Yapım Tarihi - 2008
Süresi - 00:40:00
Format - Uzun Belgesel, Renkli, Türkçe
Yönetmen - Mehmet Binay
Mehmet Binay - Director
M.Caner Alper - Producer CAM Film
Jasmin Guso - Post production
Haldun Uslu - DoP
Cenk Eroglu - Soundtrack
Hüseyin Onan, Kerem Bumin, İbrahim Taş - Sound recording
Fısıltılar Tahran'da
Tahran'a yaptığım kısa ama yoğun seyahatin son gecesinde arkadaşlarım Lusin,
Rafi, Nayiri ve Sasun beni açıkhavada güzel bir 'Sofrahane'ye götürüyorlar.
Türkçe, Ermenice ve Farsça'nın ortak kelime haznesinden ve benzerliklerinden söz
ediyoruz.
"Siyasetçiler ülkeleri, din adamları da kiliseyi böldü" diyordu İran Ermeni
Kilisesi'nin başkanı Başpiskopos Sarkisyan. Tahran'da Aziz Sarkis kilisesinin
avlusunda başpiskoposla bürosunda tadı 40 yıl aklımda kalacak Lübnan kahvesini
yudumluyoruz. Aziz Sarkis Kilisesi'nin görüntülerini bundan neredeyse 10 yıl
önce İran'a geldiğimde bir televizyon programı için çekmiştim.
O zamanlar İran Ermenileri'nin varlığından bile fazla haberdar değildim. Şimdi
ise Sayın Sarkisyan 1976'da daha genç bir din adamı iken atalarının memleketi
Anadolu'ya gerçekleştirdiği seyahati anlatıyordu bana. Antep'ten yola çıkmış,
Malatya, Harput üzerinden Erzurum'a kadar uzanmışlar ve eski Ermeni köyleriyle
kentlerini ziyaret etmişlerdi.
Her seyahatte olduğu gibi onlara kapılarını, evlerini açan insanlarla da
tanışmışlar ama jandarmaya Ermeni altınlarını aradıkları iddiasıyla şikayet de
edilmişlerdi.
Başpiskopos Sarkisyan'a Türkiye'ye 70'lerden sonra dönüp dönmediğini soruyorum.
'Evet, tabii gittim!' diyor, 'Son olarak 2005'te Türkiye'deydim ve çok
farkılaştığını gördüm, demokratikleşme hissediliyordu ve sivil toplumun
güçlendiğini de fark ettim.' Sarkisyan'la diyaloğun önemi üzerine konuşuyoruz,
Türkler'le Ermeniler'in bireysel düzlemde de tanışmasının, konuşmasının önemli
olduğunu ve birbirimizin hikayelerini dinlememiz gerektiğinden bahsediyoruz.
Sarkisyan 'Anadolu'dan Fısıltılar ve Konuşan Fotoğraflar' isimli
belgesellerimizden övgüyle bahsederken ben de onun fotoğraflarını çekiyorum.
Odasında güzel dini motifler, eski fotoğraflar, tablolar ve Anadolu'nun çeşitli
yerlerinden artık yıkılmış manastırların canlandırmaları var...
Dışarıda avluda ufak bir soykırım anıtı da bulunuyor üzerinden karanfillerin
eksik olmadığı. Hemen arkasında Aziz Sarkis kilisesiyle avlusunu gözleriyle
süzen devasa bir Ayetullah Humeyni duvar resmi var.
Bugün İran İslam Cumhuriyeti'nde 75.000 Ermeni yaşıyor. Cemaatin çoğunluğu
bundan yaklaşık 400 yıl önce Fars hükümdarı Şah Abbas tarafından bugünkü
Ermenistan çevresinden bu topraklara yerleştirilmiş. Anadolu'da 1915
katliamlarından kurtulan az sayıda Ermeni de buraya yerleşmiş ve o zamandan
bugüne kendilerine verilen kültürel ve dini haklarla mutlu mesut yaşamışlar.
Tahran'da beni misafir eden arkadaşım Rafi Pirumyan, 'Farsiler bize çok iyi
davranıyorlar ve kültürel, dini özgürlüklerimiz yerinde' diyor. Tahran'da
konuştuğum Ermeniler'in hepsi aynı şeyden bahsediyor, tabii ki İran'da toplumun
her kesimini etkileyen siyasi ve sosyal problemlerden onlar da arada dem vuruyor
ama Ermeniler'e yönelik bir ayrımcılığın olmadığını söylüyorlar.
1979'da Şah rejimi devrildikten ve Şeriat yönetimi göreve geldiğinden bu yana
azalan bir Ermeni nüfusu söz konusu. Kaçan ve bir daha dönmeyenlerin tek şikayet
ettiği şey rejimin zorluğu ve ekonomik problemler... Bugün İran ciddi bir
ekonomik krizle baş etmeye çalışıyor. İşsizlik özellikle gençler arasında
yüksek, demokratik gelişim ise tutucu yönetim tarafından geçen yıldan bu yana
sert bir şekilde bastırılmış durumda.
Müslüman kadınlar gibi Hrıstiyanlar da başlarını örtmek zorunda ama artık 'hijab'ın
sadece ismi kalmış... Bayanlar protesto olsun diye başlarının sadece üçte birini
örtüyor, tepki vermek için saçlarını kırmızıya boyayan kadınlar sokaklarda
dikkat çekiyor.
Tahran sokaklarında gezerken şehir mimarisinin ne kadar da Ankara'nın
1970'lerdeki haline benzediğini düşündüm. Devasa şehir bugün güneyindeki fakir
semtleriyle birlikte 15 milyon insanı barındırıyor. Güneydeki gecekondu
mahalleleri ve yeni apartmanlar, Başkan Ahmedinecad'ın da oyları topluca aldığı
fakir ve tutucu kesimin kalesi. Köy ve kasabalardan Tahran'a göç eden fakir
kesime hizmet ederek belediye başkanlığına, ardından da İran İslam
Cumhuriyeti'nin başkanlığına uzanan hem uzun hem de kısa bir yol... Tahran,
tozun farklı tonlarına boyanmış ve sokaklarında ilginç siyasi ve sosyal kamusal
sanat eserlerinin izlenebildiği bir şehir. Acemler, ince sanatın en güzel
örneklerini vermiş ve Arap alfabesinin de en etkili kaligrafi sanatını
sergilemiş uluslardan biri.
Güney-Kuzey ekseninde uzanan devasa şehir Tahran'ın kuzey mahallalerinde
gökdelen ve yeni toplu konut inşaatları göze çarpıyor. İran, bölgenin en büyük
ekonomik unsurlarından biri; Çin, Rusya ve Venezuella gibi ABD karşıtı ülkelerle
yaptığı ticari anlaşmalarla alternatif bir güç ekseni kurmaya çalışıyor.
Tahran'ın toplu konut, metro ve yol inşaatlarında hep Çinli şirketlerin imzası
görünüyor proje levhalarında.
Ülkenin Orta Doğu'da Suriye, Lübnan gibi ülkelerle kurduğu sosyo-ekonomik,
askeri ilişkilerini ve Basra Körfezi kıyılarında etkilediği büyük Arap Şii
nüfusunu da gözardı etmemek gerek... Akşamüstüne doğru şehrin sokakları
kıpırdamayan trafiğiyle İstanbul'u ve Kahire'yi anımsatıyor bana. Yol
kenarlarında dolmuş ve otobüs bekleyen insanlar arasında çalışan kadın nüfusunun
çoğunluğu dikkatimi çekiyor.
İran kadını kapalı olmasına rağmen sergilediği moda anlayışı ile izleyenleri
büyülüyor. Zaman zaman Türk modern mahreminin Tahran'a moda anlayışını
geliştirmek için tur düzenlemesi gerektiğini de düşünür hale geliyorum.
Şehrin kuzeyinde Vanak meydanından sağa dönüyor, zengin mahallelerin arasından
geçerek Ararat Kültür Merkezi'ne varıyoruz. Burası yüksek duvarlarla içinde
bulunduğu mahalleden ayrılmış, kendi içinde bambaşka bir dünya barındıran İran
Ermenileri'nin sosyalleştiği, spor yaptığı, kültürel organizasyonlarını
gerçekleştirdiği devasa bir kompleks. 1954'te kurulan merkez, Tahran Ermeni
cemaatinin nefes aldığı, kadınlarının da başörtüsüz dolaşabildiği yegane yer.
Ararat, aynı zamanda Ermeni gençliğinin kendi tarihlerini öğrendikleri yer. 1979
sonrasında Los Angeles'a göç etmiş bir Ermeni arkadaşım Ararat'ı duyunca şöyle
diyor: 'Orada yüzmeyi ve Ermeni olmayı öğretmişlerdi bana'.
Futbol sahasının kenarından yürüyerek Ararat'ın güney kısmında 'Anadolu'dan
Fısıltılar ve Konuşan Fotoğraflar' belgesellerimizin gösterileceği açık alana
ulaşıyoruz. Bu, diyasporaya 'Müslümanlaşan Ermeniler'le ilgili hikayemizi
göstereceğimiz üçüncü seyahat. Konuklar arasında Acemler de var, onun için
Ararat ekibi haftalar öncesinden iki belgeselin de Farsça altyazılarını
hazırlatmış. Sıcak, dostane bir karşılama bekliyor beni, gözlerde ise 'Türk
belgeselci bu mu?' sorusunun meraklı yansımaları var. Toplam 400 kişi o akşam
gösteriye geliyor, onlarca kişi yanıma gelip tanışmak, bağlantı kurmak istiyor.
İlginç kişiliklerden birisi de Ermenistan'ın Tahran Büyükelçisi...
Büyükelçi Kirkor Arakelyan'ı Ermenice 'Barev' diyerek selamlıyorum ve
sohbetimize İngilizce devam ediyoruz. Büyükelçi ısrarla Türkçe konuşmaya
çalışırken dilinde Azeri lehçesini seziyorum. Bu sefer, Azerbaycan'da öğrendiğim
Bakü Azericesiyle büyükelçiyle konuşmamıza devam ediyorum.
Arakelyan, Tebriz'de doğmuş bir eski İran vatandaşı. Mahallesinde Azerice
konuşarak büyümüş, bana Ermenilerin İran Azerileriyle ne kadar da dostane
ilişkiler içinde olduğunu anlatıyor. Azerice'nin müzikal ve şiirsel konuşurken
Türkler'le Ermeniler'in birbiriyle sohbet etmesinin, birbirini tanımasının ne
kadar da önemli olduğundan bahsediyoruz. Politika bir yanda dursun insanların
yüreğindeki sınırları açmak ve kırmak kolay diyor Büyükelçi Arakelyan.
400'e yakın konuk akşam karanlık çökünce kurulan açıkhava sinemasında
'Anadolu'dan Fısıltılar ve Konuşan Fotoğraflar'ı izlerken ben de arkama
yaslanarak yüzlerinde oluşan tepkileri ve ifadeleri seyrediyorum. Başpiskopos
Sarkisyan sessizce masaya ellerini dayayarak belgeseli izliyor, Büyükelçi
Arakelyan ise arada eşine bir şeyler fısıldıyor.
Türkiye'de 1915'ten sonra kalarak müslümanlaşan Ermeniler, buradaki cemaat için
yepyeni bir öykü ancak görüntüleri izlerken belgeselin farklı unsurlarına
empatiyle bakıyorlar. Yakın bir coğrafyada yaşıyor ve benzer bir kültürün ortak
mirasina sahip olmak, belgeseli izlerken onlara yardım ediyor.
Toroslar'da gizli kalmış Geben kasabasındaki öyküyü ve köy düğününü izlerken yer
yer eğleniyor, zaman zaman da başlarını sallayarak üzüntüye dalıyorlar. 42
dakikalık Anadolu'dan Fısıltılar bittikten sonra sadece 14 dakika uzunluğundaki
Konuşan Fotoğraflar'ı seyrediyor ve sonuna doğru da göz yaşlarını tutamıyorlar.
Memleketini terk etmek zorunda kalmış bir insanın öyküsü ve geçmişini arayışının
hazin hikayesi, İran Ermenileri'ni de gözyaşlarına boğuyor. Kimbilir belki onlar
da bir gün bu ülkeden çıkmak zorunda kalabilecekleri ihtimalini hep akıllarının
bir köşesinde tutuyorlar.
Belgesel bittiğinde izleyicileri kısa bir Ermenice ve Farsça konuşmayla
selamlıyor ve belgesellerin isimlerine dikkati çekiyorum. İlk belgeselimiz
fısıldarken, ikincisi konuşuyor, işte Türkiye'nin son yıllarda geçtiği zorlu ama
dinamik yol da böyle. İranlı izleyicilerime, Türkiye'nin de değişmeye
başladığını, 1915 gibi meselelerin artık konuşulabildiğini söylüyor, sivil
toplumun geliştiğinden bahsediyorum. Ardımdan konuşan Başpiskopos Sarkisyan uzun
hutbesinde Türkiye'nin daha olumsuz bir resmini çiziyor, sabah kahvesini içtiğim
misafirperver papaz, kitlesinin önünde gerçek bir siyasetçiye dönüşüyor.
Diyaloğun öneminden bahsetmek yerine, Ermeni cemaatinin hafızalarındaki
klişeleşmiş Türk Devleti imajını güçlendiriyor. Masada etrafımda oturan
konuklardan bazıları bir ona, bir de bana ironiyle bakarak dinliyorlar
konuşmayı. Sabah içtiğim acı Lübnan kahvesinin tadını anımsıyor ve Sarkisyan'ın
bana söylediği cümleyi tekrarlıyorum:
"Siyasetçiler ülkeleri, din adamları da kiliseyi böldü" demişti başpiskopos aynı
günün sabahında...
Bugünlerde kimin kimi böldüğünü derin bir şüpheyle düşünürken, Türkler ve
Ermeniler'in kronik halini gözümün önünde seyrederek ben de üzüntüye dalıyorum.
Geçen yüzyılın başında insan kitlelerini kışkırtan imamları ve papazları
düşünüyorum...
Sonsuza dek 'Bizi arkadan bıçaklayan Ermeni' ve 'Katıl Türk' imajından acaba
kurtulamayacak mıyız diye iç geçiriyorum ve aklıma bir dizi yeni soru geliyor:
'Birbirimizin acısını dinleme olgunluğuna acaba ne zaman ulaşabileceğiz?', 'Bir
tek bile Ermeni veya Türkle tanışmadan 20. Yüzyılın başında bizi ayıran şeyleri
unutmayarak yüzlerce yıl da ortak bir yaşam sürdüğümüzü nasıl anımsayacağız?',
veya 'Öteki' denen o içimizdeki klişe düşmanı bırakıp, sivil bir toplumun
bireyleri olarak ne zaman bağımsız adımlar atabileceğiz?..
Tahran'a yaptığım kısa ama yoğun seyahatin son gecesinde arkadaşlarım Lusin,
Rafi, Nayiri ve Sasun beni açıkhavada güzel bir 'Sofrahane'ye götürüyorlar.
Türkçe, Ermenice ve Farsça'nın ortak kelime haznesinden ve benzerliklerinden söz
ediyoruz, yanımıza gelen satıcıdan Şah Dönemi'nden kalan ve bugünlerde yasaklı
kadın şarkıcı Suzen ve Guguş'un CD'lerini alıyor, Tarkan'dan, Sezen Aksu'dan ve
Manga'dan bahsediyoruz.
Onlar gülüşerek kız erkek ilişkilerinden komik hikayeler anlatırken ben de
İstanbul'un eğlence hayatından söz ediyorum, hayranlıkla dinliyorlar. Manga
hayranı arkadaşım Sasun'a bir de Sertab Erener'i dinlemesini salık veriyor,
İstanbul'da her yıl rock ve heavy metal festivalleri düzenlendiğini
anlatıyorum...
Etrafımızda oturan diğer konukların dedikodusunu yapıp, kimin ne giydiğinden,
kızların erkeklerin elini nasıl da rahatça tuttuğundan söz ederken birbirimizi
aslında ne kadar da az tanıdığımızı itiraf ediyoruz...
Hoş sohbetimiz, 1915, soykırım, katliamlar ve politikadan pop müziğe, sinemaya,
ortak yemeklere ve seyahat etmenin cazibesine akıyor. Güzelim Tahran'dan
ayrılırken orada edindiğim yeni Ermeni arkadaşlarımı İstanbul'a, onların
değimiyle Bolis'e davet ediyor, yakın zamanda gelmelerinin de sözünü alıyorum.
Çünkü daha konuşacak çok şey var. (MB/EÜ)
Mehmet Binay
İstanbul - BİA Haber Merkezi
07 Ağustos 2010
Fısıltılar konuşmaya dönüştü...
Anadolu`dan Fısıltılar ve Konuşan Fotoğraflar isimli belgeseller, Toroslarda
saklı kalarak Müslümanlaşan Ermenilerin hikayesini anlatıyor.
Anadolu`dan Fısıltılar ve Konuşan Fotoğraflar isimli belgeseller, Toroslarda
saklı kalarak Müslümanlaşan Ermenilerin hikayesini anlatıyor. Geçmişin izlerini
sürmek için babasının köyüne seyahat eden Ğazaros Kırcılıyanın öyküsünü anlatan
belgeselin gösterimi, 27 Şubat 2009 Cumartesi günü Tütün Deposunda gerçekleşti.
Gösterimin ardından, filmin Yönetmen ve Yapımcıları Mehmet Binay, M.Caner Alper,
Anneannem İsimli Kitabın Yazarı Fethiye Çetin ile birlikte, bir söyleşi
gerçekleştirdiler.
DÖNÜKLERİN FISILTILARI
Mehmet Binay, televizyon kökenli olmasına rağmen, daha sonra belgesele yönelir.
Anadoluya yaptığı seyahatler esnasında Kahramanmaraşta bir kasaba ile
karşılaşır, yörenin yapısı ilgini çekince, biraz da tarihi ile ilgilenir,
gençlerinin de kendi tarihlerine meraklı olduklarını görür, bunun sonucunda
köyün gençlerinin kendi yaşlıları ile yaptıkları sohbetleri, sözlü tarih
çalışmasını, izlenimci kamera olarak çekmeye karar verir. Köylülere sorular
sorup, onları yönlendirmez, gençler kendi yaşlıları ile kendi kendilerine sohbet
eder. Binay, belgeselde fısıltıları duyabilmek için genelde sessiz kalmayı
tercih eder. Kahramanmaraştaki Geben köyünde 1915li yıllara dair çok az şey
hatırlanır olmuş. Buradaki Ermeniler Türklerle evlendirilmiş ardından Dönükler
olarak adlandırılmışlar. Mehmet Binay, Gençlerin yaşlıları ile sohbetlerini
dokümante ettik, ardından üç günlük bir Çukurova düğünü çektik. Bunun sonucunda,
sanki üç günün bir öyküsüymüş gibi, bütün çekimleri bir araya getirdik. diyerek
belgeseli özetliyor.
BELGESELDE İSMİ GEÇEN KİŞİNİN TORUNU ONLARI BULDU
Anadoludan fısıltılar 2007de CNN Turkde gösterilir. Ermenistan ve başka
ülkelerdeki festivallere gider, bunların sonucunda gazetelere verilmiş
röportajlar esnasında, Amerikada yaşayan bir Ermeni onlarla bağlantı kurar,
babasının Kahramanmaraşın Geben köyünden olduğundan bahseder. Soy ismi
Kırcılıyan olan bu beyin, belgeselde de ismi geçen 1915e dair hatırlanan tek
Ermeni ismi Kırcılı soy ismine sahip olduğunu şaşkınlıkla görürler. Dolayısıyla
belgeselde adı geçen kişinin torunu onları bulmuş olur. Kırcılıyan ile
Torontodaki bir festivalde bir araya gelip, sohbet ederler. Kırcılıyan, hem
babasının hem de kendisinin hayalinin Gebene geri dönmek olduğunu söyler. Binay
ve Alperde yardımcı olacaklarını, memnuniyetle onu oraya götürüp,
getirebileceklerini söyler. Bunun sonucunda da Konuşan Fotoğraflar isimli kısa
belgesel ortaya çıkar.
BELGESEL 7000 FOTOĞRAFTAN OLUŞUYOR
Birinci film çok izlenimci, yönetmenin kendini oraya koymadığı bir filmdi.
İkinci filmde biraz daha o seyahatin birebir iştirakçisi olarak bunu
görüntüledim ve seslerini kaydettim diyen Caner Alper, İkinci filmde ayrı bir
teknik de kullanmış, bütün filmi fotoğraflardan oluşturmuş. 7000 adet fotoğraf
çekip, fotoğrafları hareketli hale getirerek, Konuşan Fotoğraflar ismindeki kısa
belgeseli yaratmış.
İNSANLARI YÜREKLENDİRDİK
Belgeselin yurtdışındaki gösteriminden sonra, insanların çoğu, Biz Türkiyede
Ermeni Dönüğü Türklerin olduğunu bilmiyorduk diye şaşırır. Ardından Benim de
anneannem, dedem aslında ermeniydi diyerek, kendi ailelerinde ki üyelerden
bahsetmeye başlar. Mehmet Binaya göre, bu tür çalışmalar olduğu zaman, insanlar
yürekleniyor. Kendi geçmişlerine ve ailelerine daha çok sahiplenip, kendi
kimliğini ortaya koymaktan çekinmemeye başlıyorlar.
BAZI ŞEYLER FISILTILARLA ANLATILIYOR
Caner Alper belgeselden bir bölüm anlatıyor, Ermeni dönüğü olduğunu bilen
köydeki başkahramanımız Yasemin halasını ziyarete gider. Halası anneannesi
hakkında konuşurken, Benim ebem gavur kızıydı, o kadının başına çok iş gelmiş
der. Birden bire o kadın oluyor, kendisi ermeni ya da ermeni dönüğü değil, o
kadın ermeniydi sadece. Sanki bir ayıp gibi bahsediyor. O kadının başına çok iş
gelmiş, diyor. Bir çocuğu odunda ölmüş. Bir çocuğu bayırdan yuvarlanmış, diyor.
Bunları da hep kazaymış gibi anlatıyor. Yani aslında fikirler dönmüş, anneannesi
Ermeni, kendisi de aslında Ermeni ama o öyle değil, fısıltılar halinde
anlatılıyor bazı şeyler diyen Alper ekliyor, Konuşan Fotoğraflar fısıltı değil
artık. Baya baya konuşuyorlar. Aralarında bir üslup farklılığı var. Birinde biz
onlar konuşsun diye sustuk, ikinci de onların konuşmalarını biraz daha ortaya
çıkarabilmek için biz de konuştuk. Biz konuşunca başka fotoğraflar da
konuştular.
YILLARCA BİRBİRİMİZE FISILDADIK
Fethiye Çetin, yıllarca birbirimizin kulaklarına fısıldadık diyor. Nenelerimiz,
dedelerimiz, bulundukları ortamlarda, genellikle de ailelerinin, yakınlarının
kulaklarına fısıldayarak, öyküleri bu günlere kadar getirdiler, diyerek
anlatıyor, Kitabım ilk çıktığında bir yakınım, bir arkadaşını arıyor, kitabın
çıktığını haber veriyor. Karşıdaki kişi soruyor, A ne kitabıymış? Arkadaşım ise,
telefonda fısıltı ile cevap veriyor, Anneannesini anlatıyor, anneannesi
Ermeniymiş diyor. Bizi yıllarca, telefonda bile fısıltıyla konuşmaya iten bu şey
neydi? Kitabı yazmadan önce çeşitli arkadaşlarımla anneannemin hikayesini
paylaştığımda, anında, seslerimizi alçaltıp, fısıltıyla konuşmaya başladığımızı
fark ettik, oysa odada bizden başka kimse yoktu. Bizi yıllarca bu kadar
korkutan, bu şey neydi? Anneannemin öyküsünden sonra, çok sayıda torun
öykülerini benimle paylaştılar, çoğu işyerime geldiler, dışarıdaki sekreterim
duymasın diye odamın kapısını kapattılar.
Geben, a small town in the Taurus mountains of Turkey stands out from the rest
of the settlements in the region as a liberal and culturally open community.
Journalist and documentary filmmaker Mehmet Binay discovered the town while
traveling for another filming project in the area and became interested in why
its people were so different.
The town has a high literacy rate, the entire young population have graduated
from high-schools and many of them attend colleges in the larger cities of
Turkey.
The young people of Geben are aware being different. They decided to speak to
their elders to find out more about the recent history. Together, they drew up
the list of the questions, the interviewees, the subjects and started on their
oral history project.
“Whispering Memories”, a 42 minute documentary film, tells the story of a rural
wedding by exploring local traditions, culture and regional history through the
eyes of young villagers and their elders.
While speaking to their elders, the young people of the village also asked
questions about the times when Armenians lived in the area until 1915 as their
neighbors.
“Whispering Memories” is not a story of Armenians who had to leave Turkey but of
those who stayed behind and silently became Muslims: they are now called the ‘Converts’.
Whispering Memories
It is the story of a three-day long rural wedding, the cultural richness and
history of Taurus mountain region of Turkey. Village youngsters curious to know
of past times, engage in conversations with their elders. `Whispering Memories`
is not a story of Armenians who had to leave but of those who stayed behind and
silently became Muslims, they are now called the `Converts`.