığını belirterek, yönetmenin annesinin izini sürdüğü kişisel yolculuğun hafızayı bir direniş eylemine dönüştürdüğünü ifade etti.

Ödül töreninde konuşan Bozcaada Belediye Başkanı Yahya Göztepe, festivalin 13 yıldır sürdürülmesinin önemine değinerek organizasyonda emeği geçenlere teşekkür etti.

Göztepe, “Yine çok güzel bir BIFED yaşadık. Bu yıl on üçüncüsünü gerçekleştirdik. Öncelikle Petra, Ethem abi ve Nigar Hanım olmak üzere bütün emeği geçenlere çok teşekkür ediyorum. Yediden yetmişe, bize yakışır biçimde konukseverliğini gösteren Bozcaada halkına çok teşekkür ediyorum” dedi.

Festivalin gelecek yıllarda da devam edeceğini belirten Gözdepe, “Bozcaada’da bu işi, bu bayrağı alıp devam ettirecek çok Mehmetler, Ahmetler, Adalar, Rüzgârlar, Poyrazlar, Talyalar, Denizler ve Veliler var. Biliyorum, bu iş onlarla birlikte hep devam edecek” ifadelerini kullandı.

Festival Koordinatörü ve İstanbul Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Ethem Özgüven, kapanış konuşmasında Türkiye’deki gelir dağılımı, adalete erişim, iş cinayetleri ve toplumsal eşitsizliklere ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Özgüven, şunları söyledi: “Ülkelerin gelişmişliği maddi zenginlikle değil; gelir dağılımındaki adaletle, vatandaşların eğitime, sağlığa ve adalete erişimiyle, mutlulukla ve güvenle ölçülüyor. Böyle bakarsak 21’inci yüzyılda dünyanın neredeyse hiçbir yeri gelişmiş değil. Ama elbette biz, son çeyrek asırda çok hızlı biçimde en altlara indik. Jet hızıyla… Bu inişin somut sonuçlarından bir kısmını paylaşmak isterim: Trafik kazaları, hırsızlık, iş cinayetleri, kadın ve çocuk cinayetleri… Bunlarda dünya birincisi değilsek Avrupa birincisiyiz.”

Bozcaada’daki mevsimlik işçilerin yaşam koşullarını eleştiren Özgüven, adadaki ekonomik imkânlarla işçilere sunulan koşullar arasındaki eşitsizliğe dikkati çekti.

Özgüven, “Kolunuzu biraz geniş açsanız dünyanın her yanını gezmiş, her şeyi bilen, katalogdaki tek bir kelime hatasını veya beş dakikalık bir gecikmeyi sorun eden, çok ciddi varlık sahibi kimselerden, büyük kurum yöneticilerinden birine çarparsınız. Bu güzel adada mevsimlik işçilerin kalabileceği insani bir mekânın, bir odacığın ve bir duşun hâlâ yapılmamış olmasını da bu eksiklere ekleyebilir miyiz” diye konuştu.

Konuşmasının sonunda Bozcaada’da çalışan bağ ve zeytin işçisi bir kadınla karşılaşmasını anlatan Özgüven, adanın turistik görünümünün arkasındaki emek koşullarını gündeme getirdi.

Özgüven, şöyle konuştu: “Bağ ve zeytin emekçisi kadınlardan biri, feribot beklerken kafenin önünde yere oturmuştu. Siyah zeytin ve ekmek yiyordu. ‘20 yıldır bu adaya geliyorum. Bağ, iskele; bağ, iskele’ dedi. Turistlere döndü ve şunu sordu: ‘Bu ada güzel mi?’ Ben de yazımı bununla bitireyim. Çünkü bu adada sevgiyle ve sonsuz bir takdirle baktığım grup, bu bağ ve zeytin emekçileri. Bu ada gerçekten güzel mi?”

10.10.2026






BIFED 2026 başvuruları açılmış!

Empati, eşduyum ya da duygudaşlık; bir başkasının duygularını, içinde bulunduğu durum ya da davranışlarındaki motivasyonu anlamak ve içselleştirmek demektir.

Bugün ben Filistin’de, Kongo’da, Sudan’da, İran’da, Yemen’de, Uganda’daki katliamlar karşısında, empati yeteneği olan biri olarak (ayıptır söylemesi) empati yeteneği olmayan birine oranla, belki on saniye bekleyerek bifteğimden bir lokma alıyorumdur. Bundan başka bir fark yok. Tüm bu korkunç dünyayı her akşam oldukça rahat bir koltuktan izliyorum.

Yakın dövüş sporlarında, alınan darbelerin etkisini azaltmak için çok yoğun bir şekilde örneğin bacaklar, örneğin dizden aşağısı, sert zeminlere veya maddelere defalarca vurulur. Bizim görmekten bile acı duyacağımız vuruşlara o bacaklar, o mide bölgesi, o çene rahatlıkla dayanır, hatta acımaz bile bazen. Bu çok açık bir “duyarsızlaştırma” sürecidir. Toplumun çok yoğun tükettiği ana akım medya ve sosyal medya da kazara falan değil, tıpkı vurucu, kırıcı sporlarda olduğu gibi, tam da amacı bu olduğu için bizi duyarsızlaştırır ve empati hissini yok eder. Hem sert sporlarda hem de toplumlarda duyarlılık ve empatiyi azaltmak için kullanılan bu yöntemin en önemli özelliği sürekli, ara vermeden yapılması gereğidir. Bu duygusal yorgunluk toplumda çok ciddi hasarlar yaratır. Yaratıyor.

Monokültür tarımın temel özellikleri şöyledir: İşte on bin dönüm arazideki tüm ağaçları köklersin; tüm dereleri, çukurları dozerle doldurursun; tüm çalı, taş duvar gibi geçmişe ve coğrafyaya ait “engelleri” yok edersin ve dümdüz, engellerinden arınmış bir dev toprak alan elde edersin. Buraya “çok yüksek verimli”, “hibrit” mesela mısır dikersin, soya da olur; sonra gereken tüm kimyasal gübreleri ve pestisitleri boca edersin. Sonunda elde ettiğin çok yüksek verimli mısırı, üzümü, soyayı, çok az emek ve insan gücü gerektiren, tekerlekleri iki insan boyunda dev makinelerle toplarsın. Buraya kadar her şey iyi görünür. Ama iyi olan hiçbir şey yoktur.

Bu engelsizleştirme, düzleştirme sürecinde tarım yaptığınız alan; kuşların, böceklerin, memelilerin sığınacağı yaşam alanlarını, tüm biyotayı, ekosistemi, biyoçeşitliliği yani yaşamı yok etmekle kalmamıştır. Bu mısıra ya da yoncaya ya da soyaya attığınız pestisitleri, örneğin Mississippi Nehri yağmurlarla Meksika Körfezi’ne taşır ve buraya akan zehir dünyadaki en büyük cansız okyanus alanını oluşturur. Meriç Nehri de pirince, ayçiçeğine atılan zehri, tekstil fabrikalarının kimyasalına karıştırarak Marmara’ya ulaştırır, Marmara’yı öldürür. Yani bu tekleştirme; tarımda, doğada, sosyal yapıda her yere uzanan bitimsiz hasarlar ve ölüm yaratır. Üstüne, ürettiğiniz bu ürün de zehirli ve kötü, zararlı bir besindir. Bunu yiyenler de sağlık sektörünü kalkındıran önemli müşteriler olur. Hastalanırlar. Tarımdaki bu yaklaşım bedenlerimizi hasta eder, aynı hastalıklı yaklaşımlar sonucu toplumlar da hastalanır ve bugün olduğu gibi örneğin ırkçılık olarak ortaya çıkar.

Toplum hastalanmıştır. Doğa hastalanmıştır. Atmosfer hastalanmıştır. Okyanus hastalanmıştır. Doğayı, kenti her geçen gün daha hasta eden ortamı da kapitalizm beslemektedir. Kaynakların; özellikle bu kaynakların doğal sahipleri olan yoksul kalabalıklarca korunamayan, kamusal, herkese ait, tüm dünya insanlığına ait stokların, (örneğin balık ve altın) acımasızca ve her türlü geleceğe dair endişeden sıyrılmış zalimane tüketimi yoksunluk ve yoksulluğu arttırır. Günümüzde belli ortamlarda bu durum bir grup yoksulu o kadar çaresiz bırakır ki onlar da bulabildikleri her yöntemle, nergis soğanından deniz kestanesine, gergedan boynuzundan köpekbalığı yüzgecine kadar kapitalizmin moda ettiği ve para eden, çığlık atamayan ve kendini savunamayan; bulabildikleri her türlü kaynağı talan etmekteler. Haklı sebepleri var. Evde çocuk aç ve süt bekliyor. Ancak tüm bu aktiviteler; mesela Shell’in Nijerya’daki petrol sızıntısı sonrasında mahvettiği Nijer Deltası; örneğin denizhıyarı tüketildiği için balıkların yok olduğu kuzey Ege; örneğin altın, gümüş, nikel madenlerinden mahvolan Kazdağları; örneğin Meksika Körfezi’ni çöle çeviren BP yangını; örneğin insanların kiralık ev ve güvenli iş bulmakta büyük güçlük yaşadıkları tüm metropoller; Barselona, Lizbon, Berlin, İstanbul… Tüm bunlar çok azalan ve çok adaletsiz dağılan kaynak sorununu derinleştiriyor ve kavga sertleşiyor. Sertleşecek de. Bu gerçek mekânlarda sertleşen koşullar ve yaşam, sanal ortamda daha da sertleşerek yansıyor.

Aslında Çin’den, ABD’den ve Rusya’dan ümidi kesmiş, Avrupa’ya bakıp duruyorduk. Onu da gördük. Filistin sınavından sonra güvenebileceğimiz tek şeyin kendimiz ve geliştirebileceğimiz dayanışma olduğunu gördük. Bunun alanları da daralıyor gibi görünebilir. Ama kapkara bulutların ardından çıkıveren güneş gibidir dayanışma. Başka çaremiz yok.

Filmlerinizi bekliyoruz.

BIFED ekibi