|
Güneş KARABUDA

Doğum Tarihi -
YÖNETMENLİĞİNİ YAPTIĞI BELGESEL FİLMLER
Dünya Mirası - 1999
Darphaneden İstanbul Müzesine - 1996
Tangonun Öyküsü - 1994
Turkuaz - 1990
Boğaziçi'ne Sığınanlar - 1990
KATILDIĞI FESTİVALLER VE ÖDÜLLERİ
Turkuaz - 1990 / Türkiye Yazarlar Birliği Ödülü
YAYINLANMIŞ KİTAPLARI
İndim Zaman Bahçesine / Yapı Kredi Bankası Yayınları
Latin Amerika'dan Uzakdoğu'ya dünyanın dört bir yanını arşınlamış, toplumsal-siyasal pek çok olaya tanıklık etmiş
deneyimli gazeteci ve fotoğrafçı Güneş Karabuda, bu kez belleğinin objektifini kendi geçmişine yöneltiyor: Mektebi
Sultani'den İsveç'e uzanan renkli bir yaşamdan kesitler... ... Az kalsın unutuyordum, başka bir zenginliğim daha var
tabii: Harcanmayan, yitirilmeyen ve kimsenin benden alamayacağı 'anılarım'... Moliere'in cimrisi gibi, bu anıları dolap
sürmelerinde saklayacağıma, sizlerle paylaşmak istedim!..."
Uzakların Ötesinde / İletişim Yayınevi / Tanıklıklar Dizisi
Afrika'nın Kalahari Çölü'nden Amazon ormanlarına, Karakurum Dağları'ndan Papua Yeni Gine'ye... Muhteşem doğayı
yaşamak, gizemli ormanlarda dolaşmak, yüksek zirvelere tırmanmak, Guetamala'dan Malezya'ya uzanan yeryüzü
insanlarını tanımak... Henüz hafızalardan silinmeyen önemli olaylara; Allende'nin Şili'sine, Kastro'nun Küba'sına, '68'in
Paris'ine Güneş Karabuda ile birlikte tanık olmak... İletişim Yayınları yeni dizisinde sizi çağımıza tanıklık etmiş kişilerle
tanıştırıyor.
Güneş'i kırk yıldır tanırım. Onu önce fotoğrafçı olarak tanıdım, sonra da kameraman... Bu kırk yılda Güneş şaşırtıcı bir
hızla dünyayı dolaştı, filmler yaptı. Endonezya'da bir milyon kişi öldürülürken Güneş oradaydı. Şili'de Allende öldürülürken
o oradaydı. Dofar gerillaları Arabistan'da çarpışırken Güneş gene oradaydı. Güneş'in maceraları saymakla bitmez.
Güneş kırk yıldır dünyanın her yerindeydi. Yaşar Kemal

Bu dünyaya sığamayan bir adam
Güneş Karabuda, daktiloyla bir yaşında tanıştı. Karabuda, 1973 yılında, yönetmen
Tunç Okan'la İsveç'te 'Otobüs' filminin çekiminde.
Foto muhabiri, gazeteci, belgeselci bir insan Güneş Karabuda. Afganistan'dan
Arjantin'e, Kore'den Afrika'ya kadar ayak basmadık yer, filme almadığı olay
bırakmamış. Dünyayı ha bire dolaşmış ve tam 90 belgesele imza atmış. Yenileri
sırada...
Allende iktidardayken Şili'dedir. Arabistan Yarımadası'nda burun halkasını ve
kara çarşafını atıp krala karşı ayaklanan kadın gerillalarla Dhofar'dadır. 68
ayaklanmasında Paris'te, 1 milyon kişi öldürülürken Endenozya'dadır. Cannes
plajlarında soyunup dökünen 'starlet'lerin yarı çıplak fotoğraflarını da
çekmiştir, Bolivya'da 'günah çıkarmak için kiliseye giden ordu'nun da... Onda,
'Afrika'da mutluluğun resmi' de vardır, daha ikiz kuleler kurulmadan ve de
elbette yıkılmadan önceki New York'un da... Bir alır sizi Hindistan'da Tac
Mahal'e götürür, oradan Peru'da İnkaların 'Saklı Şehir'ine... Küba'da Castro'nun
yanında, Şili'de Allende 1 milyon kişiye seslenirken kürsüde, Nobel ödülü
aldığında Neruda'nın yanındadır.
Türkiye'yi de ihmal etmez elbette. Çetin Altan ve Fikret Otyam'la birlikte
Afganistan yollarına düşmek için İstanbul'dadır, 27 Mayıs ihtilali olduğunda
Cemal Gürsel'le Alpaslan Türkeş, 'Sabık Başbakan' Menderes'in odasında otururken
objektifiyle karşılarındadır.
Bir Tuncel Kurtiz'e dönüp çekmiştir fotoğrafını, bir Türkan Şoray'a, bir Zülfü
Livaneli'ye, bir İlhan Selçuk'a, bir Kemal Tahir'e...
Daha nicelerine...
Güneş Karabuda'nın, dünyanın dört bir yanına yolculuğu İzmit'teki Memleket
Hastanesi'nden başlıyor.
"Babam oranın başhekimiydi. Bir yokuşun başındaydı hastane. Biraz kar yağdı
mı
faytonlar kapaklanır, kimse çıkamazdı. Çıkılmayan bir yere yapmışlardı
hastaneyi. Hatta bir gece yandı hastane. Babam dışarı fırladı 'Oh be sonunda
yanıyor dinine yandığımın hastanesi' dedi. Elbet arkasından koştu söndürdü."
Dokuz yaşına yatılı olarak Galatasaray Lisesi'ne 'postalanır' Güneş. Önce
Ortaköy'de okur. Ardından İstiklal Caddesi'ndeki ana binada. "12 yaşında
Beyoğlu'na çıktığımızda çarpıldık tabi. Her taraf meyhane, eğlence merkezi. O
biçim. Fakat öyle bir alıştık ki, bir daha hiç kopamadık Beyoğlu'ndan."
'Öyle bir anlatmışım ki...'
Aslında Güneş'in dünyanın dört bir yanına yaptığı yolculuğun başlangıç
noktasıdır Beyoğlu. "Artık buraları dar gelmeye başladı. Daha liseyi bitirmeden
çektim gittim Fransa'ya.
İki yıl olmamıştı ki, İsveçli bir kızla tanıştım. Yeşil gözlü. Orada film koptu.
Tanışış o tanışış. 50 yıl oldu hâlâ birlikteyiz Barbro ile. Onunla beraber
döndük Türkiye'ye. 1954'tü.
Ben öyle bir anlatmışım ki Türkiye'yi. Türkiye gibi modern bir yer yok. Herkes
şık, kadınlar Dior kıyafetle falan dolaşıyor diye... Gençlik işte ben
21'indeyim, o 19'unda. Türkiye'ye bir geldik, kadınlar çarşafla dolaşıyor,
hamallar 'Destuuur' diye üstümüze çıkıyor. Ben de şaşırdım, ulan nereye geldik,
diye. Ama baktım kız hiç ağzını açmadı, yalnızca 'İlginç bir yer' dedi. Ben de
'Tamam' dedim, 'Doğru yere doğru kızı getirmişiz'."
1954'te Beyoğlu Evlendirme Dairesi'nde bu yıl 50. yılını kutlayacakları
evliliklerine ilk adımı atarlar. Barbro gazetecidir. Güneş de önce foto
muhabirliğini ve gazeteciliği seçer meslek olarak, sonra belgeselciliği.
Kemal Öner'in anlatımıyla 'belgeselciliğin okulu' olur Güneş Karabuda.
Darbenin tam içinde
27 Mayıs darbesi sırasında Genelkurmay İstihbarat Dairesi'nde görevli yedek
subaydır.
"Dil biliyorum diye aldılar beni. Darbeyi tam içinden yaşadık. İçinden diyorum
ama hiçbir şey çaktırmadılar. Sözüm ona istihbarat dairesindeyiz. Hazırlıkları
kimse fark etmedi. Pat diye oldu darbe. 'Vay' dedim. Askerliğimin sonuna
gelmiştim. Bizim tezkere bilinmeyen bir tarihe ertelendi. Bir gün şube başkanı
Kadri albay bana 'Al kameranı Başbakanlığa koş, Cemal Paşa'yla, albay Türkeş bir
aradalar' dedi. İkisini, birkaç gündür artık 'Sabık Başbakan' diye çağrılan
Menderes'in odasında buldum. Odada ve koridorda resimlerini çektim. Bunlar,
halkın Cemal Gürsel ile Alparslan Türkeş'i bir arada gördüğü ilk fotoğraf oldu."
Askerlikten sonra eşi Barbro ile birlikte çalışmaya başlar. Artık merkezleri
Stockholm'dür. Ama sık sık Türkiye'ye de gidip gelirler.
"Yönetimi eleştiren yazılar yazıyorduk. Polis peşimize takıldı ve en aşağı 30
sene peşimizi bırakmadı. Her girişte ve çıkışta problem çıkardılar. İçeri
attılar. Uzun süre kalmadık ama her seferinde başımıza geliyordu. Daha çok da
Barbro ile uğraştılar. Halbuki kadın koskocaman bir kitap yazmış 'Türkiye İkinci
Vatanım' diye. Bu memleketi anlatan çok hoş bir kitap.
İllallah dedirttiler. Ama biliyordum ki bu ülkede başka insanlar da var. Yönetim
başka, yürekli aydınlar başka. Bu yüzden hiç kopmadım Türkiye'den. Ne kadar çok
dışarıda kaldıysam o kadar bağlandım. Yedi ayım seyahatle geçiyor. Sonra
Türkiye'ye geliyorum. Türkiye'de ne olup bittiğini izliyorum. Beyoğlu'nda geçmiş
gençliğim. Ne aldıysam, iyi tarafımı da, kötü tarafımı da Galatasaray'a
borçluyum. Benim dünyaya açılmamda Beyoğlu'nun, Galatasaray Lisesi'nin etkisi
çok oldu."
Artık dünyaya açılma zamanı gelmiştir. İlk üç belgeselini eşi Barbro ile
birlikte Anadolu'da çeker; Nuh'un Gemisi, Anadolu Uygarlıkları ve Tarihte
İstanbul... Sonra yolculuklar başlar; bir Beyrut'tadır, bir Kâbil'de.
Afganistan'a Çetin Altan ve Fikret Otyam'la birlikte gider.
"Volkswagen bir minibüsümüz vardı. İsveç'-ten Türkiye'ye geldik, arkadaşları da
alıp kara, yoluyla İran üzerinden Afganistan'a gittik.
İran'da şah dönemi. Şah'ın gizli polisi Savak takıldı peşimize. Zar zor
Afaganistan'a girdik. Orada da krallık dönemi. Çok maceralı bir yolculuktu.
Kavurucu sıcakta yol alıyoruz. Herat'la Kandahar arasında içme suyumuz bitiyor.
Daha saatlerce gidecek yolumuz var. Bir şişeden az kalmış suyu birer yudumdan
fazla içmekten utanarak birbirimize ikram ediyoruz. İçimizde hiç su içmeyen,
kendi payını da bize bırakan Çetin Altan'dı."
Kastro'dan zor soru
Afganistan'dan sonra Filipinler'e ardından Hong Kong'a gider. Suudi
Arabistan'da, Malezya'da, Tayland'da belgeseller çeker. 68 olayları sırasında
Paris'tedir ve kamerası yine sırtındadır. Kalküta'da Bir İsveçli, Vietnam
Cehennemi, Sri Lanka'da Ateşte Yürüyenler takılır kamerasına. Küba'da Kastro,
ona, Türkiye'yi kast ederek, 'Amerika'ya bu kadar körü körüne bağlı olmanız şart
mı?' diye sorar.
Allende iktidarı sırasında iki yıl Şili'de yaşar İsveç televizyonunun Latin
Amerika Temsilcisi olarak. Seçimle gelen ilk sosyalist iktidarın heyecanına
tanık olur. Allende'nin 1 milyon kişiye yaptığı o müthiş konuşmayı dinler. Artık
portre belgeselciliğine başlamıştır. Salvador Allende, Pablo Neruda, Yaşar
Kemal, Cengiz Aytmatov'a çevirmiştir kamerasını. Bu arada eşinin çektiği uzun
metrajlı filmlerin görüntü yönetmeni de Güneş Karabuda'dır.
"Güneş 50 yıldır dünyanın her yerindeydi" diyor Yaşar Kemal, "Güneş, bu dünyanın
her zaman öbür ucundaki adam, savaşların, soykırımların, zulümlerin,
işkencelerin ülkelerinde daha olaylar bitmeden yerden biter gibi bitiyordu.
Elinde şimşek gibi kamerası, kalemiyle ve sevgili eşiyle. Onu Amazon
Ormanları'na giderken ben uğurladım Arlanda Havaalanı'ndan. Dönerken de ben
karşıladım.
Oradan bana Amazon Ormanları'nın kırımının, insanlık dışı maceralarıyla
ağaçların tepelerinde biten, oralarda açan görkemli çiçeklerin maceralarını da
getirmişti. Güneş ve arkadaşları ormanların üstünde helikopterle gezerken,
bakıyor ki, 40-50 metrelik ağaçların tepelerinde açmış çiçekler. Ormanların
üstleri ulu bir çiçek ovası gibi. İşte Güneş'in bana getirdiği çiçek de bu
ağaçların tepelerinde biten çiçeklerdi. Aman, bu ağaçları çiçek veren ağaçlar
sanmayalım, tepelerde biten çiçekler ağaçların çiçekleri değil, ağaçların
tepelerinde başka tohumlardan çıkan çiçekler."
En son görüldüğü yer İstanbul
Bir yandan birçok Türk filminde görüntü yönetmenliği yapar Güneş Karabuda, diğer
yandan da kamerası sırtında dünyayı dolaşır. Bir Kuzey Kore'dedir, bir Şili'de,
bir Uruguay'da, bir Paraguay'da, bir Afrika'da. 1990'da Turkuaz belgeseli için
Türkiye'den yola çıkıp İran, Afganistan, Hindistan, Çin ve Moğolistan'a kadar
bütün İpekyolu'nu kat eder.
Sonra 'Tango'nun Öyküsü'nün peşinden Arjantin'dedir, Dünya Mirası belgeseli için
Hindistan'da, Sri Lanka'da, Kamboçya'da, Vietnam'da, Japonya'da, Zimbabve'de
Mali'de, Patagonya'da, Meksika'da, Küba'da.
En son İstanbul'da görüldü Güneş Karabuda. 50 yıllık gazetecilik, foto
muhabirliği ve belgeselcilik birikiminin ürünlerini 210 fotoğraf ve öyküleriyle
Yapı Kredi Kültür'de sergiledi. Sergi bu ay bittikten sonra da en son İsveç'e
doğru uçarken görmüşler.
Yaşar Kemal, Güneş Karabuda için "Bir ömre 90 tane, dünyanın türlü olaylarından,
maceralarından derlenmiş belgesel film nasıl sığarsa!" diyor.
Doğru ama, galiba aslında bu dünyaya sığmayan Güneş Karabuda!
Kaynak
26/04/2004
Celal BAŞLANGIÇ
www.radikal.com.tr/

GÜNEŞ’İN DÜNYASI
BİR TÜRLÜ BASTIRAMADIĞI MERAK DUYGUSUNUN PEŞİNDE KITALAR ARŞINLAYAN GÜNEŞ
KARABUDA’NIN FOTOĞRAFLARI 19 MART – 10 NİSAN TARİHLERİNDE YAPI KREDİ KÜLTÜR
MERKEZİ’NDE SERGİLENDİ.
AHU ERKIVANÇ YILDIZ
Sermet Çifter Salonu’nun kapısından girdiğinizde önce dünya haritası çarpıyor
gözünüze. "Gittiğim yerleri kırmızı raptiyelerle işaretleyince domates tarlasına
döndü" diyor Güneş Karabuda. Doğru söylüyor... Hani abartmayı seven biri
olsanız, görmediği yer kalmamış diyeceksiniz. Neyse ki ona da cevabı hazır:
"Kolay mı? Bir ömür yetmez." İnsan yaptığı işlerde bu denli ustayken hem alçak
gönüllü, hem sıradan, hem sıra dışı olmayı nasıl becerir? 1933 yılında İzmit’te
doğan, Galatasaray Lisesi’ni bitirip hukuk okumak için Paris’in yolunu tutan,
fotoğrafçılığa merak salınca öğrenimini yarıda bırakan, sonunda gönlünü
kaptırdığı "yeşil gözlü İsveçli kız"la birlikte o kıta senin bu kıta benim
arşınlayan; fotoğraf çeken, belgeseller hazırlayan, kitaplar yazan, akla hayale
gelmez maceralar yaşayan Güneş Karabuda beceriyor işte... Gine-Bissau, Mozambik,
Zimbabwe’nin bağımsızlığına kavuşmasına; Şili’de Allende iktidarına tanıklık
etti. Nice portre, nice olay, nice dram takıldı objektifine: Salvador Allende,
Küba lideri Castro, Yaşar Kemal, Pablo Neruda, Arjantin ve tango, Endonezya
katliamı, Vietnam, Cengiz Aytmatov, Kuzey Kore, Kara Kurum Dağları, Türkan Şoray...
Turkuaz, Vietnam Cehennemi, Boğaziçine Sığınanlar belgesellerinden yalnızca
birkaçı...
Anlayacağınız hepsini anlatmaya da bizim sayfalarımız yetmez...
TURKISHTiME: Yolculuk etmek ne anlama geliyor sizin için? Keşfetmek, gitmek...?
GÜNEŞ KARABUDA: Benim için yaşamakla eşanlamlı. Yolculuk etmezsem afakanlar
basar. Öyle alışıyorsunuz ki, bir yerde biraz fazla kaldınız mı hemen elleriniz,
ayaklarınız karıncalanmaya başlıyor. Bütün hayatınız öyle geçmiş; elli sene
durmadan dolaştık.
Ne zaman başladınız yolculuk etmeye?
Esasen 1955’te başladım. O gün bugündür devam; önce fotoğraf, sonra belgesel...
Çünkü eşim Barbro Karabuda da yazar yönetmen; o yazıyordu, ben kitaplarını
görüntülüyordum. Sonra ben yazmaya başladım; birçok filmi birlikte yaptık.
Herhalde 100’e yakın belgesel olmuştur.
Eşinizin çok önemli bir yeri var hayatınızda.
Her şeyi ona borçluyum. Belgesel çekmeye onun sayesinde başladım. "Sen fotoğraf
çekiyorsun, ama gel birlikte film çekelim" dedi. Televizyon yayıncılığı yeni
başlamış daha. 1961’de ilk filmimizi çektik.
Neydi o film?
İlk defa Türkiye’ye geldik. 1958 – 1960 arasında Ankara’da askerliğimi
bitirmiştim. Nuh’un gemisinin izi bulundu söylentisine istinaden 1961’de Doğu
Beyazıt’a gittik. Arada böyle söylentiler çıkardı. Bir haritacı yüzbaşı uçuş
yaparken, Ağrı Dağı’nda bir iz görmüş. Hakikaten dini kitaplardaki ölçüler
uyuyor. 100 metre boyunda, 50 metre genişliğinde. Nuh Peygamber ne kadar
hayvanat varsa çifter çifter doldurmuş içine. Onun hikayesi. Hiçbir ilmi
iddiamız yok tabii. Gittik bulduk, çektik. Oraya gitmek, insanları görmek zaten
yetti belgesele. Nuh’un gemisini bulacağımızı hiç zannetmiyordum. İsveç
Televizyonu, yani devlet televizyonu için çektik. Sadece o vardı o zamanlar;
Türkiye’de ise televizyonun T’si yoktu daha.
Sizin için büyük bir avantaj olmuş İsveç Televizyonu’nda çalışmak.
Tabii. Başında fotoğrafı biliyorduk, ama filmcilik yoktu. Her film çekişimizde,
dönüşümüzde, oturup onun montajını yapıyorduk. İsveç Televizyonu’nda çok
enteresan, emektar bir montajcı vardı. Ondan çok şey öğrendim. Adam bizim
yanlışlarımızı buluyordu. Bunlara dikkat etmen lazım diye oradan girdi, buradan
çıktı adam. Bizim için bir okul oldu. Böyle böyle öğrendik. 89. filme gelince
mükemmel oldu her şey.
Fotoğraf çekmeye nasıl başladınız?
Fransa’da. Buradan niye gittim? Merak... Dünya nasıl bir dünya? Galatasaray’da
okudum. Sonra pırr... İnsanlar nasıl yaşıyorlar, bize benziyorlar mı,
birbirlerine benziyorlar mı, gelenekleri nedir? Müthiş bir merak, ülkelerden
ziyade insanlara karşı hem de. Hep insanlar ilgilendirdi beni, hala da öyle.
Ondan sonra bütün dünyayı dolaştım.
Muhtemelen meraklı bir çocuktunuz.
Merakımdan çok şey gelmiştir başıma. İzmit’te doğdum, babam memleket
hastanesinin doktoruydu. Devamlı hastaneye giderdim, gelenlere gidenlere
bakardım. Bir gün dolaşırken yine kafamı bir yerlere sokmuşum, kolum kesildi.
Pis bir yer. Babam tetanos iğnesi yapmak lazım dedi. Tetanos iğnesi de kocaman
ve göbeğe yapılıyor. Bir kaçtım oradan, babam arkamdan fırladı. Elinde de iğne.
Ben önde, o arkada koşuyoruz, herkes bize bakıyor. Zor kaçtım. Sonunda
yakalandım ama. İğneyi de yedim.
Fotoğrafı ya da film çekmeyi birer araç olarak kullanmışsınız galiba.
Fotoğraf makinesi olmazsa gördüğünle kalırsın. O anı durdurmalısın.
Belgelemelisin. Bütün hikaye belgelemek. Başka bir iddiam da yok zaten. Güzel
fotoğrafların peşinde değilim. Serginin katalogunda şöyle tanımladım
fotoğrafçıyı: "Fotoğrafçı vardır, herkesin gördüğünü çeker; fotoğrafçı vardır,
kendi gördüğünü çeker. Kimisi çektiğine kendinden bir şeyler katar, kimisi de
fazla bulduğunu atar."
Film mi, fotoğraf mı? Hangisinde daha çok kendinizi buluyorsunuz?
İkisini de ayıramam, ama ikisini bir arada yapamam. Film çekerken, fotoğraf da
çekeyim dedim; berbat oldu. Biri zamanı durduruyor, diğeri zamanı sürdürüyor.
İkisini birden yapmaya kalkarsanız kafanız allak bullak oluyor.
Neden hep üçüncü dünya ülkeleri, hep insanlık dramlarına yöneliyor kameranız?
Neyi çekeyim? Zenginler kulübünde nasıl briç oynuyorlar, onu mu çekeyim.
Çekemem, beni ilgilendirmez. Çünkü dünyada ne denli büyük eşitsizlikler,
adaletsizlikler var. Onları görmek istedim. Genç yaşta buradan ayrılıp, İsveç’e
gittim. Türkiye’yle İsveç arasında korkunç fark vardı o zamanlar. İki tane
apayrı ülke. 40-50 sene önceden bahsediyorum. Burada hakkınız varsa hakkınızı
almak çoğu zaman zordur. Ama İsveç’te hakkınızı verirler. Adalet; ben onu
aradım. Neden böyle olmuş? Neden Hindistan’da insanlar sokaklarda yatıyor?
Kalküta’da otelde kalıyorum, akşam üzeri dolaşayım diye dışarı çıktım, bütün
sokak yatakhaneye dönmüş. İnsanların üzerinden atlayarak geçtim. Hintlilerin
çoğu aydın insanlardır. Bir adam sokak lambasının altına yatmış, sanki yatak
odası; kitap okuyor. Ne okuduğunu sordum. Nobel ödülü alan Hintli şair
Rabindranath Tagore’un kitabı...
Cevap bulabildiniz mi sorularınıza?
Dünyadaki eşitsizlik niye var bilemiyorum. Her yerde var. Devam da ediyor. 50
senede fazla bir şey de değişmedi. Ama bizim ülkemiz çok değişti. İyiye doğru
hem de. Ama dünyada bu denli ilerleme yapan ülkeler yok; Hindistan aynı, Arap
ülkeleri aynı. Zamanın hiçbir etkisi olmamış.
Nasıl bir Türkiye görüyorsunuz şimdi?
Her zaman özlemini çekiyorum ülkemin. 50 sene yurtdışında yaşamış olsam da,
kimliğim burada. Burada doğmuşum, gençliğim geçmiş. Galatasaray’a gitmişim, bir
formasyonum olmuş. İsveç’te oturuyorum; dilini, adetlerini bilirim ama ben
İsveçli değilim. Ben İsveç’te oturan bir Türküm. Geldiğin yeri unutmamalısın.
Bir yere bağlı olmak çok önemli. Kitapları bir Türk olarak, Türkler okuyacak
diye yazıyorum. Hiçbir zaman İsveççe’ye çevrilir diye düşünmedim. Çevirseniz,
İsveç’te kimse anlamaz zaten.
Farklı coğrafyaları da, beslendiğiniz kültürün bakış açısından
değerlendiriyorsunuz zaten. Öyle değil mi?
Mesela Peru’da Machu Picchu diye bir yer; 3000 metre yukarıda İnka'ların saklı
şehri. İşgalci İspanyollar 1500’ün başında gelmiş, her tarafı aramış, perişan
etmişler uygarlığı. Ama o şehri bulamamışlar. Dağların tepesinde, bir kartal
yuvası gibi. Müthiş bir şehircilik anlayışıyla kurulmuş. Karşıda koca koca
dağlar var. Dağların tepelerini bulutlar kesmiş; onu görmek insanı sarhoş
ediyor. Ama her milletten insan orayı başka türlü görüyor. Japon hemen
fotoğrafının çekilmesini istiyor; önemli olan orada olduğunu göstermek. Avrupalı
arkeolojik yönüne dikkat ediyor. Bizim Türkler de, en azından büyük kısmı,
"Manzara nefis; ne güzel rakı sofrası kurulur, şurada iki tek atılır" der
muhtemelen.
Siz ne düşündünüz?
Rakı sofrası olsa, ben de otururdum doğrusu...
Türk olduğunuzu öğrenince nasıl tepkiler veriyor insanlar?
Kimisi çok enteresan buluyor. Fransızlar çok enteresan bulur mesela. Bazıları
tanımaz bile; bazıları sorar. Latin Amerika’da ilginç bulurlar. Çünkü orada "Turco"
dedikleri, Osmanlı zamanında göçmen olarak oraya gelmiş Lübnanlı, Bosnalı
insanlar var. Arjantin eski cumhurbaşkanı Carlos Menem’i Turco diye
çağırırlardı. Bana da "Sen ne biçim Türksün" derlerdi. Ben de Türküm, ama
İstanbullu Türküm derdim. "O zaman değişir" derlerdi.
Fotoğrafçılığın, belgeselciliğin yanına bir de kitaplarınızı eklediniz.
Yazı yazmaya çok geç, ta 12 sene önce başladım. Bana ne diye böyle uzun bekledin
diye sordular. Her şeyin bir zamanı var dedim, belli bir olgunluk noktasına
ulaştığınızda bir şey diyor ki içinizden ne bekliyorsun, neden yazmıyorsun. Öyle
bir durum. Kısa, öz yazarım. Uzun uzun, insanları bayıltan, tekrarlanan
şeylerden hoşlanmıyorum. Bu benim belgeselciliğimden geliyor. Her şeyin bir
ölçüsü olmalı. Belgeselde bir kişiyi ya da olayı iki saniye göstereceksiniz. Üç
saniye gösterdiniz mi, kötü olur.
Yine de yazdıklarınızı okuyunca, onca ayrıntıyı yıllar boyu nasıl hafızanızda
tuttuğunuza şaşıyor insan.
Hafızam eskiden kuvvetliydi de, şimdi teklemeler oluyor. Şunun ismi neydi
derken, ben hanıma soruyorum, hanım bana soruyor. Ama hayatımda hiç not
tutmadım, yazarken de hiçbir nota bakmadım. Kimilerinin elinde dokümanlar olur,
benim hiç olmadı.
Belleğinize görüntü olarak mı kaydedersiniz?
Evet. Bir görüntü girerse zihnime, unutmam imkansız. İsmi unutabilirim ama
görüntüyü asla. Neyin nerede çekildiğini, hangi ülke olduğunu, hangi ülkenin
nesi olduğunu hemen tanırım. O yüzden şimdilik idare ediyoruz.
Aynı hızda yolculuk etmeyi sürdürüyor musunuz?
Ediyorum ama aynı hızda değil. Eskiden çılgınlar gibi dolaşırdık, şimdi normal
insanlar gibi dolaşıyoruz.
Kaynak
Ahu ERKIVANÇ YILDIZ
www.turkishtime.org
|