Yapım Tarihi - 2013
Süresi - 01:40:00
Format - Belgesel, Renkli ve Siyah Beyaz, Türkçe, İngilizce
Yönetmen - Batu Akyol
Senarist - Batu Akyol
Görüntü Yönetmeni - Batu Akyol
Kurgucu - Batu Akyol
Yapımcı - Batu Akyol
Yapım Şirketi - Loyka Productions
Dünya Hakları - Loyka Productions
Türkiye’de Caz, caz müziğinin ve müzisyenlerinin Türkiye’deki durumunu, gelişim
evrelerini ve etkileşimlerini Türkiye’nin tarihiyle paralel olarak inceliyor.
2011’de başlayan ve sözlü tarih çalışmasına dayanan belgesel, yaklaşık 50 kişi
ile yapılan röportajlardan derlenmiş. Belgesel, tarihte saklı kalmış gerçekleri
ortaya çıkarmak yerine, var olduğu bilinen gerçeklerin farklı sosyal katmanlarda
nasıl algılandığına dair samimi bir yorumu dile getiriyor.
Türkiye'de Caz - 2013
Türkiye'de Caz Belgeseli, caz müziğinin ve müzisyenlerinin Türkiye'deki
durumunu, gelişim evrelerini ve etkileşimlerini Türkiye'nin tarihiyle paralel
olarak incelediğim bir çalışma olarak özetlenebilir.
İlhan Mimaroğlu’nun 50’lerin sonundaki Caz Sanatı ve Cüneyt Sermet’in 90’lardaki
Cazın İçinden kitaplarının en arka sayfalarında gördüğüm birkaç sayfadan oluşan
“Özet- Türkiye’de Caz” sanırım bu içerik üzerine çalışmam için ilk kıvılcımı
yarattı. Sonrasında Focan ailesi ile yaptığımız sohbetlerde, bu araştırma ve
incelemelerin uzun süredir yapılmak istenen fakat kimsenin el sürmediği bir
proje olarak kaldığını fark ettim. Arşiv kıtlığı olan bir ülkede projeye “Türk
Caz Tarihi” gibi iddialı bir ad vermek, en azından benim haddime değil diye
düşünerek “Türkiye’de Caz” ismine karar verdiğim sözlü tarihe dayanan belgeseli
2011’de çekmeye başladık.
Sözlü tarih çalışmalarının en büyük düşmanının, röportaj yaptığınız insanların
kendilerini anlatırken derin tevazu ile yüksek ego arasındaki çalkantılı denizde
kaybolabilmeleri diye düşünüyorum. Yaklaşık 50 kişi ile gerçekleştirdiğim
röportajlardan derlenen Türkiye’nin caz hikâyesi, kronolojik bir tarih belgeseli
öğelerini yer yer barındırsa da, röportajlarda anlatılanlar ve kişilerin
yaklaşımları nedeniyle, bu çalışmayı "caz müziğinin Türkiye’ye etkisi" olarak
görmeye başladım. Bu etkiyi sosyolojik bir gelişim sürecine bağladığınızda,
evreler geçiren yapısı kolaylıkla fark ediliyor. Sürecin içinde siyasi
manevralar, taklitçilik, Özgün atılımlar, teknik gelişim, sosyal algı, yön
verici Özgüven ve sanatçı ruh gibi farklı kodlar var. Bence bu belgeselin
taşıdığı misyon, tarihte saklı kalmış bir ya da birçok gerçeği ortaya çıkarmak
yerine, var olduğu bilinen gerçeklerin farklı sosyal katmanlarda nasıl
algılandığına dair samimi bir “yorum”u dile getirmek. Onlarca insanın aklından,
yüreğinden dökülen samimi bir “yorum”.
"Türkiye’de Caz" belgeselinin, bu konu başlığı altında, zamanında yapılan
televizyon ve radyo programlarına hürmeten sinema formatındaki ilk çalışma
olduğu rahatlıkla söylenebilir.
"Türkiye'de ilk” lafına bayılıyoruz, bunun farkındayım ama yine de bu çalışmanın
“İLK” olması yerine “SON” olmayacağını ümit etmek beni daha çok motive ediyor.
14 Temmuz’daki ilk gösterimde buluşmak dileğiyle.
Batu Akyol
https://www.facebook.com/turkiyedecaz
http://www.turkiyedecaz.com/
Türkiye’de Caz Belgeseli- Yönetmen ve Yapımcı Batu Akyol’la Cazın Ülkemizdeki
Geçmişini Konuştuk.
Türkiye’de Caz Belgeseli, Türkiye’de jazz’ın gelişimiyle ilgili yapılmış, en
detaylı görsel yapıt. Bence bir milat bu belgesel, yakın tarihin belgelenmesi ve
günümüze kadar ülkemizde jazz adına olan önemli olayların, mühim müzisyenlerin
ve yapıtların altının çizilmesi adına. Dergimiz için, Türkiye’de Caz
Belgeseli’nin yönetmeni Batu Akyol’la, belgeselin fikri, hikayesi, oluşum süreci
ve içeriğiyle ilgili detaylı bir görüşme gerçekleştirdim. Yaklaşık bir yıl önce,
henüz uygulama aşamasına geçtiği noktada Batu’yla tanışmış, vizyonundan,
enerjisinden, jazz tutkusundan ve bilgisinden etkilenmiştim.
Belgeseli Wayne Shorter açıyor, jazz’ın evrenselliğini vurgularcasına:
Bana öyle geliyor ki farklılıklar ortaya çıktığında, fikirler ayrıştığında,
burada bir araya gelip bunu konuşabilirsiniz. Jazz’ın yaptığı da böyle bir şey.
Ve bu diyaloğu kurmanın öncelikli koşulu, belli bir saygı çerçevesinde olmak.
Saygı; birbirini dinlemek, anlamak ve gerçekten neyin önemli olduğunu kavramak,
farklılıkları alıp onları birer araç olarak kullanabilmek…
Türkiye’de Caz Belgeseli, sadece kronolojik bir takip gerçekleştirmiyor, onun da
ötesinde, günümüzün jazz’ının fotoğrafını çekmemiz için bize gerekli olan
araçları da veriyor. Akyol, belgeselde, hem dünyaca ünlü, hem de ülkemizin en
önemli müzisyenleri, sanat tarihçileri, akademisyenleri, mekan sahipleri ve
yorumcularıyla konuşuyor, onların sözlerinden son derece doğal bir akış
yaratıyor.
Bir resm-i geçit adeta, Türkiye’de Caz- Jazz’ı canlı tanıklarından dinliyoruz
kimi zaman, İlham Gencer, Cüneyt Sermet, Emin Fındıkoğlu, Selçuk Sun, Okay
Temiz, Maffy Falay, Tuna Ötenel’e kulak veriyoruz. Herbie Hancock, Quincy Jones,
Wayne Shorter ve Terence Blanchard bize kendi bakış açılarını aktarırken, bir
yandan da Orhan Tekelioğlu, Gökhan Akçura, Hülya Tunçağ, Dan Morgenstein, Murat
Beşer, Mikael Ringquist, Dost Kip, Michael Farguharson, Ahmet Yeşiltepe, Zuhal
Focan gibi akademisyenler, araştırmacılar ve yazarlar yazılı tarihle kendi
tecrübelerini birleştirip, boşlukları tamamlıyorlar. Müziğini Türkiye
sınırlarının dışına taşıyanları, Baki Duyarlar, İlhan Erşahin, Mehmet Ali
Sanlıkol, Emre Kartarı, Ali Perret, Selen Gülün ve Kerem Görsev de, son dönem
jazz ile, jazz eğitimiyle ve Türk jazz’ıyla ilgili görüşlerini paylaşıyorlar.
İzlerken, sadece ciddi anlamda bilgi edinmedim, onun da ötesinde memleketin ve
dünyanın en önemli jazz otoritelerinin birçoğunun görüşlerini ortak bir yapıtta
görme şansım oldu. Özelikle son bölümün biraz uzunca olduğunu söylemeden
geçemeyeceğim. Ancak böylesine derin ve teferruatlı, aynı zamanda kaynaklara
ulaşmanın da son derece zor olan bir konuyu, akıcı ve dikkat çekici bir şekilde
anlatmış olması, belgeselin Akyol’un görsel anlatım dilinin başarılı bir ürünü
olduğunu gösteriyor.
İlk gösterimi İstanbul Caz Festivali bünyesinde, İstanbul Modern’in bahçesinde
yapıldı; önümüzdeki aylarda yeni gösterimler gerçekleşecek. Türkiye’de jazz
dünyasını takip eden, Türk jazz müzisyenlerinin albümlerini edinip onları
dinleyen, onları biraz daha yakından tanımak isteyen her jazz severin izlemesi
gereken bir belgesel, Türkiye’de Caz.
Bu projeyi baştan sona var eden Batu Akyol’a, buradan hem şükranlarımı sunuyor,
hem de kararlılığı ve tutkusu için kutluyorum. İsterseniz, bir de ona kulak
verelim, ve belgesel fikrinin nasıl oluştuğunu kendi sözlerinden dinleyelim.
Türkiye’de jazz’ı takip etmeye Nardis’te başladım. Nardis’e sıklıkla giderdim.
Türk jazz müzisyenleri de sıklıkla gelir Nardis’e, çalmasa bile. Onlarla aynı
ortamda olmak, sohbet etmek her zaman benim için çok keyiflidir. Aynı dönemde,
Cüneyt Sermet’in ünlü Cazın İçinden kitabından haberdar olmuştum. Bu kitapta,
Cüneyt Sermet her tarafı darmaduman eden yoğun eleştirilerinin ardından, 10-15
sayfalık bir Türk jazz kronolojisine yer veriyor.
Babam daha çok Fransız şansonlarıyla ilgilense de, ondan jazz tarihiyle ilgili
anılarını dinlerdim. Okuduklarımla, babamın anlattıklarından hatırladıklarım bir
araya gelince bu konuyla ilgili soru işaretlerim daha da arttı. Türk
jazzcılarıyla ilgili bir hikaye var mı, diye düşünerek araştırmaya başladım.
Bununla ilgili bazı radyo programları yapılmış, TV programları düzenlenmiş,
ancak toparlayıcı bir şekilde bugüne kadar olan süreci anlatan, milat taşlarını
gösteren bir yapıma rastlamadım. Ardından Önder Focan’a sordum, “Türk jazz
belgeseli olsa nasıl olur?”. Ancak o da “Hemen orada dur, Türk jazzı diye bir
şey yok.” şeklinde yanıtladı- “Müzikal açıdan bakacaksan, bir Türk tonu yok jazz
geleneği içinde. Öte yandan Türklerin jazz üzerine olan etkisini araştıracaksan
da, jazz’ın Türklere etkisini araştır bence. O daha ciddi bir konu.”
Zuhal Focan da koordinasyon konusunda tam destek verdi ve tanıdığı, belgesele
destek verebilecek müzisyenleri benimle tanıştırmaya başladı. Önce en eskilerden
başladık, yenilere doğru geldik.
Yaklaşık iki buçuk yıl boyunca şiddetli bir şekilde sponsor arayışını devam
ettirdim, ama nafile. Maalesef sponsor bulamadık. Prodüksiyonu, kendi
prodüksiyon firmam olması sebebiyle kendi imkanlarımla götürdüm. Kültür
Bakanlığı da projemizi uygun görmedikten ve destek vermediği netleştikten sonra
da artık sponsor arayışlarımızı bir kenara bıraktık ve bu işi tamamen kendimiz
üstlenmeye karar verdik. Tabi ki birçok insanın da bu işin içinde büyük desteği
var. En başta Önder ve Zuhal Focan geliyor. Aynı zamanda Nardis’i de bana
açtılar, orada birçok röportaj kaydettik. Amerikan Konsolosluğu, Amerika’daki
çekimlerimiz konusunda büyük destek oldu. İKSV de bize destek oldu, hem İstanbul
Caz Festivali’ndeki gösterimimizin organizasyonu konusunda, hem de kendi
arşivlerini bize açarak.
Belgeselin hikayesine geçmeden önce, içeriğiyle ilgili konuşalım istersen.
Okuyucularımız belgeseli izleyecektir elbette, ancak biraz da önden tanıtmak
adına genel hatlarıyla bahsedelim. Gördüğüm kadarıyla kurguyu üç ana konu
üzerinden planlamışsın- Türkiye’de jazz’ın kronolojik gelişimi; Türk jazz’ı
konseptinin araştırılması; jazz eğitimi ve Türkiye’de jazz’ın bugünü…
Başta bunu büyük puntolarla söylemek lazım- Bu bir Türk jazz tarihi çalışması
değil.
Bu çalışmayı sağlıklı bir şekilde yapabilmek için, uzun yıllar boyunca bu
konuyla alakalı araştırmalar yapmış insanların işin içinde olması gerektiğini
düşünüyorum. Ayrıca, ben bir müzik sosyoloğu değilim, ben belgeselciyim.
Belgeselciliğin içerisinde de ancak edinebildiğim materyaller doğrultusunda
ilerleyebilmem mümkün.
Maalesef Türkiye’de bir arşiv kültürü olmadığı için, herşey şehir efsanesinde
şeklinde anlatılıyor. Kimin ne kadar iyi olduğu, ne çaldığı hep kulaktan dolma
hikayelerle biliniyor. Ya da o gün gerçekleşenleri görmüş, canlı şahitlerin
tanıklığıyla ortaya çıkıyor. Ancak, jazz’ın ilk günlerini bilen, o günlere canlı
tanıklık yapmış çok az insan kaldığı için, insanlar sürekli duydukları
hikayeleri tekrarlıyorlar. O zaman da, birçok insanla konuşup, çarpraz sorgular
yapmak gerekiyor. Bu sebepten ötürü, biz de çok görüşme gerçekleştirdik, ortaya
son derece karmaşık bir yapı çıktı. Onu sadeleştirip, akıcı bir senaryo haline
getirmek de en büyük zorluklardan biriydi.
Ben tarih belgeseli yapmak, kronolojik bir şekilde “Bu yılda bu oldu, şu yılda
onunla bu çaldı”, gibi bir anlatımım olsun istemedim. Sosyolojik olarak etkisi
olan tarihi olayların, milad taşı olabilecek şeylerin uçlarını gösterme bazında
bir film oluşturmaya çalıştım. Mesela, jazz’ın ilk başlama dönemini anlatmak ve
o dönemi tanıklardan dinlemek… O dönemin canlı şahitleri olduğu için, o
insanlarla bugün konuşma fırsatımız olduğu için, Türkiye’de jazz’ın başlangıcını
söyleşiler aracılığıyla vermeye çalıştık.
Kronolojik anlatım sırasında, tabi ki bir sürü ismi geçmeyen müzisyen var. Bu
noktada da dikkat ettiğimiz şey, kronolojik anlamda ilk olmaları ya da dünya
çapında bir hareket olmasıydı. Mesela, büyük Haçaturyan Orkestrası’ndan
bahsederken, bunun dünya çapında olup olmadığını sorgulamadık, çünkü ilk büyük
orkestra Haçaturyan Orkestrası’ydı. Ya da, belgeselde Arif Mardin’in aranjörlüğü
üzerinde önemli bir vurgu var. Ancak, Arif Mardin jazz aranjörlüğünden daha çok
soul ya da popüler müzikteki aranjörlüğüyle dünya çapında ünlü olup büyük
başarılar kazandı. Ama diğer yanda, dünyaca ünlü müzik eleştirmenlerinden aldığı
değerlendirmeler bazında biz onu dünya standartlarında bir jazz aranjörü olarak
işledik. Bunun en büyük şahidi de Quincy Jones’tur, diğeri Dizzy Gillespie, bir
diğeri de Cüneyt Sermet’tir. Ve Dizzy haricindeki bu iki önemli insanla da
konuşup, onların canlı tanıklığını alarak Mardin’in başarılarının altını çizdik.
İkinci bölümde “Türk jazz’ı var mı?” sorusunun cevabını bulmaya çalıştık. Ben
cevabını vereyim- “Yok!” Elli kişiyle konuştuktan sonra söyleyebileceğim ve
neredeyse konuştuğumuz herkesin de mutabık kalacağı cevap bu.
Ortaya çıkan sonuç- bir ülkenin jazz’ı diye bir şey yok. Bu sadece Türkiye için
geçerli değil, İngiliz jazz’ı, Alman jazz’ı, ya da Fransız jazz’ı da yok. Bunu
ispatlayan da konuştuğumuz, bu konuda otorite olan saygıdeğer bir sürü insan.
Türk jazz’ıyla alakalı denemeler, ya da kendi etnik kökeniyle ilgili bazı
aşılamalar yapmaya çalışan müzisyenler var. Bence bunlar çok değerli. Bu
bağlamda yapılmış olan denemelerin tamamının Anadolu lokasyonunda, müziğe farklı
bir tat kattığını düşünüyorum. Buna da bir Türk jazz’ı değil, Orta Doğu’nun
jazz’a kattığı bir değer olarak bakıyorum.
Ben bu belgeselle lokasyon bağımlı bir jazz olmadığını kendime de ispatladım.
Öte yandan, bu konu da bence tartışmaya açıktır, hatta tartışılması da gerekir.
Üçüncü bölümde de Türkiye’de jazz eğitim yaklaşımını araştırdık ve böyle bir şey
olmadığını tespit ettik. Belli senelerde belli başlı girişimler olduğunu gördük.
Mesela Bilgi Üniversitesi’nde belli dönem mezun olan jazz müzisyenlerinin çoğu,
şu anda piyasadaki kendini kanıtlamış, yetenekli, bomba gibi müzisyenler. Eğer
Bilgi Üniversitesi, bugüne kadar devam etmiş olsaydı, bence bir ekole de
dönüşmeye başlardı.
Aslına bakarsan, belgeselde bugünün jazz’ına tam olarak değinmiyoruz. Genelde
bugüne kadar olan jazz’a bakıyoruz. Bugünkü gençlerin çıkarttıkları albümlerin,
yaptıkları çalışmaların belgeselin son kısmına sığmayacağına kanaat getirdim. Bu
konunun arıca işlenmesi gerekiyor bence. Eski genç jazzcılarımıza göre, bugünkü
genç jazzcılarımız jazz’a olan yaklaşımlarındaki deneyselliği, sorguculuğu,
tekniklerinin yanı sıra, ruhlarını katmaları konusunda daha iddialı işler
yapabiliyorlar. Ama bunu sanatçı kişilikleri sebebiyle değil, sorgucu
kişilikleri sebebiyle daha fazla gerçekleştirebildiklerini düşünüyorum.
Belgesel süreci boyunca, Türkiye’de jazz adına birçok önemli insanla konuştun,
birçok farklı bakış açısını bir potada eritebildiğini düşünüyorum. Bütün bu
görüşmeleri, edindiğin bilgileri göz önünde bulundurduğunda, bugünden itibare,
2013 yılından itibaren jazz’ın nereye doğru gideceğini düşünüyorsun?
Öncelikle sponsorluk ve halka ilişkiler açısından bakacağım jazz’a- Sponsorluk
işinin ve müzikal anlamda PR sektörünün evrim geçirmesi gerektiğini düşünüyorum.
Müzik tanıtımını yapan insanlar, seyirciyi konsere çekmeyi, ya da bilet satmayı
başarıyorlar, ancak müziğin tanıtılması, müzisyenin anlatılması, müziğin,
dinleyiciye sevdirilmesi konusunda daha çok yolumuz var. Bileti satmak anlamında
ne kadar başarılılarsa, müziği tanıtmak anlamında o kadar başarısızlar. Tabi bu
işin sadece tanıtım kısmı- insanlara jazz’ı tanıtmak, onlara bu müziği anlatmak,
hatta sevdirmek anlamında yapılacak daha çok iş var.
Bugün İstabul’da nispeten ciddi bir jazz sahnesi var, ancak İstabul’un dışına
çıktığınızda, müzisyenlerin sahne alabileceği yerlerin azlığı bir sorun olarak
karşımıza çıkıyor. Yani İstanbul, bu anlamda önemli bir merkez olmaya başladı,
ancak henüz ülkenin geri kalanına bu etki yansımadı.
Tabi, New York’a bile baktığınızda, orada da jazz’ın güllük gülistanlık bir
durumda olmadığını göreceksiniz. Jazz, Amerika’nın genelinde de eski günlerini
arıyor, her şey iç açıcı değil. Öte yandan Japonya, Japonya’dan sonra da Avrupa
jazz konusunda ileride. Ticari anlamda baktığınızda, kaşesi en yüksek olan
müzisyenler, Avrupa’nın her köşesinde konserler veriyorlar. Tabi, Avrupa
jazz’ının etkinliğinin de tüm dünyada daha fazla olduğunu da görüyorum. Bunu da
araştırmacı gözle söylüyorum tabi, müzikal kimlik ya da müziğin karakteri
açısından değil.
Peki belgesel sürecinde yaşadığın en büyük sorun neydi?
Maddi anlamda kimsenin destek olmaması. Türkiye’de, jazz, PR değeri, marka
değeri anlamında pahalı bir kelime. Bu doğru. Öte yandan, jazzla ilgili bir
yapıt ortaya koyduğunuz zaman bile, bunu destekleyecek insan ya da kurum bulmak
çok zor.
Bunun ötesinde, başka bir sorun da arşiv. Ses kaydı bile o kadar az ki… Arif
Mardin’den bu kadar bahsediyoruz; ancak Cüneyt Sermet hayatta olduğu için onun
kaydına ulaşabildik. İsmet Sıral’ın kayıtlarını bulabildik. Hrant Lüsikyan’ın
tek konser kaydı, ancak Temmuz’daki gösterim günü elimize ulaştı. Şu anda,
belgeselimizde, Hrant Lusikyan’ın son döneminde yapılan bir canlı performans
kaydı bulunuyor, ancak ona bile ulaşmak çok çok zor oldu. Görüntü, zaten hiç
yok.
Bunu bir şikayet olarak da görebilirsin. Bizim kültürel tarihimizle alakalı bir
koruma mekanizmasının olmaması, bence bu ülkede yapılan bir rejim değişikliği
kadar kötü bir karardır. Kültürel varlıkları korumayla alakalı bir arşiv
sisteminin devlet nezdinde olmaması çok yazık.
TRT mesela… Arşiv sistemi anlamında BBC’yle birebir aynı yapıya sahip olacak
şekilde kurulduğu için, insanın beklentisi yükseliyor. TRT’nin bu konuda bir
misyon üstlenmesi gerekir mi, onu bilemiyorum, ancak bizim jazz müzisyenleriyle
yaptığımız görüşmelerde, hep kendi emisyonlarının üzerine başka ses kayıtlarının
kaydedildiğini, eski kayıtlarına ulaşmakta çok büyük güçlük çektiklerini
öğrendik. Tabi bu problem sadece jazz’la ilgili değil - Türk Sanat Müziği, Türk
Halk Müziği, sinema… Hepsi için önemli. Genel bir politika belirlenip tüm bu
eserlerin, kendi kültürümüzün ve sanatımızın ciddi anlamda korunması gerektiğini
düşünüyorum.
Söz uçar, yazı kalır. Kayıtlar olmadığı zaman, siz de ancak şehir efsanelerinin
peşinden koşarsınız. Belgesel sürecinde, bilgisine, otoritesine son derece
güvendiğimiz insanlarla konuşup onların tecrübelerine başvurduk. Ancak, herkes
benim kadar şanslı olmayabilir, ya da herkes bu insanlara ulaşamayabilir.
Belgeselde de, kronolojinin derinlemesine detaylarına girmeye biz de cesaret
edemedik. Mesela, Hülya Tunçağ, bu konunun çok önemli bir uzmanıdır ve birçok
önemli olaya canlı tanıklık etmiştir. Eğer bir Türk Jazz Tarihi çalışması
olacaksa, o projenin içinde mutlaka Hülya Tunçağ olmalıdır bence. Ancak bu
belgeselde, daha önce de söylediğim gibi, bir Türk jazz tarihi çalışması
yapmıyorum. Böyle bir amacım da yok, misyonum da. Ben sadece öne çıktığını
düşündüğüm isimleri, parlayan noktaları göstermeye, ilerleyen dönemlerde
işlenebilecek yeni başlıkların altını çizmeye çalıştım. Mesela, Türkiye’deki
azınlıkların jazz müziğine yaklaşımı apayrı bir konu. Yeni akımdaki, genç Türk
jazzcılarının yaptığı işleri, onların gelişimini ayrıca incelemek gerekiyor.
Sosyal, kültürel anlamda, jazz çalınan mekanların, gece hayatına ve popüler
kültüre olan yansımaları da başlı başına bir dosya konusu.
Ve tabi ki İsmet Sıral. İsmet Sıral da bence bir belgesel konusudur ki, bu
anlamda paralelde bir çalışma da devam ettiriyoruz. Dost Kip’le ortak bir proje
hedefliyoruz; Loyka olarak İsmet Sıral belgeselinin yapımcılığını üstlenmeyi
planlıyoruz.
İsmet Sıral demişken; belgesel boyunca sadece bir albümden bahsediyorsunuz- Jazz
Semai. Neden?
Jazz Semai, çıkan ilk Türk jazz albümü olarak geçiyor. Ayrıca, Tuna Ötenel’in de
artık pek taraftarı olmasa da, içinde jazz tınıları olan, bölgesel anlamda belli
melodilerin ve ritimlerin bu işin içine dahil olmasına da sebep olan bir yapıt,
bir milad. Bunun müzikal değerini benim tartışmaya yetim yok, ancak o dönemde
yarattığı yaklaşım anlamında bir değeri olduğunu düşünüyorum.
Peki, bu albüm küresel anlamda ses getirdi mi? Gördüğümüz kadarıyla hayır. Bunun
global anlamda ses getirmemiş olması, bu albümün önemli bir adım atmadığı
anlamına da gelmiyor. Jazz Semai, bence Türk jazz’ı içinde bir milad.
Belgesel için sadece Türk müzisyenler ve araştırmacılarla değil, uluslararası
anlamda çok önemli olan, Quincy Jones, Wayne Shorter, Herbie Hancock, Terence
Blanchard, Dan Morgenstein gibi isimlerle de görüştünüz. Biraz bu açılımdan
bahsedebilir misin? Bu insanların belgesele nasıl bir değer kattığını
düşünüyorsun?
Bu belgeseli, kendi içimizde çekip, kendi içimizde seyretmek kaygısıyla
hazılamadık. Bu sebepten ötürü, bir dış göz değerlendirmesi olması gerektiğini
düşünüyordum. Öte yandan, belgeselde konusu geçen bazı insanlar, zaten
yurtdışına çıkmışlar ve kendilerini orada geliştirmeye devam etmişler. Bunun
başında da Arif Mardin geliyor. Türk jazz’ında büyük atılımlar gerçekleştiren
insanlar, yine Arif Mardin’in peşinden Amerika’ya gitmişler, orada eğitim
almışlar. Bunu gözardı etmek mümkün değil.
Bu konuyu yurtdışı bakış açısıyla da değerlendirmek gerekiyor, diye düşündüm ve
bu konudaki en yetkili isimleri bulup, birinci ağızdan yorumlarını almaya
çalıştım. Quincy Jones’a ulaşmak için üç ay uğraşsak bile, sağ olsunlar hiç biri
bizi geri çevirmedi.
Mesela, Wayne Shorter’la açıyorum belgeseli. Bunun da çok önemli bir sebebi var.
Jazz, aslında başlangıcı itibariyle Afrika’dan Amerika’ya uzanan bir müzik olsa
da, bugün geldiği yer bambaşka. Belgesel tanıtım filmimizde de Amerika’daki
pamuk tarlalarından bahsediyoruz, ama şu anki Amerikalı jazzcıların bile bu
psikolojiyle jazz yaptığını düşünmüyorum. Jazz’ın bir protest yanı var, bunu
inkar etmek mümkün değil, ancak protest olmasından çok, jazz’ın birleştirici,
yapılandırıcı özelliğinin daha da öne çıktığını düşünüyorum.
Wayne Shorter, şu anda yaşayan jazz efsanelerinden biri ve jazz’ın bu
birleştirici özelliğini çok güzel ifade etti. Böyle bir efsanenin bugünkü
jazz’ın tanımını bu şekilde yapıyor olması, çalan müzisyen Türk, Japon, Mısırlı,
Amerikan ya da İngiliz olduğu fark etmeksizin, jazz’ın bir dünya müziği olduğunu
tekrar kanıtlıyor.
Yurtdışıyla bu kadar etkileşimli bir şekilde bu müziği üretiyor, türetiyor ve
tüketiyorken, bu efsanelerle konuşma fırsatımız olduğu için onlarla da konuştuk.
Öte yandan, bugün birçok Yetkin jazzcının eğitim aldığı Berklee gibi bir ekol
varken, orayı da yok saymak olmazdı. TRT’nin içindeki emisyonlar nasıl
önemliyse, Berklee de Türkiye’deki jazz açısından o kadar önemli. Bugün
tanıdığımız ve Bilir kişi olduğunu düşündüğümüz birçok müzisyenin yolu
Berklee’den geçmiş.
Belgeselde de görmüşsündür, Mike Ferguson, “Önce jazz’ın ne olduğunu
tartışalım.” diyor. Jazz nedir ki? Emprovizasyon mu, müziğin içinde bazı
tınıların olması mı? Ferguson’a göre, hayır. Bugün jazz çok büyük bir şemsiye,
çok geniş bir anlam. “Bugünün jazz’ı nedir, ya da jazz bugün neye dönüşmüştür?”
diye sormak da lazım. Bu anlamda bazı söyleşiler sırasında, Türkiye’de jazz
konseptinin ötesinde, daha genel kavramlar etrafında yanıtlar aldığımızı da
düşünüyorum.
Türkiye jazz’da kendi ekolünü üretmese de, aslında çok değişik açıları olan bir
ayna görevi üstlenmiş. Hangi ekol gelse, buranın tadıyla, yorumuyla burada
kavrulmuş kendi karakterini edinmiş…
Quincy Jones’a ulaşmakta zorlandığını biliyorum. Quincy Jones’un dışıda,
ulaşmakta, konuşmakta en çok zorlandığın insan kimdi?
İlhan Mimaroğlu ve Ayten Alpman. İkisini de, bu proje döneminde kaybettik
maalesef. İlhan Mimaroğlu’yla buluşma tarihimizi netleştirdikten sonra, vize
işlerimizi çözemediğimiz için bir sene kadar geciktik ve ancak İlhan Mimaroğlu
vefat ettikten sonra New York’a gidebildik. Çok sevgili eşi Güngör Hanım bize
bütün desteğini verdi, bize çok yardımcı oldu. Ayten Hanım’la da görüşecektik,
ancak çok aniden onu kaybetmek bizi çok üzdü. Bu iki isim bende büyük bir
uktedir…
Cüneyt Sermet’e de ulaşmak kolay olmadı. Cüneyt Sermet, çok sert mizacı olan,
prensiplerinden ödün vermeyen, inanılmaz bir bilgi birikimi olan muhteşem bir
insan. Jazz’a yaklaşım anlamında çok konservatif. Onun sevmediği şeylerle ilgili
fikrini değiştirmekte çok zorlanabilirsin. Ancak doğru bulduklarını da savunmak
konusunda da çok kuvvetlidir. Didim’de yaşıyor, sağolsun bize bütün gününü
ayırdı. İnanılmaz keyifli bir görüşmeydi benim için.
Ah bir de, Dave Brubeck vardı. Ondan da görüşme için onay almıştık, ancak bu
süreçte onu da kaybettik maalesef.
Röportajlar sırasında başına gelen ilginç olaylar, yaşadığın ilginç
enstantaneler…
Cüneyt Sermet’le olan görüşmemiz başlı başına bir hikayedir. Ondan jazz
dünyasıyla ilgili çok ilginç tüyolar aldık. Mesela, kendisiyle görüşmeden önce,
bas partisyonları biraz daha az gelen parçayı dinlerken, rezonans yaparak bas
hattını başında hissedebilmesi için, plağın çaldığı pikabı ısırarak dinlediğini
okumuştum. Bunu sordum, o da “Doğru”, dedi, hatta kendisi anlattı- “Ah o pikabı
bulsak keşke, onun her yeri diş izidir.”
Mesela, İlhan Mimaroğlu… İlhan Mimaroğlu’nun çalışma odasında hangi plağı
çekerseniz çekin, hepsi imzalı. Hem elektronik, hem de jazz dünyasındaki
yüzlerce yıldızın imzalı plakları… Mesela, arşivde, Mimaroğlu’nun Charles
Mingus’la, Mingus’ın dehası üzerinde yaptığı ve hiç bir yerde yayınlanmamış bir
röportajını buldum. Güngör Hanım da çok ilgilendiğimi görünce bu kaydı bana
verdi. Ben de dijitale aktardım.
Hatta bu kaydı bir gün Jazz Dergisi’nde de yayınlamak konusunda ayrıca
konuşalım.
Konuşalım tabi! Ben de çok memnun olurum.
Maffy Falay da çok ilginçti. Maffy, herkesi cebinden çıkarabilecek gençlikte,
tanıdığım en yaşlı trompetçi. Filmi izleyenler, Maffy’nin kendi ağzından, Dizzy
Gillespie’yle olan diyaloğunu kaçırmasınlar.
Belgesel, Emek Sineması’nın tarihi ve bugünü durumunu tasvir eden bir bölümle
başlıyor…
Emek Sineması’nın kuruluşu, Türkiye’de jazz’ın başladığı döneme denk geliyor.
Cumhuriyet tarihinin ilk salonu Emek. Biz arşiv tutamıyoruz, kültürel
değerlerimize sahip çıkmalıyız diyoruz, ancak bir de olanı yıkıyoruz. Ben her
şartta, her noktada, bu durumu protesto ediyorum. Semt yıkılsa, Emek Sineması
gibi tarihi binaların yıkılmaması gerektiğini düşünüyorum. Eğer devlet koruması
yapılamıyorsa, yıkılmaması için de ne kadar ticarileştirmek gerekiyorsa, o kadar
yapılsın. Sonuçta, orası bir kültür merkezine çevrilebilir, bir vakıf binası
halinde kalabilirdi. Devlet buna bir teşvik verebilirdi; bir sürü şey
yapılabilirdi. Ancak hesaplar daha büyük olduğu için, anladığım kadarıyla oranın
yıkılması gerekiyordu. Bunun önünde durabilecek kimse de yoktu.
Ben belgeselciyim, tarihi belgeledim- Emek Sineması’nın tarihiyle ilgili üç beş
cümle ve yıkıldığı tarih. Yorum da izleyiciye ait.
Eklemek istediklerin…
Belgeselde öne çıkardığımız insanlar, otoritelerin dünya standartlarında
olduğunu kabul ettiği insanlar. Ben de bu insanların öne çıkarılması gerektiğini
düşünüyorum, çünkü biz bu belgeseli yurtdışında da göstereceğiz. Lokal
değerlerden de bahsediyoruz bazı noktalarda, ancak bizim dünya çapında olan
müzisyenlerimiz olduğunu da göstermek istiyorum açıkçası.
Türkiye’de Caz Belgeseli’ni, önümüzdeki aylarda Türkiye’de de gösterime
alacağız. Bizim bu gösterimlerdeki tek şartımız ücretsiz olması. Çünkü biz bu
belgeseli gerçekleştirirken, maddi bir destek bulamadık. Destek bulamadığımız
eser için de bir gelir elde etmek yerine, mümkün olduğu kadar çok kişiye
ulaşmasını istiyoruz. Hatta önceliğimiz üniversiteler- Bu röportajı okuyan
akademisyenler de kendi üniversitelerinde bu belgeselin gösterimini
gerçekleştirmek isterlerse, bizimle irtibata geçmeleri yeterli olacaktır.
Yönetmen katılımlı bir şekilde bile bunun gösterimini organize edebiliriz.
Bu belgesel, hiç bir şeyin bir sonuç raporu, tamamlayıcısı değil. Tam tersine,
bir başlangıç noktası. İncelenmesi gereken daha bir sürü dönem var. Mesela,
1960-1980 arası inanılmaz bir üretim gerçekleşmiş. Azınlıkların jazz’a olan
etkisiyle ilgili ayrı bir çalışma yapılabilir. Yeni dönem jazz’cıların ve hatta
Türk müziğiyle jazz arasında hibrid bir tarz oluşturup, bunu dünyaya yaymayı
başaran, Ömer Faruk Tekbilek, Erkan Oğur, Kudsi Erguner gibi müzisyenlerle
ilgili de çalışmalar yapılması gerekli. Belgeselin daha çok insana ulaşması
açısından ‘Türkiye’nin İlk Caz Belgeseli’ diyoruz, bu belgeselin devamı olarak
yeni projeler üretilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Hatta şimdiden, elimizdeki tüm
materyali, bu konuda tez çalışması yapan bir arkadaşımıza açtık. Yılbaşında da,
belgeselin içinde yer alan herkesle yaptığımız röportajların ham hallerini
içeren, belgeselin kaydını da içerecek olan bir kitap çıkaracağız.
Bu yazı, Jazz Dergisi’nin Ekim 2013 tarihli 71. sayısında yayınlanmıştır.
33. İstanbul Film Festivali, Belgeseller Bölümü, Gösterim Seçkisi. 2014