Parça Başı Ostim




Yapım Tarihi - 2014
Süresi - 01:00:00
Format - Uzun Belgesel, Renkli, Türkçe

Yönetmen - Sevgi Türkmen

3 Şubat 2011 tarihinde, Ankara Ostim-İvedik sanayi bölgelerindeki iki işyerinde,
işveren ve resmi yetkililerin ihmalleri sonucu yaşananın patlama sonrası 20 işçi
hayatını kaybetti. İş cinayetlerini unutturmamak, verdikleri adalet mücadelesini
güçlendirmek için Bir Umut Derneği’nde bir araya gelen işçi aileleri, aynı
zamanda bir bilinçlenme ve örgütlenme deneyimi yaşadılar.


9. İşçi Filmleri Festivali, Gösterim Seçkisi. 2014
Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi Belgesel Haftası, Gösterim Seçkisi. 2014



Kaynak
İşçi Filmleri Festivali









İzleme notları

"Acının Ailelerini kameraların önünden çekin" diyeceğim ama, belgeselcilere
değil öncelikle, aktif politiklere.

Filmi aileler bi görsün varsa itiraz edecekleri bir nokta sonuçta onların acısı
onların imajları fikri, bir etik mesele, en azından estetik değil. Neyini
beğendirebilirdik ki filmin, oğullarının, eşlerinin, kardeşlerinin ölüm anı da
olan görüntülere götürerek onları. Neyin testinden geçiyor olabilirdik filmik
değilse mesele? Fragmanı ilk gösterdiğimizde izlerken yaşaran gözler, inlemeler,
ilenmeler, yeniden.



Adalet hani acıya kaynak olayın olmadığı zamana geri dönmekle, ölenlerin aslında
ölümden geri alınmasıyla mümkündü, psikoanaliz de zaten o çocukluğa geri
dönüşlerle bizi histerilerimizden kurtamıyormuydu? Denizcilerin ciğerini
parçalayan vurgundan da aynı derinliğe dönerek nefesimizi geri alıyorduk ya.
Bunu, belgeseli, imajlarla yapılmış başka tür bir zamanda geri dönüş sayın.

Fabrika alevler içinde, itfaiyeciler bilimum kurtarmacılar yangını söndürmek ve
yanmayanları, etleri uzaklara yapışmayanşarı kurtarma derdindeler. Esma, o,
"yoksulluğu çok severim ben" diyen kadın, oğlunu ateşlere yutturmuş ana, kendi
elleriyle o an perdedeki yangınlara dalıp oğlunu kurtarıvermek istemez miydi,
perdedekiyle hayat arasında, zamanla mekan arasındaki sınırlar olmayıverseydi.
Belki oğlunun ölmediği, içerde henüz nefes aldığı bir zamanı, sadece
izleyebiliyor, bir itfaiyeciye kızıyor sıktığı su belki oğlunu boğuyorsa diye.

Belki bir gün çıkar gelir, vardı bir umutları karatorbanın içindeki et
parçalarından seçemedikleri eşlerinin geri döneceğine.Biz onları inandırdık
kaybettikleri bir daha geri gelmeyecek, emin oldular, biz o tüpleri yeniden
patlattık, bir kere daha onları gözlerinin önünde yaktık, başka gözlerin önünde
de yanmaya devam edecekler.

"Acıysa benim acım, görüntülerimin tümünü silin belgeselden" diyor işte kadın.
"Üş-beş kişi izleyecek, vah tüh çekecek ve hiç bir şey değişmeyecek" diyor.
Kalan işçilerin, o, sokakta yürürken dönüp bakmayan başka işçilerin kurtulmayı
hakketmediklerini düşünmesi bir varsayım sadece değil.

Alevlerden sonra yaralı kurtulan, ama kurtulan, tanıklar anlatıyorlardı, nasıl
ölmediklerini, belki kadın onları dinlerken hep oğlunun nasıl kurtulamadığını
düşündü, "keşke kurtulan olmasaydı, ölümün kaçınılmazılığı daha hafifletici ",
diye düşünmesi bir varsayım olmayabilir. İşte o kurtulanlardan biriyle her gün
aynı evi, hatta yatağı paylaşmak zorunda. Her gün babanın nasıl ölmediğini ve
oğlunun nasıl öldüğünü düşünmek zorunda, kocam ölse belki oğlum kurtulurdu diye
düşünmüş olabileceği sadece bir varsayım değil,

Bak işte bunca emek, kayıt kurgu düş, boşa. "Çıkarın bizi filminizden" dedi,
"bizi silin"..Ona kızıyoruz, neyimizi elimizden aldı bi düşünelim, "biz de sizin
için uğraşıyoruz" mu olacak cevabımız? Akgül. Biz onun bir şeyini çaldık hissi.
Neyini. Acısını. Çalıp başka yüreklere salacaktık yakaladı bizi. Çalıp başka
acılara karıştırcaktık. O acısının bencili, acısını taşıyamayanlara öfkeliydi,
kendince. O zaten hep, kameraya yani, direnir, 'çekme beni kızım" derdi.
Kızıyoruz ama saygısı üstümüzden öte gitmiyor işte.

Sonra tekrar tekrar tekrarlanacak, aynı sözlerle aynı vurgularla, dinledikçe
öyküsü kendine yabancılaşacak. Oysa o her gün bir başka yaşar, bir başka dille
Anar. Filmde, aynı cehennemde yanmak, aynı cennette uyanmak istemedikleri, artık
gülebilenler var.

Acı kameralarca çalınalı, teslim alınalı hatta, bizim değil biliyoruz. İlk
kayıtta herhangi bir yüzden çalınan jest, içten gelenin kendisiydi. Sonra,
kadraja girdiğimiz her seferinde yüzümüzde bir maske, oynarız kendi acımızı.
Aynı öykü iki sefer anlatılamaz çünkü, aynı suda yıkanılamadığı gibi.

Acı acı acı. hadise kimin başındaysa onunki. Belgeselciye "dur" diyen, onun
kendi acısıyla kurduğu ilişki. Biz de kendimizi onlarla birlikte ağlarken
bulmuştuk filmi izlerken, bunu görmek isterlerdi, bak işte yitirdiklerimiz için
sadece slogan atan değil ağlayanlar da var.

Fark var tabii. İzleyenle yapan arasında, yapanla yaşayan arasında. Kurguda,
görüntülere o kadar çok, o kadar uzun uzun uzun, tekrar tekar bakıyoruz ki,
duyargalarımız keçeleşiyor, bu hissizlikte nasıl Duygu ürer, üremekte ya, bu da
bir soru.

mayıs 2014

....................................................................

Bir “acı yönetimi” süreci olarak politik mücadele ve belgesel uğraşı, ağıtların
slogana dönüşme, acının acıya, acıların sisteme, sekansların filme bağlanma
sürecidir de.

Ağlıyor işte. İstediğiniz tonda, yani hıçkıra hıçkıra,yavrusunun adını
gözyaşlarına bulayarak, uzun uzun. Dozunu ayarlayın. Süresi ne olacak ağlamanın.
Ağlama. Onun ağlaması mı, bir kadının ağlaması mı, yoksa sadece ağlamanın
kendisi mi ? “Bu resme bakabilir misiniz” ile aynı şey, “ağlamanın kendisi”ni
verebilir misiniz? Biz şunu söyleriz; “ağlamayı göstererek, ağlamanın kendisini
veremeyiz”. Yani versek de, almazlar.

Bir pencere nasıl ağlar. Bakın dinleyin.

Saf ağlama, saf acı, sessizdir, yalnızdır, görülmek ve gösterilmek istemez.
Kamera bizi acımızı göstermeye zorlar. Kamera sizin ağlayışınızı, içinizden
söküp çıkarmak, dışarıya taşırmak ister.

İnsanın meyli unutmaya doğrudur, yaşamın devamına. Saf acı, acıyı yeniden
üretmeye doğrudur, yaşam devam etmemektedir, gelecek yoktur, yönü, o acının
ortaya çıkmasından önceki zamanadır, oraya dönmek ister. Acı tapıncı-hıristiyan
keşiş..

Kameraya olan tepki, görülmek ve gösterilmek istenmemenin yanında, o anki, iki
insan arasındaki duygusal farklılığın çarpışmasıdır. Ağlamayla görevin
hissizliği arasında. “ben ağlıyorum, o soğukkanlılıkla işini yapıyor”. Kamerayı
elinde tutanın da o anda ağlıyor olması neyi değiştirirdi? Muhtemelen biz bu
sekansı belgeselde göremeyeceğiz.

Bir varsayım olarak başkasının acısı.

İki sorunumuz var. Kendisi de başkalarına acı veren, en azından potansiyel,
olarak kişi, başkasının acısını kendi içinde ne açıdan hissedebilir? Ya o acıdan
uzak olduğu şimdilik güvenli konumundan, başkasının acısından haz alma
eğiliminde olduğu varsayılan insan? İdeal ile gerçeklik, her zamanki gibi…”Acı
çeken bedenlere karşı duyulan iştahlı merak, nerdeyse çıplak bedenlere
gösterilen arzulu merak kadar şiddetlidir”.S.Sontag

Maktul sizin neyiniz olurdu? Anam, babam, oğlum, kızım, hısım akrabam, arkadaş,
yoldaş, sınıfdaş, cinsdaş, ulusdaş, dindaş, hiç birisi? Acının bağlamları,
mesafeleri, bireysel/politik. Kişisel ilişkilerin yakınlığına göre hissedilen
kişisel acı, kimlik, toplumsal aidiyet ilişkilerinde sıçrar. “Bizim acımız”
olarak politikleşir.

Acı çekenin arzusu nedir? Unutmak ve zamanda geri dönmek, ölenin geri gelmesi,
ölmediği zamana dönülmesi. Ya bizimki? Unutturmamak, görüntülerle hep
hatırlatmak. Görüntüye bakan kişi, acı çekenin acısını içinde duyabilsin,
paylaşabilsin, ve ve..harekete geçebilsin.Politik uğraş? Unutturmamak, başka
acılar yaşanmasın, geride kalanlar, bilinç yükseltme, duyguları bir üst bilince
kanalize etme, Duygu sıçraması, acıdan öfkeye .

Acı çekenin arzusu nedir? Sebep olanların da acı çekmesi. Onların nefes alıyor,
çocuklarını öpüp kokluyor olduğunu düşünmenin dayanılmazlığı, adalet istemi.
Burada tanrısal adalet, kıyas, onların da başına gelsin dileği, evlat acısı.
Hukuk, sebep olanlara acı verebildiği ölçüde hissiyat olarak hafifletici.

Unutmuş gibi durursa utanç Duyar. Acısını oynamak zorunda kalır.

Kendi acımıza nasıl bakılsın isterdik?

Politik olarak, somut acıyı sisteme bağlama mekanizmaları, bir acı hangi durumda
politikleşebilir? Sontag; “ sanat tarihinde, tesadüfi, dikkatsizlik ya da
talihsizlik sonucu meydana gelen acılardan pek bahsedilmez” demiş. Acının
sebebi, bir kişi, patron, veya sistem, kapitalizm, bir Ulus, bir cins, bir
sınıfa bağlanabilirse, politikanın ya da sanatın konusu olurmuş. Sebebi sisteme
bağlamanın acı sahibini harekete geçirmesi ikna ediciliğine bağlı. Zorlama
bağlamalar tutmaz.

Mekan politikası olarak iki patlama sonrası,

Canlara mal olan iki patlama, hayatlarda başka patlamalar ve yırtılmalar. Acı
mekanları, işyerleri, zaten işçilerin canlı canlı gömülüyken öldükleri mekanlar.
Birisi patlamanın bütün izleriyle duruyor, 2. patlama, Ostim’deki. İvedik’teki
işyeriyse, kısa bir süre içinde yıkılıp yeniden yapılmış,kiraya verilmiş.
Patlamanın bütün izlerini silinmiş. Kapıda, “üretim şehitlerimiz” başlığı
altında, iş cinayetinde ölen işçilerin adları, altında karanfiller. Onlar şehit.
Kutsal meta üreticileri.

2.patlama mekanı, önüne OSB tarafından dikilen dev bir çinko perde ile gözden,
bakıştan korunmuş, bir hatırlama mekanı olmaktan çıkarılmak istenmiş. Patlamanın
Kara delikleri vardı, oyulmuş gözleri, gelip geçene yutacak gibi bakan, içinde
işçi hayaletleri

Birinci ve ikinci yıl anmalarında basın açıklaması aynı cümlelerle başlıyor, bir
retorik. Bildiri kamuya hitaben ama öteki

adres bizzat işçi aileleri, haricen yazılsa da, onların kendilerini içinde
hissedebileceği bir dil.

"Acı bencilliği-acı sahibi kendi halinin kayda geçirilmesi ve eşsiz acısının
duyulması konusunda istekli de olabilir" Sontag

İki sıvı, kan ve gözyaşı, kamerayı cezbeder.

Elbette ki politik mücadele acıyı öfkeye, bir tür mücadele azmine, bilincine
dönüştürmek isterken, belgesel, acı çekenlerin kendisinden çok, bu acıya
doğrudan Tanık olmayan izleyiciler üzerinde etkili olmak ister. Ailelerin
izleyicisi değil, dinleyicisi olarak benzer bir etkileşim şu anda bu salonda da
kurulmakta, size Duygu ya da fikir olarak ne geçmektedir? Bir gün Devrim olacak

Politik mücadele neyi seyrettirir? Bir şeyi seyirlik hale getirir mi, bir eylem
nasıl seyirlik hale gelir ya da ? Burada eylemin düzenine, kamera bizi nasıl
eylettirire geliriz. Kamera o eylem ortamının pasif bir izleyicisi değildir,
bizi oynamaya zorlar, fark ettiğimiz anda. Bireysel olarak da, toplu olarak ise
zaten ortamı ona göre hazırlarız, acımızı kameraya gösterememek o anda,
kaybettiğimiz cana utancımızmış gibi gelir, hüngür hüngür ağlayanlar vardır
yakınımızda, yeterince gösteremezsek, ondan bahsetmeye başlarız, “acı
yüreklerimizi dağlıyor” deriz, jestin yerini dil alır. Ama kamera bizden söz
değil gözyaşı talep eder

Peki ama belgeselcinin kamerası? Bir şey talep eder se ne talep eder?. Hiç bir
şey. Sadece ne olacağını merak eder. Gerçekliğin bir parçası olarak, bir talepte
bulunanları da kayda geçer, belgesel kamerası kimsenin kaydına girmeyendir.



Biz, biz kimiz; başından buna benzer hiçbir şey geçmeyen herkes. Onlar? Başından
buna benzer bir şey geçmiş olanlar, Ostimliler, Davutpaşalılar.

nisani 2014
...............................................................................



Kurgu Notları..............



Ne düşünürsünüz bilmem, iki patlama ve parçalanmış 20 işçi. Filmde izleyenlerin
o acıyı hissetmesini sağlayacaksınız, kederlenmesini, "aynı işyerinde ben
çalışıyor olsaydım, kardeşim anam babam, arkadaşım çalışıyor olsaydı" diye
düşünmelerini, öfkelenmelerini, aynı zamanda orada olmadığı için şükretmesini,
yaşıyor olduğuna içten içe sevinmesini veya. Karşılaşılan her ölümde olabileceği
gibi, "yerine ben öleydim"i hisedebilmek, belki gerçek acı bu.

Her ölen hep sizin yerinize de ölmüştür.

"Can çekişeni gördüğümüzde biz de onunla birlikte, ona benzerliğimiz ölçüsünde ,
Can çekişiriz, ama o bizi daha önce yaralamışsa acı çekmeyebiliriz"(Ulus B.).

Kederden öfkeye. Politik çalışma bir Duygu yönetimi, belgesel film de öyle.
insanlara fikirler söyler imajlar gösterirsiniz, maksat bir keder, bir
durumundan memnuniyetsizlik üretmektir. Sonra bu kederi, sisteme öfkeye
dönüştürmeniz gerekli ki yıkıcı olabilsin- Devrim yani.

Filmde bunun dışına çıkmak mümkün mü, amaçlarımıızın yani. İşte işçiler ölmüş,
aileler kederli. Patronlara öfkeli. Ama yaşadığı acıyla ve hayatla uzlaşmacı da.
Mahkemedeki dava da öyle. Düşmanları genişletmeli, sisteme kadar. Sorumlular
kimler sorusu genişlemeli. Patronlar, onları denetlemeyen belediye, çalışma
bakanlığı, işçileri işyerlerinde ölüme terk eden burjuva yasaları ve patronları
cezalandırmayan burjuva adaleti.

Hukkuki mücadele politik mücadelenin bir ayağıı olarak, hat aynı. Sistemi
deşifre et, öfkeyi kapitalizme yönlendir. Ya belgesel? Bu iş cinayetlerinin
sorumlusu kimdir sorusu belgeselin sorusu mudur? herkesin bildiği bir cevabı
varken, hukuk bunu arıyorken? Hukuk sadece hukuki sorumluları arar, hukuken ilan
eder ve cezalandırır.

Adalet başka bir yerdedir. Katıksız adalet şudur, imkansız olan, zamanı geri
almak, patlamaların olmadığı işçilerin ölmediği zamana geri dönebilmek. Acıyı
çekenleri bu acıdan kurtaracak kesin çözüm. Adaletin başka amacı olamaz, acı
özneldir, acı çekenin acısına bağlıdır. "Madem kaybettiğim geriye gelmiyor,
sebeb olanlar da aynı acıyı tatsın" der acı çeken. Acı çeksin ama aynısını,
sevdiğini kaybetsin, hapis kesmez.

Para, tazminat, utanılası konuşmalar gibidir, kanlı para, kandan gelen, et
parçaları bozuk paralar gibi dağılmış, metal parçalarına duvarlara yapışmış,
patlama hayatları dağıtmış her tarafa

Geriye kalanlar. Hayat devam ediyor. Acıyla başetmenin yolu. mucadele bir.
adalet için. kaldığı yerden hayat. yeni hayat. kaldığı yerden hayatla" olduğu
gibi hayat" nasıl olacak? Sistemin sorgulanması, bakış açılarından,
güzergahlardan sadece birisi, olay mahallinden bakıldığında görülebildiği
ölçüde.

Kadınlar mesela, eşleri ve anaları, o güzergahtan gidersek, Katıksız acı, bizzat
acının bedenleşmiş haliyle, unutuşun, serbestinin bedenleşmiş halini aynı anda.
Bu acıyla nasıl baş edildi. Veya baş edilmedi de hafiflemesinden korkuldu? Akgül
ana acısının kendisidir, hafiflemesinden korkar, kendisini bu acıya adamış.

Dış faktör. belgeselden beklentisi olanlar var. Dernek. Belgeselci. Aileler. "İş
cinayetlerinin arkasındaki sistemi deşifre etmeli ve mücadeleye çağırmalıyım".
Bir başlangıç fikri. Şöyle yani, görüntülerin altında dizileceği fikir. nasıl?
iyi geliyor mu ?

Şimdi görüntüleri kategorilere ayırıyorum, ya zaman ya mekan bilrliğine göre.,
Olay günü, ev, dernek, Ostim, anma ve mahkemeler. patlama anının görsel kaydı
yok. Dumanlar ve itfaiye.

Misal, bir uç olarak, eşinin ölümüne sevinen bir kadın olsa bu belgeselde nereye
oturur, yani o haliyle kurguya girebilir mi, alırsak girer, ama görüntüleri
demek istediğimizin altına dizersek, orada ne yaşandığının değil, atılır.
Halbuki çoğunluk kaybedilen için acı çekildiğini düşünürüz, aslında sevinenin
hikayesi daha etkili, önemli ve filmiktir. Politik-hukuki-filmik niyet, aslında
Özgün olan bu hikayeyi keser. Her aile bir patlama onları biraraya getirinceye
kadar kendi hikayesini yaşamıştır, patlama herkesin kendi Özgün hikayesinde,
kendine özgü konumlanmakta, yaşamın sonrasını öyle etkilemektedir.

Misal, Aytaç'ın babası, avarelik yapmasın diye geçici olarak çalışması için
oğlunu kendi çalıştığı işyerine sömestri tatilinde götürmüştür ve kendi sağ
kurtulurken oğlunu kurban vermiştir. Anneyle arasında bu kararın gölgesi hep
dolaşacak, kapitalist sistemin kurumlarına düşen öfkeden baba pay alacaktır.
Mücadelenin uğraşı konuyu gündemden düşürmemek iken, baba için bu kendi vijdan
sızısının sürekli tekrarlanması, üzerine gidilmesi demek olacaktır. Baba mahkeme
de çığlık atmaktadır.

Belgeselci olarak kime karşı sorumluyuz, kalanlara değil ölenlerin hatırasına

Kalanların çoğu kadın. ana ya da eş. ölümün önceden malum olması var, ya
rüyalarda, ya ölenin ağzından çıkan sözlerde, veya yakın dönem yaşanmış bir
olaydan okunan işaretlerde, ölüm bir Kader olarak kendini haber vermiş gibi.
Ölümden sonra, geriye dönük yeniden yorumlamarda.

Oğlunu yitirmiş anaya ne sorulabilir, bu ana bu sorulara niye cevap versin?
"hayalleri nelerdi"? sorulardan biri. İzleyenlenden ne talep eder bu sorulara
verilen yanıtlar belgesele girince? İşte gençti, hayalleri vardı, tıpkı sizin
gibi, ya da çocuğunuz gibi, yarım kaldı, sebeb olanların gözü kör olsun. Bir tür
kurbanla özdeşleşme kurulması ve musebiblere-patron, kapitalizm ve onun resmi
kurumları- öfke duyulmasıdır belgeselcinin arzusu. "Yarım kalmış hayaller"
kaybedilen için bir tür klişe düşünmedir, herkese, çoğunluğa ait, akla ilk
gelendir zaten.

Kameranın kaydettiği gerçeklik ne çeşittendir, onun yaşamından bir kesit mi,
zaten olay oluyorken bu oluşun kaydı mı, bir temsil mi? yani belgeselcinin
talebi üzerine "mış gibi" yapılan hareketler mi? "Esma teyze şu kapıdan bir daha
girer misin"? temsil. Mahkeme öncesi dernekte toplantı vardır, kayıttayız, bu
"olmakta olan"dan bir kesittir. "olmakta olan", "olmuş olan"la, patlama,
ilgilidir. Kurmaca temsil, olmakta olandan bir kesit almaz, o hayata bir kesit
ekler. Ancak temsilde geçen süreler de onun yaşamının bir parçasıdır, anıdır,
ama şöyle;"ben kapıdan giriyormuşu oynarken" olarak.

Başka, nasıl bir insandı diye sorarız, elbette herkes kaybettiği sevdiğinin
iyiliğini güzelliğini anlatmakla bitiremeyecektir. biz, izleyiciye, "bakın bu
adaletsiz sistem nasıl da iyi bir insana kıymış" demiş olacağız. Her ölü iyi
insandir çünkü yaşamıyordur, iyiliğin ve kötülüğün ötesine geçmiştir. Ölenin
yaşarken iyi olmasının patlama, ölüme sebeb olan felaketle bağı nasıl bir şey,
oraya bakmalı. Ölenin görüntüde iyiliklerinden bahsedilmesi, seveni açısından
onun iyilikle yad edilmesi iken, belgeselcinin derdi, kapitalizmin iyi, masum
olanın düşmanı olduğuna mı işaret etmektir.

Sembolik patlama- Fazilet'in evinde rüzgarda sallanan perdeler-eşinin duvarda
asılı, ve sallanan portresi, geçiş olarak. Patlamanın haneye imgesel girişi ve
aldığı Can. Hülya, "kadere inanmıyorum " dedi. Kocasını alan patlamanın
önlenebilir, bir yerde kesintiye uğratılıp yönünün değiştirilebileceği bir
nedensellikler zincirinden oluştuğunu düşünerek. Fazilat'in BŞ belediyesince
verilmiş eski lojmanındayız. Televizyonun üzerindeki siyah elbisenin rüzgarda
Can çekişmesi birden, verilen son soluk gibi, yatışması, kendini bırakışı.
Pencereden giren rüzgar bedene Can veren nefes, eşyaları canlandırıp harekete
geçiriyor, ve ya çekilip soluksuz bırakıyor, evde ölümün imgelerini arıyor,
kaydediyoruz, patlamanın izlerini, rüzgarını, hatta pencerenin ağıdını
dinleyeceğiz birazdan.

İmgeyi , kurgu öncesi, kayıtta aramak bu. onu alıp götüren patlamının izdüşümü,
hayatlardaki, evlerdeki patlamalar, yıkımlar ya da tersi. Etkiler, nötr olarak.
Hep yıkımlar diye düşünüyoruz, bu bize normal geliyor, önceden zaten "yıkım"
fikrinde olmak, normal düşünme bu.

perdenin rüzgarla mücadelesinde color correction, deneme, brightness -100, ölüm
karanlığı. Zira kayıtlarda expoşuru tam kısılmış bir sekans daha var, daha
etkili. Perde, sırların saklayıcısı hanenin koruyucusu, patlamanın önüne geçmek
ister.

"vijdan ve adalet" mücadelesi bir Umut'un kendine şiar edindiği politik çalışma.
Adalet mücadelesi se daha çok elbette mahkemeler, hukuk zemininde. Basın
açıklamalarıyla toplumsal vijdana seslenmek de var elbette. Bu, bir taraftan
mahkemedeki mücadeleye de yandan destek, bilirsiniz kamuoyu baskısı, kamunun
gözü üzerinizde, değilse bile çevirebiliriz.

Politik mücadele, tıpkı belgesel film gibi, acının unutulmaması ve
unutturulmaması üzerine bina olur. Unutturulmayarak tekrarlanmamasını sağlamak,
başka ocaklar sönmesin. Ölüm acısı ise ölenin hatırda kaldığı ama acısının
unutulmak istendiği, acıyla yaşamak zordur, bir ara bölge talep eder.Kamuya
unutturmak istemediğimiz şey aslında, acı bizimse, unutmak istediğimiz şeydir.
Hayat devam ediyor. Aileler organize olur, davaya, anmaya, basın açıklamalrına
gelir. Sorumluların cezalandırlma ihtimalinin güçlenmesi onları çekerken, acını
sürekli kendini yenilemesi onları iter. Dava günleri bu açmazın yoğunlaştığı
zamanlardır. Döndü "artık mahkemelere gitmeyeceğim, avukat takip etsin" der.
Belgeselci, onları sürekli acının kaynağını hatırlamaya zorlar, ne oldu, nasıl
oldu, ne hissettiniz....?

Hukuki/politik mücadelenin elde etmek istediği sonuç nedir? İş cinayetinde
yakınlarını kaybedenlere ruhen ve bedenen en faydalı sonucu, azamasini elde
etmek. Sorumluları nicel olarak yükseltir, doğrudan değilse bile dolaylı bütün
sorumluları davaya dahil eder.Bunların en yüksek hadden cezalandırılmaısnı
ister. Bu acının manevi, "yürek soğuması", hatırladıkça ölümden sorumlu
olanların "içerde" olmasının verdiği hafiflik, kısmıdır. Tazminatlarla
kalanların maddi yaşam koşullarının, belki patlamadan öncekinden daha fazla
iyileştirlmesi. En yüksek ceza en yüksek tazminat, tazminat da cezaya dahil
elbette. Ve en fazla sorumlunun dava süresince tutuklu, ve uzun süre tutuklu
kalması bir başarı olarak algılanır.

Politik/hukuki mücadelenin bir başka amacı da elbette işçi ailelerinde bir
bilinç sıçraması yaratmaktır. Davanın doğrudan izleyicisi olmak, dosyalardaki
ayrıntılarından haberdar olmak, ailelerin bilincinde olayı, "iş kazası"
olmaktan, "iş cinayeti" olmaya taşır. Birarada ve örgütlü olmanın sonuçlarını
görürler. Bu onlara sistemi sorgulatabilir mi, miş mi?

Kabaca bu sistemde yoksullar için adalet olmadığı, zenginlerin korunduğu fikri
yaygın, bir kendiğlinden gündelik bilinç olarak, bu pekişiyor. Tutuklular
konusunda kendiliğinden bir sınıf dayanışma fikri gelişiyor. Tutuklu olan ama
işyerinde ücretli olanların tutuklu kalmasını değil, patronların içeri
atılmasını istiyorlar. Patronların dışarda gezmesi çok zorlarına gidiyor.
Yüreklerini pek soğutmuyor.

İş cinayetinin dolaylı sorumluları, denetciler diyebileceğimiz kurum
yöneticileri içinse, bir hapis cezasından çok sorumluluğun tescillenmesi, asıl
sorumlunun "the sistem" olduğunun tescillenmesi. Aileler için, yakının kaybeden
sıradan insan, patlamanın merkezine en yakın olan sorumludan en uzak olan
denetci kurumlara doğru, kalben bir sorumluluk sıralaması vardır, ve bu asıl
olarak patrondan başlar, sistem ise, bizim tersimize, onlar için son sırada.
Zaten sistemi müdahale edilemez ve değiştirilemez gördüklerinden, şu haliyle,
ona karşı cephe almayı gündemlerine koymayabilirler.

Belgeselciler yukardaki sorulara yanıt arıyorlar, özellikle ortamda soru soran
olabildiklerinde. Evlerde ailelerarası sohbetlerin satır aralarında, bu biliç
sıçramasının, dernekle, bu ortak mücadele ile nasıl ilişkilendiklerinin izlerini
arıyorlar.

Şimdi biz, işçileri parçaparça eden patlamanın hangi teknik ve mali ilişkiler
zinciri içinde gerçekleştiğini, farklı araçları kullanarak filmde anlatabiliriz.
ama şöyle bir yolu seçersek, ölenlerin ailelerinin algıladığı yerden, ifade
edebildiği, onların görebildiği kadarıyla anlatmak. O, bilinç sıçramasını
olup/olmadığı yerden. Bu düzlem, belgesel film izleyeninde bir bilinç
sıçramasına yol açmalı mı, açabilir mi, niye olmasın?

Henüz görüntüleri gözden geçiriyor ve bir tür ayıklama, sınıflandırma yapmaya
devam ediyorum. genellikle olay anı görüntüleri başta kullanılır, şu oldu, şöyle
oldu. Davutpaşa öyle mesela. toz duman, bağırış çığırış, yaralıların
feryatları...Duygu yükü karmaşık. ama heyecan dorukta. sonra filmin temposu
düşer, şoktan nereye ineriz. Yani tersi olsa, hakkında konuşulan felakete en
yakın görüntüler sonraya kalsa nasıl bir etki olur. Etki, saklandıkça, zaman ve
mekan olarak mesafe arttıkça, dolayım karmaşıklaştıkça artıyor bazen. olay oldu,
hakkında konuşuluyor, ya da hakkında konuşulan olay, burda patlama, oldu, filmin
sonunda. patlama zamının görüntülerinin etkisiyle filmin baştan sona yeniden
okunmasını, hissedilmesini sağlamak.

Dernek, acıyı doğrudan politik amaç bakımından aracılaştıran değil, acıyı
yaşayanlar merkezli davranıyor, merkeze kendi politik amacının ihtiyaçlarını
değil, ailelerin adalet ihtiyacını alıyor. Başka bir politik odak, misal İbo,
varlığıyla başlangıçta tedirginlik yaratıyor.Politik mucaelenin dolayımlanması,
az görünür olacak şekilde içerilmesi gibi. Hemen birisi gelip aileleri 1 mayısa
çağırmasın kaygısı, misal "kimse kendi politik flamasıyla gelmesin" tartışması

Halk deyince bilgelik beklemek bir tür romantizm, uzaklık örneği

Toplantı. kamera çocuklardan birine yönelir. Bir erkek dava hakkında konuşuyor
sesi geliyor. Çocukta sese yönelik bir jest mimik yok. Bu görüntü, dinleyen kişi
olarak, ayni ortamda ama başka bir ses kuşağının üzerine konmak üzere kendi
sesinden koparılabilir, genellikle koparılıyor. kendi ses kuşağında ölümden
bahsedilseydi tepkisizliğin anlamı başka, çocuklardan bahsedilseydi başka olurdu

Dernek. toplantı. anne çocuğun saçlarını tarıyor. mekanın kendi ediminin, burda
toplantı, başka bir mekanın edimine, saç taramanın mekanı evdir, eklemlenmesi
görüntüyü güçlendirir. samimiyet sıcaklık katar, derneği yuvaya dönüştürür,
çünkü "ev"in aurası güçlüdür, her zaman. "Ev"in dernekleşmesi zordur, ev buna
direnir.

Olayların zamanına göre dizilimini kurguda terk etmeli. şimdi, gelecek ve geçmiş
aynı anda salınmalı.

Aileler davanın çabuk bitmesini isterken, ama kamunun yargılanmasında ısrar
gecikmelere yol Açar. Aileler kamu tali, patronları esas sorumlu, çoğu zaman.

binyayla.net