Masumiyet Müzesi




Yapım Tarihi - 2012
Süre - 00:50:00
Format - Belgesel, Renkli, Türkçe

Yönetmen - Demet Haselçin, Pınar Yakışıklı
Yapımcı - Demet Haselçin
Görüntü Yönetmeni - Sevener
Müzik - Sarper

Masumiyet Müzesi’nin 12 yıllık hikayesi Demet Haselçin’in çektiği Masumiyet
Müzesi belgeseli, bize edebiyat tarihinin en önemli projelerinden birinin nasıl
yavaş yavaş ortaya çıktığını anlatıyor. Orhan Pamuk’un 12 yıllık çabasına
neredeyse birebir tanıklık eden belgesel sadece Masumiyet Müzesi’nin kuruluş
hikayesi değil, kararlılık ve yaratıcılık üzerine tarihi bir hikayenin de filmi.


Antalya 49. Altın Portakal Film Festivali, Belgesel Film Yarışması, Finalist. 2012


Masumiyet Müzesi'nin 12 yıllık hikayesi 10 Mayıs 2012 Perşembe akşamı saat
21:15'de Trt Türk ekranlarında...

Demet Haselçin'in çektiği Masumiyet Müzesi belgeseli, bize edebiyat tarihinin en
önemli projelerinden birinin nasıl yavaş yavaş ortaya çıktığını anlatıyor. Orhan
Pamuk'un 12 yıllık çabasına neredeyse birebir tanıklık eden belgesel sadece
Masumiyet Müzesi'nin kuruluş hikayesi değil, kararlılık ve yaratıcılık üzerine
tarihi bir hikayenin de filmi. Orhan Pamuk'un bu 12 yıllık kişisel öyküsünden de
izler taşıyor. Demet Haselçin'in kamerası zanaatkarlar, çağdaş sanatçılar,
müzecilerin edebi bir hayali gerçeğe dönüştürme çabasını kaydediyor. Masumiyet
Müzesi'nin yapımında rol alan mimarlar, ustalar, sanatçılar neler yaptıklarını
anlatıyor.
Yapımcı ve yönetmen Demet Haselçin. İkinci yönetmen Pınar Yakışıklı,
görüntü yönetmeni Sevener. Müzikler Sarper.






'Burası, mütevazı bir İstanbul müzesi'

Orhan Pamuk ’un Masumiyet Müzesi’nin kuruluşuna 12 yıl boyunca tanıklık eden
‘Masumiyet Müzesi Belgeseli’ tamamlandı. 60 dakikalık belgesel, ilk kez bu akşam
20.15’te TRT Türk’te izleyiciyle buluşacak. Orhan Pamuk ve TRT Genel Müdürü
İbrahim Şahin’in katılımıyla gerçekleşecek gala canlı yayınının ardından
program, belgeselin gösterimiyle devam edecek. Belgesel, müzenin oluşturulma
sürecini, binanın eski halinden, temel atmadan başlayarak, bütün inşaat
aşamalarını, atölye çalışmalarını, objelerin yerleştirilmesine kadar tüm
aşamaları içeriyor. Orhan Pamuk ’un, her aşamasında başında durduğu, müzenin
yavaş yavaş oluşmasını yıl yıl kameraya anlattığı Masumiyet Müzesi Belgeseli’ni
bir de yapımcısı ve yönetmeni olan Demet Haselçin’den dinleyelim dedik...

Bu, Orhan Pamuk ile ikinci çalışmanız, değil mi?
Evet, daha önce ‘Benim Adım Kırmızı’ romanından yola çıkarak bir minyatür
belgeseli yapmıştık. Yapılan işi herhalde iyi buldu ki Masumiyet Müzesi
belgeselini de bana teklif etti Orhan Bey. Telefonla konuşurken, proje için
‘Değişik’ dedi, ‘Yapılmayan bir şey’ dedi. Çok heyecanlandım.

Belgesel için 1999’un sonlarından itibaren çalışıyorsunuz, değil mi?
Evet, o zaman roman fikri tasarı olarak vardı, yazmaya henüz başlamamıştı. 2000
yılının kasım ayında da çekimlere başladık. 12 yıldır çalışıyoruz. Ve bildiğim
kadarıyla Türkiye ’de buna benzer bir çalışma da yok. Normalde bu kadar uzun
süreyi kapsayan bir konuyu takip pek mümkün olmaz. Belki bu işin doğasından
kaynaklanan bir şeydir. Müze yapmak çok zor bir süreç. Benim işim de ona bağlı
olduğu için süreç uzadı. Müzenin yapılış aşamalarını tek tek çektiğim için
sonuca ulaşmak epey uzun sürdü diyebilirim.

Hangi sıklıkla gidip geldiniz binaya peki?
İlk zamanlar inşaat başladığında yani 2000’de çok sık gittim. 2002’ye kadar on
beş günde bir ziyaret ettim. 2002’den sonra ise belgesel bir kesintiye uğradı
çünkü müzede işler durmuştu. Benim takip edeceğim yeni bir gelişme yoktu. Orhan
Bey de zaten yurtdışında yaşamaya başlamıştı.

Görüntülerde sonra 2010’a atlıyoruz...
Evet, 2010’da Orhan Pamuk ’un müze ile ilgili çalışmaları yeniden başlattığını
öğrendim, bir e-mail yazdım eski çekimleri hatırlatmak için. Aradı hemen. Geçen
zamanda izimi kaybetmiş, TRT ’den ayrıldığımı düşünmüş. Kaldığımız yerden devam
ettik sonra...

Peki, ‘Bu iş acaba bitmeyecek mi?’ dediğiniz bir noktaya geldiniz mi hiç?
Bu kadar uzun süreli bir iş söz konusu olunca geldim tabii. Başıma bir şey gelir
diye bitiremeyeceğimi düşündüğüm zamanlar oldu. Ne olur ne olmaz diye çekim
bantlarını sağlam bir yere sakladım, Orhan Bey’e de bilgi verdim... Önlemimi
almıştım yani belgeselin her türlü bitmesi için.

Çekimlerde sizi en zorlayan neydi?
60 metrekare taban alanı olan, üç katlı, üç cepheli küçük bir binaydı bizim
çekim alanımız. Çok küçük mekânlarda çalışıyorduk ve çok fazla çalışan vardı.
Haliyle hep ayakaltında dolaşıyormuşuz gibi hissediyorduk, onların işine engel
olmak istemiyorduk. Tabii sıkılıyorlardı, kamera olunca rahat hareket
edemiyorlardı. İnsanların çalışmaları sanki kesintiye uğrayacakmış gibi
oluyordu. Bunun verdiği bir sıkıntı vardı.

Komik bir anınız var mı?
Ustalara buranın ne olacağını bilip bilmediklerini soruyordum, onlar da “Bir abi
var, yazar. Buraya bu kadar para dökülür mü? Yazık. Gidip gıcır gıcır bir yer
alsaydı” diyorlardı. Bir de etrafta meşhur birini arıyorlardı. Diziye mi
dönüşecek, kim geliyor meşhurlardan diye soruyorlardı.

Bir yabancı genç görüyoruz belgeselde, “Masumiyet Müzesi romanını bitirdikten
sonra fark ettim ki kitaptaki karakterleri ve bu binayı kendi arkadaşlarımdan ve
onların evinden daha iyi tanıyorum. Dolayısıyla kurgu olduğunu bilsem bile bu
binayı görmek bana gerçek hayatımın gerçekliğinden daha farklı ve daha derin bir
gerçeklik sundu” diyor.
Evet, ilginçti o. Bir gün çekime gittik. Karşı apartmanın merdivenlerine oturmuş
üç kişi... Biri Avustralya ’da, diğeri Amerika ’da yaşayan iki Türk. Bir de işte
o İngiliz delikanlı vardı. Kendi aralarında romanı tartışıyorlardı. Daha müze
inşaat halindeyken, insanların böyle bir şey yapması çok ilginç değil mi sizce
de? Onlar kitabı okumuşlar ve kitabın arkasındaki haritaya göre adresi
bulmuşlar. Büyük bir merak içinde oturmuş, edebi bir tartışma yapıyorlardı.

‘Burası, Kenan Basmacı’nın müzesi’
Belgeselde kitaptan alıntılar var, ayrıca Orhan Pamuk ’un el yazılarını,
notlarını görüyoruz.
İkinci yönetmen Pınar Yakışıklı- “Aslında burası, Kenan Basmacı’nın müzesi.
Zaten kitapta da en sonlara doğru Orhan Pamuk ’a bu müze fikrinden bahsediyor,
“Kim yazabilir bunu benim için?” diyor. Sonra da bu kişinin Orhan Pamuk
olacağını ifade ediyor. Buradan yola çıkarak Kemal de kurgumuzda olmalıydı diye
düşündüm. Biz onu nasıl canlandırmalıydık, görünmeli mi olmalı mı diye
düşünürken, kitaptaki metinlerden yola çıktık. Kemal’in sesleri alıntılarla
sunuldu. Hem Orhan Pamuk hem Kemal anlatıyor. Bu şekilde eklerle belgeseli
tamamladık.”

Orhan Pamuk’un Masumiyet Günlüğü
20 Kasım 2000- “Bu binayı (Brükner Apartmanı’nı) alalı 1.5 yıl oldu. Hikâye
zaten kafamda bina ile bütünleşti”.
23 Temmuz 2002- “Masumiyet Müzemiz için binanın içini yıkmaya başladık. Bu arada
ben de romanı 4.5 yıldır ayrıntılarını düşündüğüm için şimdiye kadarki bütün
romanlarımdan daha hızla ve eğlenerek yazıyorum.”
7 Mayıs 2010- “Bir yandan binada mimari çalışma sürerken, bir yandan da biz
atölye diyebileceğim bu dairede kutuların içine benim neredeyse 10 yıldır
biriktirdiğim eşyaları yavaş yavaş yerleştiriyoruz. (…) Bin türlü şey kafamızda
tıpkı bir ressamın resim yapması gibi. ”
24 Temmuz 2010- “ Masumiyet Müzesi , mütevazı bir İstanbul müzesi. Hatta
Türklerin günlük hayatının 60 ve 70’lerde kullandıkları eşyaların müzesi olma
iddiası taşıyor.”
30 Haziran 2011- “Amacımız bir roman okurunun roman okurken hissettiği şeyleri
bu sefer görsel olarak (müzedeki) eşyalara bakarken eşyalar üzerinden
hatırlamak.”
9 Eylül 2011- “Son 4 aydır her gün bu müzenin içindeydim. Her şeyiyle
ilgilendim. Müzede parkenin üstüne bir şey damlasa hemen eğilip, siliyordum.
Halbuki kendi evimde silmiyordum. Müzeye bu kadar Özen gösteriyorum. Masumiyet
Müzesi ’nin ikinci katında bir masam vardı, her şeyi, herkesi görüyordum. Ve
sanki sanat üreten bir geminin kaptanı gibi hissediyordum”.

10/05/2012
radikal.com.tr





“Orhan bey, başıma bir şey gelirse kayıtlar şurada...”

Orhan Pamuk’un romanı ile aynı adı taşıyan Masumiyet Müzesi’nin bir de belgeseli
var. Çekimleri 1999’da herkesten Gizli biçimde başlayan bu filmin yönetmeni
Demet Haselçin

Sizinle çok Gizli, çok önemli bir şey görüşmek istiyorum.” Size telefonda biri
böyle bir şey söylese heyecanlanmaz mısınız? Peki ya bunu söyleyen ses bir de
Orhan Pamuk’a aitse? Tabii ki Demet Haselçin de heyecanlanmış. Üstelik bu
heyecan öyle çabucak gelip geçecek türden de değil. Bugünlerde biraz boyut
değiştirmiş olarak da olsa yaklaşık 13 yıldır sürüyor. Orhan Pamuk o telefondan
sonra yaptıkları görüşmede Haselçin’den bir belgesel çekmesini istiyor.
“Masumiyet Müzesi” adlı romanının kahramanlarından Kemal’in, büyük aşkı Füsun’un
özel eşyalarından oluşturduğu koleksiyonunu sergileyeceği müzenin belgeselini...
O zamanlar kimselerin duymasını istemediği bu çalışmayı daha önce “Benim Adım
Kırmızı”dan yola çıkarak hazırladığı belgeselin yapımcı-yönetmeni olan
Haselçin’e emanet ediyor. Brukner Apartmanı’nın “Masumiyet Müzesi”ne dönüşme
öyküsüne adım adım tanıklık ediyor Haselçin. Yazarın güvenini boşa çıkarmıyor ve
kimselere bahsetmiyor bu projeden. Bir iş ilişkisinden öte bir çeşit sırdaşlık
gelişiyor aralarında. Romanla aynı zamanda açılması planlanan müzenin bitmesi
yıllar alıyor. Kitap 2008’de yayımlanmasına rağmen içinde birbirinden ilginç
objeler bulunduran müze dün açıldı. Haselçin’le açılışından bir gün önce müzede
bir araya gelip kendisi de başlı başına bir belgesel konusu olan müzenin
belgeselinin çekilme hikayesini dinledik. Haselçin- “Belgeseli 10 Mayıs’ta,
21.45’te TRT Türk’te izleyebileceksiniz. Öncesinde canlı yayınlanacak bir
tanıtım kokteyli olacak. Orhan bey de gelip burada bir konuşma yapacak. TRT
Türk’ün kuruluşunun üçüncü yılını bu belgeselle kutlamış olacağız.”

Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi haline dönüşen Brukner Apartmanı’nın önünde...

* Orhan beyle nasıl tanıştınız?

“Benim Adım Kırmızı” adlı romanını okudum ve Orhan beye telefon açtım-
“Minyatürlere hiç ilgisi olmayan birinde bile şiddetle onları görme isteği
uyanıyor romanı okurken. Ben bunları göstererek, romanı da işin içine katarak
bir belgesel çekmek istiyorum” dedim. “Hemen gelin görüşelim” dedi.

* O belgesel çok daha kısa sürede çekildi değil mi?

İki-üç ayda tamamladık onu. Adı da “Aklı Gözü Gözün Şenliği” oldu, “Bir romanın
odağında Osmanlı resmi” diye bir alt başlık koyduk.

* Sonra görüşmeye devam ettiniz mi?

Belgesel yayımlandıktan sonra teşekkür etti. Sonra birkaç toplantıda
karşılaştık, bir program için de küçük bir çekim yaptık.

* Ve sonra bir gün bir telefon geldi...

1999’da, günün birinde bir telefon geldi- “Demet hanım, Orhan Pamuk ben”. Zaten
sesinden hemen tanıdım. “Sizinle çok Gizli, çok önemli bir şey görüşmek
istiyorum” dedi. Ne olduğunu söylemedi. Cihangir’de daha önceki belgeseli
çekerken günlerce çalıştığımız evine gittim. Muhteşem bir manzarası olan bir
yazıhane burası... Havadan sudan sohbet ettik önce. Mutfağa girdi, kahve yaptı,
ben de ona yardım ettim. Sonra karşılıklı oturduk. Kırmızı berjer koltuk vardı,
hiç unutmuyorum. “Böyle böyle bir roman tasarlıyorum” diye anlattı. Aşk romanı
olduğunu duyunca bayıldım tabii. Ucuz romanlarını sevmem ama iyi bir
edebiyatçının elinden çıkan iyi bir aşk romanının tadına da doyulmaz. Romanı
anlattı ve “Bir bina satın aldım, onu da romanla paralel, eşi benzeri olmayan
bir şey yapmak istiyorum, müze bile değil belki,..” dedi. Benden de bunun
belgeselini çekmemi istedi. “Lütfen bunu kimseye anlatmayın, size çok
güveniyorum. Medyadan başkalarına anlatırsam anında ortaya çıkar halbuki bu çok
uzun vadeli bir proje” dedi. Ben de ona o sözü verdim.

* Hiçkimseye anlatmadınız mı?

En yakınlarıma bile anlatmadım. Çok büyük saygı duyuyordum onun yaptığı her
şeye. Bunu gizlemek istemesinin de çok mantıklı nedenleri vardı.


“Abla, inşaatın neyini çekiyorsun?’ diyorlardı”

* Müzenin size ilk anlattığı haliyle şimdi ortaya çıkan hali arasında çok fark
var mı?

Orhan bey en başından beri ne istediğini biliyordu. Mimar olduğu için de yapıyı
nasıl kuracağını çok iyi biliyordu. Hayalinde her şeyi canlandırmıştı ama küçük,
teknik çözümler gerekiyordu.

* Ne sıklıkla yaptınız çekimleri?

En önemli kısmı binanın eski halini tespitiydi. Çünkü onun geri dönüşü yok.
Binanın içi tamamen boşaltılıyor, iç cephesi değişiyor, boyanıyor. Bir kere
çekilecek bir şey. İnşaatın her aşamasını iki-üç haftada bir giderek
kaydediyordum. İnşaatta çalışanlar “Abla inşaat işte, neyini çekiyorsun?”
diyorlardı. Bu çekimlerin birçoğunda Orhan bey olmuyordu ama o da büyük bir
hevesle inşaatla ilgileniyordu bu sırada. Gelip gidip kontrollerini yapıyordu.

“Asistanıma bile her şeyi tam anlatmıyordum”

* Çekimleri tamamlayamamaktan korktunuz mu?

Evet, işten ayrılabilirim, kaza geçirebilirim, hastalık, ölüm... Her şey
olabilir. Binanın ilk halini bir daha çekmenin mümkünatı yok. O yüzden o ilk
kayıtları emniyetli bir yerde sakladım. Asistanıma ve Orhan beye haber verdim,
“Başıma bir şey gelirse kasetler şurada” dedim.

* Ekibinizdekiler öğrenmesine rağmen basına hiç sızmadı ama...

Hemen haber olup patlayabilirdi ama hiç sızmadı. Herkes aynı özeni gösterdi.
Çoğu zaman zaten asistanım bile gelmiyordu, ben tek başıma yapıyordum çekimleri.
Ona bile her şeyi tam anlatmıyordum.

* Projenin bir duraklama dönemi var. Ne hissettiniz inşaat ve dolayısıyla
çekimler durunca?

İlk mimar İhsan Bilgin’le bir çekim yapmıştık 2002 sonlarında. Sonra birtakım
teknik problemler çıktı. Orhan beyin kafasındakine tam uygun olmadı yapılanlar
sanırım. İnşaat durunca gerçekten korktum. “Eyvah, bu işi artık ben
tamamlayamam” diye düşündüm. O arada ben TRT’de başka görevler üstlendim. Orhan
bey de siyasi davalarıyla uğraştı. Sonra Columbia Üniversitesi’nden hocalık
teklifi alınca zamanının büyük bir kısmını yurtdışında geçirmeye başladı. Ve
sonra Nobel...


“Belgeselde Pınar Yakışıklı (sağda) ve Fatoş Yapıcı’yla birlikte çalıştık.
TRT Türk kanal genel yayın yönetmeni Ümit Sezgin de çok destek oldu.”

“Nobel’den sonra Ünlü televizyoncularla devam etmek ister belki diye düşündüm”

* Ve “Masumiyet Müzesi” yayımlandı...

Büyük bir heyecanla hiç uyumadan okudum. Hayal ettiğimden bile güzeldi.

* Siz kitaptaki hikayenin anlatıldığı yıllarda nerede, ne yapıyordunuz?

Muğla’da ortaokulda falandım. Füsunlarınkine benzer bir ev ve aile yapımız
vardı. Türkiye’de o dönemde orta sınıf ve orta sınıf altı bütün ailelerin
evlerinde aynı eşyalar vardı. Benzer yaşardık. Giyimimiz kuşamımız,
kullandığımız eşyalar... O da benim çok hoşuma gitti. Müthiş tanıdık bir dünya
buldum, kendi geçmişime döndüm romanı okurken.

* Kitabı okuduktan sonra tekrar çekimlere başlamak için nasıl bir adım attınız?

Hemen kısacık bir mail yazdım ve elimizdeki çekimleri hatırlattım. Ertesi gün
aradı; “Demet, ben Orhan” dedi. Daha o anda devam edeceğimizi anladım. Mail ile
kısa bir cevap vereceğini zannediyordum. Çünkü artık çok meşhur, Nobelli bir
yazardı, belki bu işi başka meşhur televizyoncularla yapmak isterdi. Ama öyle
yapmadı.

* Sonra tekrar başladınız çekimlere...

Önce eski çekimleri oturup izledik birlikte. Çok beğendi. Sonra çekimlere tekrar
başladık. Çok sevinerek gördüm ki, o arada hiçbir gelişme olmamış inşaatta.
Kaldığımız yerden devam ettik. Bir yandan inşaatı, bir yandan da atölyede
objelerin tasarlanmasını kaydettik.


Müzenin çatı katı romandaki aslına uygun şekilde
Füsun’un odası olarak hazırlanmış.

“Orhan Pamuk’un romana, müzeye ilişkin altı-yedi saatlik konuşmaları var”

* Elinizde çok malzeme birikmiştir...

Yüzlerce bant söz konusu. Onların deşifresi, montaj sistemine aktarılması
gerekiyordu. O dönemde yönetmen arkadaşımız Pınar Yakışıklı devreye girdi.
Birlikte kurguyu oluşturduk. Belgeselde müzenin nasıl oluştuğunu bizzat Kemal’in
ağzından dinliyoruz. Hakan Gerçek yaptı seslendirmeleri. Orhan Pamuk’la bütün
aşamaları anlatan çok sayıda röportaj vardı elimizde. Belgeselde Orhan Pamuk’un
yanı sıra mimarların ve ekibin de röportajları yer alıyor. Ayrıca yine Kemal’in
ağzından kendi hikayeleri var. Kitaptakine benzer bir kurgu uyguladık.

* Kıyamadığınız ama atmak zorunda kaldığınız yerler oldu mu?

Orhan Pamuk’un altı-yedi saatlik edebiyata, sanata, romana, müzeye ilişkin,
birçok anekdotla süslediği, her şeyin hikayesini anlattığı konuşmaları elimizde
mevcut. Bunlara tabii hiç kıyamıyorum esasında. Üzülerek kısaltmak zorunda
kaldık. Elimizde kullanılabilecek en az 20 saatlik bir çekim var. Bu kayıtlarla
belgeselin birçok farklı versiyonu yapılabilir.
“Kafasındakinden bir milim şaşılmasını istemiyordu”

* Orhan bey müzedeki gelişmeleri nasıl izliyordu?

Kimi gün çok heyecanlı, kimi gün çok üzgün, kimi gün çok sinirli, “Ne diye bu
işe girdim, kahretsin” der gibi farklı Duygu hallerinde oluyordu. Orhan bey
kameraları çok sevmiyor, sıkılıyordu. Olabildiğince çabuk olmaya çalışıyorduk
ama o süre bile ona çok geliyordu. Bir an önce bitirelim ki
o da kendi işine dönsün istiyordu. Ondan çalınmış vakitler gibi geliyordu ona.
Daha önceki belgesele göre kamera önüne alışmıştı ama yine de rahat bir
konuşması olduğunu söyleyemem.

* Orhan beyin çok titiz olduğu söylenir...

Gerçekten çok titiz. Bir gün tavana spotlar takıldı mesela. Gelip bakıyor, mimar
da orada. “Bu olmamış, ben size beyaz demiştim” diyor. Mimar Cem Yücel de
“Tabii, siz beyaz dediniz, bu da beyaz işte” diyor. “Hayır ama bu beyazı
dememiştim” diye itiraz ediyor. Beyazın farklı bir tonu olduğunu fark edip
tavandaki bütün spotları ve bitmiş elektrik sistemini söktürüp yeniden yaptırdı.
Burada inşaat işlerinin çok zor olduğunu, hiçbir şeyin tam istediği gibi
olmadığını söylüyordu. Kafasındaki şeyden de bir milim şaşılmasını istemiyordu.
Birçok iş defalarca yeniden yapılmasına rağmen herkes çok sabırlıydı. O kızsa
da, bağırsa da, çağırsa da kimse sesini çıkarmıyordu.

* Sizin işinize müdahale etti mi?

Hiçbir şekilde müdahale etmedi. Son halini izletmedim, o da heyecan duysun
istiyorum. Yayınından önce izletirim sanırım.


Güliz Arslan
gulizarslan@gmail.com
29 Nisan 2012
Milliyet.com.tr