Yapım Tarihi - 1974
Süre - 01:24:00
Formatı - Uzun Kurmaca, Renkli, Türkçe, 35mm
Film
Yönetmen - Ömer Kavur
Yapımcı - Necdet Barlık
Duran Tantekin
Senarist - Ömer Kavur, Turgut Özakman
Hikâye (Eser) - Refik Halit Karay
Müzik - Arif Erkin
Görüntü yönetmeni - Renato Fair
Stüdyo - İpek Film
Oyuncular
Serdar Gökhan
Necla Nazır
Bilal İnci
Mahmut Hekimoğlu
Nubar Terziyan
Renan Fosforoğlu
Osman Alyanak
Güzin Özipek
Atilla Ergün
Necati Er
Zeki Alpan
İsmail Hakkı Şen
Osman Çağlar
Ahmet Turgutlu
Müşerref Çapın
Arzu Akay
Nermin Özses
Niyazi Er
Mehmet Özekit
Refik Halit Karay'ın Memleket Hikayeleri (1919) eserinde yer alan Yatık Emine
adlı öyküsünün sinema uyarlamasıdır.
Emine, adı fahişeye çıkmış genç ve güzel bir kızdır. Zavallı kız, vilayet
tarafından Anadolu'nun küçük bir köyüne sürgün edilir. Vali, kıza kalacak bir ev
bulsa da, evin sahibi kızın güzelliğine dayanamayıp kıza tecavüz etmeye kalkınca
kız evden dövülerek kovulur. Hastanede iyileştikten sonra kalacak yeri olmayan
kıza tek yardım eden kumandan olur ve kızı kirayı kendisinin ödeyeceği bir eve
yerleştirir. Emine, geçinebilmek için iş arasa da kimse ona yardım eli uzatmaz.
Tek yardım eden hastabakıcı Server olur. Bu yüzden de kısa zamanda başka bir
yere sürgün edilir. Kumandan da kasaba dışına çıkınca yalnız kalan Emine çektiği
zulme daha fazla dayanamaz.
Meral Taygun, Ayla Algan, Suna Selen ve Necla Nazır'la yapılan deneme çekimleri
sonunda Emine rolü Nazır'a verildi.
Ömer Kavur tarafından yazılan ilk senaryonun sansürden geçmemesi üzerine, Kavur
ile Turgut Özakman, yeni bir metin hazırladılar. Bu süreçte Karay'ın öyküsünde
yer alan bazı kesimler çıkarıldı, buna karşılık bazı ekler yapıldı.
Filmdeki giysiler Reşat Ekrem Koçu tarafından bizzat çizildi.
Milliyet 13 Şubat 1989
Yatık Emine
Ömer Kavur‘un 1974 yılında çektiği, ilk uzun metrajlı filmi “Yatık Emine“nin
başarısı nereden geliyor dersiniz? Bunda kuşkusuz çok erken kaybettiğimiz,
Paris’te ciddi sinema eğitimlerinden geçen ve sinemamızın en özgün isimlerinden
birisi olan Ömer Kavur‘un katkısı yadsınamaz muhakkak. Ancak ben özellikle iki
etkiyi vurgulamak istiyorum : Bunlardan ilki, filmin öyküsünün büyük öykü yazarı
Refik Halid Karay‘ın o muazzam Türkçesi ile yazdığı “Memleket Hikayeleri“nden
alınması, ikincisi ise ilk filmi olmasına karşın, “Emine” rolünün hakkını tam
manası ile veren Necla Nazır‘ın o büyük oyunculuğu.
Refik Halid Karay, 1888 yılında İstanbul’da doğar. Maliye Nezareti’nde
çalıştıktan sonra, kendisini daha çok edebiyata verir. Servet-i Fünun ve
Tercüman-ı Hakikat‘ta yazıları çıkar önceleri. Özellikle Kurtuluş Savaşı
sonrasında 150’likler arasında sayılmasına neden olan iki önemli özelliği daha
vardır. Bunlar, Posta ve Telgraf Umum Müdürlüğü yapması, ki Kurtuluş Savaşı’nın
en mühim iletişim aracı telgraflardır, diğeri ise Milli Mücadele sırasında
Alemdar, Sabah ve Peyam-ı Sabah gazetelerinde “Kirpi” müstear namıyla yazdığı
Kurtuluş Savaşı aleyhtarı yazılarıdır. Karay, yeni bir savaştan ümitsizdir.
1922’de, yurtdışına sürgüne gönderilir. Bu onun ilk sürgün hali değildir
aslında. Daha önceki tarihlerde de, İttihat-ı Terakki iktidarı döneminde
imparatorluğun muhtelif yerlerine, Sinop’a, Çorum’a sürgüne gönderilmiştir. İşte
“Memleket” ve “Sürgün Hikayeleri” bu zoraki ikâmet hallerinin tezahürüdür.
150’likler arasına katılarak, ki bunlar arasında çok sevdiği filozof Rıza Tevfik
de vardır, Halep ve Beyrut’ta uzun süre ızdıraplı sürgün günlerini yaşar. Ne var
ki, sürgün yıllarında Cumhuriyet inkılaplarına ve idaresine sadık olduğunu her
mecrada belirtmekten yüksünmemiştir.
Atatürk de en sevdiği yazarlar arasında hep Refik Halid Karay‘ı saymıştır. Oysa,
özellikle Refik Halit Karay‘ın sürgün döneminde yazdığı “Deli” isimli eserini,
kendisi aleyhineymiş gibi gösteren kişilere Atatürk katılmaz, hikayenin güçlü ve
gerçekçi yerleri olduğunu belirtir. Atatürk hayattayken çıkarılan afla yurda
döner. Gazi‘nin ölümünden sonra da hep olumlu konuşur onunla ilgili, bu özünde
fikrinden dönmek değil, gerçek bir samimi hissin yansılarıdır, şöyle belirtir:
“…yabancı illerde, bana değil, en inatçı ve geri kafalı bir muhalife bile
Atatürk, Türk olmanın gurunu zorla taşıttı ve onu gönderdiği gurbette, gurbetten
çok fena olan mili miskinlikten kurtardı. Ben o milli gururla yaşadım ve belini
doğrultmuş vatanıma o sayede beli bükülmemiş, dinç ve şevkli döndüm.”
Gazetecilik yapmaya ve edebi eserler yayımlamaya devam eder. Çete, Sürgün, İki
Bin Yılın Sevgilisi, Bugünün Saraylısı isimli eserleri filme alınır.
Bu denli eserlerinin sinema ya da dizilere konu edilmesinin sebebi,
eserlerindeki gözlem gücünün, tıpkı bir kamera gibi oldukça gerçekçi şekilde
yazıya nüfuz edebilmesindeki maharetidir. Hiçbir ayrıntı, yazı merceğinden
sıyrılmaz. Anadolu insanını, hiçbir kayıt altında olmaksızın, tam bir dil
zenginliği içinde, oldukça akıcı bir üslupla yansıtır eserlerine. “Yatık Emine”
filminin sinemamızın en beğenilen yapımlarından biri olmasının nedeni, gerek
anlatım dilinin sadeliği, gerekse gerçekçiliğinden asla ödün vermez, muhalif bir
yaklaşımla içeriğin doldurulmuş olmasında olduğunu kabul etmek gerek. Refik
Halid, tam bir yazı emekçisidir bunun yanı sıra. Döneminde bir çok yazar,
sözgelimi bir Yahya Kemal, Yakup Kadri, Memduh Şevket Esendal, Hamdullah Suphi
Tanrıöver büyükelçilik ya da mebusluk görevleri nedeni ile başka işlerle de
geçimlerini sağlar ve meşgul olurlarken, Refik Halid, sürgün sonrasında da,
Aydede, Tan gibi gazete ve dergilerde düşüncelerini, roman tarzı eserlerini,
sadece yazmak eylemiyle sunmaya devam etmiştir.
“Yatık Emine” öyküsü, 1919 yılında yazılmış. Filmi izleyenler bilirler, zaman ve
mekân tam olarak belli değildir. Hikaye’de, Ankara’ya yakın bir kasabadan
bahsedilir. Ancak filmde bir kasaba ismi de sunulmaz izleyene. Oldukça kasvetli,
kendi içine kapanık, sathi bir ahlak prensibi ile hareket eden kasaba ahalisi
yansır kâh kahvede, kâh düğünde. Buradan hareketle kasabanın çeşitli yönleri ile
tipolojisini çıkartmak mümkün. Jandarma Komutanı Sabri’yi (Mahmut Hekimoğlu)
ailesi ile yazışırken görürüz ilkin. Sonra odaya jandarma eşliğinde çok hoş bir
bayan gelir. Emine (Necla Nazır) hakkında sadece sürgüne geldiği ve “kötü kadın”
olduğu ilk bilgileri sunulur. Gerek öyküde, gerekse filmde Emine’nin geçmişini
bilmeyiz, esasında bilmemiz de çok gerekmez. Emine, hep başı öne eğik, söyleneni
hep kabullenen yapısı ile ezilen kadın figürünün somut bir örneği olarak
karşımızdadır. Sabri, Emine’nin kadınlar koğuşuna götürülmesi emrini verir. Ne
var ki, Emine’nin erkekleri baştan çıkarttığını düşünen kadın mâhkumlar
öldüresiye döverler Emine’yi.
Kaymakam’ın (Renan Fosforoğlu) talimatı ile bu kez memurun odasında ev hizmeti
görmesi karşılığı yerleşmesini söyler. Ancak bu kez ihtiyar adamın tecavüz
girişimine maruz kalır. Fakat, büyük bir önyargı vardır ona karşı, mağdurken
suçlanan olur bu kez de. Yine erkeklere musallat olduğu iftirası atılır onu
döven mahalleli tarafından. Yara bere içerisinde götürüldüğü hastane, ne de
hazin tablolar sunar bize. Hastanede, Emine’ye yatağı, ölen bir kişiyi yataktan
kaldırarak, o an öldüğünü farkederek verirler mesela. Emine hep susar. Gözleri
tam bir tevekkülün yansımalarıdır. Ağzından hep “şükür” kelimesi çıkar o kısık
ses tonuyla. Buna da şükür, yaşıyordur ya. İlk kez kısmen Jandarma Komutanı
dışında insani yaklaşım ile karşılaşır. O da Gürcü Server (Serdar Gökhan)’dir.
Emine gibi sürgünlerdendir. Server, gerek görüntüsü, gerekse de insani yaklaşımı
ile zaten köy efradından olmadığını hemen hissetirir. Onun da günahı meşrutiyet
yanlısı olmasıdır. Emine’yi tedavi eder, yemek hazırlar, ayı taklidi yaparak
yüzü hiç gülmez Emine’nin yüzünü de güldürmeyi başarır muziplikleriyle. Hatta
doktorla (İsmail Hakkı Şen) konuşarak orada kalmasını da sağlar. Ne var ki, o
herşeyi bilen köy ahalisi buna da tahammül etmezler. Kaymakama çıkarlar.
Jandarma Komutanının yardımı ile şehir dışında bir ev bulunur kendisine. Ancak
ev nasıl bir evdir, düşman başına! Yıkık, virane, tıpkı imparatorluğun son
halleri gibidir bu mekan. Server gelir, eve eşyalar alır, yemekler getirir.
Çalışmaya ihtiyacı vardır Emine’nin. Kimse iş vermez. Adını duyan kapatır
kapıyı. Bir tek Deli Arzuhalci namlı (Bilal İnci) kişi ona şefkatle yaklaşır.
Derdini geçirir arzuhaline. Ancak bürokrasi de kördür ona. Yalnızca bürokraside
Jandarma Komutanı insaflıdır kendisine. Ekmek tarhını verir. Ne var ki, bir süre
sonra sözde ahlâkçılığı ile Osman Alyanak‘ın oldukça kötü bir figürü başarılı
olarak oynadığı fırıncı bu ekmeği de vermez, tarhını keser. O güzel, masumlar
masumu Emine’nin yatıklığı da bu talihinden gelmez mi zaten? Bahtı da yatıktır,
bununla birlikte hakkını da aramaz hiç, boyun eğer hep, başını yana yaslar. Bir
süre sonra bir iftira üzerine, tek dayanağı Server de sürgüne gönderilir.
Jandarma Komutanı’nın ise teftişi çıkar, o da kasabadan ayrılmak durumunda
kalır. Emine artık tek başınadır, açtır. Sonu Türk sinemasının en trajik
filmlerine aday bir sonla biter, acı çok büyüktür.
Herkesin kapıyı kapattığı, o açlıkla boğuştuğu, sanrılı Emine’nin bu halleri bir
yönüyle Norveçli yazar Knut Hamsun‘un “Açlık” romanını da anımsatır, kahramanlar
arasında kimi yönleri ile benzerlik kurmak mümkündür. Yazımın başında belirtiğim
gibi oyunculuklar iyi, ancak bence Necla Nazır sinemamız tarihinin en iyi kadın
rollerinden birisini bu filmdeki performansıyla gösteriyor. Filmin kostümleri de
oldukça gerçekçi. Zaten kostümler konusunda ünlü popüler tarihçilerden Reşad
Ekrem Koçu‘ya danışıldığını biliyoruz. Arif Erkin tarafından yapılan filmin
müzikleri dönemin belirli kısıtlılıkları içinde olsa da, özellikle trajik hali
yansıtan, Anadolu toprağıyla da uyumlu formuyla oldukça başarılı. Tarihsel film
ve eser uyarlamaları konusunda çok da parlak örneği olmayan sinemamızın, eli
yüzü düzgün, başarılı bu filmini, şu ana dek seyretmeyenlerin muhakkak izlemesi
gereken bir yapım, Yatık Emine.
Aynı zamanda, Anadolu gerçekçiliğini ve İstanbul Türkçesini tereddütsüz kabulle
en iyi kullanan yazarını anımsamak için de iyi bir fırsat. Mükerrir sürgün Refik
Halit‘ten, hazin sürgün Emine’ye uzanan seyretme ve okuma süreci olursa çok
büyük bir kazanım içinde olur o kişi. Sürgün ve gurbetin ne olduğunu bilmek
bakımından mesela. Ne diyordu, Sürgün’de Refik Halit, haksız mı? “…gurbetteki
için en büyük azap, tek başına bir otel odasında kapanıp kalmaktır. Pencereden
giren her ses ve her koku eski hatıraları bir sel taşkınlığıyla beyne hücum
ettirir. Neler düşünmezsiniz? …hepsini bütün teferruatıyla, teessür ve
tahassürleriyle, bir nöbet esnasındaki gibi…“