Leyla ÖZALP



Doğum Tarihi -

Sinemaya yönetmen yardımcısı ve yapımcı olarak uzun yıllar emek veren Leyla Özalp, Türkiye'den örneklerle film yapım sürecini anlattığı “Bir Film Yapmak” adlı kitabını ilk kez Ankara’da okurlarıyla buluşturuyor. Leyla Özalp, bu yepyeni kitabını 11. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali kapsamında yarın 18.00’de Kızılırmak Sineması’nda imzalayacak.

“1999'da, sinemada çalıştığım yıl sayısı yirmiye ulaştığında, yapımında yer aldığım sinema filmlerinin gerçekleşme sürecini sonraki kuşaklara aktarmanın gerekliliğine inanarak ilk kitabımı yazmaya başladım. ‘Seni Seviyorum Sinema’ adını verdiğim bu kitapta, tüm yoksunluklara karşın, gerçekten severek ve mutlu olarak çalıştığım otuzdan fazla filmin kamera arkasını, filmlerin oluşum ve çekim süreçlerini anlatmaya çalışmış, bu arada o dönemlerde sinemada kullanılan tekniklere ve gelişmelere de değinmeden edememiştim. Bir anı kitabı için bu teknik bilgiler biraz fazla görünse de sinemayı meslek olarak seçmek isteyenler için yararlı olacağı düşüncesi ağır bastığından kitaptan çıkarılmıştı… 2003 Mayıs ayında kitabın yayımından kısa bir süre sonra, hoş bir rastlantı sonucu, ilk imza günü ve kitap fotoğraflarından hazırlanan sergi, doğduğum ve sinemayla ilgili ilk deneyimlerimi yaşadığım şehir olan Ankara'da, Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali kapsamında düzenlendi. Festival düzenleyicilerinden ve ODTÜ-GİSAM'da film yapımcılığı dersi veren sevgili Berrin Balay'la da o sırada tanıştım. Bana, kitabımı okuduğunu, kitapta sinema öğrencileri için yararlı bilgiler olduğunu söyledi. Ve bu bilgilerden yola çıkarak film yapım pratiği üstüne ayrı bir kitap yazmamı önerdi.”

Leyla Özalp, “Bir Film Yapmak” adlı kitabının önsözünde, bu kitabı neden yazdığını böyle anlatıyor. Hil Yayınlarından çıkan ve dumanı üstündeyken 11. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’ne uçan kitap, okurlarıyla ilk kez Ankara’da buluşacak. Leyla Özalp, film yapımının güçlükleri ve güzellikleriyle tüm aşamalarını anlattığı, sinema öğrencilerine kaynaklık edecek “Bir Film Yapmak” adlı kitabını 14 Mayıs Çarşamba günü saat 18.00’de Kızılırmak Sineması’nda imzalayacak.

YÖNETMEN FİLMOGRAFİSİ
Baba Ben Kimim - 1990

YÖNETMENLİĞİNİ YAPTIĞI BELGESEL FİLMLER
Mozaik - 1992

SENARİST FİLMOGRAFİSİ
Mozaik - 1992

YAPIMCI FİLMOGRAFİSİ
Herkes Kendi Evinde - 2000
Adı Vasfiye - 1985
Hakkari'de Bir Mevsim - 1982

OYUNCU FİLMOGRAFİSİ
Değirmen - 1986

DİĞER FİLMOGRAFİSİ
Herkes Kendi Evinde - 2000 .... Yapım Ekibi
Propaganda - 1999 .... Yapım Yönetmeni
Mektup - 1997 .... Yapım Koordinatörü
Hamam - 1997 .... Yapım Koordinatörü
Safiyedir Kızın Adı - 1991 .... Yapım Koordinatörü
Kaldırım Serçesi - 1989 .... Yapım Koordinatörü
Ölü Bir Deniz - 1989 .... Yapım Koordinatörü
Arkadaşım Şeytan - 1988 .... Yapım Koordinatörü
A Ay - 1988 .... Yapım Koordinatörü
Kadının Adı Yok - 1987 .... Yapım Koordinatörü
Gönül Yarası - 2004 .... Yardımcı Yönetmen
Hayallerim, Aşkım Ve Sen - 1987 .... Yardımcı Yönetmen
Aaahhh Belinda - 1986 .... Yardımcı Yönetmen
Değirmen - 1986 .... Yardımcı Yönetmen
Asiye Nasıl Kurtulur - 1986 .... Yardımcı Yönetmen
Kupa Kızı - 1986 .... Yardımcı Yönetmen
Bekçi - 1986 .... Yönetmen Yardımcısı
Adı Vasfiye - 1985 .... Yardımcı Yönetmen
Dul Bir Kadın - 1985 .... Yönetmen Yardımcısı
Pehlivan - 1984 .... Yönetmen Yardımcısı
Ölmez Ağacı - 1984 .... Yönetmen Yardımcısı
Ve Recep Ve Zehra Ve Ayşe - 1983 .... Yönetmen Yardımcısı
Hakkari'de Bir Mevsim - 1982 .... Yönetmen Yardımcısı
Faize Hücum 1982 .... Yönetmen Yardımcısı
Yılanı Öldürseler - 1981 .... Yönetmen Yardımcısı
Hazal - 1979 .... Yönetmen Yardımcısı





Türküz, Türk usûlü film çekeriz

Almanya"ya gitmişiz, film çekmek için, otelde kalamıyoruz, bütçemiz elvermiyor. Türk kahvesindeki Türkler bizlere acıyıp evlerini açıyorlar. Kameranın oyuncuların etrafında dönmesini sağlamak için gereken "şaryo"ya bile sahip değiliz. Kamerayı kaydırmak için hasta arabasını kullanıyoruz. Hasta arabasını da Kızılhaç"tan istiyoruz!

Kadınların ancak kamera önünde bulunduğu Yeşilçam geleneğinde kamera arkasında bir kadın alışılmadık bir şeydir. Hele bu kadın munis görüntüsünün altında zehir gibi bir hafıza taşıyor, kalemi de kamera kadar mahir tutabiliyorsa... Mevzu, Leyla Özalp ve otuz yılını alan sinemaya duyduğu aşk. Leyla Özalp, üç darbe görmüş, Atıf Yılmaz"dan Ali Özgentürk"e, Yusuf Kurçenli"den Başar Sabuncu"ya, Sinan Çetin"e ve Ferzan Özpetek"e kadar pek çok yönetmene asistanlık yapmış, yapım yönetmeni ve yapımcı olarak çalışmış bir sinema emekçisi. Sinema ile olan ilişkisi neredeyse ontolojik bir düzleme, bir yoldaşlığa, aracısız bir anlaşmaya dayanıyor. "Seni Seviyorum Sinema"da hepsini anlatıyor; tuvaletsiz, banyosuz karavanlarda günler süren yoksunluklar, dostluklar, elbirliği ve yapılan işe "saygı" ve en çok da Türk sinemasının bellibaşlı "iyi" yapımlarının çekim öyküleri. Tekmili birden. Skandal ya da "güzelleme" bekleyenler yanılır; Özalp bu öykülere hem içeriden hem de dışarıdan bakmayı biliyor; sadece onu yaşayanı bağlayacak kişisel öykülerden tat almamızı sağlayabildiği gibi, esamesi kalmamış bir film yapma geleneğinin pek bilinmeyen adabından da anekdotlar aktarıyor.

-Yeni Türk sineması eski Türk sinemasını hafife alıyor. Kahpe Bizans"lar, Ömer Çip gibi filmler... Türk sineması toptan harcıalem bir dünya imiş gibi gibi sunuluyor. Sizin kitabınızda ise başka bir Türk sineması buluyor insan. Az sayıda değerli yapımın tesadüfi koşullarla "değerli" olmadıkları, işin arkasında emek veren, okuyan, didinen insanlar olduğu "vurgulanmış" oluyor.

Sanki bir cevap oldu bu kitap. Küçümsemek için yola çıkmış bir kitap değil çünkü. Yer yer özeleştirilerim oldu. Film yapmanın çok zor olduğu ama kendimizi yeterince eleştirmediğimiz noktasında eleştirdim Türk sinemasını. Çünkü bir kesimin Türk sinemasını fazlasıyla küçüsemesine neden olan bizdeki özeleştiri eksikliğiydi. O sektörün sadece bir parçası olan ben bile horlanmaktan ve aşağılanmaktan yeterince nasiplendim diyebilirim. Türkiye"de hiçbir alanda hiçbir iş çok iyi gitmiyor ama herkes Türk sinemasından Amelie gibi filmler bekliyor. Bu refleksle sürekli beceriksizlikle suçlanıyor Türk sineması ve bu eğilim becerilen işleri de görmezden gelinmesine neden oluyor. Ama dediğiniz gibi belki de bir cevap oldu bu kitap, öyle bir amacım yoktu ama kendiliğinden öyle oldu.

Kim nasıl çeker?

-Çalışma disiplinlerine göre yönetmenleri kategorize etseydik, kaç kategori elde ederdik?

Mesela ön çalışmayı çok yoğun tutan yönetmenler vardı. Onların başında Atıf Yılmaz geliyordu. Herşeyi önceden tasarlayarak, dekupe ederek, her saniyeyi nasıl çekeceğini düşünen yönetmenlerdir bunlar. Benim çalıştığım yönetmenlerin çoğu ne çekeceğini, ne yapacağını bilerek çalışan yönetmenlerdi gerçi. Benim sette senaryo yazan yönetmenlerle çalışma gibi bir pratiğim olmadı. Bir tek Sinan Çetin çekim sırasında senaryoyu değiştirme çabası içine giren bir yönetmen. Ama bu da onun tarzı. Bir yönetmenin tarzı çekim süreci içinde yeni şeyler bulmaya yönelik olabilir. Ama Propaganda"da sonradan yaptığı değişiklikler özellikle Metin Akpınar ve Kemal Sunal"ı rahatsız etmişti, bu da oyuncuların hakkıydı doğrusu. Değişkenliğe açık olmak gerekir ama senaryoyu ilk haliyle onaylamış oyuncuları zor duruma sokmamak da gerekir. Adı Vasfiye"de montaj aşamasına kadar sürekli değişmişti, ama ekibin onayı sözkonusuydu.

-Kategorize edelim derken biraz da bunu kasdettim. "Tarz" diyorsunuz mesela, Batıdaki gibi tarzıyla "ekol" yaratmış, kendi "tarz"ı imzası gibi olmuş yönetmenlirimiz kimler size göre?

Ben bir teorisyen değilim, ancak kendi gözlemlerime dayanabilirim. Mesela Başar Sabuncu tiyatro kökenli olduğu için oyuncu yönetimi konusunda daha hassas olduğunu düşündüğüm bir yönetmendir. Ali Özgentürk senaryoyu çok ön planda tutan bir yönetmen mesela, ben onun sinema dilini hep edebiyata yakın bulmuşumdur, diyalogların müzikalitesine önem verir, metin ön plandadır, teatrallikten korkmaz. Zeki Ökten ise oyuncu ile çok fazla konuşmadan, çok fazla ilişki kurmadan istediğini almasını bilir, oyuncuyu hissetirmeden yönlendiren, kendi elektriği ile bir dünya oluşturarak istediği sonucu alan bir ustadır. Genç yönetmenlerden Semih Kaplanoğlu ise sinema dilini kurmak için çok çaba sarfeden, yeni teknolojiyi kullanarak Türk sinemasındaki en uzun plan sekansı çekmeyi başarmış bir yönetmendir, ama oyuncu yönetimi ile fazla ilgilenmediğini görmüştüm, Herkes Kendi Evinde"nin çekimleri sırasında. Ferzan Özpetek ise hem teknoloji hakimiyeti hem de oyuncu yönetimini çok önemseyen bir yönetmen.

"Filmi tamamlayabilmek için

"Kızılhaç"tan yardım istedik"

-Atıf Yılmaz"ın sözüne katılıyor msunuz? "Türk sineması iki boyutludur, o yüzden biz insanın psikilojik derinliğini çok iyi işleyemeyiz" gibi bir sözü var.

Bunu Türkan Şoray ve Rutkay Aziz"in başrolleri paylaştığı Ölü Bir Deniz filmi ile ilgili anılarımı yazarken kullanmıştım. Çünkü roman çok iyiydi, senaryo da öyle, ama film o kadar iyi bir film olamadı. O yüzden Atıf Yılmaz"ın sözüne atıf yaptım.

-Bir yönetmenin böyle bir formülü baştan benimsemesi alanı daraltması değil midir? Neden iki boyutlu olsun Türk sineması?

Bir şeylerin teorisini kurmak ve yaptığımız işi anlamlandırmak için epey uğraştık zamanında. Atıf Bey çok da haksız değil. Onun resme yatkınlığı, geleneksel sanatlarımızdaki eğilimleri imkan sağlamıştı. Minyatür nasıl perspektiften uzak durmuşsa aynı geleneğin izlerini ister istemez taşıyacak olan sinema sanatımız da, kahramanlarına üçüncü bir boyut, derinlik vermekte mesafeli davranacaktı, ya da bunu başaramayacaktı. Bunu ben de çok yıllar hissettim, kişilikleri tanımlarken bir yerde öyle bir şey yaparsınız ki izleyici artık o kişiliklerin ileriki dakikalarda ne yapacağını nasıl davranacağını bilir; onlara bilinmeyen bir gizli dünya veremezsiniz, onların derinliğine inemezsiniz. Oysa hayat böyle değil. Yenilerde bu durum değişiyor ama, artık seyirciye sürpriz yapabilecek şaşırtıcı karakterler kurgulanabiliyor.

-Türk usulü film çekimi diye bir şeyden bahsediyorsunuz... Nasıl bir şeydir Türk usulü?

Kısıtlı koşulların temel olduğu bir film çekimi. Teknolojik araç gereç yok, ya da eksik. Set teknisyeninin mucizevi buluşlarıyla gerçekleştiren filmin usulüdür. Mesela Almanya"ya gitmişiz, film çekmek için, otelde kalamıyoruz, bütçemiz elvermiyor. Türk kahvesindeki Türkler bizlere acıyıp evlerini açıyorlar o sayede barınak temin edebiliyoruz. Hiçbir teknik alt yapımız yok, kameranın oyuncuların etrafında dönmesini sağlamak için gereken "şaryo"ya bile sahip değiliz. Şaryo yerine kamerayı kaydırmak için hasta arabasını kullanıyoruz. Hasta arabasını da Kızılhaç"tan istiyoruz! Yusuf Kurçenli"nin Ölmez Ağacı"nı bu şekilde çektik. O zamanlar şunu düşünmüştüm, dünyanın neresine gidersek gidelim, Türküz ve Türk usulü film çekeriz. Gerçekten pek çok araç bize reklam sektörünün gelişmesiyle girdi. Bizim zamanımızda ne dolly vardı ne panter.

Yöre halkını film ekibinden korumak

-Kitabınızda Anadolu"ya film çekmeye gittiğinizde yöre halkını rencide etmemek, onların haklarını korumak için azami gayret sarfettiğinizi yazmışsınız. Kitabın sonunda ise çekim ortamlarındaki yeni usullere, yeni neslin yaptığı işle olan ilişkisine getirdiğiniz eleştirel bir bakış var. Dizi filmlerin arttığı ve çoğunun Anadolu"da çekildiği böyle bir dönemde "yöre halkını film yapımcılarından korumak" için önlemler alınması mı gerekiyor sizce?

İnsanları ezip geçmeme bilincinin her alanda yerleştirilmesi gerekiyor. Bir köye gittiğinizde, o yerin maddi manevi dengelerine saygılı davranmanız gerekir. Çünkü yaptığınız şey o insanların tercihi değil, size "buyurun" dedikleri için onlara bir işgalci ordusu gibi davranma hakkınız yok. Bizde eskiden böyle değildi. Şimdi bir değişim yaşanıyor sanırım. Fakat bu değişim iki taraflı. Bazen dengeler tersine dönüyor. Hatta yeni filmlerden biri olan Propaganda"da bir ölçüde yaşadık bunu. Eskiden ben aman onların misafirperverliklerinden faydalanmayalım, onlardan bir şey alıp karşılığını vermemezlik etmeyelim diye çok gayret ederdim. Ama mesela Propaganda"nın film setinde dehşete düştüm, herşey tersine döndü bu kez! İnsanların ettikleri yardımın karşılığını aldıkları halde o karşılıktan memnun olmadıklarını ve daha fazlasını istediklerine şahit oldum. İstanbul"da bile sözkonusu olmayacak kiraların küçücük bir ev için istenmesi gibi durumlar sözkonusu oldu, "mağduriyet"in kapsamı ve tarafı değişebiliyor artık.

-Türk filmlerindeki bütün imamlar çıkarcı, çoğu dini bütün "kötü"dür. "Kesit almak" tanımı bunun için yeterli mi, bir stereotipin oluşmasını sağlayacak kadar çok tekrarlanıyorsa bunlar...

Ama dua eden iyilikler dileyen aile büyükleri de vardır. Dindar olup da yaşama iyi etkileri olan tiplemeleri de görürüz Türk filmlerinde. Güzellikler aşılamaya çalışan, dualar eden anneanneler gibi. Verdiğiniz örnekler de oldu tabii, bunların şematik bakışaçısından kaynaklandığı de doğrudur. Sadece imamlarla değil, Kayserili, Laz gibi yöresel kimlikler üzerinden de çokça tekrarlanmış bir şeydir bu.

-Heyacanınızın yeni yapımlarda azaldığı gözlemleniyor kitaptan. Yeni yapımların setlerinde eksik olan ne?

Belki de eksik olan şey yeni fazlalıklar. Özel televizyon kanallarının hayatımıza girmesiyle görsel ürün üretimi çok arttı. Elemanların çok fazla iş olanağı var, mesela bütün yılı dizi çekerek geçiriyor. Bir süre sonra bir uzun metrajda çalışma fırsatı bulup bu ekibin içinde yer almak istiyor ama geçen bir kaç yıl içinde kaybettiği pek çok alışkanlık var o kişinin. Daha çok parayla daha hızlı çalışmaya alışmış. Hiçbir şeyden hoşnut olmuyor öyle olunca. Otelde sıcak su akmıyor, ben de sete gelmiyorum gibi tavırlar koyabiliyor ve benim böyle zamanlarda dilim tutuluyor. Bizim böyle "ben sete gelmiyorum" gibi tavırlarımız asla olmazdı. Biz tuvaletsiz, banyosuz yerlerde çalıştık. Sinemacı yoksunluk içinde çalışmak zorundadır demiyorum ama en küçük bir aksaklıkta tahripkar bir tavır alınması durumu sözkonusu artık.

Kadınlar setlerin "maço" havasını değiştirdi

-Sizin çalıştığınız dönemlerde kadının kamera arkasında olması alışılmış bir şey değildi. Kadın kimliğinizin bulunduğunuz ortamda ne gibi katkıları ya da zararları oldu?

Benim dönemimde, 70"lerin sonundan bahsediyorum, çok az kadın vardı kamera arkasında. Ayşe Şasa, Seçkin Yaşar, Bilge Olgaç ve ben. Az sayıda kadın olarak setlerin havasına bir yumuşaklık getirdiğimizi düşünmüşümdür hep. O maço havanın kırılmasını sağlıyorduk bence. Kadınla erkeğin bir arada olduğu yerlerde, ortak espri anlayışları, ortak diller, zenginlikler gelişiyor.

-Ayşe Şasa"nın, bu sektörün çok yıpratıcı olduğunu söyleyerek sizi uyardığını yazmışsınız kitabınızda. Anlaşılan o ki, siz yıpranmamış, çilesini bile sevgiye tahvil edebilmişsiniz. Bu tutkuyu tahlil edebildiniz mi?

Küçükken, uzun yola çıktığımızda uzakta gördüğüm köy evlerinin içinde olmak isterdim hep. O yaşama dahil olmak, o köylü kadının yanında oturmak, onunla ocağı tutuşturmak isterdim. Sinema bana bu şansı verdi; hem fiziksel olarak hem de duygusal olarak birden çok öykünün içine, birden çok yaşamın içine girme fırsatı verdi bana. Sinema ile birden çok yaşam yaşadım. Sanırım bu yüzden bu kadar sevdim onu.

Nihal Bengisu Karaca
Sayı: 443
02.06.2003
aksiyon dergisi