Doğum Tarihi - 1950, Adana
Ölüm Tarihi - 15 Nisan 2007, Adana
1950 yılında, Adana’da yedi çocuklu bir ailenin en büyüğü olarak dünyaya gelen
Fethi Sabunsoy, ilkokulu bitirir bitirmez çalışmak, ailesine maddî katkıda
bulunmak zorunda kalır. Henüz 12 yaşında çırak olarak bir fotografçıda çalışmaya
başlar. 20 yaşına geldiğinde çalıştığı stüdyoda her tür fotografı çekebilecek
duruma gelir; ama yaptığı işten tatmin olmaz. Kendi deyimiyle “sanat fotografı
çekmenin” yollarını arar, dokuz yıl sonra “piyasa fotografçılığı hayatı”na son
verir, 1979 yılında Çukurova Üniversitesi’ne fotografçı ve kameraman olarak
girer. Bu arada, Sabunsoy “sanat fotografı” çekmeye başlamış, karma sergilere
katılmış ve ödüller almıştır. Hep siyah beyaz fotograf çeker, kısa süren renkli
çalışmaları dışında, siyah beyaz aşığı olarak kalır. Adana Fotoğraf Amatörleri
Derneği’ne girer ve ortak işler peşinde koşar.
Sabunsoy, üniversite ortamının tanıdığı imkânları görür, ilişkiler kurar,
kendini geliştirmeye çalışır. Ortaokulu, daha sonra liseyi dışarıdan bitirir ve
işçi kadrosunda çalıştığı üniversiteye 1992’de öğrenci olarak girer:
Üniversitede hem işçi, yani profesyonel fotoğrafçı ve kameraman, hem de Resim
Bölümü Grafik Ana Sanat Dalı’nda öğrencidir artık. 1996 yılında mezun olduğunda
dört yıllık üniversite hayatının ona pek bir katkıda bulunmadığını, hattâ her
defasında sabırsızlıkla beklediği fotograf derslerinin bile zaman kaybı olduğunu
itiraf eder. Fotograf derslerini dinlerken, kürsüde ders veren hocalarından çok
daha fazla bildiğinin farkındadır. Bir otodidakt olarak öğrendikleri, dört
yıllık üniversite hayatından çok daha değerlidir. Mezun olduktan kısa bir süre
sonra, işçi olduğu üniversitede, fotograf dersi vermeye başlar. Haftada sekiz
saat teorik, sekiz saat da pratik ders veren Sabunsoy, aynı üniversitede, hem
işçi, hem de akademisyen olan belki de Türkiye’deki tek örnektir.
Fethi Sabunsoy, biri Almanya’nın Bremen şehrinde, diğerleri Türkiye’nin değişik
şehirlerinde olmak üzere, on kadar kişisel sergi açtı, ödüller aldı,
fotografları kitaplara ve kataloglara girdi, pek çok fotografı kitap kapağı ve
takvim motifi olarak kullanıldı. “Sabunsoy” (2000) ve “Kahvehaneler” (2006)
adını taşıyan monografik iki fotograf albümü var.
Tekniği, piyasaya sürülen her şeyi denemek değil, anlatmak, aktarmak için araç
olarak gören Sabunsoy, teknik düzeyi ortaya çıkarılan işlerden hareketle test
etme taraftarıdır. Kısa süren bir dönem dışında fotograf anlayışında kararlıdır:
Yeniden kurgulamak yerine, hayatı gözleyip, onu bozmadan, ama en karmaşığı bile
görsel bir düzene sokarak parçalar koparma yanlısıdır. Fotoğraflarındaki
insanlar “Sabunsoy’un İnsanları”dır: Bu insanlar nerede ve ne zaman olursa
olsunlar objektife yumuşak bakarlar. Bu da fotografçının insanlarla ilişki kurma
ustalığının kanıtıdır. Fotograflarındaki insanlar, sadece fotografik obje
değildir. Fotograflarını izleyen insanlar, kare içindeki bu insanların
Sabunsoy’un arkadaşı olduğu izlenimine kapılır: “Sabunsoy’un insanları”
Sabunsoy’a çok yakındır.
Fethi Sabunsoy’u, ağır bir hastalık nedeniyle, 15 Nisan 2007’de yitirdik. Fethi
Sabunsoy, usta ve önemli bir fotografçıydı. Bir kişinin ülkemiz fotograf
ortamında “usta” ve “önemli” sayılabilmesi için, onun ülke dışında yaşayan
“yabancı” bir fotografçı ya da ülke dışından önemine dikkat çekilen bir
fotografçı olması gerekmez. İnsan çoğu zaman yakınında olanların önemini,
değerini ölçemez. Ama sorun sadece bununla da sınırlı değil: Uzunluğun,
ağırlığın vb. ölçüsü biliniyor. Kültür dünyasındaki ölçü birimi ise günlük
hayatımızdan her geçen gün daha çok çekilen felsefi ve teorik bakıştır. Bir şeyi
değerlendirebilmek için, önce onu anlamak, anlayabilmek; bir şeyi anlayabilmek
için istediğinden bağımsız, felsefi, teorik, ideolojik ve siyasî bir temel
gereklidir. Bu büyük eksikliğin bedelini, bu ülke kültür ortamında ister
üreterek ister izleyerek yer alan herkes, daha uzun bir süre ödeyecek. Fethi
Sabunsoy da ödüyor: 12 yaşından ölümüne dek biriktirdiği fotograf tecrübesine ve
hayatı boyunca verdiği ürünlere sahip çıkıp bunları kültür ortamına ve gelecek
kuşaklara kazandıracak bir kurum hâlâ yok ortalıkta.
Yönetmenliğini Yaptığı Belgesel Filmler
Yaşamak İçin - 2004 .... Belgesel, 00:30:00
Fethi Sabunsoy
Her önemsemenin içinde bir abartının saklı olduğu ya da önemsemenin abartıya her
an müsaade edeceği, üzerinden hızla geçilmemesi gereken bir tespittir. Ancak bu
kısa tanıtım yazısında bundan olabildiğince kaçınacak, sadece ilginç bir hayata
dikkat çekeceğiz.
Okulun toplumsal rolünden ve hümanist (bir dünya vatandaşı olabilmek için
olmazsa olmaz olan temel hümanist eğitim) sorumluluklarından uzaklaştığı, belli
bir işi yapabilmek için zorunlu koşulan ehliyetname dağıtmakla sınırlı olduğu,
yani hayatımızın her alanına sızdığı özellikle bu dönemde, sayıları gittikçe
azalanlar aslında otodidaktlardır. Fotografın en büyüklerinin hemen hepsinin
otodidakt olmaları, sadece bir tesadüf olarak geçiştirilmemelidir. Benzer
durumlara fotograf dışında da rastlarız. Otodidaktlar, belki sadece bu
özellikleriyle bile özel bir ilgiyi hak eder.
1950 yılında, Adana’da yedi çocuklu bir ailenin en büyüğü olarak dünyaya gelen
Fethi Sabunsoy, ilkokulu bitirir bitirmez çalışmak, ailesine maddî katkıda
bulunmak zorunda kalır. Henüz 12 yaşında çırak olarak bir fotografçıda çalışmaya
başlar. 20 yaşına geldiğinde çalıştığı stüdyoda her tür fotografı çekebilecek
duruma gelir; ama yaptığı işten tatmin olmaz. Kendi deyimiyle “sanat fotografı
çekmenin” yollarını arar, dokuz yıl sonra “piyasa fotografçılığı hayatı”na son
verir, 1979 yılında Çukurova Üniversitesi’ne fotografçı ve kameraman olarak
girer. Bu arada, Sabunsoy “sanat fotografı” çekmeye başlamış, karma sergilere
katılmış ve ödüller almıştır. Hep siyah beyaz fotograf çeker, kısa süren renkli
çalışmaları dışında, siyah beyaz aşığı olarak kalır. Adana Fotoğraf Amatörleri
Derneği’ne girer ve ortak işler peşinde koşar.
Sabunsoy, üniversite ortamının tanıdığı imkânları görür, ilişkiler kurar,
kendini geliştirmeye çalışır. Ortaokulu, daha sonra liseyi dışarıdan bitirir ve
işçi kadrosunda çalıştığı üniversiteye 1992’de öğrenci olarak girer:
Üniversitede hem işçi, yani profesyonel fotoğrafçı ve kameraman, hem de Resim
Bölümü Grafik Ana Sanat Dalı’nda öğrencidir artık. 1996 yılında mezun olduğunda
dört yıllık üniversite hayatının ona pek bir katkıda bulunmadığını, hattâ her
defasında sabırsızlıkla beklediği fotograf derslerinin bile zaman kaybı olduğunu
itiraf eder. Fotograf derslerini dinlerken, kürsüde ders veren hocalarından çok
daha fazla bildiğinin farkındadır. Bir otodidakt olarak öğrendikleri, dört
yıllık üniversite hayatından çok daha değerlidir. Mezun olduktan kısa bir süre
sonra, işçi olduğu üniversitede, fotograf dersi vermeye başlar. Haftada sekiz
saat teorik, sekiz saat da pratik ders veren Sabunsoy, aynı üniversitede, hem
işçi, hem de akademisyen olan belki de Türkiye’deki tek örnektir.
Fethi Sabunsoy, biri Almanya’nın Bremen şehrinde, diğerleri Türkiye’nin değişik
şehirlerinde olmak üzere, on kadar kişisel sergi açtı, ödüller aldı,
fotografları kitaplara ve kataloglara girdi, pek çok fotografı kitap kapağı ve
takvim motifi olarak kullanıldı. “Sabunsoy” (2000) ve “Kahvehaneler” (2006)
adını taşıyan monografik iki fotograf albümü var.
Tekniği, piyasaya sürülen her şeyi denemek değil, anlatmak, aktarmak için araç
olarak gören Sabunsoy, teknik düzeyi ortaya çıkarılan işlerden hareketle test
etme taraftarıdır. Kısa süren bir dönem dışında fotograf anlayışında kararlıdır:
Yeniden kurgulamak yerine, hayatı gözleyip, onu bozmadan, ama en karmaşığı bile
görsel bir düzene sokarak parçalar koparma yanlısıdır. Fotoğraflarındaki
insanlar “Sabunsoy’un İnsanları”dır: Bu insanlar nerede ve ne zaman olursa
olsunlar objektife yumuşak bakarlar. Bu da fotografçının insanlarla ilişki kurma
ustalığının kanıtıdır. Fotograflarındaki insanlar, sadece fotografik obje
değildir. Fotograflarını izleyen insanlar, kare içindeki bu insanların
Sabunsoy’un arkadaşı olduğu izlenimine kapılır: “Sabunsoy’un insanları”
Sabunsoy’a çok yakındır.
Fethi Sabunsoy’u, ağır bir hastalık nedeniyle, 15 Nisan 2007’de yitirdik. Fethi
Sabunsoy, usta ve önemli bir fotografçıydı. Bir kişinin ülkemiz fotograf
ortamında “usta” ve “önemli” sayılabilmesi için, onun ülke dışında yaşayan
“yabancı” bir fotografçı ya da ülke dışından önemine dikkat çekilen bir
fotografçı olması gerekmez. İnsan çoğu zaman yakınında olanların önemini,
değerini ölçemez. Ama sorun sadece bununla da sınırlı değil: Uzunluğun,
ağırlığın vb. ölçüsü biliniyor. Kültür dünyasındaki ölçü birimi ise günlük
hayatımızdan her geçen gün daha çok çekilen felsefi ve teorik bakıştır. Bir şeyi
değerlendirebilmek için, önce onu anlamak, anlayabilmek; bir şeyi anlayabilmek
için istediğinden bağımsız, felsefi, teorik, ideolojik ve siyasî bir temel
gereklidir. Bu büyük eksikliğin bedelini, bu ülke kültür ortamında ister
üreterek ister izleyerek yer alan herkes, daha uzun bir süre ödeyecek. Fethi
Sabunsoy da ödüyor: 12 yaşından ölümüne dek biriktirdiği fotograf tecrübesine ve
hayatı boyunca verdiği ürünlere sahip çıkıp bunları kültür ortamına ve gelecek
kuşaklara kazandıracak bir kurum hâlâ yok ortalıkta.
* Bu yazının bir bölümünü 1999’da kurucusu ve yayın yönetmeni olduğum YGS
Yayınları içinde hayat vermeye çalıştığım Portfolio dizisi için yazmıştım.,Bu
metinden bazı alıntılar Sabunsoy’un, bulunamadığım cenaze töreni sırasında bir
başkası tarafından okunmuştu. Fotograf kitaplarına özel bir önem verdiğimiz YGS
Yayınları’nda her yıl orijinal fotograflardan oluşan bir dosya yayınlamaya karar
vermiştim. 1999 yılında başlayan ve her biri birbirinden özel olmasına rağmen,
sadece dört dosyayla sınırlı kalan bu dizinin ilkini Fethi Sabunsoy’a
ayırmıştım. Fethi Sabunsoy benden 16 yaş büyüktü. Mahallelimdi. Ortak çalışmaya
1982’de başladık; ölümüne dek, içinde Almanya kişisel sergisi, Kooperative für
Fotografie üyeliği ve “Kahveler” başlıklı çalışmaları da dahil, sıralanabilecek
onlarca çalışmada verimli bir işbirliğimiz oldu.
İlker Maga
Kontrast Sayı 28, Mart-Nisan 2012
kontrastdergi.com
Fethi Hoca, Çukurova Üniversitesi’nde öğretim görevlisiydi. Okulda bir karanlık
odası vardı. Haftada birkaç gün ben de giderdim oraya, birlikte film yıkar,
baskı yapardık. Analogla çalışan birinin karanlık oda geçmişinin olmaması bana
çok büyük bir eksiklik gibi geliyor. Karanlık odanın evde olmasıysa, fotoğrafla
yaşamak demek. Fethi Hoca, “Fotoğrafa çıkarken üç kişi fazla, iki kişi az”
derdi. Çünkü konsantrasyon gerekiyor. Fotoğrafla ilgili konuşsan da, olgunlaşana
kadar projeni saklarsın, özelinde tutarsın. Filmi yıkarken, baskıyı yaparken,
neyi sunacağına karar verene kadar kimse görmez. Aslında kendin bile, fotoğraf
çıkıp onu görene kadar beklersin. Gizemli bir süreçtir bu. Aklında deklanşöre
bastığın an vardır ama oradaki ışığı yakalayabildim mi acaba diye merak edersin.
Belki de bu yüzden dijitalden aynı keyfi alamıyorum. Dijital makineyle çektiğim
fotoğrafların çoğunu hatırlamıyorum. Onları hemen görebiliyorsun, dolayısıyla
hafızana kaydetmiyorsun. Halbuki çektiğim bir filmi yıkayıp fotoğrafı görene
kadar o kare zihninde. Çıktığında da, “Buydu işte” diyorsun.
Adana’da birlikte fotoğraf çektiğimiz arkadaşlarımızla hemen her akşam iş çıkışı
bir yerde oturup fotoğraf konuşurduk. Bazen Fethi Hoca karanlık odasında yaptığı
baskıları henüz kurumadan bize gösterirdi. Bu paylaşım insana enerji veriyor.
Fotoğraf çekmeye çıkabilmek, dert edindiğin konu üzerinde çalışabilmek için o
enerji gerekiyor. Orada bu vardı. Fethi Hoca öldükten sonra bir süre fotoğraf
çekemedim. Çünkü herkesle birlikte seyahate çıkamayacağın gibi, herkesle
fotoğraf da çekemiyorsun. Her zaman tek başına da yapamıyorsun. Birbirini
iteklemen, düştüğünde kaldırman, birbirine güvenmen, yani bir tür yoldaşlık
gerekiyor.