Ziya ÖZTAN



Doğum Tarihi - 1946, Batman
Adresi - TRT İstanbul Televizyonu, Drama Programları Müdürlüğü

TRT Ankara Televizyonunda Yönetmen olarak çalışmaktayken, İstanbul Televizyonuna geçti. TRT'nin ve Türk sinemasının "En"lerine imza attı. En büyük prodüksiyonlar, en kalabalık sahneler, en çok personel ile film çekme fırsatını yakaladı. Türk Tarihinin önemli zaman dilimleri ve olaylarını dramatik bir dille çekti. Ateşten Günler ile başlayan bu tarih çalışmaları Cumhuriyet ile bitmedi. Halen üzerinde çalışılan devam niteliğinde projeler var.

Türk insanı için önemli olan Atatürk ve İnönü'yü filmlerinde canlandırdı, Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyetin İlanı veya devrimlerin anlatımı için çok eleştiri aldı. Abdülhamit Düşerken filminin çekimleri sırasında rahatsızlandı ve çekim sırasında kalp ameliyatı olmak zorunda kaldı.

YÖNETMEN FİLMOGRAFİSİ
Baharın Bittiği Yer

Bugünün Saraylısı - 1985
Türkiye Yazarlar Birliği Ödülü. 1985
4. Ankara Film Festivali, Televizyon Ödülü. 1991

Ateşten Günler - 1987
Cahide - 1989
Kurtuluş - 1996
Cumhuriyet - 1998

Abdülhamit Düşerken - 2002
40. Altın Portakal Film Festivali. 2003
En İyi Sanat Yönetmeni : Mustafa Ziya ÜLKENCİLER
En İyi Müzik : Timur SELÇUK
En İyi Kurgu : Hasan BEKTAŞ
En İyi Kadın Oyuncu : Meltem CUMBUL
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu : Aytaç ARMAN
Dr. Avni Tolunay Jüri Özel Ödülü : Abdülhamit Düşerken / Ziya ÖZTAN

YÖNETMENLİĞİNİ YAPTIĞI BELGESEL FİLMLER
Türk İktisat Kongresi
Bağdat Demiryolu
Anadolu'nun Eski Uygarlıkları



Tarihi filmlerin unutulmaz yönetmeni Ziya Öztan...
O, yakın tarihimizi anlatan filmlerin usta yönetmeni. Atatürk, İnönü gibi kişilikleri canlandıran, onlara yüksek siyaset kadar aşkı da, gündelik insan hallerini de yeniden yaşatan kişi. 28 yıllık TRT'ci.

İttihat ve Terakki, Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet'in ilk yılları derken, şimdi de Abdülhamid Düşerken adlı sinema filmiyle karşımızda. Abdülhamid Düşerken bir sinema filmi ancak yine TRT destekli, bir milyon dolar gibi yüksek bütçeli bir film. İkinci Meşrutiyet'in ilanıyla başlıyor, Abdülhamid'in tahttan indirilişini, 31 Mart olaylarını ve Hareket Ordusu'nun İstanbul'a gelişini büyük bir aşk hikayesi üzerinden anlatıyor. Ziya Öztan bunu hep yapıyor. Üstelik, severek, heyecan duyarak. Yine de bu tarihi film işinin ihale gibi üzerine kalmasından azıcık şikayetçi. Olsun. O artık günümüze gelmek; içinde fes ya da kaftan geçmeyen, kameranın platolara hapsolmadığı güncel bir aşk hikayesi çekmek istese de, bu hafta Albüm'e konuk olmasının nedeni, Abdülhamid Düşerken'le birlikte ‘‘tarihi filmlerin unutulmaz yönetmeni’’ olması...

1946 yılında, babasının askerlik görevi nedeniyle Batman'da, üç erkek kardeşin ortancası olarak dünyaya gelir. Ama birkaç yıl sonra Mudanya'ya taşınacakları için, Batman'dan hatırladığı sadece babasının at üzerindeki görüntüsüdür. Çocukluk anılarını asıl belirleyen şey Mudanya'da tanıdığı deniz ve limana gelip giden gemiler olur. Belediye Sineması'nda seyrettiği ilk filmi de unutamaz; Samson ve Dalila. Ama ikincisi, yani küçük bir çocuğun kasabadan kaçışını anlatan film, o yıl Mudanya'daki çocukların çoğunun limanda demirli gemiye doluşmasına neden olacaktır. Kasabadan kaçmaya kalkanlar arasında Ziya Öztan da vardır ya, beceremez, toparlanıp ailelerine teslim edilirler. Zaten hemen ardından denizi uzun zaman göremeyeceği yerlere taşınır ailesi. Liseyi Gaziantep ve Malatya'da okur, Ankara'da tamamlar.

Cumhuriyet'in ilk yıllarının son rüzgarlarına yetişebilen şanslı kuşaktandır. Bu yüzden taşra liselerinde idealist edebiyat hocalarının eğitiminden geçer. O yıllarda Gaziantep'te ya da Malatya'da herhangi bir lise öğrencisi, bütün klasikleri hatmetmektedir. Bugünkü kuşakların bunu anlaması mümkün değildir ama onlar için çok sıradan bir durumdur bu, olması gereken. İlk edebiyat yazısı Varlık'ta yayımlandığında henüz 16 yaşındadır.

Sonra Mülkiye'ye girer. Siyasal Bilgiler Fakültesi, sadece eğitim açısından değil her türlü düşüncenin hiçbir sertlik gösterisi olmadan konuşulabildiği, ‘‘diyaloglu ayrılıklar’’ın yaşandığı kantin dünyası açısından da caziptir. Mahir Çayan'lı, Hüseyin Cevahir'li, Abdülkadir Aksu'lu ve İstemihan Talay'lı Mülkiye döneminde, Dev-Genç üyesi olarak soldaki yerini alır. Ama mesela Hüseyin Cevahir'le paylaştığı bir şey de edebiyattır; birlikte Yordam dergisine yazı yazarlar. Onun ölmeden önceki son çalışmasının, Fazıl Hüsnü Dağlarca üzerine olduğunu hatırlar.

BERGMAN'IN ŞATOSUNDA BULAŞIKÇI
12 Mart olduğunda, Berlin'de ‘‘Osmanlı Ekonomisi’’ doktorası yapabilmek için bulaşık yıkamaktadır. 2,5 yıl sonra Türkiye'ye döner. Askerlikten sonra bir yıl kadar da İsveç'te bulaşık yıkar, o dönem yurtdışına okumaya giden pek çok Türk'ün geçtiği Restoran Aten'de. Bir Türk'ün işlettiği bu restoran Ingmar Bergman'ın film çektiği şatonun altındadır, ancak onun sinemayla bir ilişkisi yoktur henüz. Mülkiye'deyken Melih Aşık'la kurdukları ‘‘İsveç'e sinema okumaya gitme’’ hayalleri dışında...

Döndüğünde bir mülkiyeli olarak fazla bir seçeneği yoktur: Ya memur olacak, ya politikaya atılacak ya da basın sektörüne girecektir, Hasan Cemal, Tuğrul Eryılmaz, Melih Aşık, Okay Gönensin, Cengiz Çandar gibi dönem arkadaşlarını takip ederek. Devleti yönetmeye pek merakı yoktur; Varlık Özmenek ve Melih Aşık'la birlikte çalıştığı Yenigün gazetesindeki işinden para kazanamayınca, TRT sınavlarına girmeye karar verir. 1975'te sınavı kazandığında, hayatında hiç montaj masası görmemiştir ama orada iyi bir ekiple çalışıp, sıkı bir eğitimden geçer.

‘‘Tarihi filmlerin unutulmaz yönetmeni’’ olması, biraz tesadüfler sonucudur galiba. Doktora tezi konusu olarak Osmanlı Ekonomisi'ni seçmesi, TRT'deki ilk belgeselinin Bağdat Demiryolları üzerine olması, buna Anadolu'nun eski uygarlıklarını anlatan belgeselle devam etmesi gibi. Köklerini araştırmaya olan merakının da etkisi vardır bunda elbette. Kuşak arkadaşları gibi ilk bağımsızlık savaşı olduğu için Kurtuluş Savaşı'nı çok sevmiştir. O ayrıca, onca yıl bu savaş üzerine tek film yapılmamasına da çok şaşırır.

Oysa Osmanlı ve Cumhuriyet'in kurulduğu yıllar, alabildiğine sinematografik, müthiş bir görsel malzeme bırakmıştır geriye, bunların gün ışığına çıkmamış olması hüzün verir. Ama bakın, Kurtuluş Savaşı'nın hiçbir görsel malzemesi kalmamıştır geriye. O bildiklerimiz Mustafa Kemal'in sonradan çektirdikleridir. Hep ‘‘üniformam bile duruyor, şunun filmini çekmeyecek misiniz, ben de giyer oynarım’’ deyip durmuştur ama... Öztan, bu şaşkınlıkla başlar dönem filmleri yapmaya.

KOL SAATİ UNUTULURSA!
Türk İktisat Kongresi ve Basın tarihi belgesellerini, dramatik bir belgesel olarak kendi yazıp çektiği İttihat Terakki izler. Ardından Bugünün Saraylısı, Ateşten Günler, Cahide gelir. En çok 12 Mart ve 12 Eylül'ü bütünleştirerek anlattığı Baharın Bittiği Yer'i sever. Sonra Kurtuluş ve Cumhuriyet'e gelir sıra. Zor bir iştir aslında giriştiği. Hem dönem filmleri kostümler, olayların örgüsü, kadronun büyük, maliyetin yüksek olması nedeniyle zordur; hem de ele aldığı dönemler çok tartışmalıdır.

Bol bol tartışılır da. Mesela Cumhuriyet, bir filmden çok ‘‘inkılap tarihi dersi’’ne benzetilir. Didaktik yanı biraz ağır basmıştır gerçekten. Kendisi de zaman zaman ‘‘hocalık damarım fazla mı kabardı’’ diye düşünür, yıllardır sinematografi dersi vermesine ama bir öğretmen olamayacak kadar sabırsız olmasına rağmen. O da bilir sinematografiyi kullanarak daha etkileyici şeyler yapabileceğini. Ancak, kimsenin el atmadığı, öyle boş alanlardır ki bunlar, ‘‘o zaman ne olmuştu’’yu doğru düzgün anlatma çabası ağır basar. Yine de hakkını yememek gerekir; en azından bugüne kadar bize okutulan tarihten farklıdır onun dersleri. Ama o biliyordur ki, bu ülkede resmi tarih tacirleri olduğu gibi, gayri resmi tarih tacirleri de vardır. ‘‘Ben bu savaşı seviyorum, cumhuriyetin bir toplumu çağdaş dünyaya yönlendirmesinin heyecanını yaşıyorum. Gördüğümü de çekeceğim’’ der.

Ve başı bir kasabaya girerken, sonu daha önceki kasabadan çıkamayacak kadar uzun film konvoyları, binlerce figüran ve kostümle cebelleşerek geçer meslek hayatı. Mesela beş bin televizyon antenini kaldırmak gerekir, 4999'unu kaldırır, birini unutursa, hiçbirini kaldırmamış gibi eleştirilebilir; ya da beş bin atlıdan birini oynayan figüran son model saatini kolundan çıkarmamışsa, filmin en güzel sahnesi çöpe gider, olsun.

Tarihi film çekmek, o dönemin sokaklarını bir bir yeniden yaratmak çok heyecanlıdır da, bir yandan da sinemacılığı sınırlayan bir şeydir. Kamerayı istediğin yana özgürce çevirememek; her yanda tarihi dokuyu mahveden bir bina, direk vesaire olduğu için, platolara hapis olmak demektir. Bu yüzden, böyle filmler çekerken, bir yandan ‘‘kendi sinemacılığının hakkını kendi yer.’’ Tamam severek yapar bu filmleri ama üzerine ‘‘ihale’’ gibi kaldığını da düşünmeden edemez. Bu yüzden her seferinde, ‘‘tamam, bir daha dönem filmi yok’’ der, olmaz. Yani olur; Ateşli Günler'i çekince, Kurtuluş'u çekmekle yükümlü hisseder. Kurtuluş bitince Cumhuriyet projesi doğar. Doğrusu ona da son demiştir ama... Ardından Abdülhamid Düşerken gelir.

ARTIK FES GÖRMEK İSTEMİYOR
Bugüne kadar tarihi olaylarla ve görüntülerle kendini sınırlı hissetmiştir ya, Türk edebiyatının en önemli romancılarından sayılan, ancak yeterince tanınmayan Nahid Sırrı Örik'in Sultan Hamid Düşerken adlı romanından uyarladığı bu filmi çekerken onu rahatlatan, Örik'in yıllar önce çözdüğü şey olur: Romanda üç önemli karakter kurmacadır. Bu nedenle Abdülhamid Düşerken, TRT için daha önce çektiği belgesel yanı ağır basan dramatik kurgulu filmlerden farklı olarak, daha bir ‘‘sinema’’ olur. Nahid Sırrı Örik, ilginç bir yazardır ona göre, insanın gölgeli yerlerinde dolaşan, iç fotoğraflarını başarıyla çeken. Abdülhamid ise yakından tanındığında, sadece tipik bir Doğu padişahı olmayan ilginç bir kişilik. Hiçbir şeyin ak ya da kara olmadığı gerçeğinden yola çıkar yine; gri tonlar içinde, tarihle hesaplaşma derdi olmadan, insanların dönemleri aşan duyarlılıklarını ele alır. 1908-1909 gibi, yeni çağın belirlendiği sivri yıllarda, insanların duyarlılıkları da öyledir, iktidar hırsları, tutkuları, aşkları, sevişmeleri, ihanetleri de çok farklıdır. Bunlar şimdi onun objektifinden, sinemalardadır.

Ziya Öztan, bir kez daha ‘‘bu son dönem filmi’’ diyor, muzipçe ‘‘ben cezalı mıyım yahu?’’ diye sorarak. Fes mes görmeyeceği, kamerasını istediği yöne özgürce çevireceği, ‘‘güncel’’ bir aşk hikayesi çekmek istiyor. ‘‘Artık günümüze geleyim’’ diyor ama düzeltelim: O filmleri dün için değil, yarına kalsın diye çekti. Yani yarını bırakıp, bugüne gelmesi gerekiyor.

Emel ARMUTÇU
hurriyetim.com.tr




Kaynak
Türk Sineması Veri Tabanı
Internet Movie Database