Mustafa ALTIOKLAR



Doğum Tarihi : 1958, Ordu

1984’te İstanbul Üniversitesi, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni bitirdi. Kısa filmlerinin ardından, 1992’de ilk uzun filmini yönetti.

Tıp eğitimi aldığınızı biliyoruz, sinemaya ilginiz nasıl başladı ve yönetmenliği neden tercih ettiniz?
Ben film yapmaya başladıktan sonra gerek basın, gerekse çevremdeki pek çok insan bu soruyu sordular bana: "neden sinema, ne alakası var doktorluk varken," diye. Ben, yine klasik cevabımı vereceğim: "Hayatın röntgen filmini çekiyorum". Bu bütün insanoğlunun varlığından beri olan meseledir, çocukluğumdan beri kendimi ifade etmek ve iletişim kurmak benim için vazgeçilmez bir meseleydi ve bunun için çok geçerli olan bir yol sinema., onun farkına vardım yaşım büyüdükçe. Bir de ben hem kendi algılama biçimim, hem de yaşamış olduğum bir olayı, bir anıyı, bir aşkı, kavgayı üçüncü şahıslara anlatırken farkına vardım ki çok sinematografik bir biçimde anlatıyorum. Yani hikayeyi görselleştirerek anlatıyorum. Böyle bir yapı hayatımda doktorluk olsun olmasın, kendiliğinden sinemaya yollanmaya başladı zaten ve kısa metrajlı filmler çekmeye başladım.

İlk, kısa metrajlı film deneyimleriniz oldu. Bu küçük adımların oluşumundan bahseder misiniz?
İlk Çizgim isimli kısa metrajlı bir film çektim. O film hemen Lozan Film Festivali'ne davet edildi. Yurt dışında birçok festivallerde gösterildi. altı tane ödül kazandı film. Çok önemli bir kamçı oldu, teşvik oldu açıkçası. Bu teşvikin arkasından gelen diğer kısa metrajlı beş filmimin hepsi çeşitli yarışmalarda ödüller kazandı. Bu tabii daha da şiddetli bir kamçı haline dönüştü.

İstanbul Kanatlarımın Altında: Savaş Ay, Cüneyt Çalışkur, Ege Aydan
Uzun metrajlı filmlere geçişiniz nasıl oldu?
Becerebileceğimi hissettim, becerebileceğimi gördüm. Sinemanın benim için vazgeçilmez bir anlatım aracı olduğunu keşfettim iyice, zaten bu insanlar tarafından keşfedilmiş bir şey ama ben kendim için böyle olduğunu keşfettim. Bunun üzerine uzun metrajlı filmler geldi. İlk uzun metrajlı filmim Denize Hançer Düştü, sonra İstanbul Kanatlarımın Altında va Ağır Roman. Denize Hançer Düştü sinemalarda oynama şansına sahip olamadı, çünkü filmin çekildiği 1992 yılında Türk Film'lerine seyircilerin gitmeme gibi, hatta Türk Film'lerine gidenleri hor görme gibi bir tuhaf davranış biçimleri söz konusuydu.

Size göre bu davranış biçiminin sebepleri neydi?
O dönemde yapılan Türk Filmleri 'gel bizi seyret' diyen filmler değildi ne yazık ki. Yanlış stratejiler üzerine oturtulmuş, yanlış anlatım biçimleri kullanılmış filmlerdi. Aralarında çok önemli filmler de vardı kuşkusuz, Muhsin Bey, Arabesk gibi. Ama bir ölü dönem başlamıştı. Bu ölü dönemin en temeldeki gerekçesi filmlerde yer alan insanların ve filmlerde yer alan hikayelerin, bizim insanlarımızın hikayeleri ve bizim insanlarımızın davranış biçimleri, davranış kalıpları olmamasıydı. Halbuki Türkiye'de sinemaya giden ciddi bir kitle vardı. Sadece sinema günlerinde üç seans üst üste film seyreden sinefiller değil, haftada bir veya iki haftada bir sinemaya giden, minimal düzeyde de olsa bir sinema kültürü olan geniş bir kesim vardı. Fakat bunlar; "Türk Film'lerine asla gitmeyiz" diyen bir kesimdi ve o insanların sinemaya gelmesi gerekiyordu bizim bu filmleri seyrettirmemiz için.

Bu davranış biçimini değiştiren ilk film sizinki oldu, bunu nasıl sağladınız?
İstanbul Kanatlarımın Altında'nın yapısını, o insanları da sinemaya çekecek bir tarzda kurmaya çalıştım. Senaryosunun yazımından rejisine, kurgusundan, tanıtımına kadar. Bence doğru olduğunu düşündüğüm, zamanın da doğruluğunu ispat ettiğini gördüğüm formüller geliştirdim. Bunların en başında gelen: "samimi" olmasıydı. Samimiyet de, en önce başkasına öykünmemekten, kendin gibi olmaktan geçiyordu ve ben filmlerimde özellikle İstanbul Kanatlarımın Altında'da yabancı karakterlere, yabancı davranış biçimlerine ve yabancı filmlere öykünmeden, bizden bir film yapmaya karar verdim. Sonuç olarak seyirci kendinden birilerini buldu. Çevre tarafından 'tek sıkımlık bir mermi' olarak değerlendirildi ama Ağır Roman bunun böyle olmadığını gösterdi. Çünkü yine aynı formülleri, benim kendimce geliştirmiş olduğum kalıplarda oturttum. Ve sonuç bin kişiyi bulamazken Türk Filmleri 1 Milyon kişiye ulaştı.

Daha sonra yapılan filmler de oldukça başarılı oldu. Onlar hakkında neler düşünüyorsunuz?
Diğer filmlerin de, giderek oturmakta olan Türk Sinema'sı seyirci kitlesini daha sağlıklı ve kendi çekirdek kitlesini oluşturmuş bir izleyici profiline ulaştırdığını düşünüyorum. Bunların arasında Eşkıya'yı başta saymak lazım ve son dönemde özellikle arkası gelen Herşey Çok Güzel Olacak, Propoganda gibi filmlerle de seyirciyle oluşan barışma süreci artık tamamlandı. Bunların dışında çok fazla seyirciye ulaşamayan ama seyredenler tarafından büyük beğeniyle karşılanan filmler de oldu: Masumiyet, Gemide, Laleli'de bir Azize gibi. Aslında yepyeni bir dönem açıldı ve 'seyirciye oynayan filmler' ve 'sinefillere oynayan filmler' gibi bir yapı da ortaya çıktı. Her ikisi birbirini destekleyen sağlıklı bir simyosis gerçekleştirdi bence ki olması gereken de buydu zaten

Barışma sağlandı ama hala eksiklikler var Türk Sineması'nda. Bundan sonra yapılması gerekenler nedir gerek yönetmenler gerek yapımcılar tarafından?
En temel problemimiz zaten sinemamızın sektörleşmemiş olması, altyapısının oluşmaması. Sektör dediğimiz anda, sektörün içinde varolan gerek insan malzemesi gerekse teknik malzemenin ardı arkasına yerleştirilmiş, herkesin ve herşeyin fonksiyonu belirli, o fonksiyonların nerede, nasıl kullanılacağı, hangi rantibilitede kullanılacağı, ne yapılırsa hedefe yakın sonuçlar elde edilebileceği gibi gerçekçi oluşumların sağlanması gerekmektedir. Sektörün oluşabilmesi için de, o sektörün üretimine talep oluşması gerekmektedir. Bence geçmiş dönemin en büyük hatası bu noktada başlıyordu. Üretim vardı ama o üretimin alıcısı yoktu, ya da alıcının neyi nasıl alacağının formülünü geliştirememişlerdi. Şimdi sanıyorum bu yavaş yavaş gelişmeye başladı., daha ayakları yere basan düşüncelerle projeler üretiliyor, giderek bir uzmanlaşma başlıyor, herkes kendi uzmanlık alanında gelişmeye başlıyor. Siz tek tarafta bir şey üretip ama bunu hiçbir şekilde iletişime müsait olmayan bir yapıda oluşturacak olursanız, iletişmeniz mümkün olmaz. Ancak amacınız iletişebilmekse onun gerekçelerini yerine getirmek durumundasınız. Yani aynı dili ve de sizden beklenen dili konuşmak zorundasınız. Beklenen dilin konuşulması sektörün hedef kitlesini, ulaşacağı kitleyi oluşturdu bence giderek ve artık bizden çekilecek filmleri bekler oldu seyirciler.

Sektörün gidişatı bu beklentileri karşılayacak yolda görünüyor mu?
Bence bu beklentilerin karşılığında sektör kendini hızla onarmaya ve çağdaş bir yapıya ulaşmaya başladı. Yapamcılar yapımcılığın nasıl olması gerektiği hakkında kafa patlatmaya başladılar. Yani üç kuruş parayı verelim, televizyondan, Kültür Bakanlığından , şurdan burdan, paraları alalım, şu da gelsin filmi çeksin mantığıyla değil; ışığından, rengine, afişinden, oyuncu seçimine kadar artık daha başka türlü bir bakış açısı yerleşmeye başladı. Bunun yerleşmesi halinde sektör tamamlamış olacak kendini. Ve yaptığı üretimin, kim yaparsa yapsın, kim çekerse çeksin , her filmin, sektörün yararına olduğunun farkına ve bilincine varmaya başladık. Bu da direkt olarak, zaten olması gereken bir dayanışmayı getirdi. Birbirinden farklı dünyalarda olan filmleri çekmeye kalkan insanlar bile birbirlerinin projelesinde kendi görüşlerini diğerine aktararak üretime yönelik daha olumlu bir yapıcı dayanışmayı oluşturmaya başladılar.


Ağır Roman Seti:
Mustafa Uğurlu, Namık Arıkol
Yeni bir film projeniz olduğunu biliyoruz, bundan bahseder misiniz?
Aslında benim, mütareke yıllarında geçen, futbolu eksen almış bir İstanbul direniş öyküsü projem vardı, ve sıradaki projem oydu. Fakat o büyük projeden önce küçük bütçeli, küçük bir proje yapmak istedim, beni heyecanlandıran bir fikir vardı ve bu fikri senaryolaştırdım. İki kişi arasında ve hemen hemen % 90'ı tek mekanda geçen bir proje gelişti. İsmi Asansör.
Konusu: Adam herkesi ikna etme kabiliyetine, şeytani bir zekaya sahip son derece baştan çıkarıcı bir yapısı olan tanınmış bir medya mensubu. Eski bir asansöre biner ve asansör iki kat arasında kalır, aslında bu bir tuzaktır. Bir kadın adamı dört gün asansörde esir alır.
Temel sorunsalı: Medyanın insan özeline bu kadar girmeye hakkı var mıdır? Varsa medyanın da özeline o kadar girilebilir. Bu dengeyi sorgulayan bir film . Başrol oyuncularından şimdilik bahsetmeyeceğim. Filmin büyük bölümü Pera Palas'ta çekilecek. Üç, üç buçuk hafta arasında çekim süresinin tamamlanacağını düşünüyorum, iş programını ona göre çıkardık.

Bütçesi ve yapımcısı belirlenmiş durumda mı?
Kopya basımı hariç yani tek master kopyaya ulaşana kadar harcanması gereken para miktarı 300 Bin- 350 Bin Dolar civarında olacak.
Yani oldukça düşük bütçeli bir film. Ancak bu bütçe oynayabilir, ben bütçe uzmanı değilim, bunu prodüktörün yapması lazım ama kaba taslak bir tahminle bu fiyata çıkacak gibi görünüyor. Bu projede çok yakında açıklayacağım başrol erkek oyuncu ve ben filmin aynı zamanda yapımcısı da olacağız. Çeşitli finans kaynaklarından bize plase olacak olan bütçemizin tamamı veya bir bölümü bizim tarafımızdan sağlanacağı için yapımcılığı da biz üstleneceğiz. Ancak yapım işlerini, Batılı anlamda yürütebilecek profesyonel bir kuruluşa devretmeyi düşünüyoruz. Sponsor kuruluşlarla ve yapımcılarla bu anlamda görüşmelerimiz devam ediyor. Hala tamamlamış da değiliz. Olumlu noktaya varmış olsak da sponsor ve yapımcı beklentimiz de diğer taraftan sürüyor.

Filmin çekimi ve vizyona girme tarihi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Benim istediğim, filmin Mayıs ayı içinde çekimlerine başlanması ve yaz başında kurgulanarak, Eylül ayında vizyona girmesi. Yani yeni sezon başlarken, filmin yeni sezonda çıkmasını tasarlıyorum ben. Ama bu sinema dünyasıdır, her an herşey değişebilir. Şu andaki plan ve program bu çerçevede ilerliyor, bir aksilik, aksaklık yok. Filmin dar mekanda, iki insan arasında geçmesi, klostrofobik bir yapısı olacağını düşündürse de, filmin oldukça gerilimli bir komedi yapısı olacak. Elbette bir dramatik kurgu çerçevesinde olacak bu. Hiç öyle ilk anda akla gelen, ağır aksak ilerleyen, temposu düşük, karanlık, asansör boşluğunda sallanan bir adamın hikayesi olmayacak. Filmin, yan saspenslerle, nabızları, frekansı yüksekte tutan bir yapısı olacak. Son derece zekice kotarılmış diyeceğimiz diyaloglarla, bir yırtıcıların savaşı gibi geçen diyaloglarla ilerleyecek. Bu iki özelliği nedeniyle daha önceki filmlerimde olduğu gibi, geniş bir kitleye ulaşacağını düşünüyorum ama tabii ki küçük bir prodüksiyon olduğunu tırnak içinde belirterek. Yani ticari anlamda kendi çapı çerçevesinde bir başarıya ulaşacaktır. Onun dışında festivallerden de epeyce ses getireceğini düşündüğüm, yani daha derin filmleri de özleyen sinefillerin de hoşlanacağı bir yapısı olacak. Hem senaryo, hem de reji anlamında. Artık, bizim ülkemizdeki üretim süreci çerçevesinde ve az önce anlattığım süreç çerçevesinde bu yapının zamanının geldiğini düşünüyorum açıkçası . Doğru zamanda doğru işleri yapmak gerektiğini düşünüyorum ve şimdi o doğru zamana ulaştığımızı hissediyorum.

Gözde Arıkol

YÖNETMEN FİLMOGRAFİSİ
Denize Hançer Düştü 1992
İstanbul Kanatlarımın Altında 1996
Ağır Roman 1997
Öldürme Üzerine Küçük Bir Film 1997
Teammüden Cinayet - 1997 .... Televizyon Filmi
Ne Olacak Şimdi - 1997 .... Televizyon Filmi
Asansör 1999
Fosforlu Cevriye 2000
Sniper - 2000
O Şimdi Asker 2002
Lise Defteri 2003 .... Televizyon Filmi, Kanal D
Çınaraltı 2004 .... Televizyon Filmi
3. Tür 2004
Banyo 2005
Beyza'nın Kadınları 2005

YÖNETMENLİĞİNİ YAPTIĞI KISA FİLMLERİ
Sniper - 2000
What's Gonna Happen Next? - 1997
Murder at First Degree - 1997
Lapsus - 1991
Balcony - 1992
Kıl Payı - 1992
Agony - 1992
Ayak Sesleri - 1990 / 35' ( TRT Genç Sinemacılar Projesi )
Çizgim - 1989

YAPIMCI FİLMOGRAFİSİ
Denize Hançer Düştü 1992
Öldürme Üzerine Küçük Bir Film 1997
Asansör 1999
Lise Defteri 2003
Banyo 2005

SENARİST FİLMOGRAFİSİ
Denize Hançer Düştü 1992
İstanbul Kanatlarımın Altında 1996
Ağır Roman 1997
Asansör 1999
Artık Sevmeyeceğim 2000
O Şimdi Asker 2002
Lise Defteri 2003
Çınaraltı 2004
Beyza'nın Kadınları 2005
Banyo 2005

YAYINLANMIŞ KİTAPLARI
Lise Defteri 2003

DİĞER FİLMOGRAFİSİ
Ağır Roman 1997 .... Kurgu

AKTÖR FİLMOGRAFİSİ
İstanbul Kanatlarımın Altında 1996
Dansöz 2000 Çingene Çeribaşı
Komser Şekspir 2000 Doktor

ÖDÜLLERİ
5. Ankara Film Festivali, 1993, Denize Hançer Düştü, Umut Veren Yeni Yönetmen

Lapsus
4. Ankara Film Festivali, 16-35mm Dalı, En İyi Film Ödülü. 1991

Beyza'nın Kadınları
St. Petersburg Film Festivali, En İyi Deneysel ve Yeni Teknoloji Film, Bronze Gryphon Ödülü. 2006




Kaynak
Türk Sineması Veri Tabanı
Internet Movie Database
Beyza'nın Kadınları Web Sitesi