Mehmet AÇAR



Doğum Tarihi : 1963, Konya

Mehmet Açar, 1963 yılında Konya’da doğmuş, orta eğitimini Galatasaray Lisesinde tamamlamış, ardından Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun olmuş… 1991 yılından başlayarak çeşitli dergilerde çalışıp bir yandan da film eleştirileri yazan Açar, aylık “Sinema” dergisin genel yayın yönetmenliğini de sürdürüyor. “Hayalet Gemi” dergisinde yayımlanan hikayelerini ilk kitabı “Anarşik Rehavet”te toplayan yazarın ilk romanı 2000 yılında basılan “Siyah Hatıralar Denizi”ydi.

Mehmet Açar’ın uzaya özel bir ilgisi olduğu anlaşılıyor. Gelecek bir zaman dilimini; 2130’ları konu edinmesi, Ennonia otelindeki -bugünkü bilgilerimize göre- fizik ötesi olayları işlemesiyle, temel motiflerini bilim-kurgulardan alan “Siyah Hatıralar Denizi”i, popüler bilim-kurgu metinlerine hiç benzemeyen karanlık bir gelecek tasarımıydı. Beş yıllık bir aradan sonra kaleme aldığı yeni romanı “Hayatın Anlamı”nın merkezinde de dış dünyalar var, ama bu kez o dünyalara iman etmiş bir takım “modern” tarikatların neşeli ve hafif hikayesini anlatıyor.

Bir kitabın peşinde

Hikaye Ankara’da, romanın anlatıcısı Hasan Tütüncüoğlu’nun, garip bir ruh hali içinde dolaşırken sokak sergisinde gözüne çarpan bir kitabı satın almasıyla başlıyor: Kötü bir Türkçe’yle yazılıp kötü basılmış, ilk sayfasında 02 sayısı bulunan, Andromeda galaksisinden, uzaylılardan söz açan Hikmet Hanım’ın “Hayatın Anlamı” kitabını İstanbul’a döndüğünde Tuhaf Kitapçı’nın vitrinine koyacak, kitabı gören Hicabi bey ve arkadaşları aracılığıyla yeni çağ tarikatlarıyla karşılaşacak ve hem kendisi hem arkadaşları için İstanbul sokaklarında tuhaf bir macera yaşanacaktır…

Olaylar 2003 yılının son günleri ile 2004’ün ilk günleri arasında gelişiyor. Bu sırada İstanbul çok gergin; HSBC ve sinagog patlamaları yaşanmış, kentte negatif bir enerji birikmiş… Bütün ispritizmacı alemi, astrologlar Satürn gezegeninin 1973’ten sonra dünyaya ilk kez bu kadar yaklaşmasının tedirginliğinde. Bir de milenyum çağına girmiş olmamızın ve kıyamet beklentilerinin huzursuzluğu var. Metafiziği, parapsikolojiyi bir gerçeklik yerine ikame edenler için durumun ne denli verimkar olduğunu takdir edersiniz. Onlar da “gün bugündür” deyip kendi aralarındaki iktidar savaşlarını bütün hızıyla sürdürüyorlar. Kimler yok ki içlerinde? Hikmet Hanım’ın uzaylılar tarafından Türkiye’de seçilen ilk elçi olduğuna inanan UFO’cu gruplar, yegane işlevi Hikmet Hanım’ın etrafında birleşmek ve onu korumak olan Aşkın Kardeşleri Cemiyeti, Hikmetçilerin rakip saydığı medyum Berin Dehri Hanım, Berin Dehri’nin sevgilisi eski solcu Cezmi Akın, Çukurcumalı Deli Kamil, Medyum Arif, Hikmet Hanımın müritlerinden Hicabi Aytar, Didar Hanım, Münibe ve Münire kardeşler, Sabri Bey ve giderek onlara ayak uyduran kahramanımız Hasan…

Aşkın Kardeşleri Cemiyeti üyeleri, 02 numaralı kitabın sahibinin Seçilmiş Kişi olduğuna ve Hayatın Anlamı” kitabını yeniden yazacağına inanıyorlar. Aslında inanmak zorundalar. Çünkü, Hikmet Hanım’ın yaklaşan ölümünden sonra dağılma, tabanlarını Berin Dehri’ye kaptırma tehlikesini hissetmişler. Bu yüzden cemiyeti bir arada tutacak kurtarıcı gözüyle sarılıyorlar Hasan’a.

Hasan’ı kim kurtaracak?

Romanın anlatıcısı Hasan’sa, biraz şiirle uğraşmış, dergilerde yer bulamayınca üç-beş arkadaşıyla bir araya gelip kendi dergisini –yani şiirlerini- çıkarmış, o süreç boyunca edindiği deneyimle askerlik dönüşü abisinin yardımlarıyla “Anlamlı Kitaplar” adını verdiği yayınevini kurmuş… Bastığı üç beş kitapla yayınevinden pek bir şey kazanamadığı gibi giderlerini bile zar zor karşılıyor elbette. Birkaç orijinal girişimi daha var; biri Ankara’da bir arkadaşıyla işlettikleri kitapevi, diğeri Beyoğlu’nda başka bir arkadaşıyla, Enver’le açtıkları “hiçbir yerde bulunamayan kitaplar”ın satıldığı Tuhaf Kitapçı. Ama işin aslına bakarsanız abisi ailenin bitmek tükenmek bilmeyen kira gelirlerinden payına düşen parayı her ay hesabına yatırmasa, bu işlerle Maçka’da Boğaz manzaralı bir dairede para hesabı yapmaksızın yaşaması pek mümkün görünmüyor…

Karısı Hülya ile ayrı yaşayan, 22’lik çapkın kız Benan’la ilişkisini bir türlü yoluna koyamayan, gördüğü her güzel kadından fazlasıyla etkilenen Hasan, “Aşkın Kardeşleri”nin siyah saç, porselen beyazı ten ve yuvarlak, dolgun hatlarıyla “yakıcı” müridi Didar’ın ağına çabucak düşecektir. Aslında uyku ile uyanıklık arasında gidip gelen, kimi zaman düşlerle gerçeği birbirine karıştıran Hasan da, düşmeye pek meyilli, bir şeylere inanmak, ruhunu huzura kavuşturacak birini bulmak, kendisini gönüllüce teslim edeceği bir inananla karşılaşmak, her şeyden önce ona inanmak ihtiyacında;

“Buradan bakıldığında, sahte peygamberlerin, tarikat şeyhlerinin, cemaat liderlerinin peşine takılan milyonlarca insanı anlamak çok daha kolay geliyordu bana. Kendi cismani Alemimizde Öte Dünya’nın bir temsili değil miydi aradığımız? Ona somut olarak dokunmak, onun kişiliğinde billurlaşan saf inancı görüp rahatlamak istemiyor muyduk? Berin Hanım’da bunları aramıyor muydum aslında? Bir yandan da, sadece inançlı bir insanı değil, hikayesi olan ya da artık kendisi hikaye haline gelmiş birini arıyorduk. Berin Hanım’ın beni çeken özelliği, bir hale gibi etrafında dönüp duran o hikayeler değil miydi?”

Rasyonel akıl yürütme yetisini kendi seçilmişliğini kanıtlayan Hikmet Hanım hikayeleriyle giderek yitiren, hayatına giren kadınlar arasında tercih yapamayan, yapacak daha anlamlı bir meşgalesi de bulunmayan Hasan, başına gelenlerden sonra kendisini omuzları çökük bir çizgi roman kahramanı olarak düşünmeye başladığında, sürpriz bir sonla noktalanacaktır hikaye;

“Hikmet, Berin ve Didar... Onların yetenekleri bende de vardı. Çocukluğumdan beri... Hayır, hasta değildim ben... Lise son sınıfta annemle babamı kaybettiğim trafik kazasından sonra çok kötü günler geçirdiğimi biliyorum. Enver, Ferzane ve Haluk’la paylaştığım bir sır: Doktorlar şizofreni başlangıcı, demişlerdi. Çocukken de sorunlarım olmuş güya; kazanın ardından yaşadığım sıkıntı nedeniyle tekrar ciddi biçimde ortaya çıkmış... Bana kalırsa, sadece yoğun bir depresyondu. Kaldı ki, şizofreninin bir hastalık olduğuna da artık inanmıyorum... Dünyayı diğer insanlardan daha farklı algılamak niye bir hastalık olsun? Neden buna hastalık yerine özel bir yetenek demiyoruz? Sizi bilmiyorum ama ben dünyayı böyle görüyorum…. Ve Kuledibi’ne taç giymeye, Galata’nın kralı olmaya gidiyorum”.

Dünyanın Merkezi; Beyoğlu!...

Doğrusunu söylemek gerekirse bu türden inanışların ve kitapların varlığını bilmesek fantastik bir hikaye gibi okuyabilirdik “Hayatın Anlamı”nı. Gelgelelim, bilmediğim yerli bilimkurgu romanı sanıp aldığım böyle bir kitap benim kütüphanemde bile var. Yani yeryüzündeki hayatı uzaydan gelenlerin başlattığı, bütün semavi dinlerin aynı kaynaktan yayıldığı tarzında köken olarak metafizik, görüntüde laik ve modern inanışlı tarikatlar iyilikle kötülük savaşında havarileri oldukları uzaylılardan gelecek işaretleri –gerçekten- bekliyorlar. Yani, Mehmet Açan’ın meczupluk paydasında birleştirdiği bu insan tiplerinin bir gerçekliği var. Romanda o gerçekliği her biri kendi kurguladığı haliyle anlatıyor. Meczuplukları apaçık olan Çukurcumalı Deli Kamil ya da Medyum Arif ile iş güç sahibi, toplumsal saygınlığı olan hali vakti yerinde kişilerin aynı inancı farklı tonlarla savunmaları, bir eleştiri; yalnız, yolunu ve inançlarını yitirmiş bireyin içine düştüğü bunalım ve arayışın ortaya konması açısından önemli bir eleştiri…

Kitapta rastladığımız biricik mesele bu eleştiri değil; bombalı saldırılar sonrasında İstanbul’daki huzursuzluk, Avrupa Birliği, zaman algısı ve iktidar hevesinin tek tek bireylere kadar yayılması gibi farklı meseleler de göze çarpıyor. Modern tarikat üyeleri kadar eskinin solcuları da gündelik hayatlarında aynı iktidar oyunun içindeler. Ancak bunları açık bir tartışmaya çevirmemiş Açan. Zaten anlatının “pikaresk” yapısı -tartışma açık olsaydı bile- ciddi çıkarımlar yapmamıza izin vermeyecek kadar ironi katıyor hikayeye.

Pikareskten söz etmemden “Don Kişot”a yapılan göndermenin farkına varmışsınızdır. Sadece ona değil, ilk romanı “Siyah Hatıralar Denizi”ndeki gibi, “Hayatın Anlamı”nda da sinemaya yapılan göndermeler var. Ama Zagor Tommiks, Mister No ve Martin Mystere ile ilgili psikanalitik çözümlemeler hepsinden ilginç ve eğlenceli…

Yazarlar vazgeçmediği sürece tekrar etmek kaçınılmaz; Mehmet Açan, iyi bir kurgu ve hiç aksamayan bir dille aktardığı bu sevimli hikayede dönüp dolaşıp Beyoğlu’nda alıyor soluğu. Ocakbaşı, Yakup2, Sofyalı gibi meyhaneleri, Kaktüs, Zencefil, Neslişah gibi kafeleri, Nevizade’si, Balıkpazarı, Galata’sı ve Cihangiri’yle, “Hayatın Anlamı”, tıpkı son yıllarda okuduğumuz diğer romanlar gibi, bir tek mekana hapsolmuş. Sadece mekana mı? Hasan’ı yukarıda tanıtmıştım; o, 2005 yılı romanlarının gözdesi olan kolu kanadı kırık erkek steorotipinin bir örneği. İyi eski solcu Enver, kötü eski solcu Cezmi aynı mekanlarda buluşuyorlar. Hasan’ın karısı Hülya ile Enver’in sevgilisi Ferzane akademisyen. Atölye-ev olarak kullandığı çatı katında resim yapan entelektüel ressam Nevin, Nevin’in ev arkadaşı güzel çevirmen Benan, onların evindeki partiye takılanlar ve hatta kitapçı dükkanının sevimli kedisi Aysel… Herhalde bu tiplere İstiklal caddesi civarına konuşlanmış kafe ya da meyhanelerden hepiniz aşinasınızdır…

Romanın bir yerinde Enver, 80 öncesi sol hareketleri eleştirirken, onların işçileri, yoksulları, varoşları anlayamadıklarını söylüyor. Bense, “Hayatın Anlamı”na ya da 80 sonrası romanlarına baktığımda, sözü edilen kesimleri hesaba katmayanların aslında yazarlar olduğunu, hikayelere ne yoksulların ne varoşların yansıdığını, meselenin küçük burjuva entelektüellerinin var oluş sorunlarına takılıp kaldığını görüyorum. Anlaşılan o ki, yüzünü kendine çeviren küçük burjuva entelektüel kendi iktidar mücadelesini, kendi sınıf kavgasını veriyor.


Sinema Yazarları Derneği'nin yıllık olağan genel kurul toplantısı yapıldı. Kurulduğu 1977 yılından beri, derneğin başkanlığını yapan, duayen sinema yazarı Atillâ Dorsay daha önce açıkladığı gibi görevi bıraktı. Dorsay'ın yerine, Sinema dergisi Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Açar başkan seçildi. Açar'ın yönetim kurulunda, bir önceki yönetim kurulunda da yer alan Radikal gazetesi yazarı Uğur Vardan, Digiturk dergisi Genel Yayın Yönetmeni Murat Özer ve Antrakt Haftalık Sinema Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Deniz Yavuz yer alırken, editörümüz Esin Küçüktepepınar da görevden ayrılan Cem Altınsaray'ın yerine Yönetim Kurulu'na girdi. Yurtdışındaki festivalleri yakından takip eden Küçüktepepınar, ağırlıklı olarak derneğin yurtdışı ilişkilerini yürütecek. Genel kurul da Atillâ Dorsay, oybirliğiyle SİYAD Onursal Başkanı seçildi.

İlk olarak 1977 yılında kurulan SİYAD, 12 Eylül 1980 darbesinin ardından kapatılmış ve 1993 yılında Saim Yavuz, Turgut Yasalar, Atillâ Dorsay, Agâh Özgüç, Vecdi Sayar, Kami Suveren ve Necati Sönmez'in katılımları ve ortak kararıyla yeniden kurulmuştu.


YÖNETMEN FİLMOGRAFİSİ
Şimdiki Zamanın Peşinde 1993


Kaynak
Türk Sineması Veri Tabanı
Internet Movie Database