Yapım Tarihi - 2012
Süre - 00:52:00
Format - Uzun Belgesel, Renkli, İngilizce, Ermenice, Türkçe, DigiBeta
Yönetmen - Onur Günay, Burcu Yıldız
Garod bir hasretlik hikâyesi; baba-oğul iki Ermeni müzisyenin, Onnik ve Ara
Dinkjian´ın müzikal yolculuklarının hikâyesi. Bu iki müzisyenin geçmişleri ve
müzikal serüvenlerini bir yandan Diyarbakır, Anadolu ve Ermeni kilise müziğiyle
olan bağları, diğer yandan da Night Ark, Sid Clark, Arto Tunçboyacıyan,
Eleftheria Arvanitaki, Sezen Aksu, Kardeş Türküler, Ahmet Kaya gibi grup ve
müzisyenlerle buluşmaları ekseninde anlatan belgesel, farklı coğrafyalardan ve
ülkelerden geçerek bir müzikal geleneğin izlerini sürüyor.
32. İstanbul Film Festivali, Türkiye Sineması, Belgeseller Bölümü
Gösterim Seçkisi. 2013
6. Documentarist İstanbul Belgesel Günleri. Türkiye Panorama Seçkisi. 2013
4. TİHV İnsan Hakları Belgesel Film Günleri, Gösterim Seçkisi. 2013
8. İşçi Filmleri Festivali, Gösterim Seçkisi. 2013
7. Ege Belgesel Film Günleri, Gösterim Seçkisi. 2014
4. Van Gölü Film Festivali, Gösterim Seçkisi. 2015
13. Documentar-Ist İstanbul Belgesel Günleri [Home Edition], Online Gösterim
Seçkisi. 2020
Kaynak
İstanbul Film Festivali
Garod
Yönetmen/Director - Onur Günay, Burcu Yıldız
Kamera/Camera - Onur Günay, Öykü Tümer, Burcu Yıldız
Kurgu/Editing - Elif Ergezen, Onur Günay, Burcu Yıldız
Ses Tasarım ve Miksaj/Sound Design and Mix - Fuat Güney
Garod, Ermenice’de hasret demek. Halkından yoksun kalmış topraklara, memlekete
ve sonsuza dek kaybolmuş bir zamana duyulan hasret. Garod, bir hasretlik
hikayesi. Baba-oğul iki Ermeni müzisyenin, Onnik ve Ara Dinkjian’ın müzikal
yolculuklarının, Diyasporada kurulan yaşamın ve yeniden yaratılan bir müzikal
geleneğin hikayesi.
Onnik Dinkjian, kendine özgü şarkı söyleme tavrı ile Amerika’da Anadolu Ermeni
müziğini yaşatan önemli müzisyenlerden biridir. Diyarbakırlı olan ailesi,
1915’ten sonra Diyarbakır’ı terketmek zorunda kalmıştır. Onnik, Fransa’da doğdu
ve memleketini 75 yaşına kadar hiç görmedi. Ama Diyarbakırlı Ermenilerle ve
onların hikâyeleri ve şarkılarıyla büyüdü. Yine Amerika’da yaşayan oğlu Ara
Dinkjian ise dünya müziğinin en önemli isimlerinden biri ve dünyanın sayılı ud
icracıları arasındadır. Ara Dinkjian’ın besteleri dünyanın birçok yerinde Ünlü
müzisyenler tarafından, farklı dillerde yorumlanıp kaydedildi.
Garod, Onnik ve Ara Dinkjian’ın, kimliklerinin kurucu bir parçası olan
Diyarbakır’la karşılaşmalarıyla başlıyor. Belgesel, bu iki müzisyenin geçmişleri
ve müzikal serüvenleriyle Diyarbakır arasında bir köprü kuruyor. Garod, Onnik ve
Ara’nın hikayesini, bir yandan Diyarbakır, Anadolu ve Ermeni kilise müziğiyle
olan bağları; diğer yandan da Night Ark, Sid Clark, Arto Tunçboyacıyan,
Eleftheria Arvanitaki, Sezen Aksu, Kardeş Türküler, Ahmet Kaya gibi grup ve
müzisyenlerle olan buluşmaları ekseninde anlatıyor. Belgesel farklı
coğrafyalardan ve ülkelerden geçerek bir müzikal geleneğin izlerini sürüyor. Bu
bağlamda Garod yalnızca kaybedilmiş olana duyulan hasreti değil, aynı zamanda
müzikal bir geleneğin ve yaşamın yeniden yaratılmasını da ifade ediyor.
Garod means longing in Armenian. Longing for a land that lost its people.
Longing for the homeland. Longing for a time that is eternally lost. Garod is a
story of longing. It is about the lives and the musical stories of two Armenian
musicians- A father and his son, Onnik Dinkjian and Ara Dinkjian. Garod tells
the story of the remaking of a musical tradition and life in Diaspora.
Onnik Dinkjian is one of the most influential Armenian singers with his unique
style of singing, evoking Anatolian Armenian sound in America. Onnik Dinkjian’s
family was from Diyarbakır/Dikranagert and they had to leave the country after
1915. Onnik Dinkjian was born in France and never saw his homeland until he was
seventy-five. Yet he grew up in a neighborhood of Dikranagertsi Armenians
listening to the stories and songs of his ‘home.’ Ara Dinkjian is a highly
celebrated figure of the world music and one of the top oud players in the world.
His compositions have been recorded in many different languages by top singers
and musicians throughout the world.
Garod begins with the encounters of Onnik and Ara Dinkjian in, a city that has
become a constitutive part of their identity. Tracing past and musical lives of
these musicians, the documentary lays a bridge to Diyarbakır. Garod tells the
stories of Onnik and Ara through their connections to Diyarbakır, Anatolia,
Armenian Church music, and also musical relations with Sid Clark, Arto
Tunçboyaciyan, Night Ark, Eleftheria Arvanitaki, Sezen Aksu, Kardeş Türküler and
Ahmet Kaya. The documentary passes through different geographies and countries
following the traces of a musical tradition. In this documentary, Garod means
not only longing for loss but also remaking of a musical tradition and the life
itself.
Garod, Amerika’da yaşamakta olan Diyarbakırlı Ermeni müzisyenler, Onnik Dinkjian
ve Ara Dinkjian’ın bir konser için Diyarbakır’a yaptıkları ziyaret sonrasında
şekillendi. Belgeselde, mekânsal anlamda hiç deneyimlenmeyen Diyarbakırlı olma
hâlinin hikâyeler ve müzik yoluyla Diyasporada oluşan Diyarbakırlı Ermeni
müzisyen kimliğinin kurucu parçaları hâline geldiğini göstermeye çalıştık. Kayıp
bir zaman, mekân ve ilişkilere duyulan hasretin ve Anadolu Ermeni müzik
geleneğinden beslenen müzikâl yaşamların, kültürel belleğin ve Diyaspora Ermeni
kimliğinin önemli kurucu unsurları olduğunu ifade etmeye çalıştık.
Onnik Dinkjian’ın müzikleri Diyasporada olduğu gibi, Ermenistan ve Türkiye’de de
Anadolu Ermeni müziği belleğinde de kayıp sesler ve tınılara dair büyük bir
boşluğu dolduruyor. Ara Dinkjian ise özellikle Night Ark grubuyla yaptığı
çalışmalar, Sezen Aksu ve Ahmet Kaya gibi popüler sanatçıların seslendirdiği
besteleri ile Türkiye’de yaşayan halkların gönlünde yer etmiş müziklere imza
atıyor. Garod, bu iki müzisyenin Diyarbakır’la olan bağlarının yaptıkları
müzikler aracılığıyla Diyarbakır’a ve Anadolu’ya farklı şekillerde geri
dönmesini konu alıyor.
Sözlü tarih anlatıları ile şekillenen bu çok-mekânlı etnografik çalışmada
çekimler; Diyarbakır, İstanbul, New Jersey ve Florida’da gerçekleşti. Ara
Dinkjian’ın kişisel arşivini bizimle paylaşması belgeselin kurgusuna önemli bir
katkı sundu. Müzik tasarımı ise Onnik ve Ara Dinkjian’ın müzik kayıtları
çerçevesinde şekillendi.
Onur Günay & Burcu Yıldız
Kaynak
http://garoddocumentary.com/
Bu ‘Hasret’ hem yıkımı hem umudu anlatıyor
Ünlü müzisyen baba oğul Dinkjianların Diyarbakır ziyaretini anlatan Garod
(Hasret) filmi, baba Onnik Dinkjian’ın Diyarbakır Ermeni şarkılarından oluşan
albümüyle eşzamanlı olarak önümüzdeki hafta yayımlanıyor.
Onnik Dinkjian, Diyarbakırlı bir ailenin oğlu olarak Fransa’da doğdu, Amerika’da
yaşadı. 75 yaşına gelene kadar, memleketim dediği Diyarbakır’ı hiç görmedi ama
hayatı boyunca babasından dinlediği hikâyelerin kafasında çizdiği masal kentinin
dilinde, Diyarbakır Ermenicesinde şarkılar söyledi. Önümüzdeki hafta Mira
Records’tan çıkacak olan ve kayıtları Amerika ve İstanbul’da yapılan bir albüm,
Onnik Dinkjian’ın sesinden Ermenice Diyarbakır şarkılarını yepyeni
düzenlemelerle dinleyiciyle buluşturacak.
Albümle aynı tarihlerde, daha önce çeşitli festivallerde izleyici ile buluşan
‘Garod’ belgeselinin DVD’si de piyasada olacak. Onur Günay ve Burcu Yıldız’ın
yönetmenliğini yaptığı Garod’un hikâyesi, 2009 yılında Kardeş Türküler’in
davetiyle gerçekleşen bir konsere dayanıyor. Kendisi de Diyarbakırlı bir Kürt
olan Onur, Diyarbakır’dan uzakta büyümüş hemşerisi Onnik’in Diyarbakır
yolculuğunu belgelerken kenti yeni bir gözle gördüğünü, memleketiyle daha köklü
bir ilişki kurduğunu anlatıyor.
‘Garod’ Ermenicede hasret demek. Garod’un DVD’si vesilesiyle, Onnik Dinkjian’ın
oğlu Ara ve Onur Günay’la sohbet ederken hasret sanki somut bir anlam kazanıyor,
gelip masamıza ilişiveriyor. Kesilen bir uzuv gibi yerlerinden yurtlarından
edilenlerin hasreti. Ancak Ara Dinkjian’ın halk müzisyenlerine has bilgeliği ve
bitmez umudu da yanımızdan hiç ayrılmıyor. Onur Günay’ı Ara Dinkjian’la
tanıştıran Ahmet Kaya şarkısı ‘Ağladıkça’da ete kemiğe bürünen bu umutla, müzik,
Diyarbakır, kırgınlıklar ve hakikat inadı etrafında hasbıhal ettik.
Dinkjianlarla bir belgesel fikri nasıl ortaya çıktı?
Onur- Kardeş Türküler 2009’da Onnik ve Ara’yı bir konser için Diyarbakır’a davet
ettiler.
Ara- Ondan beş yıl önce Diyarbakır’a gitmiştik ama Diyarbakır’da ilk sahneye
çıkışımız öyle oldu.
Onur- Burcu Yıldız, Kardeş Türküler üyesiydi. Onlarla şarkı söylüyordu, bir
yandan da Anadolu Ermeni müziği üzerine doktorasını yazıyordu. Kardeş Türküler
ve Burcu’dan geldi fikir- Bu yolculuğu kaydetsek, onlara dönerken bir tür jest
olarak hediye etsek. Neticede ta Amerika’dan gelip bizimle sahneye çıkıyorlar,
borcumuzu biraz olsun ödemiş oluruz dediler. Onnik’le Diyarbakır’ı gezmeye
başlayınca çok şaşırdım. Diyarbakır’a bir kez gelip birkaç gün kalmıştı ama ara
sokaklarını, kiliseyi, hamamı, her şeyi Diyarbakır’da doğup büyümüş olan benden
daha iyi biliyordu. Onnik’le karşılaşmam Diyarbakır Ermenileri denen şeyi benim
için gerçek kıldı. El kamerasıyla Onnik’i izlemeye başladım. Sokakta yürüyüşünü,
kilisede şarkı söylemesini… Onnik’in Surp Grigagos Kilisesi’ne gidişini çektik.
Anne babasının orada evlendiğini, dayısıyla ilgili bir hikâyeyi biliyordu, ama
kendi anıları değildi bunlar aslında. Sonra Süryani Kilisesi’nde, orada kalan
son Ermenilerden olan Baydzar’la karşılaştıkları an yaşandı. Öyle inanılmazdı
ki! Birbirini hiç tanımayan iki insanın bir araya gelmesi sanki bir kavuşma anı
gibiydi. Hayatımda tanıklık ettiğim her şeyden çok başkaydı.
Konser bitip İstanbul’a dönünce çektiklerime bakmaya başladım. Niyetim kayıtları
onlara verip bu meseleyi kapatmaktı. Ama tereddüt ettim. Sanki başlamış ama
bitmemiş bir hikâye vardı. Birkaç arkadaşıma gösterdim. Bu film seni bulmuş,
yapmak zorundasın dediler. Öyle başladık.
Film bir soykırım hikâyesi ya da bir Diyarbakır Ermenileri belgeseli değil.
İzleyiciye bir şey anlatmadan, doğrudan Ara ve Onnik’in peşine takılıyor. Bu
önemli bir karar...
Onur- Filmi ilk yaptığımızda iki saat on dakikaydı. Bunu 52-53 dakikaya
düşürdük. Başta 1915’ten başlayıp her şeyi anlatmak zorunda hissediyorduk. Ama
bir seçim yapmamız lazımdı- Soykırımı mı, Dinkjian ailesinin tarihi üzerinden
diasporada Ermeni müziğini mi anlatacağız? Bizim için asıl soru şuydu galiba-
Her şeyi geride bırakıp gurbette yeniden başlayan insanlar için müziğin, dansın
kendi hayatlarını yeniden inşa etmelerine nasıl bir katkısı olmuş? Florida’daki
sahneler bana kalırsa Ermeni cemaatinin orada nasıl hayat bulduğunu anlatıyor.
Sadece yıkımı değil bir taraftan da umudun nasıl yeşerdiğini... İki saatlik
filmde iki film vardı- Bir soykırım belgeseli, bir de Dinkjian belgeseli gibi.
En sonunda 52 dakikalık bir filmde karar kıldık. Mesele soykırım değildi.
Ara- Bence tarihi detaylar vermeme kararı yalnızca yönetmenlere ait değildi.
Babamı ve beni doğru yansıtan bir seçimdi bu. Bu konserden beş yıl önce
Diyarbakır’ı ilk kez gördüğümüzde büyük bir melankoli duymamıza karşın kızgın ya
da üzgün değildik. İkimiz de hayatta kaldığımız, orada olduğumuz, atalarımızın
oradaki yaşamlarını hayal edebildiğimiz için şükran doluyduk. Ortada bir öfke
yoktu. Tarihimizin farkında olmadığımız anlamına gelmez bu, elbette her şeyin
farkındayız. Ama soykırımdan nasıl bahsedersek bahsedelim geleceğe yönelik bir
umudu kollamak zorundayız. Babam adına da konuşabilirim sanırım. Biz o korkunç
olaylara odaklanması gereken kişiler değiliz. İkimiz de çok güzel hayatlar
yaşadık, şükrediyoruz. Aslında Onur ve Burcu hayatlarımız ve müziğimiz
dolayısıyla sahip olduğumuz ama hiç farkında olmadığımız bu sorumluluğun farkına
varmamızı sağladılar. Bu yüzden bir sonraki nesil için şunu söyleyebilirim
yalnızca- Elbette tarihi bilsinler. Çünkü hakikatten daha parlak bir şey yoktur.
Hakikat çirkin bile olsa hakikatten daha güzel bir şey yoktur. Hakikat yegâne
umudumuzdur. Mutlak hakikati hiç bulamayacağız biliyorum ama insanlığın hakikate
ulaşmaya çalışması gerekir. Babam ve ben entelektüel kişiler değiliz. Bize halk
müzisyenleri diyebilirsiniz. Ama bana kalırsa halk müziğinde büyük bir dürüstlük
ve hakikat gizlidir.
Onnik Dinkjian’ın anne ve babası Garabet ve Zora Milliyan.Onnik Dinkjian’ın anne
ve babası Garabet ve Zora Milliyan.Onnik Dinkjian’ın anne ve babası Garabet ve
Zora Milliyan.
Onur- Bu son cümlelere itiraz edeceğim elbette. Belgeselin en büyük şansı,
belkemiğinde iki büyük hikâye anlatıcısının olması. Ara’yla birlikteyken bazen
büyük bir müzisyen olduğunu unutuyorum. Burcu da ben de bu belgeseli yaparken
onlardan çok şey öğrendik. Ama yalnızca müzikleri, hayatları, tarihleri hakkında
değil. Soykırım, Türkler, Ermeniler, Kürtler hakkında düşünceleri eğitti bizi.
Büyük düşünürler olmadıklarına katılamam.
Ara- Ama folklor akademiden de, entelektüalizmden de farklı bir bilgiyi içerir.
Özellikle entelektüel değiliz dedim. Biz oradan gelmiyoruz.
İkiniz de Diyarbakırlısınız. Diyarbakır sizin için ne anlama geliyor diye
soracağım.
Onur- Diyarbakır benim için nihayetinde ev demek. Ama oldum olası rahatsız bir
ev oldu. Doksanlarda Kürdistan’da çocuk olmak diye bir hadise var. Ben 84
doğumluyum, çocukluğum doksanlara denk geldi. Elbette herkes aynı şekilde
deneyimlemiyor savaşı. Benden çok daha ağır yaşayan o kadar çok insan tanıdım
ki... Oyun oynadığımız yerlerde çatışma olması, gözümüzün önünde adam
öldürülmesi normal bir hale gelmişti. Yine de rahatsız da olsa bir evim vardı.
Liseyi yatılı okudum, üniversite için İstanbul’a geldim, dışarı çıkınca fark
ettiği şeyler vardır ya insanın... Adana ve İstanbul’dan her Diyarbakır’a
döndüğümde biraz daha Diyarbakırlı olmaya başladım. En çok dikkatimi çeken şu
oldu- Soykırımla boşaltılan yerler, Gavur Mahallesi, Suriçi, doksanlarda yine
savaşla zorunlu göçle yurtlarından edilmiş Kürtlerle dolduruldu. Benim aklıma da
Diyarbakır denince Ofis, Dağkapı, Kayapınar gelmiyor, Bağlar bile gelmiyor.
Benim için Diyarbakır hâlâ o eski Diyarbakır ve soykırımla boş kalan o evlerin
yıllar sonra başka bir yıkımla, başka bir savaşla doldurulması Diyarbakır’ın en
simgesel özelliği. Galiba Ara ve Onnik’le tanışınca biraz daha Diyarbakırlı
oldum ben, daha köklü bir ilişki kurdum çünkü. Ondan öncesinde Surp Giragos’u
biliyordum belki, ama Paşa Hamamı nerede, bilmiyordum. Paşa Hamamı’yla ilgili
bir hikâyem yoktu. Şimdi ne zaman önünden geçsem Onnik’in babasından dinlediği
hikâyelerle doluyor orası. Erkek çocuklarını kadınlar hamamına götüren Ermeni
kadınları düşünüyorum. Komik, hayattan hikâyeler bunlar.
Ara- Amerika’da büyürken sanırım bütün arkadaşlarımız Ermeni’ydi. Her köyden,
her kasabadan Ermeni vardı. Ben İngilizceyi 5 yaşında yuvaya gidince öğrendim,
çünkü evde sadece Ermenice konuşulurdu. Bütün etkinliklerimiz, kiliseye gitmek,
dansa, pikniğe gitmek, her şey Ermeniceydi. Ama o zaman bile Erzurum’dan,
Van’dan, Harput’tan, Sivas’tan Ermeniler vardı benim için; bir de
Dikranagerdliler (Diyarbakırlılar) vardı. Dikranagerdliler her açıdan
diğerlerinden ayrılırdı. Bir kere konuştukları Ermenice bambaşkaydı. Çoğunu
anlamazdım. Aklıma hep karikatür sözcüğü geliyor. Her hareketlerinde bir abartı,
bir canlılık vardı. Yürümeleri, konuşmaları filan hep karikatürleştirilmiş
gibiydi. Diğer Ermeniler onlara göre sanki daha sakin, daha normaldi. Bu beni
hep büyülemişti. Babamınsa bir açma kapama düğmesine vardı sanki. Dikranagerdli
olmayanların yanında normal Ermeniceyi konuşur, normal şekilde davranırdı. Ama
yanında bir Dikranagerd Ermenisi varsa kendisinin karikatür versiyonuna
dönüşürdü. Çok küçükken bile aradaki farkı çözmüştüm. Bunu kelimelere dökmek
zor, Onur ve Burcu’nun filminde anlatmaya çalıştım ama on yıl önce ilk kez
Diyarbakır’a gittiğimizde babamın yolculuğuna çıktığımızı hissettim. Babasının
hikâyelerinin peşinden gidiyorduk. Dikranagerd’e bakmak yerine babama baktım ben
de.
Garod belgeselinden Diyarbakır’ın son Ermenilileri’nden Baydzar ile birlikte.Garod
belgeselinden Diyarbakır’ın son Ermenilileri’nden Baydzar ile birlikte.Garod
belgeselinden Diyarbakır’ın son Ermenilileri’nden Baydzar ile birlikte.
Nasıl etkiledi bu yolculuk onu?
Ara- Hayali bir cennet üzerine bir masal okuduğunuzu düşünün. Hep aklınızdayken
birden kendinizi orada bulduğunuzu düşünün. Şurası kesin- Babasının abartarak
anlattığını düşündüğü şeylerin abartı olmadığını fark etti. Benim için de
anlatması zor ama hep hayatımızın en önemli yolculuğu olarak kalacak. Kim
olduğumuz hakkında bildiğimiz her şeyin doğru olduğunu gösterdi bu yolculuk.
Bunlar olumlu taraflar. Ama olumsuz bir histen de söz etmem lazım. Şükran dolu
olduğumuzu, bir an bile üzüntü, kızgınlık duymadığımızı söyledim. Yine de bir
anlığına, “ampütasyon” (Vücut organlarından birinin kesilerek alınması) lafı
asılı kaldı zihnimde. Biz oradayız, kilise orada, bak orada yoğurt, orada bir
keçi var... Ama eksik bir şey var. Bunu hiç konuşmadık ama çok derinde
hissettiğimizi biliyorum. Eksik olan biziz. Sonra sanki tekrar terk eder gibi
bıraktık orayı. Burada bir şey eksik diye yineledim içimden. O kadarcık bir
kırıklık işte.
Onur- Çok inanılmaz iki-üç gün geçirdik. Gezerken Onnik soykırımdan
kurtulanların anlattığı hikâyeleri anlatıyordu. Ben Onnik’i yeni tanımama rağmen
çok rahattı benim yanımda. Kamera da yokmuş gibi davranıyordu. Birdenbire şunu
dedi- “Onur bak, soykırım olmasaydı biz seninle komşu olabilirdik, dost
olabilirdik, akraba olabilirdik ama benim seni bulmak için seksen sene beklemem
gerekti.” Onnik ve Onur aslında şanslı insanlar, bir şekilde yine de birbirini
buldular. O kayıp duygusu benim çok tarif edebileceğim bir şey değil, insanın
içinde hissettiği bir taş.
Ama Diyarbakırlı olmak başka bir şey. Ermeniler arasında Diyarbakırlılar nasıl
abartılı, ayrı bir grupsa, Kürtler arasında da aynı öyledir ve onlar birbirini
anlar. Normali de o herhalde, Diyarbakırlı Kürt elbette Doğubeyazıtlı Kürt’e
değil Diyarbakırlı Ermeni’ye benzer. İşin tarihini, sosyolojisini bilemeyeceğim
ama Diyarbakırlı Kürtler, de Türkler de, Ermeniler de biraz karikatürdür.
Diaspora bizim buralarda sert bir sözcük. Bir tür günah keçisi. Hep olumlu
şeyler anlattınız siz oysa...
Ara- Benim tanıdığım Amerikalı Ermenilerin çoğu bu hac yolculuğuna çıkmadılar.
Çıksalar ne hissedeceklerini elbette bilemeyiz. Ama insanlarla bir araya
gelmenin, yemek yemenin, birlikte içmenin, sohbet etmenin yerini hiçbir şey
tutmaz. Sevimsiz bir şey duymak isterseniz anlatayım- On sene önce yaptığımız o
ilk yolculuk Antep’ten Ani’ye kadardı. İki-üç hafta boyunca anne tarafımdan da
baba tarafımdan da atalarımızın yaşadığı bütün köyleri gezdik. Birden şunu fark
ettim- O korkunç olaylar yaşanmamış olsa ben orada yaşıyor olacaktım. Harput
dağlarında küçük bir köy vardı, anneannemin köyü. Panaromik bir görüntü
hatırlıyorum, dağlar, bahçeler ve nehir, her şey içindeydi o resmin. Başka neye
ihtiyacınız var ki hayatta? Oradan kovulmamış, katledilmemiş olsalardı, ben de
orada yaşayacaktım. Biz Diyarbakır’da olacaktık, her şey yerli yerinde olacaktı.
Hayatlarımız eksiksiz olacaktı. İşin zor kısmı bu işte. Başka Ermenilerde neyin
öfkesi var bilmiyorum ama bende bu eksiklik duygusu var.
Neden Garod oldu filmin adı?
Onur- Filmi yapmaya başladığımızda Burcu doktora tezini yazıyordu. Onnik tezinin
önemli bir parçasıydı. Daha profesyonel bir ilişkisi vardı. Filmin müziklerini
seçerken de o biraz profesyonel baktı. Ben daha az bildiğimden izleyici gibi
düşünebiliyordum. Garod’u filme dahil etmeye karar verdiğimizde kelime anlamını
bilmiyordum. Çok etkileyici bir şarkıydı Garod. Ayrıca Ara mezuniyetinde çalmış,
babası gidip söylemiş, biliyoruz. Kurguyu konuşurken Garod’la başlayıp Garod’la
bitsin mi diye sordum. Sonra bir gün anlamını sormayı akıl ettim. Hasret
dediler. Anlattığımız eni sonu bir hasret hikayesiydi işte...
Müziğimize bakıp ‘Hiç Anadolu’dan çıkmamış gibisiniz!’ demeleri doğru değil,
Amerikalı bir Ermeni nasıl müzik yaparsa onu yapıyoruz
Nasıl bir müziğiniz var sizin? Kökleri nerede?
Ara- Hakikatin değerinden ve zorluğundan bahsettim. Ama o arayışın çok değerli
olduğunu düşünüyorum. Müzik konusunda da olabildiğimce dürüst olmaya
çalışıyorum. Parayı, popülerliği, seksi düşünmüyorum mesela... Sonuçta bir
dinleyici varsa ne mutlu, yoksa da, sen doğru olduğuna inandığın şeye sadık
kaldığın sürece sorun yok. Karının, babanın, dinleyicinin, diğer müzisyenlerin
değil senin doğru olduğuna inandığın şeye sadık kalmalısın. Benim dürüst
olabilmem için elbette kültürel geçmişimi işin içine katmam gerekiyor.
Ermeni’yim ben. Müziğin bir yerinde bunun bir izi olmalı. Yüzde iki ya da yüzde
on. Ama ben New Jerseyli bir Amerikalıyım, bunu inkâr etmek de sahtekarlık olur.
Yüzde iki ya da yüzde 98. Neyse... Ama teknik olarak böyle.
Batı’nın müziğe katkısı armonidir, doğununki de melodi. Doğu müziğimizde
makamlar vardır. Soru şu- Doğu ile batıyı nasıl evlendirirsiniz? Çatışması
gereken iki şeyi nasıl bir araya getirirsiniz? Benim yolculuğum bu oldu, ilginç
bulduğum için filan değil, ben kendim bu öğelerden oluştuğum için. Mecburen.
Amerika’da yaşayan bir Ermeni olduğum için.
Onnik ve Ara DinkjianOnnik ve Ara DinkjianOnnik ve Ara Dinkjian
Amerika kendisi bilmiyor olabilir ama dünyanın geri kalanı Amerikan dış
politikasının günahlarını biliyor. Yine de Amerika’da iyi şeyler olduğunu kabul
etmek lazım. En iyisi de herhalde şu- Yapmak istediğinde özgürsün. Beni doğu ve
batıyı harmanlamaktan caydıracak bir müzik eğitimi yoktu. Başarılı olacaksın
diye bir şey yok ama istersen yaparsın. Ben de yaptım. Babamın da aynı şeyi
yaptığını görüyorum. Amerika’da yaşıyor ve çocukluğundan gelen şarkıları
söylüyor. Bunun başka yerlerde yarattığı etkiyi çok da bilmiyoruz aslında. Biz
çalıp söylüyoruz, biri bir kayıt yapıyor. O kayıt Fransa’ya, Beyrut’a İstanbul’a
gidiyor. Üstünde “Anadolu Ermeni şarkıları” yazan isimsiz bir kasetten Kardeş
Türküler bu şarkıları öğreniyor. Sonrası malum. Benzer bir şey Night Ark
grubuyla bana da oldu. Bizim elimizden çıkan bu şarkılar umulmadık yeni kapılar
açtı. Babamın müziği de benim müziğim de farklı geleneklerin evliliğidir, hiç
Anadolu’dan çıkmamış gibisiniz denmesine katılmam o yüzden. Amerikalı bir Ermeni
nasıl müzik yaparsa onu yapıyoruz
Aldığınız tepkiler sizi nasıl etkiliyor peki?
Ara- Sahte bir mütevazılık göstermeyeceğim. Bir süredir benim müziğimden keyif
alan insanlara bakıp keyifleniyorum ben de. Kendi kendime “Ara bak, herkes senin
şarkılarını söylüyor” deyip duruyorum. Hâlâ şoktayım sanki, inanamıyorum. Bunun
gerçek olduğunu düşünmüyorum ama, eve gidince gururla bulaşıklarımı yıkıyorum
yine. Dünyanın geri kalanındaki tanınırlığa yaşadığım yerde sahip değilim, o
yüzden evde bulaşıkları yıkayan Ara’nın gerçek, o konserlerin birer düş olduğuna
karar verdim. Bazen seyahat ettiğim hayal âlemleri var.
Ülkeden ülkeye dinleyiciler arasında nasıl bir fark var?
Ara- Aslında pek yok. Dünyanın her yerindeki insanlar seni dinlediğini
gösterince dünya bir parça küçülüyor ve ısınıyor sanki. Türk olsun, Yunan olsun,
Yahudi olsun... Hep bir tür Umut demek dinleyici. Dinleyenin kim olduğu önemli
olmamalı zaten. Vaaz vermeye başladım ama ortak yanlarımızı bulmamız lazım.
Farklarımızı görmezden gelelim demiyorum ama birbirimizi öldüreceğimize
kutlayalım o farkları. Müzik de ortaklıkları öne çıkarmıştır hep. Tarihî ve
güncel düşmanlarımız birbirlerini öldürürken hep aynı şarkıları söylediler. Çok
tuhaf bir şey bu. Müzisyenliğin bir zamanlar çok alt sınıfta görülen bir şey
olduğunu biliyorum ama ben ciddiye alınmayacağımı düşündüğüm zamanlarda bile hiç
utanmadım müzisyen olduğumu söylemeye. O da bu yüzdendi- Müzisyenler olmasa daha
az ortak yanımız olacaktı bugün.
Aynı şarkıları söyleyerek öldürmeye devam ediyorlar ama. Özellikle Ortadoğu’da.
Depresif bir şey değil mi bu?
Ara- Sadece Ortadoğu’da değil, her yerde aynı. Şurada birbirlerinin kafasını
koparan birileri var, bir de biz varız ve aynı türe aitiz. Bunu anlamakta güçlük
çekiyorum, hangisi gerçek insan? Biz mi, onlar mı? 56 yaşındayım ve kafamın daha
karışık olduğu bir zaman hatırlamıyorum, buna verecek bir yanıtım yok. Böyle
işte..
Ara büyüyor, Onnik ise hep genç.Ara büyüyor, Onnik ise hep genç.Ara büyüyor,
Onnik ise hep genç.
Söyleşinin sonuna geldik o zaman, yerimiz sınırlı...
Saçmalama, iyimser bir yerde bırakmamız lazım!
Bir soru daha o zaman. Kardeş Türküler’le çalışmak ne demek sizin için?
Ara- Evet, çok iyimser bir konu buldun. Gençken hiçbir politik görüşümü belli
etmek istemezdim. Aslında politik görüşlerim yoktu da pek. Yaşlandıkça insan
inandığı şeylerle ilgili bir konum alması gerektiğini anlıyor. Ve neye inanırsan
inan illa birileri alınacak. Ama Kardeş Türküler’in mesajı hep inandığım bir
mesajdı. O yüzden onlarla bir şekilde ilişkili olmaktan gurur duyuyorum. Çok
basit bir mesajdı bu- Benim “güzel bir hakikat” dediğim şeyin kabulünden ibaret.
Onur- Trajedinin ağırlığı tartışılmaz. Ama Dinkjian ailesine bakınca ilk göze
çarpan şey müzikal zenginlik. Onnik’in ailesi Diyarbakır’ı bırakıp Fransa’ya,
Amerika’ya gitmişler. Bu durakların hepsi müzikal zenginliğe dönüşmüş. Kilisede
ya da bir düğünde buluşunca görüyor insan- Sivas’tan, Adana’dan, İstanbul’dan
gelenlerin hepsi kendi danslarını çalıp oynamaya başlıyorlar.
Ara- 500 Ermeni’nin 20 farklı köyün dansını yaptığını görüyorsunuz. Hepsi
Sivaslı değil ama arkadaşlarından Sivas danslarını öğrenmişler. Bir bakıyorsunuz
500 kişi Sivas dansı yapıyor, 500 kişi Erzurum barına başlıyor, Diyarbakır
halayı çekiyor.
Onur- Amerika’daki ilk gösterimde Ara’nın bir arkadaşı yanıma gelip neden bu
belgesele dahil oldun diye sordu bana. Neden “Bunu yapmam lazım” dedin? Hiç
düşünmemiştim. Ara’yı Ağladıkça’dan bildiğimi hatırladım. Ahmet Kaya’nın
Şarkılarım Dağlara albümü 93’te çıktı. Kürt-Türk savaşının en kötü zamanıydı.
Gidip kaseti aldık ama teybimiz yoktu. Evde kasetleri tutamıyorduk. Arabaya
gidip dinlemeye başladım. Akü bitene kadar... Ağladıkça’yı dinlediğimizde
inanılmaz bir umutla dolduğumuzu hatırlıyorum o zamanlar. Bugün neden Ara
Dinkjian’ın peşine düştün derseniz, galiba hâlâ Ağladıkça’nın büyüsü üzerimde.
Kardeş Türküler’in Onnik Dinkjian’ın şarkılarını yorumlaması da benzer bir Umut
kaynağı. Bu insanlar bu şarkıları 100 yıllık bir trajedinin arkasından
keşfettiler. Ara’nın dediğine katılsam da, yani elbette dinleyicinin etnik
kimliği önemli değil, ama sanki Türkiye’de çalınması başka bir şey bu
şarkıların.
Ara- Diyarbakır’da Newroz’da çaldılar. Bir milyon insan söyledi, gördüm.
(Gülüyor) Tamam, ufak bir fark olduğunu kabul ettim. Bu röportajı bitirmek için
doğru bir an. Bir milyon ağız! Bundan daha umutlu ne olabilir ki?