Oktay GÜZELOGLU



Doğum Tarihi -

YÖNETMENLİĞİNİ YAPTIĞI KISA FİLMLER
İmam'ın İni - 2001 / Gülsüm DEPELİ, Oktay GÜZELOĞLU
13. Ankara Uluslararası Film Festivaline Katıldı.

Hazırlık - 1993
Formatı - Deneysel
Süre : 1'
Konu : Maço bir adamın hayatından kesitler.

Kir - 1994
Süre : 7'
Konu : Poliste gözaltı.

İnsan - 1991
Süre : 7'
Konu : Sokağa atılan kundaktaki çocuğu alan yaşlı travesti.

Herşey Satılık - 1993
Süre : 10'
Konu : Geneleve iki küçük kızını satan bir baba.

Portre -
Plevne -
Nedim'in Kısa Filmi -
Kokoraça -
Nabi ATAY -
F. ZERENGİL -



Sokak Mobilyalarının Abisi Oktay Güzeloğlu`yla Rakılı ve Rokalı Bir Muhabbet-1
Öküz Dergisi`nde "Sokak Mobilyaları" başlıklı röportajlarıyla ilgi gören Oktay Güzeloğlu ile her telden söyleştik.

Beyoğlu’nun arka sokaklarından; sarhoşuyla, genciyle, şarapçısıyla sabaha kadar hayatın devam ettiği Nevizade Sokaktayız. Bu kez içmek için değil ama. Asıl amacımız, Öküz Dergisi’ndeki “Sokak Mobilyaları” adını verdiği röportajlarıyla tanıdığımız Oktay Güzeloğlu’yla röportaj yapmak. Her daim balık ve rakı kokan Nevizade Sokağın en sonunda yer alan “Mini Meyhane”de buluşuyoruz. Günlerden Cuma olduğu için sokak oldukça kalabalık. Biz biralarımızı yudumlarken Oktay Abi geliyor (o kadar insana yakın, o kadar içten ki, ona “bey” diyemiyorsunuz). Tam zamanında. Sonra söyleşiyi yapabileceğimiz daha sakin bir ortam buluyoruz. Sokaktaki insanlar, garsonlar, şarapçılar sanki herkes onu tanıyor. Ben soruları sormaya başlıyorum. Ama sohbet öyle uzuyor ki, bazen o başlıyor sormaya, arada bir teybi kapatıp uzun uzadıya laflıyoruz.

Sonuç; sokaktaki insanın ona bu kadar samimi itiraflarda bulunması hiç de şaşırtıcı değil aslında. Para kazanma hırsını, sahtekarlığı ve tüm maskeleri reddedip, aç da kalsa, evsiz de olsa onuruyla yaşamayı tercih etmiş hep. Tiyatro oyunculuğundan, çorbacılığa, dondurmacılıktan, jigololuğa kadar her işi yapmış. Paranın onu kullanmasına asla izin vermemiş, bir sosyalist. Hayatını yazdığı insanların (kendi deyimiyle “sokak mobilyaları”) sadece öykülerini paylaşmıyor. Sokaktaki adamın nadiren güvendiği insanlardan biri o. Beyoğlu’nun şarapçısı, fahişesi, travestisi, tinercisi, yani tüm garibanları bizlere bütün kapılarını kapatmışken nazlarını bir tek Oktay Abilerine geçirir. Oktay Güzeloğlu da şarap paralarından, üst-başlarına kadar tüm ihtiyaçlarında yardımcı olur onlara. Gariban mezarlıklarındaki bekçilerle ahbaptır artık, bilir ki “Beyoğlu’nda Garibanın Otopsisi Yapılmaz”, ve gariban öldü mü bir mezar taşı bile olmaz, sessizce ayrılır bu dünyadan, yokluğunu kimse anlamaz. Oktay Güzeloğlu hariç.

Sokaklarda yaşayan insanlarla böyle samimi bir iletişim kurmayı nasıl başardın?
Onlar benim dostum. Beyoğlu’nda ömrüm onların içerisinde geçti benim. Ben tiyatro ve sinema kökenliyim. Bir süre tiyatro ve sinema yaptım. Sonra bir baktım ki, kendi çevrem benim onurumu istiyor, omurgamı istiyor. Öyle bir alan ki, dedikodu orada, ahlaksızlık orada, dejenarasyon orada, bir baktım benden götürüyor, ben onları reddettim. Sokaktaki adam benden sadece şarap parası istiyor. Kimliğime, kişiliğime saldırmıyor.

Yazmaya ilk nasıl başladın?
Beyoğlu’nda binlerce fareyle birlikte bir çatı katında yaşıyordum. Sokaktaki arkadaşlarım da gelip kalıyordu. Birgün bir arkadaşım eski bir televizyon hediye etti. Akşamları bütün sokak hep beraber televizyon seyrediyorduk. O ara hikayelerini yazdığım dostlarım vardı. Turşucu bir Güngör Abi vardı, klasik müzik hayranıydı adam. Gündüz turşu satar, akşam da Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası konserlerini dinlemek için elinde bir tabak turşuyla koşa koşa bana gelirdi. Hayatını yazdığım insanlara bir örnek.

Nasıl geçiniyordun peki? Başka bir iş yapıyor muydun?
O dönemler benim yasaklı dönemlerimdi. Oradan buradan otlanıp arkadaşlarla bir şeyler buluyorduk. Sonra hep birlikte bulunanları yiyorduk. Arada bir de filmlerde oynuyordum. Aldığım parayı çok idareli kullanıyordum. O işi sevmediğim için.

Öküz’den önce başka yerde yazdın mı Oktay Abi?
Öküz’den önce de tek tük yazıyordum. Ama kendime, yayımlamıyordum. Ben bu insanlarla birlikte yaşarken onları bir malzeme olarak kullanmıyordum. Sadece o hayatı yazıyordum. Geçenlerde evde dosyalarımı karıştırırken, çok önceden “kimleri yazayım” diye düşünürken yaptığım bir listeyi buldum. Liztaylor Alev, Dilenci Melek…. Ve o zaman bunları yazmaya başladım ben. Sadece yayınlamak istemiyordum. Sonra Metin Üstündağ’ın aklına gelmiş Öküz Dergisi kurulurken. Bir kaç yazar benim sohbet arasında anlattıklarımı çalıyorlardı. İsim vermeyeyim. Metin, Öküz Dergisi hazırlanırken telefon açtı dedi ki: Artık gel de, insanlar orjinalini okusunlar. İşte öyle başladım.

“Sokaktan Politikaya” sloganıyla çıkardığın “Hiç” diye bir dergi vardı. Öküz’de yazarken niye başka bir dergi çıkarmak istedin? Derginin durumu nasıldı? Şimdi niye çıkmıyor?
Beni bir yerde bir köşe tatmin etmiyor. Herhangi birisinin dergisinin bir köşesi beni tatmin etmiyor. 1996’da Öküz’den ayrıldım. Ben bunun bütününü yapmak istiyorum dedim ve HİÇ’i kurdum. O sıralarda “Beyoğlu’nda Garibanın Otopsisi Yapılmaz”a devam ediyordum. Hiç’in yazar kadrosu: genelevden, hapishaneden, pavyondan, Hacı Hüsrev’den, tımarhaneden…. Aklına gelebilecek bütün alt katmanları aldım yazar kadrosu olarak. Ve bu sefer ben yaşamın bir bölümüyle gelmek istemedim. Alttaki yaşamın bütünüyle gelmek ve bu arada ülke politikasını eleştirmek. Onun için sloganımız “sokaktan politikaya”ydı.
Akşam gazetesinin dağıtım şirketi dağıtıyordu dergiyi. Sadece Marmara Bölgesi’ne ulaşabiliyorduk ve tirajımız 5.000’di. Bir gecede Akşam gazetesi, Dost Dağıtımı Karamemet’lere devretti. İçerde kalan paramızı alamadık, ödemediler. Paramızı alamayınca durmak zorunda kaldık.

“Ben o insanların hayatını kendim için yazıyordum” diyorsun, Sokak Mobilyaları niye başladı öyleyse?
Karşıma şu soru geliyordu: “Bunlar uydurma mı?” diye. Onun için ilk Hiç’te Sokak Mobilyalarını başlattım. Yani hayatlarını yazdığım insanlarla birebir röportaj.
Kitaplar ne durumda? İkinci baskılar yapıldı herhalde..
Sokak Mobilyaları, Hiç yayınlarından çıkmıştı. İkinci kitap, “Beyoğlunda Garibanın Otopsisi Yapılmaz”ı Leman bastı. Son olarak da Parantez’den “Yeni Sokak Mobilyaları” çıktı. Şimdi dördüncü kitap, “Sanat Mobilyaları” geliyor. Kenarda köşede, İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşamış, eski tiyatrocular, canbazlar, illizyonistler, çadır tiyatrocuları… Onların belgesellerini çektim. 1940 yılından belgeleriyle anlatıyorum. Şimdi bitmek üzere.

Peki Öküz’de devam edecek misin?
Benim Öküz’le bir sorunum yok. Sorunum kendimle. Artık Sokak Mobilyaları’nı durdurmam gerektiğine inanıyorum. Rutinleşmeye başladım. Yayına giren yazılar yaptığım röportajın dörtte biri. Aynı şeyleri yazmak beni de sıkıyor. Benim psikolojim de bozuluyor. Sokaktaki insan benim arkadaşım, bir gün göremeyince morga gidiyorum. Gariban mezarlıklarındaki görevlilerle ahbap olduk artık. O kadar çok kişi öldü ki, artık duyarsızlaşmaya başladım. Ben İstanbul’dan onbir ay uzaklaştım. Bütün zamanım morg, mezarlık ve sokak arasında geçmeye başlamıştı.
Röportajın devamı için tıklayın

Röportaj: Elifcan Karacan

Sokak Mobilyalarının Abisi Oktay Güzeloğlu`yla Rakılı ve Rokalı Bir Muhabbet-2
Öküz Dergisi`nde "Sokak Mobilyaları" başlıklı röportajlarıyla ilgi gören Oktay Güzeloğlu ile her telden söyleştik.

Sokaktakiler için hayat nasıl?
Sokaktakinin pek bir derdi yok. Sokaktakinin tek sorunu var: içki. Yatağı bir tane kartondur. Parayı bulursa gider otuzsekizinci sınıf bir otelde kalır. Istakoz gibidir orada bitler. Önceden “Allah rızası için ne verirsen ver” denilirdi. Ekonomi bastırınca, “Bi beşyüzbin lira versene” demeye başladılar. Adı konuluyor artık.
Üretim olmayan ülkede herkes bedava yaşamaya çalışır. Sadece sokaktaki adam değil. Kendilerini bu toplumda üst tabaka olarak değerlendirenler de dilencilik yapıyor aslında. “Yok gecemiz var, balomuz var…” Bu ne dilencilik değil mi? Ülkenin genel sorunu. Üretim yok. Tarım bitmiş, sanayi bitmiş, kara paraya dayanmış bir ekonomi var. Karapara meşrulaştırılmış, sonra yaygara etmeye kimsenin hakkı yok.
Nevizade’deki “Mini Meyhane” de senin. Bu koşullarda orayı ayakta tutmayı nasıl başardın?
Ben Mini’yi açtığımda cebimde bir kuruş para yoktu. Çalıştık dondurma sattık. Dondurmacıdan da para yerine külüstür bir araba hediye ettiler. O aralar da iş yok güç yok. Gittim arabayı sattım. Mini’nin yerini tuttum, çorbacı yaptım. Açtım da, bir tane müşteri geliyor hergün, hiç değişmedi. O da yarım çorba içiyor. Doğan Abi ahbap olduk sonra. Alüminyum kaplarda rakı vermeye başladık, hep zarar. Bir gün Kandemir Konduk’a rastladım. “Ana” dizisinde oynadım, oradan aldığım parayla Mini’yi tekrar açtık.
Öküz Dergisi’nden de bir kazancın vardı herhalde?
Ben Öküz Dergisi’nden hiç para almadım. Ben sokaktaki arkadaşlarımın yaşamını para için anlatmıyorum. Onları parayla satmam. Sadece bir sosyalist olarak alttan gelen çığlığı duyurmak istedim. Onların izinleri olmadan yazmam.
Sokak Mobilyaları’nı yazmaya ara verdiğine göre başka projeler vardır. “Yeni Sokak Mobilyaları” dışında bir çalışma var mı?
Şimdi yeni bir röportaj dizisi hazırlamaya çalışıyorum. Psikolog ve psikiyatristlerle görüşüyorum. “46 raporlu” dediğimiz “deli” raporlu insanların hayatlarını araştırıyorum. Bir gün deli raporlu bir arkadaşımla oturuyoruz. “Oktay, bizler deliyiz bu hayatı çekiyoruz da, siz nasıl çekiyorsunuz?” dedi. Bir de hayata buradan bakmak istiyorum. “Deli” etiketini yapıştırdığımız insanlar nasıl bakıyor hayata.

Röportaj: Elifcan Karacan

http://www.istanbul.net.tr/istanbul_soylesi.asp?sid=13



Kulaksız’a çok dost gömdük

Oktay Güzeloğlu, kitabıyla Beyoğlu'na ışık tutuyor.
Fahişeler, bitirimler, çıraklar, tinerciler, konsomatrisler, gaspçılar, evsiz garibanlar... 'Sokak Mobilyaları' diyor onlara Oktay Güzeloğlu. Dertlerine ortak oluyor, öykülerini anlatıyor ve çoğunlukla Kulaksız Kimsesizler Mezarlığı'nda nihayet bulan serüvenlerini birlikte yaşıyor. Öküz dergisindeki röportajları, belgesel, roman ve senaryolarıyla 'en diptekilerin' sesi olan Güzeloğlu'nun 'Beyoğlunda Garibanın Otopsisi Yapılmaz' ve 'Sokak Mobilyaları' adlı kitapları bugünlerde ikinci baskılarını yapıyor. Yakında yazı, fotoğraf ve filmlerinden oluşan bir İnternet galerisi kurmaya hazırlanıyor.

Sizin gibi 'façası' düzgün biri, postu deldirmeden 'Beyoğlu Devleti'nin karanlık dehlizlerinde nasıl hayatta kalabiliyor, korkmuyor musunuz?
- Korku insana ait birşey. Bazen gerçekten çok korkuyorum. Defalarca hastaneye götürdüğüm, başında beklediğim, hayatını yazdığım adam bıçak çekti bana. 'Roşçu'ydu. Hapı yuttu mu babasını bile vurur. Bir arkadaşla içiyorduk. Geldi, zorla para istedi. Bir kez verdin mi gerisi gelir. Vermedim. Az kalsın delik deşik ediyordu beni.

Hazineyi kim keşfetti?
- Üç yıl önce Metin Üstündağ, 'Bilen, bilmeyen bu hayatı yazıyor, sen neden yazdıklarını yayımlamıyorsun,' diye sordu. Gece gündüz anlatıyor, yazdıklarımı okuyordum: Orospuları, pezevenkleri, hırsızları, Beyoğlu'nun girdabına kapılıp kurtulamayanları. Yaz, yayımlayalım dedi. Çoğu sansürsüz basıldı.

Neden?
- Öyle şeyler var ki, yazamazsın. Travesti düğününe davet ediyor seni. Eşi işçi. Geleneksel aileden geliyor. Damat biraz gecikince endişeleniyor, ağlıyor. Yazılması gereken şeyler bunlar. Ama damadın ailesi duyarsa herşey mahvolur. 13 yaşında kızı satıyor babası. Anasıyla yatan oğlanlar, babasıyla yaşayan kızlar var. Bana hayatlarını, dertlerini anlatıyorlar. Yazsam onlar da hedef olur, ben de.

Jorge Amado'yu, Charles Bukowski'yi okurken 'Tüh, bunu ben yazmıştım' dediğiniz oluyor mu?
- ‘‘Örümcek Kadının Öpücüğü’’nü izlediğimde beynimden vurulmuşa döndüm. Yıllar önce böyle bir öykü yazmıştım. İki cinsin, özellikle erkeklerin birbirine duyduğu aşk çok güçlüdür. Bu tema üzerine epey yazdım.

Türkiye'de sokak kültürü üzerine yazılanların 'sahici' olmadığını söylüyorsunuz, neden?
- Beyoğlu'nun arka sokaklarında, batakhanelerinde turist gibi gezersen bu insanları gerçek yüzleriyle tanıyamazsın. Ben onlarla günlük hayatta birlikteyim. Kalbimle dinliyorum anlattıklarını. Yıllarca evimin kapısı bu insanlara açık oldu. Evde 13 pamuk yatak vardı. Garibanlar birbirlerinin üstünden atlayarak yer bulurlardı. Bir gün gözüm döndü, yatakların hepsini camdan attım. Yine bir şey değişmedi. Bu hayatın parçası olamazsanız yazdıklarınız 'sahici' olmaz.

Kahramanlarınız üzerine kalem oynatmaktan neden kaçınıyorsunuz? Öyküleriniz röportaj gibi.
- Özel duygularımı kaleme almıyorum. Anlatılanları mümkün olduğunca bozmadan, ilave yapmadan yansıtırım. Araya şairane laflar karıştırmak, yorum yapmak olayın özünü zedeler. Acı zaten ortada. Vurgulamaya, süsleme yapmaya gerek yok ki. Bunları yazma sebebim tecavüze uğrayanların hiçbir yere başvuramaması, eşcinsellerin çaresizliği, sokakta yaşayanın zavallılığı, sahipsizliği... Sistemin tortuları onlar, 'en diptekiler' buraya isteyerek gelmedi ki...

Kahramanlarınız, dostlarınız birbirine kazık atıyor, yaralıyor, öldürüyor ya da bu koşullara dayanamayıp ölüyor. 'Tanık' kalmayı başarabiliyor musunuz?
- Çoğunlukla tanığım, hayatlarına ayna tutuyorum. Karıştığım da oluyor. Mesela, bazen kendimi ölü kaldırıcısı gibi hissediyorum. Üçer beşer ölüyorlar. Dipteki hayata dayanmak zor. Para yok, sinyal (dilencilik) bile gittikçe zorlaşıyor. Rakı, şarap alamayınca liköre başlıyorlar. Liköre başlayan gidicidir. Alkol ve şeker karaciğeri yıkar. Bir hafta görmeyince morga gidiyorum. Bir sürü cesedin arasında buluyorum onları. Cerrahpaşa, Adli Tıp... Morgcular, mezarcılarla ahbap olduk. Yıllardır Kulaksız'daki Kimsesizler Mezarlığı'na kadar çok dost gömdük ki...

Eroin, Beyoğlu'nda vahşetin dozunu arttırdı mı?
- 1994'te eroinin fiyatı birden düştü. Baktık esrar gibi satılıyor. Susurluk Çetesi devreye girmiş, Avrupa'ya uzanan trafiği yöneten adamlar ortadan kalkınca mal ellerinde kalmıştı. İç pazara sürdüler. Ucuzladı, müşterisi arttı. Gençler kahve köşelerinde ölmeye başladı. Ama eroinin vahşeti arttırdığı söylenemez. Eroinmanlar en fazla 150 kişilik küçük bir grup. Aralarında küçük kızlar var.

Peki, travestiler sokak kültürünü değiştirdi mi?
- Eskiden kadınların çalıştığı yerlerde şimdi travestiler var. Değirmen aynı değirmen. İnsanlar değişti sadece. Birçok travesti arkadaşım var. Evlerine giderim, oturur konuşuruz. Bir zamanlar kadınların yaşadığı batakta şimdi onlar debeleniyor.

‘‘Hiç dergisi’’ neden yaşamadı?
- Hiç'i kurarken bir hayalim vardı: Alt katmanların sesini duyurmak. Sultanbeyli'den çırak kızlar, Gültepe gecekondularından gençler, pavyondaki konsomatrisler, orospular yazdı Hiç'e. Derginin bürosu uğrak yerleriydi. Bazen komşular bile isyan ederdi. Okuyucularımız da bu kesimdendi. Bir ara 10 binin üzerinde sattık. Amacım 100 hatta 150 bindi. Londra'daki Big İssue bizi kardeş yayın ilan etmişti. Fakat dağıtımcı paramızı vermedi ve yayına ara verdik. Ben de Öküz Dergisi'ne geri döndüm.

Serhan YEDİG, 30 Ekim 1999, Cumartesi






Beyoglu'nda garibanin otopsisi yapilmaz / Oktay Güzeloglu
Publisher Galatasaray, Istanbul : Hiç Yayinlari, 1997


LOCATION CALL NO. STATUS
MAIN PL248.G93 B49 1997 CHECK SHELVES
Call # PL248.G93 B49 1997
Descript 142 p. ; 20 cm
Series Edebiyat dizisi
Edebiyat dizisi (Hiç Yayinlari (Firm))
Subject Kenneth L. Brown Collection
Note Short stories

http://library.uark.edu/search/o?%2038247296



Yeni Sokak Mobilyaları
Oktay Güzeloğlu
PARANTEZ / Öküz Dizisi
143 sayfa, Ciltsiz

Onlar her gün yanlarından geçip gittiğimiz halde, görmediğimiz, farketmediğimiz sokak insanları. Herkes gibi onların da birer hayatı ve hikayeleri var. Oktay Güzeloğlu, yakından tanıdığı işte bu sokak insanlarına bir yazar ya da gazeteci üslubu ötesinde bir arkadaş , bir ağbi, bir dost, bir insan olarak yaklaşıyor ve onlarla belki de başka hiç kimsenin yapamayacağı samimi muhabbetler yapıyor. Bir çoğu Öküz Dergisi'nde yayınlandığında yoğun ilgiyle karşılanan sokak tadındaki bu usta işi söyleşiler, işte şimdi tam da elinizin altında duruyor. Ee, bu muhabbetlere ortak olmak için daha ne bekliyorsunuz!.. Heaaı?.. (Arka Kapak)