Güneş KARABUDA



Güneş Karabuda 1933'te İzmit'te doğdu. Galatasaray Lisesi'ni bitirdi. Paris'te hukuk okudu. Aynı şehirde gazeteci ve foto muhabiri olarak çalıştı. Askerlik görevini, 1958-1960 yıllarında Ankara'da Genel Kurmay Başkanlığı'nda yaptı. 1961'de televizyona geçti. Başta İsveç Televizyonu (SVT) olmak üzere, Avrupa ve Amerika'daki değişik televizyon kanallarında, dünyanın dört köşesindeki ülkelerle ilgili sosyal, kültürel ve politik içerikli belgeseller hazırladı. 1970-72 yıllarında Şili'de, Allende iktidarı sırasında İsveç Televizyonu'nun Latin Amerika temsilciliğinde bulundu. Uzun yıllar Orta Doğu ve Uzak Doğu ülkelerinde çalıştı ve bu arada Vietnam Savaşı'nı görüntüledi. 70'li yıllarda Afrika'da Zimbabwe (Rodezya), Mozambik, Gine-Bissau ve Botswana'nın bağımsızlıklarına kavuşmasına kamerası ile tanık oldu. İsveçli yazar ve yönetmen Barbro Karabuda ile evli olup, üç çocuk babasıdır. 40 yılı aşkın süredir İsveç'te yaşamaktadır.

1933’de İzmit’de doğdu. Galatasaray Lisesi’ni bitirdikten sonra Paris’te hukuk öğrenimini yarıda bırakıp bir süre gazetecilik ve foto muhabirliği yapan Karabuda, 1960’ta eşi yazar ve yönetmen Barbro ile televizyon filmleri yapmaya başladı. Başta İsveç Televizyonu (SVT) olmak üzere değişik Avrupa ve Amerika televizyonlarına, dünyanın dört köşesinden yüze yakın sosyal, kültürel ve siyasal konulu belgesel hazırladı. Uzun yıllar Ortadoğu ve Uzakdoğu ülkelerinde çalıştı. Afrika’da ve Latin Amerika’da çekimler yaptı. Şili’de Allende iktidarı sırasında İsveç Televizyonu’nun Latin Amerika temsilciliğinde bulundu. Gine-Bissau, Mozambik, Zimbabwe’nin (Rodezya) bağımsızlıklarına kavuşmalarına kamerası ile tanık oldu. Aralarında Nuhun Gemisi (1961), Ateşte Yürüyenler (1966), Mayıs 68 Paris (1968), Vietnam Cehennemi (1969), Pablo Neruda (1971), Boğaziçine Sığınanlar (1990), Turkuaz (1990) gibi yapıtların da bulunduğu birçok belgesele imza attı. Başta eşi Barbro (Menekşe Koyu) olmak üzere Tunç Okan (Otobüs) Ömer Kavur (Yusuf ile Kenan) ve Türkân Şoray’ın (Yılanı Öldürseler) uzun metrajlı filmleriyle TRT için çekilen bazı oyunlarda (Kaldırım Serçesi, Keşanlı Ali Destanı) görüntü yönetmeni olarak görev yapan Karabuda’nın Jacques Preevert’in şiirlerini görüntülediği Paris(1961) adlı fotoğraf kitabının yanısıra Mekke’ye Yolculuk (1966), Türkiye (1967) ve Gine-Bissau (1976) adlı kitapları bulunmaktadır.

YÖNETMEN FİLMOGRAFİSİ
Bebek - 1973

YÖNETMENLİĞİNİ YAPTIĞI BELGESEL FİLMLER
Dünya Mirası - 1999
Darphaneden İstanbul Müzesine - 1996
Tangonun Öyküsü - 1994

Turkuaz - 1990
Türk Yazarlar Birliği, Yılın TV Belgesel Programı Ödülü. 1990

Boğaziçi'ne Sığınanlar - 1990

Pablo Neruda - 1971
Vietnam Cehennemi - 1969
Mayıs 68 Paris - 1968
Ateşte Yürüyenler - 1966

Anadolu Uygarlıkları - 1960'lar
Tarihte İstanbul - 1960'lar
Nuhun Gemisi - 1961 / Güneş KARABUDA, Barbro KARABUDA

GÖRÜNTÜ YÖNETMENİ FİLMOGRAFİSİ
Menekşe Koyu - 1991
Kaldırım Serçesi - 1989 (TV Dizisi)
Keşanlı Ali Destanı - 1988 (TV Dizisi)
Yılanı Öldürseler - 1981
Yusuf İle Kenan - 1979
Otobüs - 1974

YAYINLANMIŞ KİTAPLARI
İndim Zaman Bahçesine / Yapı Kredi Bankası Yayınları
Latin Amerika'dan Uzakdoğu'ya dünyanın dört bir yanını arşınlamış, toplumsal-siyasal pek çok olaya tanıklık etmiş deneyimli gazeteci ve fotoğrafçı Güneş Karabuda, bu kez belleğinin objektifini kendi geçmişine yöneltiyor: Mektebi Sultani'den İsveç'e uzanan renkli bir yaşamdan kesitler... ... Az kalsın unutuyordum, başka bir zenginliğim daha var tabii: Harcanmayan, yitirilmeyen ve kimsenin benden alamayacağı 'anılarım'... Moliere'in cimrisi gibi, bu anıları dolap sürmelerinde saklayacağıma, sizlerle paylaşmak istedim!..."

Uzakların Ötesinde / İletişim Yayınevi / Tanıklıklar Dizisi
Afrika'nın Kalahari Çölü'nden Amazon ormanlarına, Karakurum Dağları'ndan Papua Yeni Gine'ye... Muhteşem doğayı yaşamak, gizemli ormanlarda dolaşmak, yüksek zirvelere tırmanmak, Guetamala'dan Malezya'ya uzanan yeryüzü insanlarını tanımak... Henüz hafızalardan silinmeyen önemli olaylara; Allende'nin Şili'sine, Kastro'nun Küba'sına, '68'in Paris'ine Güneş Karabuda ile birlikte tanık olmak... İletişim Yayınları yeni dizisinde sizi çağımıza tanıklık etmiş kişilerle tanıştırıyor.

Güneş'i kırk yıldır tanırım. Onu önce fotoğrafçı olarak tanıdım, sonra da kameraman... Bu kırk yılda Güneş şaşırtıcı bir hızla dünyayı dolaştı, filmler yaptı. Endonezya'da bir milyon kişi öldürülürken Güneş oradaydı. Şili'de Allende öldürülürken o oradaydı. Dofar gerillaları Arabistan'da çarpışırken Güneş gene oradaydı. Güneş'in maceraları saymakla bitmez. Güneş kırk yıldır dünyanın her yerindeydi. Yaşar Kemal



Bu dünyaya sığamayan bir adam

Güneş Karabuda, daktiloyla bir yaşında tanıştı. Karabuda, 1973 yılında, yönetmen Tunç Okan'la İsveç'te 'Otobüs' filminin çekiminde.

Foto muhabiri, gazeteci, belgeselci bir insan Güneş Karabuda. Afganistan'dan Arjantin'e, Kore'den Afrika'ya kadar ayak basmadık yer, filme almadığı olay bırakmamış. Dünyayı ha bire dolaşmış ve tam 90 belgesele imza atmış. Yenileri sırada...

Allende iktidardayken Şili'dedir. Arabistan Yarımadası'nda burun halkasını ve kara çarşafını atıp krala karşı ayaklanan kadın gerillalarla Dhofar'dadır. 68 ayaklanmasında Paris'te, 1 milyon kişi öldürülürken Endenozya'dadır. Cannes plajlarında soyunup dökünen 'starlet'lerin yarı çıplak fotoğraflarını da çekmiştir, Bolivya'da 'günah çıkarmak için kiliseye giden ordu'nun da... Onda, 'Afrika'da mutluluğun resmi' de vardır, daha ikiz kuleler kurulmadan ve de elbette yıkılmadan önceki New York'un da... Bir alır sizi Hindistan'da Tac Mahal'e götürür, oradan Peru'da İnkaların 'Saklı Şehir'ine... Küba'da Castro'nun yanında, Şili'de Allende 1 milyon kişiye seslenirken kürsüde, Nobel ödülü aldığında Neruda'nın yanındadır.

Türkiye'yi de ihmal etmez elbette. Çetin Altan ve Fikret Otyam'la birlikte Afganistan yollarına düşmek için İstanbul'dadır, 27 Mayıs ihtilali olduğunda Cemal Gürsel'le Alpaslan Türkeş, 'Sabık Başbakan' Menderes'in odasında otururken objektifiyle karşılarındadır. Bir Tuncel Kurtiz'e dönüp çekmiştir fotoğrafını, bir Türkan Şoray'a, bir Zülfü Livaneli'ye, bir İlhan Selçuk'a, bir Kemal Tahir'e...

Daha nicelerine...
Güneş Karabuda'nın, dünyanın dört bir yanına yolculuğu İzmit'teki Memleket Hastanesi'nden başlıyor.
"Babam oranın başhekimiydi. Bir yokuşun başındaydı hastane. Biraz kar yağdı mı faytonlar kapaklanır, kimse çıkamazdı. Çıkılmayan bir yere yapmışlardı hastaneyi. Hatta bir gece yandı hastane. Babam dışarı fırladı 'Oh be sonunda yanıyor dinine yandığımın hastanesi' dedi. Elbet arkasından koştu söndürdü."

Dokuz yaşına yatılı olarak Galatasaray Lisesi'ne 'postalanır' Güneş. Önce Ortaköy'de okur. Ardından İstiklal Caddesi'ndeki ana binada. "12 yaşında Beyoğlu'na çıktığımızda çarpıldık tabi. Her taraf meyhane, eğlence merkezi. O biçim. Fakat öyle bir alıştık ki, bir daha hiç kopamadık Beyoğlu'ndan."

'Öyle bir anlatmışım ki...'
Aslında Güneş'in dünyanın dört bir yanına yaptığı yolculuğun başlangıç noktasıdır Beyoğlu. "Artık buraları dar gelmeye başladı. Daha liseyi bitirmeden çektim gittim Fransa'ya.

İki yıl olmamıştı ki, İsveçli bir kızla tanıştım. Yeşil gözlü. Orada film koptu. Tanışış o tanışış. 50 yıl oldu hâlâ birlikteyiz Barbro ile. Onunla beraber döndük Türkiye'ye. 1954'tü.

Ben öyle bir anlatmışım ki Türkiye'yi. Türkiye gibi modern bir yer yok. Herkes şık, kadınlar Dior kıyafetle falan dolaşıyor diye... Gençlik işte ben 21'indeyim, o 19'unda. Türkiye'ye bir geldik, kadınlar çarşafla dolaşıyor, hamallar 'Destuuur' diye üstümüze çıkıyor. Ben de şaşırdım, ulan nereye geldik, diye. Ama baktım kız hiç ağzını açmadı, yalnızca 'İlginç bir yer' dedi. Ben de 'Tamam' dedim, 'Doğru yere doğru kızı getirmişiz'."

1954'te Beyoğlu Evlendirme Dairesi'nde bu yıl 50. yılını kutlayacakları evliliklerine ilk adımı atarlar. Barbro gazetecidir. Güneş de önce foto muhabirliğini ve gazeteciliği seçer meslek olarak, sonra belgeselciliği.
Kemal Öner'in anlatımıyla 'belgeselciliğin okulu' olur Güneş Karabuda.

Darbenin tam içinde
27 Mayıs darbesi sırasında Genelkurmay İstihbarat Dairesi'nde görevli yedek subaydır.
"Dil biliyorum diye aldılar beni. Darbeyi tam içinden yaşadık. İçinden diyorum ama hiçbir şey çaktırmadılar. Sözüm ona istihbarat dairesindeyiz. Hazırlıkları kimse fark etmedi. Pat diye oldu darbe. 'Vay' dedim. Askerliğimin sonuna gelmiştim. Bizim tezkere bilinmeyen bir tarihe ertelendi. Bir gün şube başkanı Kadri albay bana 'Al kameranı Başbakanlığa koş, Cemal Paşa'yla, albay Türkeş bir aradalar' dedi. İkisini, birkaç gündür artık 'Sabık Başbakan' diye çağrılan Menderes'in odasında buldum. Odada ve koridorda resimlerini çektim. Bunlar, halkın Cemal Gürsel ile Alparslan Türkeş'i bir arada gördüğü ilk fotoğraf oldu."

Askerlikten sonra eşi Barbro ile birlikte çalışmaya başlar. Artık merkezleri Stockholm'dür. Ama sık sık Türkiye'ye de gidip gelirler.

"Yönetimi eleştiren yazılar yazıyorduk. Polis peşimize takıldı ve en aşağı 30 sene peşimizi bırakmadı. Her girişte ve çıkışta problem çıkardılar. İçeri attılar. Uzun süre kalmadık ama her seferinde başımıza geliyordu. Daha çok da Barbro ile uğraştılar. Halbuki kadın koskocaman bir kitap yazmış 'Türkiye İkinci Vatanım' diye. Bu memleketi anlatan çok hoş bir kitap.

İllallah dedirttiler. Ama biliyordum ki bu ülkede başka insanlar da var. Yönetim başka, yürekli aydınlar başka. Bu yüzden hiç kopmadım Türkiye'den. Ne kadar çok dışarıda kaldıysam o kadar bağlandım. Yedi ayım seyahatle geçiyor. Sonra Türkiye'ye geliyorum. Türkiye'de ne olup bittiğini izliyorum. Beyoğlu'nda geçmiş gençliğim. Ne aldıysam, iyi tarafımı da, kötü tarafımı da Galatasaray'a borçluyum. Benim dünyaya açılmamda Beyoğlu'nun, Galatasaray Lisesi'nin etkisi çok oldu."

Artık dünyaya açılma zamanı gelmiştir. İlk üç belgeselini eşi Barbro ile birlikte Anadolu'da çeker; Nuh'un Gemisi, Anadolu Uygarlıkları ve Tarihte İstanbul... Sonra yolculuklar başlar; bir Beyrut'tadır, bir Kâbil'de.
Afganistan'a Çetin Altan ve Fikret Otyam'la birlikte gider.

"Volkswagen bir minibüsümüz vardı. İsveç'-ten Türkiye'ye geldik, arkadaşları da alıp kara, yoluyla İran üzerinden Afganistan'a gittik.

İran'da şah dönemi. Şah'ın gizli polisi Savak takıldı peşimize. Zar zor Afaganistan'a girdik. Orada da krallık dönemi. Çok maceralı bir yolculuktu. Kavurucu sıcakta yol alıyoruz. Herat'la Kandahar arasında içme suyumuz bitiyor. Daha saatlerce gidecek yolumuz var. Bir şişeden az kalmış suyu birer yudumdan fazla içmekten utanarak birbirimize ikram ediyoruz. İçimizde hiç su içmeyen, kendi payını da bize bırakan Çetin Altan'dı."

Kastro'dan zor soru
Afganistan'dan sonra Filipinler'e ardından Hong Kong'a gider. Suudi Arabistan'da, Malezya'da, Tayland'da belgeseller çeker. 68 olayları sırasında Paris'tedir ve kamerası yine sırtındadır. Kalküta'da Bir İsveçli, Vietnam Cehennemi, Sri Lanka'da Ateşte Yürüyenler takılır kamerasına. Küba'da Kastro, ona, Türkiye'yi kast ederek, 'Amerika'ya bu kadar körü körüne bağlı olmanız şart mı?' diye sorar.

Allende iktidarı sırasında iki yıl Şili'de yaşar İsveç televizyonunun Latin Amerika Temsilcisi olarak. Seçimle gelen ilk sosyalist iktidarın heyecanına tanık olur. Allende'nin 1 milyon kişiye yaptığı o müthiş konuşmayı dinler. Artık portre belgeselciliğine başlamıştır. Salvador Allende, Pablo Neruda, Yaşar Kemal, Cengiz Aytmatov'a çevirmiştir kamerasını. Bu arada eşinin çektiği uzun metrajlı filmlerin görüntü yönetmeni de Güneş Karabuda'dır.

"Güneş 50 yıldır dünyanın her yerindeydi" diyor Yaşar Kemal, "Güneş, bu dünyanın her zaman öbür ucundaki adam, savaşların, soykırımların, zulümlerin, işkencelerin ülkelerinde daha olaylar bitmeden yerden biter gibi bitiyordu. Elinde şimşek gibi kamerası, kalemiyle ve sevgili eşiyle. Onu Amazon Ormanları'na giderken ben uğurladım Arlanda Havaalanı'ndan. Dönerken de ben karşıladım.

Oradan bana Amazon Ormanları'nın kırımının, insanlık dışı maceralarıyla ağaçların tepelerinde biten, oralarda açan görkemli çiçeklerin maceralarını da getirmişti. Güneş ve arkadaşları ormanların üstünde helikopterle gezerken, bakıyor ki, 40-50 metrelik ağaçların tepelerinde açmış çiçekler. Ormanların üstleri ulu bir çiçek ovası gibi. İşte Güneş'in bana getirdiği çiçek de bu ağaçların tepelerinde biten çiçeklerdi. Aman, bu ağaçları çiçek veren ağaçlar sanmayalım, tepelerde biten çiçekler ağaçların çiçekleri değil, ağaçların tepelerinde başka tohumlardan çıkan çiçekler."

En son görüldüğü yer İstanbul
Bir yandan birçok Türk filminde görüntü yönetmenliği yapar Güneş Karabuda, diğer yandan da kamerası sırtında dünyayı dolaşır. Bir Kuzey Kore'dedir, bir Şili'de, bir Uruguay'da, bir Paraguay'da, bir Afrika'da. 1990'da Turkuaz belgeseli için Türkiye'den yola çıkıp İran, Afganistan, Hindistan, Çin ve Moğolistan'a kadar bütün İpekyolu'nu kat eder. Sonra 'Tango'nun Öyküsü'nün peşinden Arjantin'dedir, Dünya Mirası belgeseli için Hindistan'da, Sri Lanka'da, Kamboçya'da, Vietnam'da, Japonya'da, Zimbabve'de Mali'de, Patagonya'da, Meksika'da, Küba'da. En son İstanbul'da görüldü Güneş Karabuda. 50 yıllık gazetecilik, foto muhabirliği ve belgeselcilik birikiminin ürünlerini 210 fotoğraf ve öyküleriyle Yapı Kredi Kültür'de sergiledi. Sergi bu ay bittikten sonra da en son İsveç'e doğru uçarken görmüşler. Yaşar Kemal, Güneş Karabuda için "Bir ömre 90 tane, dünyanın türlü olaylarından, maceralarından derlenmiş belgesel film nasıl sığarsa!" diyor. Doğru ama, galiba aslında bu dünyaya sığmayan Güneş Karabuda!

Kaynak
26/04/2004
Celal BAŞLANGIÇ
www.radikal.com.tr/



GÜNEŞ’İN DÜNYASI
BİR TÜRLÜ BASTIRAMADIĞI MERAK DUYGUSUNUN PEŞİNDE KITALAR ARŞINLAYAN GÜNEŞ KARABUDA’NIN FOTOĞRAFLARI 19 MART – 10 NİSAN TARİHLERİNDE YAPI KREDİ KÜLTÜR MERKEZİ’NDE SERGİLENDİ.
AHU ERKIVANÇ YILDIZ

Sermet Çifter Salonu’nun kapısından girdiğinizde önce dünya haritası çarpıyor gözünüze. "Gittiğim yerleri kırmızı raptiyelerle işaretleyince domates tarlasına döndü" diyor Güneş Karabuda. Doğru söylüyor... Hani abartmayı seven biri olsanız, görmediği yer kalmamış diyeceksiniz. Neyse ki ona da cevabı hazır: "Kolay mı? Bir ömür yetmez." İnsan yaptığı işlerde bu denli ustayken hem alçak gönüllü, hem sıradan, hem sıra dışı olmayı nasıl becerir? 1933 yılında İzmit’te doğan, Galatasaray Lisesi’ni bitirip hukuk okumak için Paris’in yolunu tutan, fotoğrafçılığa merak salınca öğrenimini yarıda bırakan, sonunda gönlünü kaptırdığı "yeşil gözlü İsveçli kız"la birlikte o kıta senin bu kıta benim arşınlayan; fotoğraf çeken, belgeseller hazırlayan, kitaplar yazan, akla hayale gelmez maceralar yaşayan Güneş Karabuda beceriyor işte... Gine-Bissau, Mozambik, Zimbabwe’nin bağımsızlığına kavuşmasına; Şili’de Allende iktidarına tanıklık etti. Nice portre, nice olay, nice dram takıldı objektifine: Salvador Allende, Küba lideri Castro, Yaşar Kemal, Pablo Neruda, Arjantin ve tango, Endonezya katliamı, Vietnam, Cengiz Aytmatov, Kuzey Kore, Kara Kurum Dağları, Türkan Şoray... Turkuaz, Vietnam Cehennemi, Boğaziçine Sığınanlar belgesellerinden yalnızca birkaçı...

Anlayacağınız hepsini anlatmaya da bizim sayfalarımız yetmez...

TURKISHTiME: Yolculuk etmek ne anlama geliyor sizin için? Keşfetmek, gitmek...?

GÜNEŞ KARABUDA: Benim için yaşamakla eşanlamlı. Yolculuk etmezsem afakanlar basar. Öyle alışıyorsunuz ki, bir yerde biraz fazla kaldınız mı hemen elleriniz, ayaklarınız karıncalanmaya başlıyor. Bütün hayatınız öyle geçmiş; elli sene durmadan dolaştık.

Ne zaman başladınız yolculuk etmeye?

Esasen 1955’te başladım. O gün bugündür devam; önce fotoğraf, sonra belgesel... Çünkü eşim Barbro Karabuda da yazar yönetmen; o yazıyordu, ben kitaplarını görüntülüyordum. Sonra ben yazmaya başladım; birçok filmi birlikte yaptık. Herhalde 100’e yakın belgesel olmuştur.

Eşinizin çok önemli bir yeri var hayatınızda.

Her şeyi ona borçluyum. Belgesel çekmeye onun sayesinde başladım. "Sen fotoğraf çekiyorsun, ama gel birlikte film çekelim" dedi. Televizyon yayıncılığı yeni başlamış daha. 1961’de ilk filmimizi çektik.

Neydi o film?

İlk defa Türkiye’ye geldik. 1958 – 1960 arasında Ankara’da askerliğimi bitirmiştim. Nuh’un gemisinin izi bulundu söylentisine istinaden 1961’de Doğu Beyazıt’a gittik. Arada böyle söylentiler çıkardı. Bir haritacı yüzbaşı uçuş yaparken, Ağrı Dağı’nda bir iz görmüş. Hakikaten dini kitaplardaki ölçüler uyuyor. 100 metre boyunda, 50 metre genişliğinde. Nuh Peygamber ne kadar hayvanat varsa çifter çifter doldurmuş içine. Onun hikayesi. Hiçbir ilmi iddiamız yok tabii. Gittik bulduk, çektik. Oraya gitmek, insanları görmek zaten yetti belgesele. Nuh’un gemisini bulacağımızı hiç zannetmiyordum. İsveç Televizyonu, yani devlet televizyonu için çektik. Sadece o vardı o zamanlar; Türkiye’de ise televizyonun T’si yoktu daha.

Sizin için büyük bir avantaj olmuş İsveç Televizyonu’nda çalışmak.

Tabii. Başında fotoğrafı biliyorduk, ama filmcilik yoktu. Her film çekişimizde, dönüşümüzde, oturup onun montajını yapıyorduk. İsveç Televizyonu’nda çok enteresan, emektar bir montajcı vardı. Ondan çok şey öğrendim. Adam bizim yanlışlarımızı buluyordu. Bunlara dikkat etmen lazım diye oradan girdi, buradan çıktı adam. Bizim için bir okul oldu. Böyle böyle öğrendik. 89. filme gelince mükemmel oldu her şey.

Fotoğraf çekmeye nasıl başladınız?

Fransa’da. Buradan niye gittim? Merak... Dünya nasıl bir dünya? Galatasaray’da okudum. Sonra pırr... İnsanlar nasıl yaşıyorlar, bize benziyorlar mı, birbirlerine benziyorlar mı, gelenekleri nedir? Müthiş bir merak, ülkelerden ziyade insanlara karşı hem de. Hep insanlar ilgilendirdi beni, hala da öyle. Ondan sonra bütün dünyayı dolaştım.

Muhtemelen meraklı bir çocuktunuz.

Merakımdan çok şey gelmiştir başıma. İzmit’te doğdum, babam memleket hastanesinin doktoruydu. Devamlı hastaneye giderdim, gelenlere gidenlere bakardım. Bir gün dolaşırken yine kafamı bir yerlere sokmuşum, kolum kesildi. Pis bir yer. Babam tetanos iğnesi yapmak lazım dedi. Tetanos iğnesi de kocaman ve göbeğe yapılıyor. Bir kaçtım oradan, babam arkamdan fırladı. Elinde de iğne. Ben önde, o arkada koşuyoruz, herkes bize bakıyor. Zor kaçtım. Sonunda yakalandım ama. İğneyi de yedim.

Fotoğrafı ya da film çekmeyi birer araç olarak kullanmışsınız galiba.

Fotoğraf makinesi olmazsa gördüğünle kalırsın. O anı durdurmalısın. Belgelemelisin. Bütün hikaye belgelemek. Başka bir iddiam da yok zaten. Güzel fotoğrafların peşinde değilim. Serginin katalogunda şöyle tanımladım fotoğrafçıyı: "Fotoğrafçı vardır, herkesin gördüğünü çeker; fotoğrafçı vardır, kendi gördüğünü çeker. Kimisi çektiğine kendinden bir şeyler katar, kimisi de fazla bulduğunu atar."

Film mi, fotoğraf mı? Hangisinde daha çok kendinizi buluyorsunuz?

İkisini de ayıramam, ama ikisini bir arada yapamam. Film çekerken, fotoğraf da çekeyim dedim; berbat oldu. Biri zamanı durduruyor, diğeri zamanı sürdürüyor. İkisini birden yapmaya kalkarsanız kafanız allak bullak oluyor.

Neden hep üçüncü dünya ülkeleri, hep insanlık dramlarına yöneliyor kameranız?

Neyi çekeyim? Zenginler kulübünde nasıl briç oynuyorlar, onu mu çekeyim. Çekemem, beni ilgilendirmez. Çünkü dünyada ne denli büyük eşitsizlikler, adaletsizlikler var. Onları görmek istedim. Genç yaşta buradan ayrılıp, İsveç’e gittim. Türkiye’yle İsveç arasında korkunç fark vardı o zamanlar. İki tane apayrı ülke. 40-50 sene önceden bahsediyorum. Burada hakkınız varsa hakkınızı almak çoğu zaman zordur. Ama İsveç’te hakkınızı verirler. Adalet; ben onu aradım. Neden böyle olmuş? Neden Hindistan’da insanlar sokaklarda yatıyor? Kalküta’da otelde kalıyorum, akşam üzeri dolaşayım diye dışarı çıktım, bütün sokak yatakhaneye dönmüş. İnsanların üzerinden atlayarak geçtim. Hintlilerin çoğu aydın insanlardır. Bir adam sokak lambasının altına yatmış, sanki yatak odası; kitap okuyor. Ne okuduğunu sordum. Nobel ödülü alan Hintli şair Rabindranath Tagore’un kitabı...

Cevap bulabildiniz mi sorularınıza?

Dünyadaki eşitsizlik niye var bilemiyorum. Her yerde var. Devam da ediyor. 50 senede fazla bir şey de değişmedi. Ama bizim ülkemiz çok değişti. İyiye doğru hem de. Ama dünyada bu denli ilerleme yapan ülkeler yok; Hindistan aynı, Arap ülkeleri aynı. Zamanın hiçbir etkisi olmamış.

Nasıl bir Türkiye görüyorsunuz şimdi?

Her zaman özlemini çekiyorum ülkemin. 50 sene yurtdışında yaşamış olsam da, kimliğim burada. Burada doğmuşum, gençliğim geçmiş. Galatasaray’a gitmişim, bir formasyonum olmuş. İsveç’te oturuyorum; dilini, adetlerini bilirim ama ben İsveçli değilim. Ben İsveç’te oturan bir Türküm. Geldiğin yeri unutmamalısın. Bir yere bağlı olmak çok önemli. Kitapları bir Türk olarak, Türkler okuyacak diye yazıyorum. Hiçbir zaman İsveççe’ye çevrilir diye düşünmedim. Çevirseniz, İsveç’te kimse anlamaz zaten.

Farklı coğrafyaları da, beslendiğiniz kültürün bakış açısından değerlendiriyorsunuz zaten. Öyle değil mi?

Mesela Peru’da Machu Picchu diye bir yer; 3000 metre yukarıda İnka'ların saklı şehri. İşgalci İspanyollar 1500’ün başında gelmiş, her tarafı aramış, perişan etmişler uygarlığı. Ama o şehri bulamamışlar. Dağların tepesinde, bir kartal yuvası gibi. Müthiş bir şehircilik anlayışıyla kurulmuş. Karşıda koca koca dağlar var. Dağların tepelerini bulutlar kesmiş; onu görmek insanı sarhoş ediyor. Ama her milletten insan orayı başka türlü görüyor. Japon hemen fotoğrafının çekilmesini istiyor; önemli olan orada olduğunu göstermek. Avrupalı arkeolojik yönüne dikkat ediyor. Bizim Türkler de, en azından büyük kısmı, "Manzara nefis; ne güzel rakı sofrası kurulur, şurada iki tek atılır" der muhtemelen.

Siz ne düşündünüz?

Rakı sofrası olsa, ben de otururdum doğrusu...

Türk olduğunuzu öğrenince nasıl tepkiler veriyor insanlar?

Kimisi çok enteresan buluyor. Fransızlar çok enteresan bulur mesela. Bazıları tanımaz bile; bazıları sorar. Latin Amerika’da ilginç bulurlar. Çünkü orada "Turco" dedikleri, Osmanlı zamanında göçmen olarak oraya gelmiş Lübnanlı, Bosnalı insanlar var. Arjantin eski cumhurbaşkanı Carlos Menem’i Turco diye çağırırlardı. Bana da "Sen ne biçim Türksün" derlerdi. Ben de Türküm, ama İstanbullu Türküm derdim. "O zaman değişir" derlerdi.

Fotoğrafçılığın, belgeselciliğin yanına bir de kitaplarınızı eklediniz.

Yazı yazmaya çok geç, ta 12 sene önce başladım. Bana ne diye böyle uzun bekledin diye sordular. Her şeyin bir zamanı var dedim, belli bir olgunluk noktasına ulaştığınızda bir şey diyor ki içinizden ne bekliyorsun, neden yazmıyorsun. Öyle bir durum. Kısa, öz yazarım. Uzun uzun, insanları bayıltan, tekrarlanan şeylerden hoşlanmıyorum. Bu benim belgeselciliğimden geliyor. Her şeyin bir ölçüsü olmalı. Belgeselde bir kişiyi ya da olayı iki saniye göstereceksiniz. Üç saniye gösterdiniz mi, kötü olur.

Yine de yazdıklarınızı okuyunca, onca ayrıntıyı yıllar boyu nasıl hafızanızda tuttuğunuza şaşıyor insan.

Hafızam eskiden kuvvetliydi de, şimdi teklemeler oluyor. Şunun ismi neydi derken, ben hanıma soruyorum, hanım bana soruyor. Ama hayatımda hiç not tutmadım, yazarken de hiçbir nota bakmadım. Kimilerinin elinde dokümanlar olur, benim hiç olmadı.

Belleğinize görüntü olarak mı kaydedersiniz?

Evet. Bir görüntü girerse zihnime, unutmam imkansız. İsmi unutabilirim ama görüntüyü asla. Neyin nerede çekildiğini, hangi ülke olduğunu, hangi ülkenin nesi olduğunu hemen tanırım. O yüzden şimdilik idare ediyoruz.

Aynı hızda yolculuk etmeyi sürdürüyor musunuz?

Ediyorum ama aynı hızda değil. Eskiden çılgınlar gibi dolaşırdık, şimdi normal insanlar gibi dolaşıyoruz.


Kaynak
Ahu ERKIVANÇ YILDIZ
turkishtime.org





Söyleşi Arşivi
Güneş Karabuda 09.06.2009

Dünyada niye eşitsizlik var, bilemiyorum ama ben hep “adaleti” aradım...

Nilgün Güresin’in TEKSATIR konuğu bu kez, bir koluna yaşamı, diğer koluna gazeteci eşi Barbro’yu takmış bir gezgin yazar, belgesel film yönetmeni, fotoğrafçı, gazeteci: Sayın Güneş Karabuda. O ülke senin, bu ülke benim 50 yıldır dolaşıyor...

“Güneşin Dünyası”nda insanlar, ülkeler ve olaylar daima var. O, bir “Göz Tanığı, Kulak Misafiri”. İnsanların nelere gülüp, nelere ağladığını bilmek ve yapıtlarında onu yansıtmak ister.

Örneğin Kuzey Kore’de düşünmek, konuşmak, yazmak, hatta dilencilik bile yasaktır!
Küba yoksuldur ama oradaki salsalı bir yoksulluktur; insanlar açlıktan ölmediği gibi ülkede müthiş bir sağlık sistemi kurulmuştur. Küba’da zengin insan bulamazsınız ama fakirlikte de eşitlik vardır. 50 yıldır dayanan, müzikleri kadar su katılmamış bir devrimin ve mutlu insanların ülkesidir Küba.

Buenos Aires’te, cunta dönemlerinin işkence merkezi olarak ünlenen askeri mekanik okulun önünden geçmeye kalkmaz Arjantinli. Karşı kaldırıma geçip, yürür. Arjantin’de tangolar hiç mi hiç susmaz; halkın yaralarına merhemdir tangolar. Bazen bizim tangolarımızı bile çağırtır; hatırlayın Şecaattin Tanyerli’nin sesinden o dokunaklı “Mazi Kalbimde Bir Yaradır”ı... Tercümesine buyurun: El passada es un heridan en mi corazon!

Efkârın dansa vurmuş şeklidir tango; dili olamaz…

İzmirli bir ailenin oğlu olan Güneş Karabuda’ya Türkiye dar gelince, kendini uzaklara atar. Paris O’nu sarhoş etse de, O İstanbul’dan her ayrılışında hüzünlüdür. Gördüğü her manzara O’na sevgili ülkesini hatırlatır ve manzaraya karşı bir rakı sofrası kurup, iki tek atmak ister
Güneş Karabuda...

Her milletten insan dünyayı başka görür, başka yorumlar ya...




Nilgün Güresin sordu; Sayın Güneş Karabuda yanıtladı.

TekSatır:
Siz belgesel film yönetmeni, foto muhabiri ve gazeteci kimliğinizle dünyayı keşfe çıktınız. 50 yıldır, çoğumuzdan farklı gözlerle insanları, ülkeleri inceliyorsunuz. Uzun bir süredir 2. vatanınız İsveç’te yaşıyorsunuz. “İsveç’te hakkınızı verirler” diye yazmışsınız…

Şayet bir Kuzey Avrupa ülkesinde değil de, Türkiye’de yaşamış olsaydınız hayatınızın, kariyerinizin yönü nasıl olurdu?

Güneş Karabuda:
Bu kadar rahat olmazdı. İsveç’te yaşamış olmanın büyük avantajlarını gördüm.
O yıllarda gazeteciler bile çok seyahat etmezlerdi; televizyon da yoktu. Bizim çook uzaklara gidip, getirdiğimiz röportajlara yüksek talep vardı ve hemen yayınlanırdı. Ama her yolculuk ciddi bir hazırlık isterdi; ilişki isterdi; gidilen yerlerde yardım gerektirirdi... Bunlar, Türkiye’de olsaydım sağlanamayabilirdi.

TekSatır:
Her ne kadar bunu sormak bile acı geliyorsa da, acaba bu kadar üretkenliği bir anlamda yurtdışında yaşamış olmanıza mı borçluyuz?
Yanlış hatırlamıyorsam, taa 60’lı yıllardan itibaren, kendisi de bir gazeteci olan eşinizin Türkiye’deki iktidarlara yönelik eleştirisel yazıları nedeniyle sürekli takip edildiniz...

Güneş Karabuda:
Maalesef doğru... 20 küsur sene bizimle uğraştılar. Niçin mi?
Eşim Barbro tarafsız bir gazeteci olarak o dönemin iktidarını eleştiriyordu da ondan.

TekSatır:
“Tarafsız gazetecilik” nasıl olurda, her ülkede farklı yoruma tabi olabiliyor?

Güneş Karabuda:
Elbette olamaz. Gazeteci, eleştirmeyecek de, ne yapacak?
Barbro’ya “Vay efendim, siz Türklüğe hakaret ediyorsunuz; siz Türk düşmanısınız” bile dediler. Düşünün ki eşimin, 1957’de yazdığı ilk kitabının adı “Türkiye: İkinci Vatanım” idi. Bu ülkeye hayran olan, çok seven bir insandır. Ama böyle bir saçmalıkla bizi 20 küsur sene, pasaport ve gümrük kapılarında sefil ettiler, ülkeye giriş-çıkış yaparken daima zorluk çıkardılar. Gözaltına bile alındık!
Yine de olumlu yaklaşıp, demek ki o zamanın koşulları buydu diyerek, hazmetmeye çalıştık.

TekSatır:
Bu bir “Haçlı Seferleri” psikolojisi olmasın? Türkiye büyük ve önemli bir ülke ancak bu önemi sanki kavrayamamış; ya da konuya hala şoven yaklaşıyor.
Şu “tarihimizle yüzleşme” önerilerini bir düşünün. İthal malı... Bunu başkaları söylemeden, hatta dayatmadan önce yapmalı değil miyiz?
İsveç’le hayali de olsa, bir karşılaştırma yapsak…

Güneş Karabuda:
İsveç’te böyle hisler yoktur. Öyle bir ülke düşünün ki 250 yıldır savaş yapmamış. Savaş nedir bilmez; o zorlukları da tabii ki yaşamamış.
İsveç, herkesin özgür olduğu bir toplumdur. Haklı olduğunuz bir konuda, hakkınızı size verirler.

TekSatır:
Adalet kavramı, yani hukukun üstünlüğü evrensel olmalı ve ülkelere göre değişmemeli...
Bir de coğrafya meselesi var. Komşularınızın kimler olduğu da önemli.

Güneş Karabuda:
Kuzey Kutbuna yakın bir ülke; herhalde iklim de insanları farklılaştırıyor. 6 ay süren uzun kış boyunca adeta karanlıkta yaşıyorsunuz. Soğuk değil ki mesele; öğleden sonra 3’de havanın kapkaranlık oluvermesi... Haftalarca güneş görmüyorsunuz.

TekSatır:
İnsanın direncini artıran bir iklim belki de…

Güneş Karabuda:
Çok demokrat bir ülkedir; insancıldırlar. 55 yıldır orada yaşıyorum, hiçbir kötülüklerini görmedim. Mesleğimde ilerlemiş olmamda İsveç’in yardımını yadsıyamam.

TekSatır:
Geçmiş dönemlerde politik nedenlerle aydınlar, müzisyenler, yazarlar Türkiye’den kaçarken, bugün de ekonomik nedenlerle pırıl, pırıl gençlerimizi kaybediyoruz. Ne olacak bu işin sonu?

Güneş Karabuda:
Türkiye sorunlarını çözmekte çok tembel davranıyor. 10 yıl, 20 yıl önce ele alınması gereken sosyal, eğitimsel ve ekonomik reformlar hala hayata geçirilemedi. Siyaset daima ağır ve çekingen…

TekSatır:
Evet... geçelim bir başka konuya... 60 yaşından sonra yazarlığa soyundunuz. Kulakları çınlasın Sayın Aydın Boysan gibi… (Bakınız – Sayın Aydın Boysan- TEKSATIR Söyleşisi)
Açılmanın yaşı olur mu Güneş bey?

Güneş Karabuda:
Yazmaya başladığım zaman daktilo kullanmasını bile bilmezdim...

TekSatır:
Gözlerinizle ve kameranızla yazdınız galiba...

Güneş Karabuda:
Ne yaptıysam o gözlerle oldu zaten; o gözlerin görmediği kalmadı gerçekten. Ne sefaletler, korkunç yoksulluklar, fakirlikler…
İlk gittiğim ülkelerden biri Hindistan idi. Oradaki sefaleti başka hiç bir yerde gördüğümü hatırlamıyorum.
Kalküta’ya, iyi yiyen, içen, hayattan zevk almasını bilen insanları bulacağımı umarak gitmiştim. Gidince, gördüklerim iştahımı kaçırdı, yemek yiyemez oldum. Geceleri sokaklar yatakhane haline dönüşürdü. Yatacak yerleri olmayan yüzlerce, binlerce insan geceleri sokaklarda yatıyorlardı.
Ama beni asıl şaşırtan bu değildi. Her sokak lambasının kör ışığının altında, ellerinde kitap, okuyan insanlar gördüm.

TekSatır:
İlginç bir çelişki. Yoksulluk, okuma- yazma öğrenmeye ve hatta kitap okumaya mani olmamış.

Güneş Karabuda:
Tamamen öyle.
Dayanamadım, ne okuyor diye merak edip, gittim sakallı, yaşlı bir babanın yanına. Adam kitabın kapağını gösterdi: Hindistan’ın Nobel ödüllü yazarı Rabindranath Tagore’un bir şiir kitabını okuyordu!.. O sefalet içersinde... Aynı adam sabah olunca, büyük bir olasılıkla ineklerle birlikte lağım suyunda yüzünü yıkayacak.
Müthiş bir şey!

TekSatır:
Bir yanda kast sistemi; diğer yanda şu örnek. Allah bilir Orhan Pamuk’da okunuyordur…

Güneş Karabuda:
Bizde hayatında eline kitap almamış bir sürü insan var. Fakir olunca kitap okunmaz diye bir şey yok; bu sadece bir zihniyet farkı. Gündüz çalışıyor; gece de gerekirse kandil ışığında okuyor işte Hindistanlı fakir.

TekSatır:
İslam dininin yasakladığı resim, heykel gibi bireyin iç ve dış dünyasını apaçık yansıtan disiplinler Hinduizmde tabu olmamış. Hayata dair, dünyasal değerler benimsenmiş...
İşte Kama Sutra; aslında dinsel bir epik değil de, nedir?
Siz bunu çözebildiniz mi?

Güneş Karabuda:
Hayır çözemedim. Şiir okuyan adam, niçin şaşırdığımı anlayamamıştı.
Üstelik yalnız okuduğu için değil, bir de şiir okuyor olduğu için şaşkındım.

TekSatır:
Güncel meselelerimizden kitap sansürü, film sansürü, oyun sansürü hakkında ne düşünüyorsunuz?

Güneş Karabuda:
Felaket bir şey; böyle bir şey olur mu? Uygar ülkelerde sansür diye bir şey kalmadı. Gene ben İsveç’e dönüyorum: “sansür” dediğiniz zaman, “ne kadar ayıp; o da nedir?” derler. Yapılmış bir emeğe saygısızlık olarak addedilir.

TekSatır:
Benim yurtdışında seyrettiğim ve aslında kötü filmcilik örnekleri olduğunu da düşündüğüm, ancak ülkemizde gösterime girmesi hala yasak olan, Geceyarısı Ekspresi ve Ararat… Bence o filmler buraya da gelmeli ve herkes de görmeli.
Batılılar kendi geçmişleriyle yüzleşmeyi ne kadar becerebiliyorlar?

Güneş Karabuda:
Çok daha iyi. Yıllarca kendi çiftliği gibi Vietnam’ı kullanan ve 1954’de orayı terketmek zorunda kalan Fransa bile bugün “Vietnam’da ne işimiz vardı?” diye sorgulamıyor mu? Aynı sorgulamayı Cezayir için de yapıyorlar.

TekSatır:
Bugün bazı Asya, Orta Doğu ve Afrika ülkelerinin dine bu kadar yaklaşmaları eski batı sömürgeciliğine karşı bir tepki olamaz mı?

Güneş Karabuda:
Mutlaka olabilir. Bir yabancı devlet gelmiş; sizi kıskaç altına almış. Ne yapacaksınız? Güç yok, elde silah yok. Başvuracağınız bir tek din var. Dine sığınarak kendinizi toparlamaya çalışıyorsunuz.
Sömürgelik bitmiş ama dinden medet umma hala varlık gösteriyor.
Kadınların eşyadan farksız sayıldığı ülkelerden zaten değişim beklenebilir mi?
Arabistan’dayız; eşim arabayı kullanmak istedi. “Olmaz, sen kadınsın” dediler. Hadi diyelim ki kadına izin verildi ve de kullandı. Bir kaza olduğunda kocasını da içeri atıyorlar.
Her taraftan petrol fışkırıyor. Başta bir şeyh; ekmek elden, su gölden... Değişip de ne yapacaklar?

TekSatır:
Değişim deyince benim aklıma Mayıs 1968’de Paris’te başlayan öğrenci-işçi ayaklanması gelir. Bütün dünyayı sarsmış, bize bile uzanmıştı. 20. yüzyılın herhalde en önemli ve en güçlü sosyal başkaldırı hareketi idi. ’68 olaylarını resmeden “Duvarların Dili” adlı bir de fotoğraflar diziniz var.

Güneş Karabuda:
Fransa gibi derli, toplu, şık, elegan bir ülkede yer yerinden oynamıştı. 10.000’lerce, 100.000’lerce insan sokaklara dökülmüştü.

TekSatır:
Charles De Gaulle gibi bir milli kahraman bile tepetaklak edildi.

Güneş Karabuda:
Bütün dünya bunun üzerine “ Yahu bunlar yapıyor; biz niye yapmayalım?” dedi. Böylece Türkiye’nin de ’68 kuşağı oldu. Aslında 1967’de ölen destan Che Guevera da önce Latin Amerika’yı, sonra tüm dünyayı ayağa kaldırıp, ’68 olaylarına ivme kazandıran bir başka faktördü.

TekSatır:
Yaşam öykünüzü anlatan ve Gülseren Engström’un kaleme aldığı “Geçmişle Kolkola” adlı kitapta “Doğru yerde, doğru zamanda bulunma şansını elde ettim” dediğinizi okudum. Olaylar için de öyle değil midir? Berlin Duvarı’nın 1989’daki yıkılışı da böyle bir süreçti…

Güneş Karabuda:
Toplumsal gelişimlerin de bir patlama zamanı var.
Eskiye bakmak nostalji derler. Nostaljinin de iyisi var, kötüsü var... Bir de romantikseniz, manzarasız hiç olmaz. Ben çocukluğumu, Beyoğlu’nu, Galatasaray’ı hatırlamak istiyorum ve bundan da hiç utanç duymam.
500.000 nüfuslu İstanbul’un eski halini hala özlerim.
Haylayf, Degustasyon, Fisher, Rejans... Rumu, Ermenisi, Tatarı, herkes birbirini tanır, selamlaşırdı. Büyük zenginlikti. Bir gün geldi hepsi süpürüldü. Kahvelerle dolmuş bugün Beyoğlu.
Bir Avrupalı baktığı zaman ürküyor ve ürperiyor. Güruh halinde dolaşan insanlar korkutuyor.

TekSatır:
Geçenlerde Başbakan Sayın Tayyip Erdoğan da İstanbul’un geçmişindeki bazı yüzkarası olaylara değindi ve “ülkemizdeki yabancıları kovduk” anlamında bir cümle sarfetti. Siz ne dersiniz?

Güneş Karabuda:
Sayın Başbakan söylemeden keşke başkası söyleseydi daha iyi olurdu ama yanlış diyemeyiz tabii. Buradan alın tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Rumları atın... 6–7 Eylül’ün içindeydim; Beyoğlu’nda kırılmamış vitrin kalmamıştı. Bütün kumaşlar yerlerde; üzerinden atlayarak yürümek zorundaydınız. Korkunç bir manzara idi. Bir savaş hali vardı. Bu memlekete çok bağlı olan, Türkiye’yi seven, hayatlarından mutlu olan, üreten bu insanları sen al, kapı dışarı et... Gitmek zorunda bırakıldılar.

TekSatır:
Bir dönemde Meclisimizde 2 Rum, bir de Yahudi asıllı milletvekili olduğunu biliyoruz... Bu kozmopolit yapıyı bugün Suriye’de, Lübnan’da hala bulmak mümkün iken...

Güneş Karabuda:
İsveç, Almanya ve Hollanda’nın parlamentolarında da Türkler yok mu? Onlar müsaade ediyorlar da, biz niye etmiyoruz? Daima endişeli ve tedirginiz de ondan.
Bu kadar yıldır seyahat ediyorum. Hiç bir rahatsızlık hissetmedim, zira en çok önem verdiğim husus gittiğim yerlere uyum sağlamaya, örf ve adetlerine saygı göstermeye çalışmaktır. Roma’da, Romalılar gibi yaşayacaksınız…

TekSatır:
O zaman benim de aklıma Danimarka ile yaşanan “karikatür krizi” geliyor. Onların da bir başka dinin peygamberine saygı duymaları gerekmez mi?
Buna basın özgürlüğü diyemeyiz herhalde.

Güneş Karabuda:
Son derece gerekir ve çok da ayıp ettiler. Bırakın diğer ülkeleri, sadece Danimarka’da on binlerce Müslüman yaşıyor. Bunun adı saygısızlıktır, aptallık, kültürsüzlük ve önyargıdır. Yan yana olmalarına rağmen Danimarka, İsveç’ten çok ayrılır. 2. Dünya Savaşı sırasında Almanların işgal etmediği tek İskandinav ülkesi İsveç olmuş. Darbe yememiş bir ülke olarak kalmış.

TekSatır:
Yahudi yoktu herhalde?

Güneş Karabuda:
Olmaz olur mu? En büyük gazetenin ve kitapevinin sahipleri eski bir Alman Yahudisi ailedir.

TekSatır:
Biz bol gürültü yapıyor, bağırıyor, çağırıyoruz ama sonra hafıza kaybına uğruyoruz galiba. İşte eski Danimarka Başbakanı Sayın Rasmussen, NATO Genel Sekreterliği koltuğuna bir güzel oturdu.

Güneş Karabuda:
Türkiye çok sesli bir ülke... Dramatik sopranolara kadar her türlü ses var bizde.

TekSatır:
Gazeteci eşiniz Sayın Barbro Karabuda’nın Kürt sorunu hakkında yazdığı bir kitap var: “Fırat’ın Doğusunda”. Aslında O’na sorabilmek isterdim ama burada değil. Bu kitabı niçin yazdı?

Güneş Karabuda:
Nilgün hanım, gazeteciler olarak 1960’ların sonunda babanızın da aktif gazeteciliği yıllarında, İsmet Paşa, Turan Güneş, Turhan Feyzioğlu, Cemil Sait Barlas gibi devlet adamı ve siyasilerle çok yakın ilişkilerimiz vardı. Onlarla yaptığımız sohbetler sırasında Kürtlere yönelik bir çalışma yapılması da konuşulurdu.
“Fırat’ın Doğusunda” politik değil, etnografik nitelikte bir kitaptır. Kürtler kimdir, nereden gelmişlerdir, nasıl yaşarlar gibi soruların cevabını verir. Bütün Anadolu’yu dolaştıktan sonra yazılmış olan belgesel nitelikte bir yapıttır.
Tabii o kitap yüzünden başımıza gelmedik kalmadı. Bir yıl önce bile, 2008’de torunlarımızla Antalya’ya gittik. Havaalanında durdurdular. Bana “Siz Türkiye’ye girebilirsiniz ama eşiniz giremez” demezler mi? Hepimiz öylece kalakaldık; torunlar ne olup, bittiğini anlamıyor, şaşkın, şaşkın bakarlar.
Eşim 73 yaşında...
“Hakkınızda, 1976’da konulmuş bir mahkeme kararı var; Ankara’ya gidip, sildirmeniz lazım” dediler. Sevgili arkadaşım avukat Şevket Çizmeli sayesinde halledildi de Türkiye’ye girip, çıkabildik.

TekSatır:
Eşinizin sizin üzerinizdeki olumlu etkisini hissetmemek imkansız. Sizin dünyanızdaki kadınlar hep bilinçli ve güçlü kadınlar olmuş; annenizden başlayarak. Atatürk devrimlerini benimseyen bir ailede yetişmişsiniz.
Hangi erkekler güçlü kadınları tercih eder?

Güneş Karabuda:
Kafası biraz işleyen, o kadından kompleksi olmadan öğrenecek bir şeyleri olanlar…
Biz İstanbul’da evlendiğimizde ben 20, Barbro’da 19 yaşındaydık. Beraber büyüdük. Hayatımız %99 birlikte geçti. Her şeyi konuşabileceğim tek insandır.

TekSatır:
Gezip, gördüğünüz ülkeler arasında Kuzey Kore de var. Nükleer denemeleriyle gündemden düşmeyen bir ülke... Üstelik 1950’lerde biz de taa oralara kadar gidip Amerika adına savaştık... Nasıl bir yer?

Güneş Karabuda:
Kuzey Kore çok enteresandır. 2 defa gittim; nasıl izin alıp da gidebildim, ben de bilmiyorum. Turistin t’si yok; gazetecilere de kapalı bir ülke. Nereye geldiğimi anlayamadım; klostrofobik bir yer; insanlar belli ki korku içinde, herkes, herkesi şüpheli gözlerle süzüyor, alçak sesle konuşuyor. Konuşulanları dinledikleri için, dış mekânlara çıkıp, konuşuyorsunuz. Sanki bir korku filmindeyiz.

TekSatır:
Bizde de buna “telekulak” denir…
Büyük cesaret doğrusu oraya gitmek; dönemeyebilirdiniz…

Güneş Karabuda:
Öyle tabii. Bu anlattıklarım 20 yıl öncesi ama oralarda değişen pek bir şey yok. Kim Sun İl gitti; Kim Cong İl geldi! Sözde komünist ülke: Adam öldü, yerine oğlu geçti! Veliaht sanki!
Yanımızda 2 sözde rehber, aslında sivil polis, dolaşıyoruz. Yürürken, karşıdan gelen bir Koreli adamla konuşmak istedim. Ne de olsa gazeteciyiz; meraklıyız. Yolunu kesip “merhaba” dedim ve elini sıktım. Adam da korkarak elimi sıktı ve ufacık bir sesle “merhaba” karşılığını verdi. Yanımdaki 2 rehber aniden yanımda bitiverdiler ve “niye durdurdunuz onu, tanıyor musunuz, nereden” diye sormazlar mı? Az daha espri yapıp, Nişantaşı’ndan diyecektim ki aman Güneş dikkatli konuş deyip “tanımıyorum, hatırını soracaktım” diye cevap verdim. “Olur mu, durup, dururken hatır sorulur mu; burada öyle şeyler olmaz; devam edelim; parktaki Çin ördeklerini kaçırıyoruz, onları görelim” demezler mi!...
Sonradan düşündüm tabii. Şayet o yolda durdurduğum adam bana “açlıktan ölüyorum, sefalet içindeyim” deseydi bu Kuzey Kore’nin çok kötü propagandası ve belki de ikimizin de sonu olurdu.

TekSatır:
Hala kimseyi taktıkları yok ama…

Güneş Karabuda:
Robot haline gelmişler. Nükleer denemeleri sıradan vatandaş bir alkışlamasın bakalım, başına kim bilir neler gelir. Çin onları çok besledi ve bugün desteğini kesse, Kuzey Kore batar.
Kuzey ile Güney Kore’yi ayıran sınır çok enteresan geldi bana. Amerika’ya yaranmak için, bizim de binlerce askerimizin öldüğü meşhur Kore Savaşı’ndan sonra aralarında bir sınır anlaşması yapmamışlar. Bir akşam yemeğinde, o 2 rehber adamdan biri bana açıkça “Sen Türkiye’den geliyorsun. Üstelik siz de Asya ülkesi sayılırsınız. Bize karşı savaştınız. Biz size ne yaptık ki geldiniz? Buralarda ne işiniz vardı?” demişti.
Verecek cevap bulamamıştım.
Kuzey ve Güney arasına bir çizgi çizmişler. Ben Kuzey’deyim; karşısı Güney Kore. Oraya gidip o sınırı çekelim dedik. 1 adımda karşıya geçiliyor, düşünün. Adam bana “Sakın ha, vururlar” dedi. Ama hangi tarafın vuracağı bir türlü anlaşılamadı.

TekSatır:
Kim vurduya gitmek bu olsa gerek...

Güneş Karabuda:
Karşıda da bir sürü silahlı Amerikan askeri görüyorsunuz. Şimdilerde bile Güney Kore’deki Amerikan üssünde 30.000 asker olduğu söyleniyor.
Neyse, karşı tarafa geçip, çekim yapmak istiyorum; 1 adım atsam Güney’deyim. Hayır efendim, yasak!
Pyongyang’dan kalkıp önce Pekin’e gidiyorsunuz; oradan Tokyo’ya ve Tokyo’dan Seul’a varıyorsunuz... Şu eziyete bakın!
Güney’e gittik; sınırdayız. Bu kez de bir Amerikalı asker yanıma yaklaştı, “Senin burada ne işin var, 3 gün önce karşı taraftaydın” dedi. “Ben gazeteciyim, film çekiyorum” diye başladım hikâyeyi bir de ona anlatmaya...
Herkes şüphe içinde…
Atom bombasını yaşamış ve Kuzey Kore ile sınırı olan Japonya özellikle nükleer denemelerden çok tedirgin. Yeni bir bombadan korkuyorlar. Hiroşima’da işlenen insanlık suçunu gören bir gazeteci olarak söylüyorum...

Dünya barışı galiba hala çok uzaklarımızda...
Aklıma gelen şu sözle bu güzel sohbetimizi noktalayalım: Ne Mutlu Türküm Diyene…

TEKSATIR adına çok teşekkürler Sayın Güneş Karabuda.