|
Güneş KARABUDA

Güneş Karabuda 1933'te İzmit'te doğdu. Galatasaray Lisesi'ni bitirdi. Paris'te
hukuk okudu. Aynı şehirde gazeteci ve foto muhabiri olarak çalıştı. Askerlik
görevini, 1958-1960 yıllarında Ankara'da Genel Kurmay Başkanlığı'nda yaptı.
1961'de televizyona geçti. Başta İsveç Televizyonu (SVT) olmak üzere, Avrupa ve
Amerika'daki değişik televizyon kanallarında, dünyanın dört köşesindeki
ülkelerle ilgili sosyal, kültürel ve politik içerikli belgeseller hazırladı.
1970-72 yıllarında Şili'de, Allende iktidarı sırasında İsveç Televizyonu'nun
Latin Amerika temsilciliğinde bulundu. Uzun yıllar Orta Doğu ve Uzak Doğu
ülkelerinde çalıştı ve bu arada Vietnam Savaşı'nı görüntüledi. 70'li yıllarda
Afrika'da Zimbabwe (Rodezya), Mozambik, Gine-Bissau ve Botswana'nın
bağımsızlıklarına kavuşmasına kamerası ile tanık oldu. İsveçli yazar ve yönetmen
Barbro Karabuda ile evli olup, üç çocuk babasıdır. 40 yılı aşkın süredir
İsveç'te yaşamaktadır.
1933’de İzmit’de doğdu. Galatasaray Lisesi’ni bitirdikten sonra Paris’te hukuk
öğrenimini yarıda bırakıp bir süre gazetecilik ve foto muhabirliği yapan
Karabuda, 1960’ta eşi yazar ve yönetmen Barbro ile televizyon filmleri yapmaya
başladı. Başta İsveç Televizyonu (SVT) olmak üzere değişik Avrupa ve Amerika
televizyonlarına, dünyanın dört köşesinden yüze yakın sosyal, kültürel ve
siyasal konulu belgesel hazırladı. Uzun yıllar Ortadoğu ve Uzakdoğu ülkelerinde
çalıştı. Afrika’da ve Latin Amerika’da çekimler yaptı. Şili’de Allende iktidarı
sırasında İsveç Televizyonu’nun Latin Amerika temsilciliğinde bulundu. Gine-Bissau,
Mozambik, Zimbabwe’nin (Rodezya) bağımsızlıklarına kavuşmalarına kamerası ile
tanık oldu. Aralarında Nuhun Gemisi (1961), Ateşte Yürüyenler (1966), Mayıs 68
Paris (1968), Vietnam Cehennemi (1969), Pablo Neruda (1971), Boğaziçine
Sığınanlar (1990), Turkuaz (1990) gibi yapıtların da bulunduğu birçok belgesele
imza attı. Başta eşi Barbro (Menekşe Koyu) olmak üzere Tunç Okan (Otobüs) Ömer
Kavur (Yusuf ile Kenan) ve Türkân Şoray’ın (Yılanı Öldürseler) uzun metrajlı
filmleriyle TRT için çekilen bazı oyunlarda (Kaldırım Serçesi, Keşanlı Ali
Destanı) görüntü yönetmeni olarak görev yapan Karabuda’nın Jacques Preevert’in
şiirlerini görüntülediği Paris(1961) adlı fotoğraf kitabının yanısıra Mekke’ye
Yolculuk (1966), Türkiye (1967) ve Gine-Bissau (1976) adlı kitapları
bulunmaktadır.
YÖNETMEN
FİLMOGRAFİSİ
Bebek - 1973
YÖNETMENLİĞİNİ YAPTIĞI BELGESEL FİLMLER
Dünya Mirası - 1999
Darphaneden İstanbul Müzesine - 1996
Tangonun Öyküsü - 1994
Turkuaz - 1990
Türk Yazarlar Birliği, Yılın TV Belgesel Programı Ödülü. 1990
Boğaziçi'ne Sığınanlar - 1990
Pablo Neruda - 1971
Vietnam Cehennemi - 1969
Mayıs 68 Paris - 1968
Ateşte Yürüyenler - 1966
Anadolu Uygarlıkları - 1960'lar
Tarihte İstanbul - 1960'lar
Nuhun Gemisi - 1961 / Güneş KARABUDA, Barbro KARABUDA
GÖRÜNTÜ YÖNETMENİ
FİLMOGRAFİSİ
Menekşe Koyu - 1991
Kaldırım Serçesi - 1989 (TV Dizisi)
Keşanlı Ali Destanı - 1988 (TV Dizisi)
Yılanı Öldürseler - 1981
Yusuf İle Kenan - 1979
Otobüs - 1974
YAYINLANMIŞ KİTAPLARI
İndim Zaman Bahçesine / Yapı Kredi Bankası Yayınları
Latin Amerika'dan Uzakdoğu'ya dünyanın dört bir yanını arşınlamış, toplumsal-siyasal pek çok olaya tanıklık etmiş
deneyimli gazeteci ve fotoğrafçı Güneş Karabuda, bu kez belleğinin objektifini kendi geçmişine yöneltiyor: Mektebi
Sultani'den İsveç'e uzanan renkli bir yaşamdan kesitler... ... Az kalsın unutuyordum, başka bir zenginliğim daha var
tabii: Harcanmayan, yitirilmeyen ve kimsenin benden alamayacağı 'anılarım'... Moliere'in cimrisi gibi, bu anıları dolap
sürmelerinde saklayacağıma, sizlerle paylaşmak istedim!..."
Uzakların Ötesinde / İletişim Yayınevi / Tanıklıklar Dizisi
Afrika'nın Kalahari Çölü'nden Amazon ormanlarına, Karakurum Dağları'ndan Papua Yeni Gine'ye... Muhteşem doğayı
yaşamak, gizemli ormanlarda dolaşmak, yüksek zirvelere tırmanmak, Guetamala'dan Malezya'ya uzanan yeryüzü
insanlarını tanımak... Henüz hafızalardan silinmeyen önemli olaylara; Allende'nin Şili'sine, Kastro'nun Küba'sına, '68'in
Paris'ine Güneş Karabuda ile birlikte tanık olmak... İletişim Yayınları yeni dizisinde sizi çağımıza tanıklık etmiş kişilerle
tanıştırıyor.
Güneş'i kırk yıldır tanırım. Onu önce fotoğrafçı olarak tanıdım, sonra da kameraman... Bu kırk yılda Güneş şaşırtıcı bir
hızla dünyayı dolaştı, filmler yaptı. Endonezya'da bir milyon kişi öldürülürken Güneş oradaydı. Şili'de Allende öldürülürken
o oradaydı. Dofar gerillaları Arabistan'da çarpışırken Güneş gene oradaydı. Güneş'in maceraları saymakla bitmez.
Güneş kırk yıldır dünyanın her yerindeydi. Yaşar Kemal

Bu dünyaya sığamayan bir adam
Güneş Karabuda, daktiloyla bir yaşında tanıştı. Karabuda, 1973 yılında, yönetmen
Tunç Okan'la İsveç'te 'Otobüs' filminin çekiminde.
Foto muhabiri, gazeteci, belgeselci bir insan Güneş Karabuda. Afganistan'dan
Arjantin'e, Kore'den Afrika'ya kadar ayak basmadık yer, filme almadığı olay
bırakmamış. Dünyayı ha bire dolaşmış ve tam 90 belgesele imza atmış. Yenileri
sırada...
Allende iktidardayken Şili'dedir. Arabistan Yarımadası'nda burun halkasını ve
kara çarşafını atıp krala karşı ayaklanan kadın gerillalarla Dhofar'dadır. 68
ayaklanmasında Paris'te, 1 milyon kişi öldürülürken Endenozya'dadır. Cannes
plajlarında soyunup dökünen 'starlet'lerin yarı çıplak fotoğraflarını da
çekmiştir, Bolivya'da 'günah çıkarmak için kiliseye giden ordu'nun da... Onda,
'Afrika'da mutluluğun resmi' de vardır, daha ikiz kuleler kurulmadan ve de
elbette yıkılmadan önceki New York'un da... Bir alır sizi Hindistan'da Tac
Mahal'e götürür, oradan Peru'da İnkaların 'Saklı Şehir'ine... Küba'da Castro'nun
yanında, Şili'de Allende 1 milyon kişiye seslenirken kürsüde, Nobel ödülü
aldığında Neruda'nın yanındadır.
Türkiye'yi de ihmal etmez elbette. Çetin Altan ve Fikret Otyam'la birlikte
Afganistan yollarına düşmek için İstanbul'dadır, 27 Mayıs ihtilali olduğunda
Cemal Gürsel'le Alpaslan Türkeş, 'Sabık Başbakan' Menderes'in odasında otururken
objektifiyle karşılarındadır.
Bir Tuncel Kurtiz'e dönüp çekmiştir fotoğrafını, bir Türkan Şoray'a, bir Zülfü
Livaneli'ye, bir İlhan Selçuk'a, bir Kemal Tahir'e...
Daha nicelerine...
Güneş Karabuda'nın, dünyanın dört bir yanına yolculuğu İzmit'teki Memleket
Hastanesi'nden başlıyor.
"Babam oranın başhekimiydi. Bir yokuşun başındaydı hastane. Biraz kar yağdı
mı
faytonlar kapaklanır, kimse çıkamazdı. Çıkılmayan bir yere yapmışlardı
hastaneyi. Hatta bir gece yandı hastane. Babam dışarı fırladı 'Oh be sonunda
yanıyor dinine yandığımın hastanesi' dedi. Elbet arkasından koştu söndürdü."
Dokuz yaşına yatılı olarak Galatasaray Lisesi'ne 'postalanır' Güneş. Önce
Ortaköy'de okur. Ardından İstiklal Caddesi'ndeki ana binada. "12 yaşında
Beyoğlu'na çıktığımızda çarpıldık tabi. Her taraf meyhane, eğlence merkezi. O
biçim. Fakat öyle bir alıştık ki, bir daha hiç kopamadık Beyoğlu'ndan."
'Öyle bir anlatmışım ki...'
Aslında Güneş'in dünyanın dört bir yanına yaptığı yolculuğun başlangıç
noktasıdır Beyoğlu. "Artık buraları dar gelmeye başladı. Daha liseyi bitirmeden
çektim gittim Fransa'ya.
İki yıl olmamıştı ki, İsveçli bir kızla tanıştım. Yeşil gözlü. Orada film koptu.
Tanışış o tanışış. 50 yıl oldu hâlâ birlikteyiz Barbro ile. Onunla beraber
döndük Türkiye'ye. 1954'tü.
Ben öyle bir anlatmışım ki Türkiye'yi. Türkiye gibi modern bir yer yok. Herkes
şık, kadınlar Dior kıyafetle falan dolaşıyor diye... Gençlik işte ben
21'indeyim, o 19'unda. Türkiye'ye bir geldik, kadınlar çarşafla dolaşıyor,
hamallar 'Destuuur' diye üstümüze çıkıyor. Ben de şaşırdım, ulan nereye geldik,
diye. Ama baktım kız hiç ağzını açmadı, yalnızca 'İlginç bir yer' dedi. Ben de
'Tamam' dedim, 'Doğru yere doğru kızı getirmişiz'."
1954'te Beyoğlu Evlendirme Dairesi'nde bu yıl 50. yılını kutlayacakları
evliliklerine ilk adımı atarlar. Barbro gazetecidir. Güneş de önce foto
muhabirliğini ve gazeteciliği seçer meslek olarak, sonra belgeselciliği.
Kemal Öner'in anlatımıyla 'belgeselciliğin okulu' olur Güneş Karabuda.
Darbenin tam içinde
27 Mayıs darbesi sırasında Genelkurmay İstihbarat Dairesi'nde görevli yedek
subaydır.
"Dil biliyorum diye aldılar beni. Darbeyi tam içinden yaşadık. İçinden diyorum
ama hiçbir şey çaktırmadılar. Sözüm ona istihbarat dairesindeyiz. Hazırlıkları
kimse fark etmedi. Pat diye oldu darbe. 'Vay' dedim. Askerliğimin sonuna
gelmiştim. Bizim tezkere bilinmeyen bir tarihe ertelendi. Bir gün şube başkanı
Kadri albay bana 'Al kameranı Başbakanlığa koş, Cemal Paşa'yla, albay Türkeş bir
aradalar' dedi. İkisini, birkaç gündür artık 'Sabık Başbakan' diye çağrılan
Menderes'in odasında buldum. Odada ve koridorda resimlerini çektim. Bunlar,
halkın Cemal Gürsel ile Alparslan Türkeş'i bir arada gördüğü ilk fotoğraf oldu."
Askerlikten sonra eşi Barbro ile birlikte çalışmaya başlar. Artık merkezleri
Stockholm'dür. Ama sık sık Türkiye'ye de gidip gelirler.
"Yönetimi eleştiren yazılar yazıyorduk. Polis peşimize takıldı ve en aşağı 30
sene peşimizi bırakmadı. Her girişte ve çıkışta problem çıkardılar. İçeri
attılar. Uzun süre kalmadık ama her seferinde başımıza geliyordu. Daha çok da
Barbro ile uğraştılar. Halbuki kadın koskocaman bir kitap yazmış 'Türkiye İkinci
Vatanım' diye. Bu memleketi anlatan çok hoş bir kitap.
İllallah dedirttiler. Ama biliyordum ki bu ülkede başka insanlar da var. Yönetim
başka, yürekli aydınlar başka. Bu yüzden hiç kopmadım Türkiye'den. Ne kadar çok
dışarıda kaldıysam o kadar bağlandım. Yedi ayım seyahatle geçiyor. Sonra
Türkiye'ye geliyorum. Türkiye'de ne olup bittiğini izliyorum. Beyoğlu'nda geçmiş
gençliğim. Ne aldıysam, iyi tarafımı da, kötü tarafımı da Galatasaray'a
borçluyum. Benim dünyaya açılmamda Beyoğlu'nun, Galatasaray Lisesi'nin etkisi
çok oldu."
Artık dünyaya açılma zamanı gelmiştir. İlk üç belgeselini eşi Barbro ile
birlikte Anadolu'da çeker; Nuh'un Gemisi, Anadolu Uygarlıkları ve Tarihte
İstanbul... Sonra yolculuklar başlar; bir Beyrut'tadır, bir Kâbil'de.
Afganistan'a Çetin Altan ve Fikret Otyam'la birlikte gider.
"Volkswagen bir minibüsümüz vardı. İsveç'-ten Türkiye'ye geldik, arkadaşları da
alıp kara, yoluyla İran üzerinden Afganistan'a gittik.
İran'da şah dönemi. Şah'ın gizli polisi Savak takıldı peşimize. Zar zor
Afaganistan'a girdik. Orada da krallık dönemi. Çok maceralı bir yolculuktu.
Kavurucu sıcakta yol alıyoruz. Herat'la Kandahar arasında içme suyumuz bitiyor.
Daha saatlerce gidecek yolumuz var. Bir şişeden az kalmış suyu birer yudumdan
fazla içmekten utanarak birbirimize ikram ediyoruz. İçimizde hiç su içmeyen,
kendi payını da bize bırakan Çetin Altan'dı."
Kastro'dan zor soru
Afganistan'dan sonra Filipinler'e ardından Hong Kong'a gider. Suudi
Arabistan'da, Malezya'da, Tayland'da belgeseller çeker. 68 olayları sırasında
Paris'tedir ve kamerası yine sırtındadır. Kalküta'da Bir İsveçli, Vietnam
Cehennemi, Sri Lanka'da Ateşte Yürüyenler takılır kamerasına. Küba'da Kastro,
ona, Türkiye'yi kast ederek, 'Amerika'ya bu kadar körü körüne bağlı olmanız şart
mı?' diye sorar.
Allende iktidarı sırasında iki yıl Şili'de yaşar İsveç televizyonunun Latin
Amerika Temsilcisi olarak. Seçimle gelen ilk sosyalist iktidarın heyecanına
tanık olur. Allende'nin 1 milyon kişiye yaptığı o müthiş konuşmayı dinler. Artık
portre belgeselciliğine başlamıştır. Salvador Allende, Pablo Neruda, Yaşar
Kemal, Cengiz Aytmatov'a çevirmiştir kamerasını. Bu arada eşinin çektiği uzun
metrajlı filmlerin görüntü yönetmeni de Güneş Karabuda'dır.
"Güneş 50 yıldır dünyanın her yerindeydi" diyor Yaşar Kemal, "Güneş, bu dünyanın
her zaman öbür ucundaki adam, savaşların, soykırımların, zulümlerin,
işkencelerin ülkelerinde daha olaylar bitmeden yerden biter gibi bitiyordu.
Elinde şimşek gibi kamerası, kalemiyle ve sevgili eşiyle. Onu Amazon
Ormanları'na giderken ben uğurladım Arlanda Havaalanı'ndan. Dönerken de ben
karşıladım.
Oradan bana Amazon Ormanları'nın kırımının, insanlık dışı maceralarıyla
ağaçların tepelerinde biten, oralarda açan görkemli çiçeklerin maceralarını da
getirmişti. Güneş ve arkadaşları ormanların üstünde helikopterle gezerken,
bakıyor ki, 40-50 metrelik ağaçların tepelerinde açmış çiçekler. Ormanların
üstleri ulu bir çiçek ovası gibi. İşte Güneş'in bana getirdiği çiçek de bu
ağaçların tepelerinde biten çiçeklerdi. Aman, bu ağaçları çiçek veren ağaçlar
sanmayalım, tepelerde biten çiçekler ağaçların çiçekleri değil, ağaçların
tepelerinde başka tohumlardan çıkan çiçekler."
En son görüldüğü yer İstanbul
Bir yandan birçok Türk filminde görüntü yönetmenliği yapar Güneş Karabuda, diğer
yandan da kamerası sırtında dünyayı dolaşır. Bir Kuzey Kore'dedir, bir Şili'de,
bir Uruguay'da, bir Paraguay'da, bir Afrika'da. 1990'da Turkuaz belgeseli için
Türkiye'den yola çıkıp İran, Afganistan, Hindistan, Çin ve Moğolistan'a kadar
bütün İpekyolu'nu kat eder.
Sonra 'Tango'nun Öyküsü'nün peşinden Arjantin'dedir, Dünya Mirası belgeseli için
Hindistan'da, Sri Lanka'da, Kamboçya'da, Vietnam'da, Japonya'da, Zimbabve'de
Mali'de, Patagonya'da, Meksika'da, Küba'da.
En son İstanbul'da görüldü Güneş Karabuda. 50 yıllık gazetecilik, foto
muhabirliği ve belgeselcilik birikiminin ürünlerini 210 fotoğraf ve öyküleriyle
Yapı Kredi Kültür'de sergiledi. Sergi bu ay bittikten sonra da en son İsveç'e
doğru uçarken görmüşler.
Yaşar Kemal, Güneş Karabuda için "Bir ömre 90 tane, dünyanın türlü olaylarından,
maceralarından derlenmiş belgesel film nasıl sığarsa!" diyor.
Doğru ama, galiba aslında bu dünyaya sığmayan Güneş Karabuda!
Kaynak
26/04/2004
Celal BAŞLANGIÇ
www.radikal.com.tr/

GÜNEŞ’İN DÜNYASI
BİR TÜRLÜ BASTIRAMADIĞI MERAK DUYGUSUNUN PEŞİNDE KITALAR ARŞINLAYAN GÜNEŞ
KARABUDA’NIN FOTOĞRAFLARI 19 MART – 10 NİSAN TARİHLERİNDE YAPI KREDİ KÜLTÜR
MERKEZİ’NDE SERGİLENDİ.
AHU ERKIVANÇ YILDIZ
Sermet Çifter Salonu’nun kapısından girdiğinizde önce dünya haritası çarpıyor
gözünüze. "Gittiğim yerleri kırmızı raptiyelerle işaretleyince domates tarlasına
döndü" diyor Güneş Karabuda. Doğru söylüyor... Hani abartmayı seven biri
olsanız, görmediği yer kalmamış diyeceksiniz. Neyse ki ona da cevabı hazır:
"Kolay mı? Bir ömür yetmez." İnsan yaptığı işlerde bu denli ustayken hem alçak
gönüllü, hem sıradan, hem sıra dışı olmayı nasıl becerir? 1933 yılında İzmit’te
doğan, Galatasaray Lisesi’ni bitirip hukuk okumak için Paris’in yolunu tutan,
fotoğrafçılığa merak salınca öğrenimini yarıda bırakan, sonunda gönlünü
kaptırdığı "yeşil gözlü İsveçli kız"la birlikte o kıta senin bu kıta benim
arşınlayan; fotoğraf çeken, belgeseller hazırlayan, kitaplar yazan, akla hayale
gelmez maceralar yaşayan Güneş Karabuda beceriyor işte... Gine-Bissau, Mozambik,
Zimbabwe’nin bağımsızlığına kavuşmasına; Şili’de Allende iktidarına tanıklık
etti. Nice portre, nice olay, nice dram takıldı objektifine: Salvador Allende,
Küba lideri Castro, Yaşar Kemal, Pablo Neruda, Arjantin ve tango, Endonezya
katliamı, Vietnam, Cengiz Aytmatov, Kuzey Kore, Kara Kurum Dağları, Türkan Şoray...
Turkuaz, Vietnam Cehennemi, Boğaziçine Sığınanlar belgesellerinden yalnızca
birkaçı...
Anlayacağınız hepsini anlatmaya da bizim sayfalarımız yetmez...
TURKISHTiME: Yolculuk etmek ne anlama geliyor sizin için? Keşfetmek, gitmek...?
GÜNEŞ KARABUDA: Benim için yaşamakla eşanlamlı. Yolculuk etmezsem afakanlar
basar. Öyle alışıyorsunuz ki, bir yerde biraz fazla kaldınız mı hemen elleriniz,
ayaklarınız karıncalanmaya başlıyor. Bütün hayatınız öyle geçmiş; elli sene
durmadan dolaştık.
Ne zaman başladınız yolculuk etmeye?
Esasen 1955’te başladım. O gün bugündür devam; önce fotoğraf, sonra belgesel...
Çünkü eşim Barbro Karabuda da yazar yönetmen; o yazıyordu, ben kitaplarını
görüntülüyordum. Sonra ben yazmaya başladım; birçok filmi birlikte yaptık.
Herhalde 100’e yakın belgesel olmuştur.
Eşinizin çok önemli bir yeri var hayatınızda.
Her şeyi ona borçluyum. Belgesel çekmeye onun sayesinde başladım. "Sen fotoğraf
çekiyorsun, ama gel birlikte film çekelim" dedi. Televizyon yayıncılığı yeni
başlamış daha. 1961’de ilk filmimizi çektik.
Neydi o film?
İlk defa Türkiye’ye geldik. 1958 – 1960 arasında Ankara’da askerliğimi
bitirmiştim. Nuh’un gemisinin izi bulundu söylentisine istinaden 1961’de Doğu
Beyazıt’a gittik. Arada böyle söylentiler çıkardı. Bir haritacı yüzbaşı uçuş
yaparken, Ağrı Dağı’nda bir iz görmüş. Hakikaten dini kitaplardaki ölçüler
uyuyor. 100 metre boyunda, 50 metre genişliğinde. Nuh Peygamber ne kadar
hayvanat varsa çifter çifter doldurmuş içine. Onun hikayesi. Hiçbir ilmi
iddiamız yok tabii. Gittik bulduk, çektik. Oraya gitmek, insanları görmek zaten
yetti belgesele. Nuh’un gemisini bulacağımızı hiç zannetmiyordum. İsveç
Televizyonu, yani devlet televizyonu için çektik. Sadece o vardı o zamanlar;
Türkiye’de ise televizyonun T’si yoktu daha.
Sizin için büyük bir avantaj olmuş İsveç Televizyonu’nda çalışmak.
Tabii. Başında fotoğrafı biliyorduk, ama filmcilik yoktu. Her film çekişimizde,
dönüşümüzde, oturup onun montajını yapıyorduk. İsveç Televizyonu’nda çok
enteresan, emektar bir montajcı vardı. Ondan çok şey öğrendim. Adam bizim
yanlışlarımızı buluyordu. Bunlara dikkat etmen lazım diye oradan girdi, buradan
çıktı adam. Bizim için bir okul oldu. Böyle böyle öğrendik. 89. filme gelince
mükemmel oldu her şey.
Fotoğraf çekmeye nasıl başladınız?
Fransa’da. Buradan niye gittim? Merak... Dünya nasıl bir dünya? Galatasaray’da
okudum. Sonra pırr... İnsanlar nasıl yaşıyorlar, bize benziyorlar mı,
birbirlerine benziyorlar mı, gelenekleri nedir? Müthiş bir merak, ülkelerden
ziyade insanlara karşı hem de. Hep insanlar ilgilendirdi beni, hala da öyle.
Ondan sonra bütün dünyayı dolaştım.
Muhtemelen meraklı bir çocuktunuz.
Merakımdan çok şey gelmiştir başıma. İzmit’te doğdum, babam memleket
hastanesinin doktoruydu. Devamlı hastaneye giderdim, gelenlere gidenlere
bakardım. Bir gün dolaşırken yine kafamı bir yerlere sokmuşum, kolum kesildi.
Pis bir yer. Babam tetanos iğnesi yapmak lazım dedi. Tetanos iğnesi de kocaman
ve göbeğe yapılıyor. Bir kaçtım oradan, babam arkamdan fırladı. Elinde de iğne.
Ben önde, o arkada koşuyoruz, herkes bize bakıyor. Zor kaçtım. Sonunda
yakalandım ama. İğneyi de yedim.
Fotoğrafı ya da film çekmeyi birer araç olarak kullanmışsınız galiba.
Fotoğraf makinesi olmazsa gördüğünle kalırsın. O anı durdurmalısın.
Belgelemelisin. Bütün hikaye belgelemek. Başka bir iddiam da yok zaten. Güzel
fotoğrafların peşinde değilim. Serginin katalogunda şöyle tanımladım
fotoğrafçıyı: "Fotoğrafçı vardır, herkesin gördüğünü çeker; fotoğrafçı vardır,
kendi gördüğünü çeker. Kimisi çektiğine kendinden bir şeyler katar, kimisi de
fazla bulduğunu atar."
Film mi, fotoğraf mı? Hangisinde daha çok kendinizi buluyorsunuz?
İkisini de ayıramam, ama ikisini bir arada yapamam. Film çekerken, fotoğraf da
çekeyim dedim; berbat oldu. Biri zamanı durduruyor, diğeri zamanı sürdürüyor.
İkisini birden yapmaya kalkarsanız kafanız allak bullak oluyor.
Neden hep üçüncü dünya ülkeleri, hep insanlık dramlarına yöneliyor kameranız?
Neyi çekeyim? Zenginler kulübünde nasıl briç oynuyorlar, onu mu çekeyim.
Çekemem, beni ilgilendirmez. Çünkü dünyada ne denli büyük eşitsizlikler,
adaletsizlikler var. Onları görmek istedim. Genç yaşta buradan ayrılıp, İsveç’e
gittim. Türkiye’yle İsveç arasında korkunç fark vardı o zamanlar. İki tane
apayrı ülke. 40-50 sene önceden bahsediyorum. Burada hakkınız varsa hakkınızı
almak çoğu zaman zordur. Ama İsveç’te hakkınızı verirler. Adalet; ben onu
aradım. Neden böyle olmuş? Neden Hindistan’da insanlar sokaklarda yatıyor?
Kalküta’da otelde kalıyorum, akşam üzeri dolaşayım diye dışarı çıktım, bütün
sokak yatakhaneye dönmüş. İnsanların üzerinden atlayarak geçtim. Hintlilerin
çoğu aydın insanlardır. Bir adam sokak lambasının altına yatmış, sanki yatak
odası; kitap okuyor. Ne okuduğunu sordum. Nobel ödülü alan Hintli şair
Rabindranath Tagore’un kitabı...
Cevap bulabildiniz mi sorularınıza?
Dünyadaki eşitsizlik niye var bilemiyorum. Her yerde var. Devam da ediyor. 50
senede fazla bir şey de değişmedi. Ama bizim ülkemiz çok değişti. İyiye doğru
hem de. Ama dünyada bu denli ilerleme yapan ülkeler yok; Hindistan aynı, Arap
ülkeleri aynı. Zamanın hiçbir etkisi olmamış.
Nasıl bir Türkiye görüyorsunuz şimdi?
Her zaman özlemini çekiyorum ülkemin. 50 sene yurtdışında yaşamış olsam da,
kimliğim burada. Burada doğmuşum, gençliğim geçmiş. Galatasaray’a gitmişim, bir
formasyonum olmuş. İsveç’te oturuyorum; dilini, adetlerini bilirim ama ben
İsveçli değilim. Ben İsveç’te oturan bir Türküm. Geldiğin yeri unutmamalısın.
Bir yere bağlı olmak çok önemli. Kitapları bir Türk olarak, Türkler okuyacak
diye yazıyorum. Hiçbir zaman İsveççe’ye çevrilir diye düşünmedim. Çevirseniz,
İsveç’te kimse anlamaz zaten.
Farklı coğrafyaları da, beslendiğiniz kültürün bakış açısından
değerlendiriyorsunuz zaten. Öyle değil mi?
Mesela Peru’da Machu Picchu diye bir yer; 3000 metre yukarıda İnka'ların saklı
şehri. İşgalci İspanyollar 1500’ün başında gelmiş, her tarafı aramış, perişan
etmişler uygarlığı. Ama o şehri bulamamışlar. Dağların tepesinde, bir kartal
yuvası gibi. Müthiş bir şehircilik anlayışıyla kurulmuş. Karşıda koca koca
dağlar var. Dağların tepelerini bulutlar kesmiş; onu görmek insanı sarhoş
ediyor. Ama her milletten insan orayı başka türlü görüyor. Japon hemen
fotoğrafının çekilmesini istiyor; önemli olan orada olduğunu göstermek. Avrupalı
arkeolojik yönüne dikkat ediyor. Bizim Türkler de, en azından büyük kısmı,
"Manzara nefis; ne güzel rakı sofrası kurulur, şurada iki tek atılır" der
muhtemelen.
Siz ne düşündünüz?
Rakı sofrası olsa, ben de otururdum doğrusu...
Türk olduğunuzu öğrenince nasıl tepkiler veriyor insanlar?
Kimisi çok enteresan buluyor. Fransızlar çok enteresan bulur mesela. Bazıları
tanımaz bile; bazıları sorar. Latin Amerika’da ilginç bulurlar. Çünkü orada "Turco"
dedikleri, Osmanlı zamanında göçmen olarak oraya gelmiş Lübnanlı, Bosnalı
insanlar var. Arjantin eski cumhurbaşkanı Carlos Menem’i Turco diye
çağırırlardı. Bana da "Sen ne biçim Türksün" derlerdi. Ben de Türküm, ama
İstanbullu Türküm derdim. "O zaman değişir" derlerdi.
Fotoğrafçılığın, belgeselciliğin yanına bir de kitaplarınızı eklediniz.
Yazı yazmaya çok geç, ta 12 sene önce başladım. Bana ne diye böyle uzun bekledin
diye sordular. Her şeyin bir zamanı var dedim, belli bir olgunluk noktasına
ulaştığınızda bir şey diyor ki içinizden ne bekliyorsun, neden yazmıyorsun. Öyle
bir durum. Kısa, öz yazarım. Uzun uzun, insanları bayıltan, tekrarlanan
şeylerden hoşlanmıyorum. Bu benim belgeselciliğimden geliyor. Her şeyin bir
ölçüsü olmalı. Belgeselde bir kişiyi ya da olayı iki saniye göstereceksiniz. Üç
saniye gösterdiniz mi, kötü olur.
Yine de yazdıklarınızı okuyunca, onca ayrıntıyı yıllar boyu nasıl hafızanızda
tuttuğunuza şaşıyor insan.
Hafızam eskiden kuvvetliydi de, şimdi teklemeler oluyor. Şunun ismi neydi
derken, ben hanıma soruyorum, hanım bana soruyor. Ama hayatımda hiç not
tutmadım, yazarken de hiçbir nota bakmadım. Kimilerinin elinde dokümanlar olur,
benim hiç olmadı.
Belleğinize görüntü olarak mı kaydedersiniz?
Evet. Bir görüntü girerse zihnime, unutmam imkansız. İsmi unutabilirim ama
görüntüyü asla. Neyin nerede çekildiğini, hangi ülke olduğunu, hangi ülkenin
nesi olduğunu hemen tanırım. O yüzden şimdilik idare ediyoruz.
Aynı hızda yolculuk etmeyi sürdürüyor musunuz?
Ediyorum ama aynı hızda değil. Eskiden çılgınlar gibi dolaşırdık, şimdi normal
insanlar gibi dolaşıyoruz.
Kaynak
Ahu ERKIVANÇ YILDIZ
turkishtime.org
Söyleşi Arşivi
Güneş Karabuda 09.06.2009
Dünyada niye eşitsizlik var, bilemiyorum ama ben hep “adaleti” aradım...
Nilgün Güresin’in TEKSATIR konuğu bu kez, bir koluna yaşamı, diğer koluna
gazeteci eşi Barbro’yu takmış bir gezgin yazar, belgesel film yönetmeni,
fotoğrafçı, gazeteci: Sayın Güneş Karabuda. O ülke senin, bu ülke benim 50
yıldır dolaşıyor...
“Güneşin Dünyası”nda insanlar, ülkeler ve olaylar daima var. O, bir “Göz Tanığı,
Kulak Misafiri”. İnsanların nelere gülüp, nelere ağladığını bilmek ve
yapıtlarında onu yansıtmak ister.
Örneğin Kuzey Kore’de düşünmek, konuşmak, yazmak, hatta dilencilik bile
yasaktır!
Küba yoksuldur ama oradaki salsalı bir yoksulluktur; insanlar açlıktan ölmediği
gibi ülkede müthiş bir sağlık sistemi kurulmuştur. Küba’da zengin insan
bulamazsınız ama fakirlikte de eşitlik vardır. 50 yıldır dayanan, müzikleri
kadar su katılmamış bir devrimin ve mutlu insanların ülkesidir Küba.
Buenos Aires’te, cunta dönemlerinin işkence merkezi olarak ünlenen askeri
mekanik okulun önünden geçmeye kalkmaz Arjantinli. Karşı kaldırıma geçip, yürür.
Arjantin’de tangolar hiç mi hiç susmaz; halkın yaralarına merhemdir tangolar.
Bazen bizim tangolarımızı bile çağırtır; hatırlayın Şecaattin Tanyerli’nin
sesinden o dokunaklı “Mazi Kalbimde Bir Yaradır”ı... Tercümesine buyurun: El
passada es un heridan en mi corazon!
Efkârın dansa vurmuş şeklidir tango; dili olamaz…
İzmirli bir ailenin oğlu olan Güneş Karabuda’ya Türkiye dar gelince, kendini
uzaklara atar. Paris O’nu sarhoş etse de, O İstanbul’dan her ayrılışında
hüzünlüdür. Gördüğü her manzara O’na sevgili ülkesini hatırlatır ve manzaraya
karşı bir rakı sofrası kurup, iki tek atmak ister
Güneş Karabuda...
Her milletten insan dünyayı başka görür, başka yorumlar ya...
Nilgün Güresin sordu; Sayın Güneş Karabuda yanıtladı.
TekSatır:
Siz belgesel film yönetmeni, foto muhabiri ve gazeteci kimliğinizle dünyayı
keşfe çıktınız. 50 yıldır, çoğumuzdan farklı gözlerle insanları, ülkeleri
inceliyorsunuz. Uzun bir süredir 2. vatanınız İsveç’te yaşıyorsunuz. “İsveç’te
hakkınızı verirler” diye yazmışsınız…
Şayet bir Kuzey Avrupa ülkesinde değil de, Türkiye’de yaşamış olsaydınız
hayatınızın, kariyerinizin yönü nasıl olurdu?
Güneş Karabuda:
Bu kadar rahat olmazdı. İsveç’te yaşamış olmanın büyük avantajlarını gördüm.
O yıllarda gazeteciler bile çok seyahat etmezlerdi; televizyon da yoktu. Bizim
çook uzaklara gidip, getirdiğimiz röportajlara yüksek talep vardı ve hemen
yayınlanırdı. Ama her yolculuk ciddi bir hazırlık isterdi; ilişki isterdi;
gidilen yerlerde yardım gerektirirdi... Bunlar, Türkiye’de olsaydım
sağlanamayabilirdi.
TekSatır:
Her ne kadar bunu sormak bile acı geliyorsa da, acaba bu kadar üretkenliği bir
anlamda yurtdışında yaşamış olmanıza mı borçluyuz?
Yanlış hatırlamıyorsam, taa 60’lı yıllardan itibaren, kendisi de bir gazeteci
olan eşinizin Türkiye’deki iktidarlara yönelik eleştirisel yazıları nedeniyle
sürekli takip edildiniz...
Güneş Karabuda:
Maalesef doğru... 20 küsur sene bizimle uğraştılar. Niçin mi?
Eşim Barbro tarafsız bir gazeteci olarak o dönemin iktidarını eleştiriyordu da
ondan.
TekSatır:
“Tarafsız gazetecilik” nasıl olurda, her ülkede farklı yoruma tabi olabiliyor?
Güneş Karabuda:
Elbette olamaz. Gazeteci, eleştirmeyecek de, ne yapacak?
Barbro’ya “Vay efendim, siz Türklüğe hakaret ediyorsunuz; siz Türk düşmanısınız”
bile dediler. Düşünün ki eşimin, 1957’de yazdığı ilk kitabının adı “Türkiye:
İkinci Vatanım” idi. Bu ülkeye hayran olan, çok seven bir insandır. Ama böyle
bir saçmalıkla bizi 20 küsur sene, pasaport ve gümrük kapılarında sefil ettiler,
ülkeye giriş-çıkış yaparken daima zorluk çıkardılar. Gözaltına bile alındık!
Yine de olumlu yaklaşıp, demek ki o zamanın koşulları buydu diyerek, hazmetmeye
çalıştık.
TekSatır:
Bu bir “Haçlı Seferleri” psikolojisi olmasın? Türkiye büyük ve önemli bir ülke
ancak bu önemi sanki kavrayamamış; ya da konuya hala şoven yaklaşıyor.
Şu “tarihimizle yüzleşme” önerilerini bir düşünün. İthal malı... Bunu başkaları
söylemeden, hatta dayatmadan önce yapmalı değil miyiz?
İsveç’le hayali de olsa, bir karşılaştırma yapsak…
Güneş Karabuda:
İsveç’te böyle hisler yoktur. Öyle bir ülke düşünün ki 250 yıldır savaş
yapmamış. Savaş nedir bilmez; o zorlukları da tabii ki yaşamamış.
İsveç, herkesin özgür olduğu bir toplumdur. Haklı olduğunuz bir konuda,
hakkınızı size verirler.
TekSatır:
Adalet kavramı, yani hukukun üstünlüğü evrensel olmalı ve ülkelere göre
değişmemeli...
Bir de coğrafya meselesi var. Komşularınızın kimler olduğu da önemli.
Güneş Karabuda:
Kuzey Kutbuna yakın bir ülke; herhalde iklim de insanları farklılaştırıyor. 6 ay
süren uzun kış boyunca adeta karanlıkta yaşıyorsunuz. Soğuk değil ki mesele;
öğleden sonra 3’de havanın kapkaranlık oluvermesi... Haftalarca güneş
görmüyorsunuz.
TekSatır:
İnsanın direncini artıran bir iklim belki de…
Güneş Karabuda:
Çok demokrat bir ülkedir; insancıldırlar. 55 yıldır orada yaşıyorum, hiçbir
kötülüklerini görmedim. Mesleğimde ilerlemiş olmamda İsveç’in yardımını
yadsıyamam.
TekSatır:
Geçmiş dönemlerde politik nedenlerle aydınlar, müzisyenler, yazarlar Türkiye’den
kaçarken, bugün de ekonomik nedenlerle pırıl, pırıl gençlerimizi kaybediyoruz.
Ne olacak bu işin sonu?
Güneş Karabuda:
Türkiye sorunlarını çözmekte çok tembel davranıyor. 10 yıl, 20 yıl önce ele
alınması gereken sosyal, eğitimsel ve ekonomik reformlar hala hayata
geçirilemedi. Siyaset daima ağır ve çekingen…
TekSatır:
Evet... geçelim bir başka konuya... 60 yaşından sonra yazarlığa soyundunuz.
Kulakları çınlasın Sayın Aydın Boysan gibi… (Bakınız – Sayın Aydın Boysan-
TEKSATIR Söyleşisi)
Açılmanın yaşı olur mu Güneş bey?
Güneş Karabuda:
Yazmaya başladığım zaman daktilo kullanmasını bile bilmezdim...
TekSatır:
Gözlerinizle ve kameranızla yazdınız galiba...
Güneş Karabuda:
Ne yaptıysam o gözlerle oldu zaten; o gözlerin görmediği kalmadı gerçekten. Ne
sefaletler, korkunç yoksulluklar, fakirlikler…
İlk gittiğim ülkelerden biri Hindistan idi. Oradaki sefaleti başka hiç bir yerde
gördüğümü hatırlamıyorum.
Kalküta’ya, iyi yiyen, içen, hayattan zevk almasını bilen insanları bulacağımı
umarak gitmiştim. Gidince, gördüklerim iştahımı kaçırdı, yemek yiyemez oldum.
Geceleri sokaklar yatakhane haline dönüşürdü. Yatacak yerleri olmayan yüzlerce,
binlerce insan geceleri sokaklarda yatıyorlardı.
Ama beni asıl şaşırtan bu değildi. Her sokak lambasının kör ışığının altında,
ellerinde kitap, okuyan insanlar gördüm.
TekSatır:
İlginç bir çelişki. Yoksulluk, okuma- yazma öğrenmeye ve hatta kitap okumaya
mani olmamış.
Güneş Karabuda:
Tamamen öyle.
Dayanamadım, ne okuyor diye merak edip, gittim sakallı, yaşlı bir babanın
yanına. Adam kitabın kapağını gösterdi: Hindistan’ın Nobel ödüllü yazarı
Rabindranath Tagore’un bir şiir kitabını okuyordu!.. O sefalet içersinde... Aynı
adam sabah olunca, büyük bir olasılıkla ineklerle birlikte lağım suyunda yüzünü
yıkayacak.
Müthiş bir şey!
TekSatır:
Bir yanda kast sistemi; diğer yanda şu örnek. Allah bilir Orhan Pamuk’da
okunuyordur…
Güneş Karabuda:
Bizde hayatında eline kitap almamış bir sürü insan var. Fakir olunca kitap
okunmaz diye bir şey yok; bu sadece bir zihniyet farkı. Gündüz çalışıyor; gece
de gerekirse kandil ışığında okuyor işte Hindistanlı fakir.
TekSatır:
İslam dininin yasakladığı resim, heykel gibi bireyin iç ve dış dünyasını apaçık
yansıtan disiplinler Hinduizmde tabu olmamış. Hayata dair, dünyasal değerler
benimsenmiş...
İşte Kama Sutra; aslında dinsel bir epik değil de, nedir?
Siz bunu çözebildiniz mi?
Güneş Karabuda:
Hayır çözemedim. Şiir okuyan adam, niçin şaşırdığımı anlayamamıştı.
Üstelik yalnız okuduğu için değil, bir de şiir okuyor olduğu için şaşkındım.
TekSatır:
Güncel meselelerimizden kitap sansürü, film sansürü, oyun sansürü hakkında ne
düşünüyorsunuz?
Güneş Karabuda:
Felaket bir şey; böyle bir şey olur mu? Uygar ülkelerde sansür diye bir şey
kalmadı. Gene ben İsveç’e dönüyorum: “sansür” dediğiniz zaman, “ne kadar ayıp; o
da nedir?” derler. Yapılmış bir emeğe saygısızlık olarak addedilir.
TekSatır:
Benim yurtdışında seyrettiğim ve aslında kötü filmcilik örnekleri olduğunu da
düşündüğüm, ancak ülkemizde gösterime girmesi hala yasak olan, Geceyarısı
Ekspresi ve Ararat… Bence o filmler buraya da gelmeli ve herkes de görmeli.
Batılılar kendi geçmişleriyle yüzleşmeyi ne kadar becerebiliyorlar?
Güneş Karabuda:
Çok daha iyi. Yıllarca kendi çiftliği gibi Vietnam’ı kullanan ve 1954’de orayı
terketmek zorunda kalan Fransa bile bugün “Vietnam’da ne işimiz vardı?” diye
sorgulamıyor mu? Aynı sorgulamayı Cezayir için de yapıyorlar.
TekSatır:
Bugün bazı Asya, Orta Doğu ve Afrika ülkelerinin dine bu kadar yaklaşmaları eski
batı sömürgeciliğine karşı bir tepki olamaz mı?
Güneş Karabuda:
Mutlaka olabilir. Bir yabancı devlet gelmiş; sizi kıskaç altına almış. Ne
yapacaksınız? Güç yok, elde silah yok. Başvuracağınız bir tek din var. Dine
sığınarak kendinizi toparlamaya çalışıyorsunuz.
Sömürgelik bitmiş ama dinden medet umma hala varlık gösteriyor.
Kadınların eşyadan farksız sayıldığı ülkelerden zaten değişim beklenebilir mi?
Arabistan’dayız; eşim arabayı kullanmak istedi. “Olmaz, sen kadınsın” dediler.
Hadi diyelim ki kadına izin verildi ve de kullandı. Bir kaza olduğunda kocasını
da içeri atıyorlar.
Her taraftan petrol fışkırıyor. Başta bir şeyh; ekmek elden, su gölden...
Değişip de ne yapacaklar?
TekSatır:
Değişim deyince benim aklıma Mayıs 1968’de Paris’te başlayan öğrenci-işçi
ayaklanması gelir. Bütün dünyayı sarsmış, bize bile uzanmıştı. 20. yüzyılın
herhalde en önemli ve en güçlü sosyal başkaldırı hareketi idi. ’68 olaylarını
resmeden “Duvarların Dili” adlı bir de fotoğraflar diziniz var.
Güneş Karabuda:
Fransa gibi derli, toplu, şık, elegan bir ülkede yer yerinden oynamıştı.
10.000’lerce, 100.000’lerce insan sokaklara dökülmüştü.
TekSatır:
Charles De Gaulle gibi bir milli kahraman bile tepetaklak edildi.
Güneş Karabuda:
Bütün dünya bunun üzerine “ Yahu bunlar yapıyor; biz niye yapmayalım?” dedi.
Böylece Türkiye’nin de ’68 kuşağı oldu. Aslında 1967’de ölen destan Che Guevera
da önce Latin Amerika’yı, sonra tüm dünyayı ayağa kaldırıp, ’68 olaylarına ivme
kazandıran bir başka faktördü.
TekSatır:
Yaşam öykünüzü anlatan ve Gülseren Engström’un kaleme aldığı “Geçmişle Kolkola”
adlı kitapta “Doğru yerde, doğru zamanda bulunma şansını elde ettim” dediğinizi
okudum. Olaylar için de öyle değil midir? Berlin Duvarı’nın 1989’daki yıkılışı
da böyle bir süreçti…
Güneş Karabuda:
Toplumsal gelişimlerin de bir patlama zamanı var.
Eskiye bakmak nostalji derler. Nostaljinin de iyisi var, kötüsü var... Bir de
romantikseniz, manzarasız hiç olmaz. Ben çocukluğumu, Beyoğlu’nu, Galatasaray’ı
hatırlamak istiyorum ve bundan da hiç utanç duymam.
500.000 nüfuslu İstanbul’un eski halini hala özlerim.
Haylayf, Degustasyon, Fisher, Rejans... Rumu, Ermenisi, Tatarı, herkes birbirini
tanır, selamlaşırdı. Büyük zenginlikti. Bir gün geldi hepsi süpürüldü.
Kahvelerle dolmuş bugün Beyoğlu.
Bir Avrupalı baktığı zaman ürküyor ve ürperiyor. Güruh halinde dolaşan insanlar
korkutuyor.
TekSatır:
Geçenlerde Başbakan Sayın Tayyip Erdoğan da İstanbul’un geçmişindeki bazı
yüzkarası olaylara değindi ve “ülkemizdeki yabancıları kovduk” anlamında bir
cümle sarfetti. Siz ne dersiniz?
Güneş Karabuda:
Sayın Başbakan söylemeden keşke başkası söyleseydi daha iyi olurdu ama yanlış
diyemeyiz tabii. Buradan alın tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Rumları atın...
6–7 Eylül’ün içindeydim; Beyoğlu’nda kırılmamış vitrin kalmamıştı. Bütün
kumaşlar yerlerde; üzerinden atlayarak yürümek zorundaydınız. Korkunç bir
manzara idi. Bir savaş hali vardı. Bu memlekete çok bağlı olan, Türkiye’yi
seven, hayatlarından mutlu olan, üreten bu insanları sen al, kapı dışarı et...
Gitmek zorunda bırakıldılar.
TekSatır:
Bir dönemde Meclisimizde 2 Rum, bir de Yahudi asıllı milletvekili olduğunu
biliyoruz... Bu kozmopolit yapıyı bugün Suriye’de, Lübnan’da hala bulmak mümkün
iken...
Güneş Karabuda:
İsveç, Almanya ve Hollanda’nın parlamentolarında da Türkler yok mu? Onlar
müsaade ediyorlar da, biz niye etmiyoruz? Daima endişeli ve tedirginiz de ondan.
Bu kadar yıldır seyahat ediyorum. Hiç bir rahatsızlık hissetmedim, zira en çok
önem verdiğim husus gittiğim yerlere uyum sağlamaya, örf ve adetlerine saygı
göstermeye çalışmaktır. Roma’da, Romalılar gibi yaşayacaksınız…
TekSatır:
O zaman benim de aklıma Danimarka ile yaşanan “karikatür krizi” geliyor. Onların
da bir başka dinin peygamberine saygı duymaları gerekmez mi?
Buna basın özgürlüğü diyemeyiz herhalde.
Güneş Karabuda:
Son derece gerekir ve çok da ayıp ettiler. Bırakın diğer ülkeleri, sadece
Danimarka’da on binlerce Müslüman yaşıyor. Bunun adı saygısızlıktır, aptallık,
kültürsüzlük ve önyargıdır. Yan yana olmalarına rağmen Danimarka, İsveç’ten çok
ayrılır. 2. Dünya Savaşı sırasında Almanların işgal etmediği tek İskandinav
ülkesi İsveç olmuş. Darbe yememiş bir ülke olarak kalmış.
TekSatır:
Yahudi yoktu herhalde?
Güneş Karabuda:
Olmaz olur mu? En büyük gazetenin ve kitapevinin sahipleri eski bir Alman
Yahudisi ailedir.
TekSatır:
Biz bol gürültü yapıyor, bağırıyor, çağırıyoruz ama sonra hafıza kaybına
uğruyoruz galiba. İşte eski Danimarka Başbakanı Sayın Rasmussen, NATO Genel
Sekreterliği koltuğuna bir güzel oturdu.
Güneş Karabuda:
Türkiye çok sesli bir ülke... Dramatik sopranolara kadar her türlü ses var
bizde.
TekSatır:
Gazeteci eşiniz Sayın Barbro Karabuda’nın Kürt sorunu hakkında yazdığı bir kitap
var: “Fırat’ın Doğusunda”. Aslında O’na sorabilmek isterdim ama burada değil. Bu
kitabı niçin yazdı?
Güneş Karabuda:
Nilgün hanım, gazeteciler olarak 1960’ların sonunda babanızın da aktif
gazeteciliği yıllarında, İsmet Paşa, Turan Güneş, Turhan Feyzioğlu, Cemil Sait
Barlas gibi devlet adamı ve siyasilerle çok yakın ilişkilerimiz vardı. Onlarla
yaptığımız sohbetler sırasında Kürtlere yönelik bir çalışma yapılması da
konuşulurdu.
“Fırat’ın Doğusunda” politik değil, etnografik nitelikte bir kitaptır. Kürtler
kimdir, nereden gelmişlerdir, nasıl yaşarlar gibi soruların cevabını verir.
Bütün Anadolu’yu dolaştıktan sonra yazılmış olan belgesel nitelikte bir
yapıttır.
Tabii o kitap yüzünden başımıza gelmedik kalmadı. Bir yıl önce bile, 2008’de
torunlarımızla Antalya’ya gittik. Havaalanında durdurdular. Bana “Siz Türkiye’ye
girebilirsiniz ama eşiniz giremez” demezler mi? Hepimiz öylece kalakaldık;
torunlar ne olup, bittiğini anlamıyor, şaşkın, şaşkın bakarlar.
Eşim 73 yaşında...
“Hakkınızda, 1976’da konulmuş bir mahkeme kararı var; Ankara’ya gidip,
sildirmeniz lazım” dediler. Sevgili arkadaşım avukat Şevket Çizmeli sayesinde
halledildi de Türkiye’ye girip, çıkabildik.
TekSatır:
Eşinizin sizin üzerinizdeki olumlu etkisini hissetmemek imkansız. Sizin
dünyanızdaki kadınlar hep bilinçli ve güçlü kadınlar olmuş; annenizden
başlayarak. Atatürk devrimlerini benimseyen bir ailede yetişmişsiniz.
Hangi erkekler güçlü kadınları tercih eder?
Güneş Karabuda:
Kafası biraz işleyen, o kadından kompleksi olmadan öğrenecek bir şeyleri
olanlar…
Biz İstanbul’da evlendiğimizde ben 20, Barbro’da 19 yaşındaydık. Beraber
büyüdük. Hayatımız %99 birlikte geçti. Her şeyi konuşabileceğim tek insandır.
TekSatır:
Gezip, gördüğünüz ülkeler arasında Kuzey Kore de var. Nükleer denemeleriyle
gündemden düşmeyen bir ülke... Üstelik 1950’lerde biz de taa oralara kadar gidip
Amerika adına savaştık... Nasıl bir yer?
Güneş Karabuda:
Kuzey Kore çok enteresandır. 2 defa gittim; nasıl izin alıp da gidebildim, ben
de bilmiyorum. Turistin t’si yok; gazetecilere de kapalı bir ülke. Nereye
geldiğimi anlayamadım; klostrofobik bir yer; insanlar belli ki korku içinde,
herkes, herkesi şüpheli gözlerle süzüyor, alçak sesle konuşuyor. Konuşulanları
dinledikleri için, dış mekânlara çıkıp, konuşuyorsunuz. Sanki bir korku
filmindeyiz.
TekSatır:
Bizde de buna “telekulak” denir…
Büyük cesaret doğrusu oraya gitmek; dönemeyebilirdiniz…
Güneş Karabuda:
Öyle tabii. Bu anlattıklarım 20 yıl öncesi ama oralarda değişen pek bir şey yok.
Kim Sun İl gitti; Kim Cong İl geldi! Sözde komünist ülke: Adam öldü, yerine oğlu
geçti! Veliaht sanki!
Yanımızda 2 sözde rehber, aslında sivil polis, dolaşıyoruz. Yürürken, karşıdan
gelen bir Koreli adamla konuşmak istedim. Ne de olsa gazeteciyiz; meraklıyız.
Yolunu kesip “merhaba” dedim ve elini sıktım. Adam da korkarak elimi sıktı ve
ufacık bir sesle “merhaba” karşılığını verdi. Yanımdaki 2 rehber aniden yanımda
bitiverdiler ve “niye durdurdunuz onu, tanıyor musunuz, nereden” diye sormazlar
mı? Az daha espri yapıp, Nişantaşı’ndan diyecektim ki aman Güneş dikkatli konuş
deyip “tanımıyorum, hatırını soracaktım” diye cevap verdim. “Olur mu, durup,
dururken hatır sorulur mu; burada öyle şeyler olmaz; devam edelim; parktaki Çin
ördeklerini kaçırıyoruz, onları görelim” demezler mi!...
Sonradan düşündüm tabii. Şayet o yolda durdurduğum adam bana “açlıktan ölüyorum,
sefalet içindeyim” deseydi bu Kuzey Kore’nin çok kötü propagandası ve belki de
ikimizin de sonu olurdu.
TekSatır:
Hala kimseyi taktıkları yok ama…
Güneş Karabuda:
Robot haline gelmişler. Nükleer denemeleri sıradan vatandaş bir alkışlamasın
bakalım, başına kim bilir neler gelir. Çin onları çok besledi ve bugün desteğini
kesse, Kuzey Kore batar.
Kuzey ile Güney Kore’yi ayıran sınır çok enteresan geldi bana. Amerika’ya
yaranmak için, bizim de binlerce askerimizin öldüğü meşhur Kore Savaşı’ndan
sonra aralarında bir sınır anlaşması yapmamışlar. Bir akşam yemeğinde, o 2
rehber adamdan biri bana açıkça “Sen Türkiye’den geliyorsun. Üstelik siz de Asya
ülkesi sayılırsınız. Bize karşı savaştınız. Biz size ne yaptık ki geldiniz?
Buralarda ne işiniz vardı?” demişti.
Verecek cevap bulamamıştım.
Kuzey ve Güney arasına bir çizgi çizmişler. Ben Kuzey’deyim; karşısı Güney Kore.
Oraya gidip o sınırı çekelim dedik. 1 adımda karşıya geçiliyor, düşünün. Adam
bana “Sakın ha, vururlar” dedi. Ama hangi tarafın vuracağı bir türlü
anlaşılamadı.
TekSatır:
Kim vurduya gitmek bu olsa gerek...
Güneş Karabuda:
Karşıda da bir sürü silahlı Amerikan askeri görüyorsunuz. Şimdilerde bile Güney
Kore’deki Amerikan üssünde 30.000 asker olduğu söyleniyor.
Neyse, karşı tarafa geçip, çekim yapmak istiyorum; 1 adım atsam Güney’deyim.
Hayır efendim, yasak!
Pyongyang’dan kalkıp önce Pekin’e gidiyorsunuz; oradan Tokyo’ya ve Tokyo’dan
Seul’a varıyorsunuz... Şu eziyete bakın!
Güney’e gittik; sınırdayız. Bu kez de bir Amerikalı asker yanıma yaklaştı,
“Senin burada ne işin var, 3 gün önce karşı taraftaydın” dedi. “Ben gazeteciyim,
film çekiyorum” diye başladım hikâyeyi bir de ona anlatmaya...
Herkes şüphe içinde…
Atom bombasını yaşamış ve Kuzey Kore ile sınırı olan Japonya özellikle nükleer
denemelerden çok tedirgin. Yeni bir bombadan korkuyorlar. Hiroşima’da işlenen
insanlık suçunu gören bir gazeteci olarak söylüyorum...
Dünya barışı galiba hala çok uzaklarımızda...
Aklıma gelen şu sözle bu güzel sohbetimizi noktalayalım: Ne Mutlu Türküm Diyene…
TEKSATIR adına çok teşekkürler Sayın Güneş Karabuda.
|