Sezer Tansuğ


Yönetmen

Doğum Tarihi - 7 Temmuz 1930, Erzurum
Ölüm Tarihi - 17 Mart 1998, İstanbul

Prof. Dr. Sezer Tansuğ
Sanat tarihçisi, eleştirmen, yönetmen, Metin yazarı, akademisyen.

1930 Erzurum doğumlu, İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümünden 1953 yılında mezun oldu. 1956'ya kadar aynı bölümde araştırma görevlisi olarak, 1958-60 arasında Profesyonel Sinemada çalıştı. 1960-75 yılları arasında Ayasofya Müzesinde uzman olarak görev aldı ve 1964-65'de bir yıl süreyle AID participant'ı olarak Amerika Birleşik Devletleri'nde bulundu. 1975-76'da reklam şirketlerinde copywriter olarak iki yıl çalıştı. 1977-81 yılları arasında beş yıl, Dokuz Eylül ve Mimar Sinan Üniversitelerine bağlı Güzel Sanatlar Fakültelerinde öğretim görevlisi olarak çalıştı ve 1982 başında Mimar Sinan Üniversitesi Sinema Televizyon Merkezi öğretim görevliliğinden emekli oldu. 1995'ten itibaren Zaman’da yazmaya başlayan Tansuğ, Sezer Tansuğ Sanat Vakfını kurdu. 17 Mart 1998'de vefat etti.

“Sezer hep, bir kavramın ancak zıddıyla tarif edilebileceğini savunurdu. Bunun için sürekli sunulanın, görünenin ardındakini inceledi. Bu yüzden de söylediklerinin kıymeti çoğu kez, ancak kendisinden çok zaman sonra yabancı sanatçıların ağzından duyulunca anlaşılabildi.” Doç. Canan Beykal, 29.12.2003

Yönetmenliğini Yaptığı Belgesel Filmler

Pazar Pehlivanları -1967

Amentü Gemisi Nasıl Yürüdü -1970 Sezer Tansuğ, Tonguç Yaşar
2. Adana Altınkoza Film Festivali, Kısa Metrajlı Filmler Yarışması, En İyi Film Ödülü. 1970
3. Adana Altınkoza Film Festivali, Kısa Metrajlı Filmler Yarışması, Jüri Özel Ödülü. 1970
TRT Ödülü. 1970
9. Annecy Çizgi Film Festivali, ön elemeyi geçip gösterime hak kazanan ilk Türk çizgi filmi. 1973
Türk sinemasının yüz yılının en iyi animasyon filmi seçildi.

Bozkırda Bir Yalnız Ağaç (Une Arbre Solitaire Dans la Steppe) - 1968 .... Deneysel, 00:08:00, Renkli, Sesli
Filmin belli bir konusu yoktur. Çeşitli bozkır görüntüleriyle belirlenmiş izlenimci bir denemedir.
2. Hisar Kısa Film Yarışması, 16mm Dalı, Jüri Özel Ödülü. 1968
3. Hisar Kısa Film Yarışması, Gösterim Seçkisi. 1969

Gün Doğuşundan Gün Batışı - 1967
1. Hisar Kısa Film Yarışması, 16mm Dalı, Mansiyon Ödülü. 1967
3. Hisar Kısa Film Yarışması, Gösterim Seçkisi. 1969

Hatırlayış -1967

Yayınlanmış Eserleri

Şenlikname Düzeni
Yapı Kredi Yayınları 2. Basım, 1994 (İlk basımı De Yayınları 1961)

Okname
özel yayın, İstanbul 1973

Beş Gerçekçi Türk Ressamı
Gelişim Yayınları 1976

Sanata Yaklaşım
Künmat Yayınları, 1976

Sanatın Görsel Dili
(Üçüncü basım, ilk basımı Koza Yayınları, 1976) Remzi Kitabevi 1988

Resim Sanatının Tarihi
Remzi Kitabevi 1992 (dördüncü basım, ilk basımı Milliyet Yayınları, 1972)

Karşıtı Aramak
Sanat ve Arkeoloji Yayınları 1982

İnsan ve Sanat
Altın Kitaplar 1982

Çağdaş Türk Sanatı
Remzi Kitabevi, dördüncü basım 1996 (ilk basım 1986)

Türk Resminde Yeni Dönem
Remzi Kitabevi 1988 (ikinci basım 1992)

Ressam Halil Paşa İncelemesi
Yapı Kredi Yayınları 1994

66 Kare-Geleneksel Kültüre Çağdaş Yorum
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Yayını, 1994

Gelenek Işığında, Çağdaş Sanat
İz Yayınları

Çağdaş Türk Sanatına Temel Yaklaşımlar
Bilgi Yayınevi



Sezer Tansuğ ismiyle ilk defa Türkiye Defteri dergisinde karşılaştım; Kemal Tahir'in görüşlerine bağlı bir Aydın grubunca çıkarıldığı için bizim de ilgimizi çeken bu derginin 1975 sayılarında iki bölüm halinde yayımlanan Anadolu Türk Sanatında Soyutlama Giriş Denemesi başlıklı makalesini, o tarihlerde ilgi duyduğum bazı konulara farklı bir yaklaşım getirdiği için birkaç defa büyük bir dikkatle okumuştum. Ancak -itiraf ederim- Sezer Bey'in söylemini, daha doğrusu özel jargonunu çözünceye kadar, hem sözünü ettiğim makale, hem de daha sonra okuduğum yazı ve kitapları, mesela Şenlikname Düzeni bana fazla bir şey söylemedi. Sanki başka bir dil konuşuyordu; Marksist değildi, bunu seziyordum, fakat fikri faaliyetini Marksist çevrelerde sürdürdüğü ve bu çevrelerce yayımlanan dergilerde yazıp çizdiği için dili ve üslubu da ona göre teşekkül etmişti.

Zamanla, Sezer Bey'in yazılarında, doğrudan ifade edilmeyen, ancak satır aralarına gizlenmiş ciddi bir gerilimin ve sancının varlığını hissetmeye başladım. Kendine göre tarif ettiği bir yerliliğin peşinde, yerlilik temeline dayalı bir eleştiri tarzı geliştirmeye çalışan, ancak bu eleştiriyi mevcut sanat ortamında uygulayacak bir zemin bulamadığı için hırçın, yalnız ve anlaşılmamış bir Adam.. İlk kitabım olan Aşk Estetiği üzerinde Çalışırken, Sezer Bey hakkındaki bu kanaatim henüz ham bir sezgi halindeydi ve onun İslam sanatıyla ilgili yaklaşımını birkaç cümleyle geçiştirmiş, hatta "entellektüel fantezisi" diyerek kolayca harcamıştım. Ve Aşk Estetiği'nin makale formatında bir özeti, İslam Sanatlarında Gerçekliğin Kavranışı başlığıyla Hareket dergisinin Eylül '81 sayısında yayımlandı; sağda ve solda hiç beklemediğim bir ilgiyle karşılanan bu makaleden, "olumlu kanaatler ızhar edilerek haberdar" olan Sezer Bey, kendi yaklaşımının fantezi olarak değerlendirilmesine bir hayli içerlemiş olmalıydı.

Nitekim Varlık dergisinin Kasım '81 sayısında bir eleştiri yayımladı; İslam Sanatında Gerçeklik Sorunu başlığını taşıyan bu eleştiride, benim makalem "bol tedarikle deve üstünde yapılmış bir çöl seyahati" ve "mistik fantezisi" olarak nitelendiriliyordu; ama satır aralarından Sezer Bey'in yazdıklarımı aslında ciddiye aldığını anlamıştım, bunun için cevap vermedim. Tuhaftır, ilk defa nerede karşılaştığımızı hatırlamıyorum; muhtemelen bir sergide tanıştık. İlk Uzun görüşmemiz de yanılmıyorsam Ayşe Şasa'nın evindeki bir buluşmada gerçekleşmişti. Daha sonra kendisiyle Dergah dergisinde yayımlanan Uzun bir röportaj yaptım, hatta ressam Sarkis'le kavgasında birkaç yazıyla onu destekledim. Dostluğumuz 1990'ların başında bir hayli ilerlemişti.

Derken Zaman gazetesinin kültür sayfasında buluştuk. Gerçekten yalnız bir adamdı ve genç Zamancıların samimi ilgisi onu son derece Mutlu ediyordu. Böylesine sıcak bir dost çevresine sahip olmanın ne demek olduğunu, hastalığına kanser teşhisi konulduktan sonra anladı. Kültür sayfasının genç çalışanları, onu hastalığının hiç bir safhasında yalnız bırakmadıkları gibi, hastahaneye rahat gidip gelebilmesi için gazete tarafından bir arabanın tahsis edilmesini bile sağladılar; son günlerini yaşadığı Vakıf Gureba Hastanesi'nde yanından hiç ayrılmamış, her türlü ihtiyacını karşılamış, hatta adını yaşatmak için Sezer Tansuğ Sanat Vakfı'nı kurmuşlardı. Sezer Bey'i Vakıf Gureba'da yazık ki sadece iki defa ziyaret edebildim; geçen hafta çarşamba günü yaptığım ikinci ziyaretteki amacım, kendisiyle görüşmek ve daha sonra portresini yazmaktı. Ölüm haberini aldığımda, onun da Okumuş olmasını çok istediğim bu yazıyla meşguldüm ve çalışma masamın üzerindeki bütün kitapların üzerinde Sezer Tansuğ imzası vardı.

Şunu hemen belirtmeliyim ki, Sezer Bey'in çok yakında geleceğini bildiği ölüm karşısındaki metaneti hayranlık vericiydi; rahmetli Ayhan Songar gibi o da gazetedeki köşesini boş bırakmamak için son anına kadar yazmaya devam etmişti. Sorularımı, sık sık öksÜrük nöbetine tutulduğu halde, büyük bir istekle cevaplandırdı; ailesinden, çocukluğundan, öğrencilik yıllarından, kavgalarından bahsetti.

Babası Ahmet Sıtkı Bey subay olduğu için hayatının ilk yıllarını Anadolu'nun çeşitli il ve ilçelerinde yaşamıştı; aile Üsküdarlıydı, ama o Erzurum'da doğdu (7 Temmuz 1930), ilk çocukluğunu Hopa, Trabzon, Bayburt ve Havza'da yaşadı. Zonguldak'ta başladığı ilkokulu Bursa'da, Antakya'da başladığı ortaokulu İstanbul Beşiktaş 1. Ortaokulu'nda bitirdi. Ardından Haydarpaşa Lisesi ve 1950 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü. Üniversite sıralarında Atak ve sorgulayıcı bir öğrenci olarak dikkati çeken Sezer Tansuğ, daha sonra asistanı olduğu Mazhar Şevket İbşiroğlu ile sürekli çatışmıştı; felsefe disiplininden gelen ve sanat tarihine yorumcu bir yaklaşım getirmeye çalışan hocasını bu yönüyle takdir ediyor, ancak aşırı batıcılığını ve Heinrich Wölfflin'in kategorilerini Türk sanatına uygulamaya kalkışmasını eleştiriyordu. Onun Sabahattin Eyüboğlu'yla birlikte yazdığı Avrupa Resminde Gerçek Duygusu ve Fatih Albümüne Bir Bakış adlı eserlerinde uyguladığı metod, Sezer Bey'e göre temelden yanlıştı; Wölfflin'in metoduna saplanıp kaldığı yoğun ilgisine rağmen Osmanlı sanatıyla ilgili problemlerin temel sebeplerine inemiyordu.

Ancak Sezer Bey'in Osmanlı sanatına duyduğu ilginin bir tutkuya dönüşmesinde, hiç şüphesiz, İbşiroğlu'nun kendisine doktora tezi olarak Surname-i Muradiye minyatürlerini vermiş olmasının büyük rolü vardır. Sezer Bey, galiba bir aşk hikayesinin ardından gelen bazı olaylar sonucunda üniversitedeki görevinden ayrılmak zorunda kalmıştı. Bununla beraber Surname-i Muradiye'den kopmamış, Şenlikname Düzeni (1961) adlı Küçük, fakat Ünlü kitabını yazarak "Türk minyatüründe gerçekçi duyuş ve gelişme" konusunda ilginç bir yaklaşım geliştirmiştir. Bir ara yoğun bir biçimde sinemayla da ilgilenen Sezer Bey, zamanla plastik sanatlar alanında piyasayı bile etkileyebilen güçlü bir eleştirmen olarak temayüz edecek, çok sayıda telif ve tercüme eser verecektir. Üslubundaki hırçınlık ve hatır gönül dinlemezlik, onun en dikkati çeken hususiyetlerinden biridir. Bu yüzden sık sık polemiklere girer ve düşüncelerini ateşli bir biçimde savunurdu. En Ünlü kavgalarından biri, Sanat Çevresi dergisinde yayımladığı "Köfteci Kaptan Hakkında" başlıklı yazısının ardından Sarkis Zabunyan adı etrafında cereyan eden ve mahkemeye düşmesine yol açan kavgadır. Sözkonusu yazıda, yıllar önce postu Paris'e seren İstanbullu ressam Sarkis Zabunyan'ın Ermeni propagandasına alet olduğu, Türk sanatçılarının yolunu keserek kendi çıkarlarını kolladığı ve Türkiye'ye karşı düşmanca bir yaklaşımı benimsediği iddia ediliyordu. Vay sen misin böyle Yazan? Tam seksen dokuz Aydının imzasını taşıyan zehir zemberek bir kınama bildirisi yayımlandı. "Aşağıda imzaları bulunan ve insan haklarına, sanatın ayırıcı değil birleştirici gücüne inanan, ırk, dil, din, renk, cinsiyet ve milliyet ayrımına karşı olan bizler..." diye başlayan bu bildiride Sezer Tansuğ, ırkçı, şoven ve gerici olmakla suçlanıyordu.

Açıkçası, Türklüğün vurgulanmasından her nedense büyük rahatsızlık duyan bazı Aydınlar, Paris'te Türk düşmanlığını kullanarak "vatansız sürgün" rolü oynayan ve ırkçılık yapan Sarkis'e değil, onu bu yüzden eleştiren Sezer Tansuğ'a Ateş püskürüyorlardı.

Ancak o kuru gürültüye pabuç bırakacak cinsten bir Adam değildi; kavgasına kararlı bir biçimde devam etmiş ve yüzde yüz haklı olduğuna inandığı için iddiasından hiç vazgeçmemişti. Mensup oldukları toplumdan tiksinen ve kültürünü küçümseyen snob sanat çevreleriyle sürekli mücadele eden Sezer Tansuğ, Batı düşüncesine hakim olan bakış açılarını "babadan kalma mal"mış gibi Türk düşünce ve sanat ortamına empoze etmek isteyen Batıcıların aslında Batı'yı bize karşı baskı aracı olarak kullandıklarını düşünüyordu; halbuki Batı'yı asıl manasında benimsemek, onunla ciddi bir şekilde hesaplaşmakla mümkündü.

Şenlikname Düzeni'nden itibaren bütün yazdıklarında bu hesaplaşma gayreti içinde görünen Sezer Bey, bir ara Beyoğlu Aslıhan Çarşısı'nda açtığı Küçük sahhaf dükkanına gelip giden ressam dostlarından Türk-İslam klasiklerini resim diliyle yorumlamalarını istemişti. Bu teklifi "ilginç" bulan ressamlar, Kutadgu Bilig, Divanü Lügati't-Türk, Mantuku't-Tayr, Mesnevi, Hüsn-ü Aşk gibi, belki de daha önce adını bile duymadıkları eserlerle bir süre haşır neşir olarak birer resim yaptılar; böylece önce sergilenen, ardından Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığı tarafından kitaplaştırılan 66 Kare adlı resim dizisi doğdu.

Sezer Bey, Sunuş yazısında, 66 Karelik diziyle asıl gayesinin son yıllarda daha çok Batı'ya programlanmış medya ortamının unutturmayı ve küçümsetmeyi başardığı "geleneksel kültürümüze" yeniden ilgi ve sevgi uyandırmak olduğunu söylüyordu. Aslında 66 Kareye katılan ressamlardan bazılarının, resim diliyle yorumlamaya çalıştıkları eserlerin adlarını telaffuz bile edemeyeceklerini, ortaya çıkan resimlerin hiç bir şekilde bu eserlerin ruhunu ifade etmediğini çok iyi biliyordu; ama kırk üç ressam, okudukları kolejlerde ve Akademi'de küçümsemeye şartlandırıldıkları Türk-İslam kültürünün bazı eserleriyle az çok tanışmış ve içinde yaşadıkları toplumun da bir kültürü bulunduğunu hatırlamış olacaktı; az şey miydi?

Sezer Bey, türkü söylemesini bilen bir yerliydi; geçen haftaki son görüşmemizde çocukluğunu anlatırken, bir gün Reyhaniye'de ot Biçen askerleri seyrettiğini ve o gün duyduğu taze ot kokusunu hala burnunun ucunda hissettiğini söylemişti. Kim Bilir, belki de o Güzel kokuyu şimdi toprağın altında daha yakından duyuyordu. Rahmetle anıyorum.


Kaynak
Beşir Ayvazoğlu, Aksiyon Dergisi



Dramatize Edilmiş ya da Gerçekliği Vurgulanmış Sanat Belgeselleri

İletişim araçlarının egemen olduğu bir çağda, çoğu kez orijinallerine ulaşmanın güç olduğu sanat eserlerini, sinema gibi etkin bir aracı kullanarak yakın bir ilgi hedefi haline getirmenin hangi sonuçlara ulaşabileceği ayrıntılarıyla düşünülmeli. Bu konuda ilk akla gelenlerden biri, sinemanın, gerçek belgesellerle, dramatize edilmiş belgesel temalar arasındaki farklara ilişkin Değer ölçütleridir. Sinema belgesel olarak işlenen temanın salt gerçekliği ve çevreleriyle olan dolaysız ilişkilerini yansıtan filmler, aynı temanın dramatize edilerek seyirciye sunulduğu örneklerden farklı bir yol izlemekte ve yapay kurguların söz konusu olmadığı bir gözlem duyarlılığını yansıtmaktadırlar. Dramatize edilmiş belgesel tema ve yaşantılar ise, yapay kurgular ve daha da kötüsü düzmece olgulara yer verilen örnekler haline gelebilmektedir.

Belgesel sinemanın resim ve benzeri plastik sanatları ele aldığı çalışmalarda, bu iki yönelişe bağlı ürünleri, özellikle sanatçıların yaşam öykülerinin dramatize edildiği "seyirlik" koşullarında, en azından oyunculuk psikozları ya da rol açmazlarıyla karşı karşıya kalabilmektedir. Buna karşılık plastik sanatlarla ilgili gerçek belgesel senaryolarını hazırlamanın bir uzmanlık işi olduğuna ayrıca dikkat çekilmesi gerekir.

Bu arada postmodern bir söyleme çoktandır mal olduğu bilinen ve kötü beğeni düzeyini yansıtan bir söz de sanat eserini yavan ve bayağı niteliğini belirlemekte kullanılan "kitsch" deyimi de, hem dramatize edilmiş bir kurgu mekanizmasıyla düzenlenmiş hem de yaşam öyküsü öğelerinin ağır bastığı sanatçı filmlerine çokça yakıştırılır. Oysa doğruca sanat eserinin kendisini ele alarak, eserin biçim ve Düzen öğelerini irdeleyen, yorumlayan, kısaca sanat eserinin üslup özellikleriyle ilgili bilimsel denebilecek bir tahlili gerçekleştiren belgesel film çalışılmaları bu türden yakıştırmalara hedef olmaz.

Yaşam öyküleri dramatik belgesellere konu olan resim ya da heykel sanatçıları, genelde sansasyonel kişilikler olarak sanat tarihine mal olmuş bulunan bazı isimlerdir. Bu sanatçıların seçiminde sanat olgusu değerlendirmekten çok, depressif ya da aşırı duygusal kişiliklerin, sinema seyircisinin duygusal standartlarına teslim edildiği bazı ticari hedefler vardır. Öte yandan sanatçı kimliğinin abartıldığı bu türden filmleri, genel olarak gerçek kişilere dair yaşam öyküsü niteliğindeki diğer sinema çalışmaları arasında sayılsa bile, bunların seçiminde sanatın vesile edilmiş olması, diğerlerinden daha "renkli" bir yaşam tarzının dramatik öğelerinin istismarına(?faks kağıdı zor okunuyor) yol açmıştır denebilir.

Öte yandan sanat tarihinde özel bir yeri bulunan önemli resim kompozisyonları, belgesel sinemanın plan bölümleri sistemi ve bu parçaların Özgün kurgu sistemleriyle gerçekleşen tahlil yöntemlerini karşımıza getirmiştir. Kompozisyonun senaryo tekniğiyle planlara ayrılarak, bu parça birimleri arasındaki bağlantıların belirlenmesi, sıradan bir bakışla resmin iç yapısına ait özelliklerin kavranmasına imkan bulunmayan sınırların aşılmasını ve eserin daha iyi değerlendirilmesini Sağlar. Aynı yönteme bağlı olarak, bir resmin oluşum süreci bile, doğruca sanatçı elinin sinemaya katılımı ve özel çekim tekniklerinin uygulanması ile bilinçli bir algılamanın hedefi haline getirebilmektedir.



Kaynak
Sezer Tansuğ
Belgesel Sinemacılar Birliği Web Sitesi



"Türk SİNEMA KURAMI" OLUŞTURMAK VE Sezer Tansuğ

Ülkemizin yetiştirdiği önemli sanat tarihçisi ve eleştirmenlerden biri olan Tansuğ 4 yıl önce aramızdan ayrılmış ve geride birbirinden değerli çalışmalar bırakmıştı. 17 Mart'taki ölüm yıldönümü tahmin edileceği gibi çok az yerde haber olabildi. "Şenlikname Düzeni", "Beş Gerçekçi Türk Ressamı", "Sanata Yaklaşım", "Sanatın Görsel Dili", "İnsan ve Sanat", "Resim Sanatının Tarihi", "Karşıtı Aramak", "Türk Resminde Yeni Dönem", "66 Kare-Geleneksel Kültüre Çağdaş Yorum" ve "Gelenek Işığında Çağdaş Sanat" gibi kitapları kendi alanlarında önemli boşluklar dolduruyorlar.

Bizim açımızdan Sezer Tansuğ'un bir önemi de şu: diyebiliriz ki Tansuğ resim sanatından sonra en çok, sinema üstüne düşünmüş ve yazmıştır. Sinemayı yazmakla kalmamış belgesel çalışmalara da imza atmıştır. Senaryosunu yazdığı Amentü Gemisi Nasıl Yürüdü adlı animasyon çalışması ile Hatırlayış ve Pazar Pehlivanları da onun imzasını taşımaktadır.

Tansuğ'un yazdıkları film eleştirisi türünden olmayıp hem ulusal hem evrensel ölçekte sinema yapabilmenin estetik, tarihsel ve toplumsal gereklerini anlamaya, bulmaya çalışan yazılardır. Daha iddialı bir tanım koymak gerekirse Tansuğ'un bir "Türk sinema estetiği kuramı" oluşturmaya çalıştığını da söyleyebiliriz. Öyle ki, en bilinen "İnsan ve Sanat" adlı 384 sayfalık kitabının 106 sayfası tümüyle sinemaya ait bir bölümden oluşurken kalan kısımlarda da sinemaya ilişkin ya da sinemayı ilgilendiren azımsanmayacak sayıda yazı yer almaktadır. Kitabı açan "Kitlenin Sanatsal Alışverişi" adlı ilk bölüm ile "Evrensel Ortama Ulusal Katkı" başlıklı son bölüm temel olarak Tansuğ'un sinemaya bakışının ve önermesinin de özeti gibidir.

Diyeceğimiz, plastik sanatlar alanından sinemaya ve Türk sinemasına böylesi yoğun bir yakınlık gösteren bu çok yönlü sanat adamının yazıları hem eleştirel bir bakış hem de ilgi bekliyor.