Orhan Veli'nin İlham Perisi Bella




Yapım Tarihi - 2011
Süre - 01:00:00
Format - Belgesel, Renkli, Türkçe

Yönetmen - Yıldırım Yanılmaz

Bella, Orhan Veli'nin anlatamadığını anlattı.

Bella Eskenazi, Orhan Veli'nin Sere Serpe şiirini yazdığı kadın. 15 yıldır
Bebek'te bir evde yalnız yaşayan Eskenazi, Anlatamıyorum şiirinin de kendisi
için yazıldığını söylüyor. Bunu, şiirin bulunduğu defteri kaybettiği için bugüne
kadar saklayan Bella, 'Orhan'ın bana âşık olduğunu biraz geç anladım.' diyor.

Karşımızda 92 yaşında bir kadın. Tırnakları ojeli, yüzü hafif buruşmuş, gözünde
bir güneş gözlüğü. Görme yetisini hafif kaybetmiş gözlerinin önüne düşen
saçlarını usulca kulaklarının arkasına alıp konuşuyor. Sesi titremiyor, bilinci
yerinde. Kahve fincanını zarif bir şekilde dudaklarına götürüp getiriyor.
Anlatıyor... Edebiyat dostlarını, darbeleri, bir mum gibi eriyen hayatını
anlatıyor. Kalkıp ağır adımlarla diğer odaya gidiyor. Uluslararası bir müzede
nadir bulanacak eserlerinin önünden geçiyor. Duvarlarda kendisine hediye edilen
Bedri Rahmi Eyüpoğlu ve Abidin Dino'nun tabloları, karakalem portre
çalışmaları...

Ev sahibi iki dakika sonra tekrar beliriyor köşede. 71 yıl öncesindeyiz...
Saçları simsiyah, gözler ay ışığı gibi parlıyor. Kucağındaki defterleri masaya
yığıp ayaklarını altına çekip sedire oturuyor. Tozlu koltukta bu kez Orhan Veli
var. İçeride Sabahattin Eyüboğlu, Melih Cevdet Anday gibi yazarların sesi
yükselirken Orhan Veli'den çıt çıkmıyor. Genç kızı hayranlıkla seyre dalıyor.
Bella tedirgin olup, soruyor- Neyin var, ne oldu?. Ama cevap yok. Sonra
defterini alıp bir şeyler yazıyor. "Epeyce yaklaşmışım... Duyuyorum
anlatamıyorum." Defteri uzatıyor, 'Al' diyor 'Sana yazdım.' Genç kız şiiri
usulca okuyor, teşekkür etmekle yetiniyor.

Köşeden bir ses geliyor. Adına şiirler yazılan kadın tabloların önünde. Orhan
Veli kayboluyor ortadan. Anlatamadım, diyor- "Olay Sabahattin Eyüboğlu'nun
evinde geçti. Kimseye anlatamadım. Defteri kaybettiğim için herkesten sakladım.
Ukala bir kadın çıkar, 'bana yazdı' der. Böyle tartışmaların içinde bulunmak
istemediğim için söylemedim." Ünlü şairin Sere Serpe şiirini yazdığı kadın,
masum birkaç cümleyle Anlatamıyorum şiirinin hikâyesini paylaşmış oluyor. Hatta
"olmaz ki, böylede yatılmaz ki" dizellerinden daha güzel, anlamlı, dokunaklı
olduğunun altını çize çize.

Bella, yeniden sandalyeye yerleşiyor. Orhan Veli'nin anlatamadıklarını
anlatıyor. Hikâyeleri bir masal gibi geliyor kulağa. Edebiyat dünyasının birçok
ismini tanıyor çünkü. Sabahattin Ali'yi, Bedri Rahmi'yi, Melih Cevdet'i Hasan
Ali Yücel'i... Yollarının, eniştesi Erol Güney'in evinde kesiştiğinden
bahsediyor.

Zaman akıyor, söz Bella ile Orhan Veli'nin ilk tanışmalarına geliyor. Kelimeler
ağzından dökülüyor- "16-17 yaşında eskrim şampiyonası için Ankara'ya gittim.
Gelmişken bir de ablamı ziyaret ettim. İşte o gün Orhan'ı gördüm. Melih Cevdet,
Sabahattin Eyüboğlu toplanmış sohbet ediyorlar. Hasanoğlan'da derse başlayınca
daha samimi olduk, yakınlaşmamız o zaman oldu, sık sık ziyaretime gelirdi.
Evimiz küçüktü ama muhabbetimiz büyüktü!"

Bana âşık olduğunu geç fark ettim
Sonraları Orhan Veli'yle sık sık görüştüğünü söylüyor. Hasanoğlan'daki köy
enstitüsüne kadın öğretmen olarak atandığında yanına gelip gittiğini... Bella'ya
hiç açılmamış. Platonik bir aşık olarak kalmış. Bir gece şöyle bir olay olmuş
hatta- Cahit Sıtkı, Melih Cevdet, Necati Cumalı sohbeti sırasında Orhan Veli'nin
sevgilisi Nahid Hanım bağırmaya başlıyor- 'Orhan benimdir. Kimseye kaptırmam'
Bella orada küçülüyor, buharlaşmak istiyor adeta. Sevgilisi olan bir erkeğe yan
gözle bakmayan kadın, bundan sonra Orhan Veli sayfasını tamamen kapatıyor.

Bella, Orhan Veli'nin kendine âşık olduğunu biraz geç fark ettiğinin söylüyor.
"İkili oynamak istemiyordu. Çok kibar bir adamdı. İki tane kostümü vardı,
sürekli onları giyerdi. Bir kere Sabahattin Ali'yle takside giderken ellerinin
güzel olduğunu söyledim. Anlamıştır herhalde. Başka bir şey olmadı. Onunla
ilgili bir keşkem yok!" diyor bunun için.

Kıymetini bir tek Nurullah Ataç bildi
Keşkelerin yerine daha soğuk bir kelime geliyor şimdi- Ölüm. 36 yaşında belediye
çukuruna düşen Veli'nin ölümü... Siyah-beyaz bir filmden bahseder gibi
konuşuyor- "Küçük ablam yeni doğum yapmıştı. Yoksul dönemimizde Taksim'deki
evimize geldi. İçki muhabbeti yapmadı hiç. Arada işim var deyip dışarı çıkar,
dönerdi. Sonradan Rum meyhanesine gittiğini öğrendim. Son geldiğinde başı müthiş
ağrıyordu. Konuşamıyordu. İçki içmeye de gitmedi. Benim işim vardı, dışarı
çıktım. Muzaffer adında bir gazeteciyle Mualla onu hastaneye götürmüşler. Komaya
girmiş. Sonra belediye çukuruna düştüğünü duydum. Ölmüş... Bir-iki gün sedyede
bırakmışlar. Alkol koması diyen de oldu, şeker koması diyen de... İki gün sonra
ablamdan öğrendim. İlk gün yanında kalmış. Kimse gidip görelim demedi, ben de
gitmedim. Her gün evimizde olduğu için çok alışmıştık. Cenazesine ben de gittim.
Bütün meyhaneci arkadaşları oradaydı. Çok içerdi, alkolik olmuştu. İçince
sızardı, terbiyesizlik yaptığını hiç görmedim. Bence kıymeti bilinmedi. Bir tek
Nurullah Ataç bildi."

Rauf İnan bana çok kötü davrandı
Bakırköy'de doğup büyüyen Bella, İstanbul'dan hiç ayrılmadı. Yahudi zengin bir
ailede büyüdü, birçok dil öğrendi- İngilizce, Fransızca, Almanca... Üç kız
kardeşiyle Beyoğlu'nda 6-7 odalı bir evde oturdu, babası ölünce İstanbul Kız
Lisesi'ne yazıldı. 82 kişilik bir sınıfta Almanca hocasına Almanca öğretti!
Ablaları zamanla evlendi. (Biri Erol Güney, diğeri bir Rus ile) Öğretmen olmak
için derslerine sarıldı. Aile dostları Sabahattin Eyüboğlu'na öğretmen olmak
istediğini söyledi, konu İsmet Paşa'ya gitti. Paşa, 'tamam' dedi, Eskenazi lise
öğrencisiyken Ankara'ya 50 km uzaklıktaki Hasanoğlan Köy Enstitüsü'ne yerleşti.
Coğrafya, İngilizce derslerine girdi. Sabahattin Ali, Bedri Rahmi sınıfında
öğrencilerine ders verdi, Orhan Veli ziyaretine geldi. İki yıl sonra dönemin
İlköğretim Genel Müdürü Hakkı Tonguç, 'bir ukala gelir, problem çıkarır' diyerek
ilk gayrimüslim öğretmeni okuldan çıkardı. Eskenazi, 'Rauf İnan bana çok kötü
davrandı, neden bilmiyorum. Türk olmadığım için mi bilmiyorum.' diyor.

Biraz iddialı konuşsaydım, Sabahattin Ali ölmeyecekti!
Bella, Sabahattin Ali'yle de Erol Güney aracılığıyla tanıştı. Hasanoğlan'da
daimi misafirlerinden biriydi. Enstitüden ayrıldıktan sonra da sık sık
görüştüler. Büyükada'daki buluşmaları oldukça eğlenceli- "Halikarnas Balıkçısı,
Melih Cevdet, Orhan bizde kalırdı. Orhan sabah kalkınca şiirler okurdu. "Bu
sabah göğü sizin için mavi yaptım. Beyaz lekeler var bugün, masum yaptım..."
derdi. Sonra bir yazarı tartışır, şiir tahlilleri yaparlardı. Biri şiir okur.
Neden böyle yazmadın? diye üzerine konuşurlardı. Solculuğun siyasi doktrini
yoktu, herkes eleştiriye çok açıktı."

Konu bu kez Sabahattin Ali. Onunla ilgili bir 'keşke'si var mı? İç çekiyor- "Son
buluştuğumuzda benden para istemişti. Beş parasız kalmıştı. 10 lira lazımdı ona.
Büyük paraydı, oradan buradan topladım. Bir yerde buluştuk, kahve içtik. Burada
durursam hapse girerim, kaçma ihtimalim de var, dedi. Kaçtı ve vuruldu. Bir ukde
var içimde. Biraz daha enerjik, iddialı konuşsaydım, kaçmazdı ve ölmemiş
oldurdu. Bunu her zaman düşünürüm. Benden çok daha tecrübeli, akıllı birine
nasıl fikir verirdim. Sonraları gizli bir polis evimize geldi. Metresi olup
olmadığımı sordu. O zaman öğrendim öldürüldüğünü. Bana yazdığı Türkçe ve Almanca
mektuplar vardı, onları bir çamaşırlığa koyup yaktım. İçeriğini çok iyi
hatırlamıyorum ama aşk mektubu olmadığını söyleyebilirim."

Eşim Orhan'ın aşkını bilmiyordu
Bella, 1952'de Moris Eskenazi'yle evlendi. Müzik aşığı Moris'ten bir kızı oldu.
Moris, 15 yıl önce öldü. Tek çocukları evlenip İspanya'ya yerleşti. Bella o gün
bugündür Bebek'te yalnız yaşıyor. İnsanlara emir vermekten hoşlanmadığı için
hizmetçi almıyor. Yemeğini kendi yapıyor, denize giriyor. Soylu bir aileden
gelen arkadaşı Güner Hanım'la dertleşiyor, ziyaretine gidip geliyor. Bir sırrını
daha paylaşıyor- "Eşim, Orhan Veli'nin bana âşık olduğunu ve şiir yazdığını hiç
bilmedi. Konuşulmadı, ben de söylemedim. Öğrense kıskanırdı herhalde. Eskiden
belli periyotlarda mezarına giderdim ama şimdi gözlerim görmüyor, gidemiyorum."

Ayhan Hülagü, 9 Ekim 2011
zaman.com.tr





Orhan Veli'nin ilham perisi...

Kırklı yılların Türkiye'si... Ülkenin kültür ve sanat hayatına yön veren
entelektüelleri Orhan Veli, Melih Cevdet Anday, Oktay Rıfat, Sabahattin Ali,
Necati Cumalı, Sabahattin-Bedri Rahmi Eyüboğlu kardeşler, Bedri Rahmi'nin eşi
Eren sıkı dostlar...

Ünlü gazeteci-çevirmen Erol Güney, eşi Dora, baldızı Seza, aynı arkadaş
grubunda... Sık sık bir araya geliyorlar; kâh memleket meseleleri konuşuluyor,
kâh sanat dünyası... Bu arkadaş grubunun en küçük üyesi, güzeller güzeli Bella...
Erol Güney’in küçük baldızı. Ve Orhan Veli’nin, hiç açılamadığı ama uğruna en
güzel şiirlerini yazdığı platonik aşkı... Usta tiyatrocular Yıldırım Yanılmaz ve
Altan Akışık’ın bir belgesel projesi için kapılarını çaldıkları Bella Eskenazi,
anılarını B+ dergisiyle paylaştı... Ünlü şair Orhan Veli, bir gün Bella’nın
Beyoğlu’ndaki evine gidiyor.

Bella’nın karşısına oturuyor ve sadece bakıyor. Dakikalarca, tek kelime etmeden,
gözlerinin içine bakıyor. Bella, sonunda sıkılıyor bu oyundan “Neden bakıyorsun,
ne oldu, bir şey söylesene Orhan” diye üsteliyor. Orhan Veli, bir hışım kalkıyor
ve gidiyor. Birkaç saat sonra geri geliyor, bu kez elinde bir şiir, “Oku” diyor.
2011’e dönelim; Bella Eskenazi’nin evindeyiz... Bebek sırtlarındaki evin
duvarları Bedri Rahmi-Eren Eyüboğlu’nun tablolarıyla süslenmiş; kütüphanesinde
yakın dostları tarafından yazılmış, Türk edebiyatının şaheserleri... Karşısında
bir kamera açık... Türk sinemasının ünlü yönetmenlerinden Yıldırım Yanılmaz’ın
yönettiği bir belgesel projesi için usta tiyatrocu Altan Akışık soruyor, Bella
anılarını anlatıyor, biz dinliyoruz.

Bella, Orhan Veli ‘Sere Serpe’ şiirini sizin için yazmış. Onun öyküsünü anlatır
mısınız?
Ankara’da Sabahattin Eyüboğlu’nun evindeydik. Oraya çok giderdik. Sabahattinler
briç oynuyordu. Ben de öteki odadaydım. Eniştem ve ablam akşama geleceklerdi.
Orhan da vardı. Zaten ben nerede varsam, Orhan da orada vardı! Orhan nerede
varsa, ben vardım! Böyle tesadüf oluyordu galiba... Yatağa uzandım, o zaman
liseyi dışarıdan bitirmeye çalışıyorum. Orhan kapıdan baktı, gitti. İmtihanlara
giriyordum, Orhan’ı falan düşündüğüm yok. Dokuzuncu sınıfta geometriden
kalmıştım. İstanbul Kız Lisesi’ne gidiyordum; herkes bana sorar, “Orhan Veli
size aşık olmuş, bundan gurur duymadınız mı?” Valla, ben duymadım! Çünkü
gençseniz herkes size aşık oluyor. Neden gurur duyayım? Ben Orhan’ı çok
severdim. Çok takdir ederdim, hayrandım. Hayran olunacak çok tarafı vardı.
Mesela çok güzel Fransızca biliyordu ama Orhan’ın Fransızca konuştuğunu kimse
duymamıştır. Larousse’u alır, “Aç bakalım bu sayfayı” derdi, ezberden bütün
sayfayı söylerdi. Bayılırdı insanların kendisine hayran olmasına. Güzel de resim
yapardı.

“Sabahattin Ali kaçmadan önce bana sordu”
Sabahattin Ali’yi de yakından tanıyordunuz. Öldürülmesiyle ilgili bildiğiniz
şeyler var mı?
Sabahattin Ali bir gün bana telefon etti; “Falan yerde buluşalım, seninle
konuşmak istiyorum” dedi. Ben de gittim, buluştuk, oturduk. Çok da gençtim, pek
hatırlamıyorum. Bana, “Kaçayım mı, kaçmayayım mı? Ne dersin?” dedi. Ben ne
diyebilirim? Kim ne diyebilir? “Kaçmayın” desem hapse girecek ama kaçarsa da
herhalde yakalanmadan öldürülme hadisesi var... Önce hafiften “Kaçmayın” dedim.
“Ama o zaman hapse gireceğim” dedi! “O zaman kaçın” dedim. Bilmiyorum, o hadise
böyle kaldı, biz böyle konuştuk. Ardından eve geldim, ablam yeni doğum yapmıştı,
hasta idi, eniştem ise yurt dışında. Böyle karışık vaziyetlerimiz vardı. Bir ay
geçti geçmedi, bu hadiseyi tamamen unutmuştum. Bir akşam kapı çalındı, bıyıklı
bir adam geldi. “Ben gizli polisten bilmem kim...” İsmini bilemiyorum, duymadım,
galiba hiçbir zaman bilmedim. Misafir ağırlar gibi içeriye soktum, “Buyrun”
dedim. Salonda oturdu; “Siz” dedi, “Sabahattin Ali’yi tanıyor muydunuz?” “Evet”
dedim. “Pardon siz metresi miydiniz” dedi. O zaman herkesin arkadaşı, metresi
oluyor... “İdiniz” kelimesini biraz yadırgadım. “İdiniz ne demek?” dedim. İçime
doğdu, yakalandı diye... “Hayır hiçbir zaman öyle bir arkadaşlığımız yoktu”
dedim. “Çok iyi arkadaştık, Ankara’da evime gelirdi, fakat öyle bir şey yoktu”
dedim. “Peki, sizi morga götürmek istiyorum. Benimle birlikte morga gelir
misiniz?” dedi. “Tabii gelirim” dedim. “Gelip sizi alacağım, beraber gideriz”
dedi. Ben morg deyince, öyle ölüyü göreceğim diye düşünmemiştim. Fakat adam
gittikten sonra beni bir korku aldı.

O bey mi size öldüğünü söyledi?
Evet; “Biliyorsunuz Sabahattin Ali öldü” dedi. Ne diyeceğimi bilemedim. Zaten
ondan sonra, “Sizi morga götüreceğim” dedi. O gittikten sonra şaşırdım, ne
yapacağımı bilemedim! Sabahattin Ali’ye ait ne varsa evde, hepsini topladım.
Mektuplarını, kitaplarını, ne varsa topladım. Yanımızda bir çamaşırlık vardı,
onun ocağında hepsini yaktım. Eve geldim, kimseye bir şey söylemedim. Büyük
ablama, Ankara’ya telefon ettim. Böyle böyle oldu dedim, “Şükrü Bey diye bir
arkadaşım var, avukattır, onu ara” dedi. Ona telefon ettim. Şükrü Bey, “Biraz
bekleyelim bakalım ne olacak” dedi. Tabii adam bir daha gelmedi, ben de Şükrü
Bey’i tekrar aramadım. Bu mesele öyle kapandı, bir hayli korktum doğrusu. Biri
dedi vurularak öldürüldü, biri dedi dövülerek öldürüldü... Üç kişi kaçmışlar;
ikisi kurtulmuş,
Sabahattin kaçamamış.

Sonra siz arkadaşlarımla bu konuyu hiç tartıştınız mı?
Hayır. Ben İstanbul’daydım. Bütün arkadaşlarımız Ankara’ya gitmişti. İstanbul’da
danışacak kimse yoktu.

Nasıl bir insandı? Nasıl tarif edersiniz Sabahattin Ali’yi?
Fiziği biraz Aziz Nesin’e benzerdi. Herkes ona Karpiç’te “Komünist” diye hitap
ederdi. Biz, Sabahattin Bey’le hep güler, eğlenirdik.

Öyle mi? Çok pesimist bir duruşu var sanki...
Hayır, öyle değildi. Benim karşımda hiç öyle değildi. Şen bir insandı,
espriliydi... Başkaları hakkında pek konuşmazdı. Benim içimde de bir ukte kaldı;
acaba “Kaçmayın” diye üstünde çok dursaydım kaçmaz mıydı? O sıralar bizim bir
arkadaşımız vardı, Halet Çambel. Onun kocası, komünizm yüzünden hapiste
yatmıştı. Kanlı çoraplarını alır, bize gelirdi, bizde yıkardı. Hep o sahneyi
düşünürdüm, hep aklımda o vardı. Kaçmazsa yakalanma tehlikesi vardı. Nitekim
yakalandı, öldürüldü.
Yazık oldu! Türkiye onu öldürmekle ne kazandı?

Bedri Rahmi ve Karadut’u
Bedri Rahmi’nin büyük aşkı, eşi Eren Eyüboğlu’ndan ayrılarak, Mari Gerekmezyan
ile birlikte olmasına tanıklık ettiniz mi?

Evet, ben Mari’yi de tanıdım. Üç sene Akademi’ye gitmiştim. Mari de orada
talebeydi. Hoş bir kızdı, neşeli bir kızdı. İyi bir heykeltıraştı.

Bedri Rahmi hocası mıydı?
Zannetmiyorum. Çünkü Mari, heykel sınıfındaydı. Bedri resim kısmında... Zaten
galiba o dönem askerliğini yapıyordu.

Bedri Rahmi ile iyi dosttunuz değil mi?
Evet, çok. Ben zaten Eren’i 13-14 yaşından beri tanırım. Eren, çok güzel bir
kadındı. Romanya’dan gelmişti. Sekiz kardeşlerdi galiba. Diğerlerinden daha
farklı bir kızdı, resim yapmak istedi. Annesinden miras kalmış, karar vermiş,
Paris’e gidip ressam olacakmış. Orada Bedri ile tanışmış. Galiba Paris’te
evlenmişlerdi. Altan Akışık- Büyük Kulüp’te bir toplantıda, Bedri Rahmi’ye bir
şiir okumasını söylüyorlar. Eren de yanında. Mari hadisesinden dolayı bir
kırgınlık da var. Ama artık o işin kapandığını düşünüyor. Bedri Rahmi, o dönem
meşhur “Karadut” şiirini yazmış. Çıkıyor kürsüye, o topluluğun içerisinde, onu
okuyor. Okuyunca Eren Eyüboğlu çok üzülüyor, şiirde anlatılan kadının kendisi
olmadığını anlıyor... B.E- Karısı olmak istemezdim...

Çok büyük bir aşkmış...
Evet, gece kalkıp Mari’nin resmini yaparmış... Fazla bir şey bilmiyorum doğrusu.
Bildiğim, Bedri Rahmi’nin annesinin onu uyardığı; “Ya karın, ya da Mari” demiş.

Karısı olmak istemezdim dediniz...
Evet, kim olmak ister! Başka bir kadını seviyor. İkinci bir kadın olmak
istemezdim. Geçici bir şey; bir defa olur, iki defa olur, affedilir. Ama ilişki
affedilmez. Ben öyle bir ilişki bilseydim, valizimi alır giderdim. Valizimi de
bırakırdım galiba...

Ama beklemek de bir sanat. Sonra biliyoruz ki, Bedri Rahmi geri dönüş yapıyor,
sonuna kadar Eren Eyüboğlu ile hayatını sürdürüyor.

Evet Mari, sonra Gros’la evlendi. Çok da genç öldü, tüberkülozdan. Çok yazık
oldu, iyi bir sanatçıydı, güzel bir kadındı.

‘Melih Cevdet’le sinemaya gittik.’
Melih Cevdet Anday’la hiç bir araya geldiniz mi?
Melih Cevdet Anday’ı tanırım. Ama fazla değil. Kendisi umumiyetle Ankara’da
bulunur, sık sık İstanbul’a gelmezdi. Bir defa İstanbul’a geldiğinde, beni
yemeğe götürdü. Sirkeci’de yemek yedik birlikte. Daphne du Maurier’in bir filmi
oynuyordu. “Madem Sirkeci’deyiz, ne olur sinemaya gidelim” dedim. Çünkü ben
yalnız bir kadın olarak o dönemler tek başıma Sirkeci’ye gidemem. Gittik
sinemaya, bir locada oturduk, filmi seyrettik. Sonra bir yerde kahve içmiştik,
bana şiirlerinden bir-iki tane okudu. Ankara’da daha fazla görürdüm, İstanbul’da
pek görmedim.

Türkçe’yi güzel kullanan insanlardandı.
Evet, güzel bir diksiyonu vardı. Melih, Oktay Rıfat’ın çok iyi arkadaşıydı.
Benim dalgınlığım çok meşhurdur. Derlerdi ki, “Bella’dan dalgın bir kişi daha
var, o da Oktay Rıfat’ın annesi”... Hatta bir gün kocasını tanımamış!

‘Görmüyorum ama bütün dizileri izliyorum'
Siz Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde hocalık da yaptınız...

Evet, benden başka hoca kalmadı galiba yaşayan. Ankara’ya gitmiştim. Sabahattin
Eyüboğlu beni görür görmez, kardeşi Mualla’ya, “Hadi Bella’yı Hasanoğlan’a
götür” dedi. Çünkü o, köy enstitülerine aşıktı. Kalktık gittik. Trenden
iniyorsunuz, Tünel-Taksim arası gibi bir yürüme mesafesi vardı. Kimsecikler yok,
Mualla ile yürüdük. Sıdıka Hanım vardı köyde, fevkalade yemek pişiriyordu.
Kocaman bir şöminesi vardı. Orada hayatımın en güzel yemeğini yedim. Gece orada
kalıp, ertesi gün Ankara’ya döndük. Eve geldik, “Sabahattin Bey beni oraya hoca
yapacaksınız, para da istemem. Üç lisanı da öğreteceğim” dedim.

Kaç yaşındaydınız?
Yirmi iki yaşlarındaydım. Sabahattin Bey güldü, “Mualla seni Hakkı Bey’e
götürsün, gidin konuşun”. Biz Mualla ile Hakkı Tonguç’a gittik, bizi çok iyi
karşıladı, “Bakarız” dedi. Sonradan demiş ki- “Ben bu mesuliyeti kabul edemem.
Bir ukala falan gelir, ‘Ayşe-Fatma bulamadınız da, Bella mı buldunuz?’ diye bana
kafa tutar. İsmet Paşa ile konuşayım, o kabul ederse olur”... İsmet Paşa’ya
gitmiş, “Köy enstitülerine yabancı lisan bilen birini arıyoruz, bulamıyoruz”
demiş. İsmet Paşa da, “Koca Türkiye’de yok mu lisan öğretecek olan, alın birini”
demiş. “Valla birini buldum ama maalesef ismi Bella” demiş. Paşa da, “E ne
yapalım, alın” demiş. Ben böylece Hasanoğlan’a girdim. Çok güzel bir ortam
vardı. Öğretmenler bana çok iyi davrandı. Bir gün kütüphaneden çıktım, eve
gitmek istedim. Evimiz çok güzeldi, önünde balkonu vardı. Penceresi açıktı, bir
de ne göreyim? Benim somyamın üzerinde kocaman bir ayı! Kitaplar var elimde,
fener var, atıp her şeyi kaçtım.

“Benim odamda bir ayı var, yatağımda yatıyor” dedim, çok gülmüşlerdi!
Ne kadar çalıştınız orada?
Yaklaşık üç yıl çalıştım. Yeni müdür geldi; Rauf İnan. Tam Hakkı Tonguç’un
dediği gibi oldu, adam beni sevmedi. Sordum ona, “Ben ne yapayım” diye, “Ne
istiyorsanız onu yapın” dedi. Önce orta sınıfa girdim, sonra zaten yaz geldi,
okullar kapandı. Ben de Ankara’ya gittim. Bir daha dönmedim.

“Bebek vasıtasız bir yer olabilirdi”
Kaç yıldır Bebek’te oturuyorsunuz?
1973’te Bebek’e geldim. Daha 16 yaşında iken de Bebek’te oturmuştuk. O yüzden
yine Bebek’e gelmek istedim. O zamanlar deniz o kadar berraktı ki, denize bozuk
para atarlardı, çocuklar da dalıp çıkarırdı. Kayıkhanesi vardı, oradan denize
girerdim, fenere kadar yüzerdim.

Bebek nasıl bir değişim geçirdi?
Berbat oldu şimdi Bebek. Hep bina bina... Bebek halbuki ağaçlı, vasıtasız bir
yer olabilirdi. Şimdi bina doldu. Bir tek doğru dürüst tretuvarı var. Sağ tarafa
ise bütün arabalar doldu.

Nasıl anılarınız var buraya dair?
Eskiden hep ağaçlıydı, vagonlu tramvay vardı. Mısır sefaretinin önünde
Galatasaray Kulübü vardı. Surlar henüz yapılmamıştı. Gerçi güzel oldu onlar...

O zamanlar da sosyal hayat için önemli bir semt miydi?
Yok, o kadar değil. Beyoğlu sosyal yer idi. Yüksekkaldırım’da oturanlar Taksim’e
taşındı, Taksim’den sonra Mecidiyeköy önemli bir yer oldu. Küçük güzel evler
vardı, güzeldi Mecidiyeköy. Şimdi ben dünyada inmem oraya! Karşıya geçmek
isterseniz, geçemezsiniz falan... Beşiktaş’ı her zaman çok sevdim. Beşiktaş Kız
Orta’ya gittim ben. Ve iyi talebeydim. Beşiktaş Kulübü’nün orada, ahşap bir
binaydı.

Şimdi neler yapıyorsunuz?
Hiçbir şey yapmıyorum, çünkü gözüm görmüyor. Kitap okuyabiliyorum ama dört beş
sayfadan fazla okuyamıyorum. Gece de televizyon seyrediyorum. Avrupa da berbat
oldu TV olarak. Bizimkilerde münakaşalar oluyor, onları dinliyorum. Bütün
dizileri seyrediyorum. Bakıyorum, görüyorum, anlamıyorum falan, hiç mühim değil;
hepsini seyrediyorum!

2.10.2011, Pazar Postası
posta.com.tr


Orhan Veli'nin İlham Perisi Bella

'Bir Belgesel, Bir Gazeteci, Çay ve Simit' etkinliği Nisan ayında 'Toruk', 'Oyun
Devam Etmeli' belgesellerin ardında bugün de 'Orhan Veli'nin İlham Perisi Bella'
isimli belgeselle devam ediyor.

Yıldırım Yanılmaz yönetimindeki 2011 Türkiye yapımı belgesel, Orhan Veli'nin
ilham perisi Belle Eskenazi'nin hayat hikâyesini anlatıyor. Eskenazi’nin hayatı
Orhan Veli, Melih Cevdet Anday, Bedri Rahmi Eyüboğlu gibi Cumhuriyet
aydınlarıyla kesişiyor. Belgesel, izleyicileri Köy Enstitüleri’nde de kısa bir
süre öğretmenlik yapan Eskenazi'nin hayatında uzun soluklu bir yolculuğa
çıkarıyor. Belgeselin dili Türkçe süresi 60 dakikadır.

Beşiktaş Belediyesi tarafından Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) ve Belgesel
Sinemacılar Birliği (BSB) işbirliğiyle düzenlenen “Bir Belgesel, Bir Gazeteci,
Çay ve Simit” etkinliği Çarşamba günleri ücretsiz olmak gösterime devam ediyor.

cumhuriyet.com.tr
25 Nisan 2012




“BİR BELGESEL, BİR GAZETECİ, Çay VE SİMİT”
BELGESEL GÖSTERİMLERİ NİSAN'DA BEŞİKTAŞ'TA DEVAM EDİYOR.

Beşiktaş Belediyesi'nin “Bir Belgesel, Bir Gazeteci, Çay ve Simit” etkinliğinde
25 Nisan 2012’de “Orhan Veli'nin İlham Perisi Bella” isimli belgesel Levent
Kültür Merkezi Onat Kutlar Sinema Salonu'nda izlenebilecek. Nisan 2012; İstanbul
-- Beşiktaş Belediyesi tarafından Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) ve Belgesel
Sinemacılar Birliği (BSB) işbirliğiyle düzenlenen “Bir Belgesel, Bir Gazeteci,
Çay ve Simit” etkinliği 25 Nisan 2012’de “Orhan Veli'nin İlham Perisi Bella”
isimli belgeselle devam ediyor. “Bir Belgesel, Bir Gazeteci, Çay ve Simit”
etkinliği her çarşamba akşamı Beşiktaş Belediyesi Levent Kültür Merkezi Onat
Kutlar Sinema Salonu'nda, saat 19.00'da gerçekleşecek. Belgeselin ardından
Yıldırım Yanılmaz ve Altan Akışık söyleşi bölümünün konukları olacak.

ORHAN VELİ'NİN İLHAM PERİSİ BELLA
Yıldırım Yanılmaz yönetimindeki belgesel, Orhan Veli'nin ilham perisi Belle
Eskenazi'nin hayat hikâyesini anlatıyor. Eskenazi’nin hayatı Orhan Veli, Melih
Cevdet Anday, Bedri Rahmi Eyüboğlu gibi Cumhuriyet aydınlarıyla kesişiyor.
“Orhan Veli'nin İlham Perisi Bella belgeseli”, izleyicileri Hasanoğlan Köy
Enstitüsü’nde de bir süre öğretmenlik yapan Bella Eskenazi'nin hayatında uzun
soluklu bir yolculuğa çıkarıyor.

Tarih- 25 Nisan 2012, Çarşamba
Yer- Levent Kültür Merkezi Onat Kutlar Sinema Salonu
Saat- 19.00
Yönetmen- Yıldırım Yanılmaz
Yapım- Türkiye
Yapım yılı- 2011
Süre- 60’
Dil- Türkçe

*Katılım ücretsizdir.

besiktas.bel.tr