Yapım Tarihi - 2006
Süre - 00:20:00
Format - Belgesel, Renkli, Türkçe, Dijital-Digital
Yönetmen - Hacer Arıkan, Dilek Çolak
Senaryo - Hacer Arıkan
19 Aralık 2000 tarihinde cezaevlerine yönelik gerçekleştirilen Hayata Dönüş
Operasyonu’nda yanarak sakatlanan Hacer Arıkan’ın öyküsü.
'Karanlık'tan kamerayla çıktı
Hacer Arıkan, 'hayata döndüğünde' vücudunun yüzde 45'i yanmıştı. İki ağabeyinden
Erol, Hacer'i kurtarmaya çalışırken vurulmuş, Erdal ise 'wernicke korsakoff'a
yakalanmıştı. Üç kardeş, Bayrampaşa Cezaevi'nin 'karanlığından' çıkalı altı yıl
oldu. Yaralarını bir 'kamera'yla sardılar. Hacer, bu kamerayı kendisine, 19
Aralık'a ve onu hayatta tutan sinema sevgisine doğrulttu.
Senaryoyu Hacer yazdı. Filmin yönetmeni ve kurgucusu da Erol oldu. Ölüm Orucunda
yitirdiği ablası Lale Çolak'ı anlattığı 'Görüşeceğiz/Lale' filmiyle ödül alan
Dilek Çolak da yönetmenliği paylaştı. Ağabeyi Erdal, filmde görüntüsüyle vardı.
Hacer Arıkan, kendisine yaşama umudu veren belgesel filmine, 'Karanlıktan
Aydınlığa' adını koydu ve 16-26 Mart'taki 17. Uluslararası Ankara Film
Festivali'ne katıldı. 'Amatör Belgesel' dalında birinciliği kazandı. Arıkan'a
göre, film öykülerinin 20 dakikalık bir özetiydi ve gerçekten 'Hayata Dönüş'tü-
"19 Aralık'tan sonra yeteneklerimi yitirmiştim. Sinema, yaşama tutunmamı
sağladı. Bir şeyleri başarmanın mutluluğunu yaşıyorum."
radikal.com.tr
02/04/2006
Haber- İsmail Saymaz
İçeriden Dışarıya Dışarıdan İçeriye Hayat Akışı
Nazım Hikmet Kültür Merkezi'nde 17-31 Ekim 2006 tarihleri arasında düzenlemekte
olduğumuz "İçeriden Dışarıya Dışarıda İçeriye Hayat Akışı" isimli sergimizin
açılış etkinliği 21 Ekim 2006 Cumartesi günü yapıldı.
100 dolayında sanatçı, izleyici, Dayanışma Ağı katılımcısı ve diğer dostların
yer aldığı açılış etkinliğinde Dayanışma Ağı adına Çetin Durukanoğlu bir açılış
konuşması yaparak serginin amacını ve önemini vurguladı. Ardından bir konuşma
yapan Sait Oral Uyan (sergi katılımcısı sanatçı, Ölüm Orucu direnişçisi) sanatın
mahpuslar için önemini belirtti. Şair Ruhan Mavruk yaptığı konuşmada tecrite
karşı mücadelenin çeşitli boyutlarını dile getirirken, Seza Mis Horuz da bugün F
Tipi cezaevlerindeki insanlık dışı uygulamaları dile getirdi. Yapılan
konuşmalardan sonra sonra sergi gezildi.
Açılış etkinliğine katılanlara, hapishanenin kısıtlı koşullarında ilk kez
1980'li yıllarda yapılan Metris Pastası ile özellikle açlık grevlerinde içilen
limonata ikram edildi.
Sergide toplam 33 kişiye ait resimler, 8 kişiye ait heykeller, 6 kişiye ait kısa
filmler, 4 kişiye ait karikatürler sergileniyor ve gösterime sunuluyor. Sergide
51 kişinin 80’i aşkın eseri sergilenecektir. Sergi sırasında ayrı bir yerde
DVD'den sürekli olarak kısa filmler gösterilecektir.
Ayrıca Nazım Hikmet Kültür Merkezi'nin sinema ve toplantı salonunda:
- 17 Ekim 2006 Salı günü saat 20.00'da Dilek Çolak ve Hacer Arıkan'ın
Karanlıktan Aydınlığa filmi
- 20 Ekim 2006 Cuma günü saat 20.00'da Nezahat Gündoğan'ın Munzur Akmazsa filmi
- 24 Ekim 2006 Salı günü saat 20.00’da Canan Şenol'un Dök Asidi Haydar filmi
- 27 Ekim 2006 Cuma günü saat 20.00’da Dilek Çolak'ın Görüşeceğiz Lale filmi
gösterilecektir.
Tüm katılımcı ve dostlarımızı sergimize bekleriz.
dayanismaagi.org
26 Ekim 2006
istanbul.indymedia.org
“Merhaba, Ben Refik! Ama sizi yarın hatırlamazsam kusura bakmayın”
Gürşat Özdamar
Yıllar sonra belki bir başka film de bugünü anlatacak
Bir film, her zaman yalnızca bir film olmayabiliyor. 30 Kasım’da gösterime
girecek olan “Simurg” filminin fragmanını izlerken ilk akla gelen şey, bende bu
oldu- “Burada anlatılanlar yaşandı.”
Refik’le film kolektifinde tanıştım. Tanıştım dediğim, kendisi gibi eski
tutsaklarla yürüttüğümüz sinema çalışmalarına geliyordu. Geliyordu gelmesine ama
uzun süreli açlık grevi-ölüm orucunda kalmış olması, bu süreç boyunca başta B1
gibi vitaminleri alamamış olmasından kaynaklı olarakta diğerlerinde olduğu gibi
Refik’te de “yakın dönemli hafıza kaybı” vardı. Bu durumu ilk keşfeden
doktorların isimlerinin verildiği Wernicke-korsakoff denen bu sendrom, uzunca
bir süre adli tıp kurumu tarafından kabullenilmedi. Operasyonda kurşunlanan ve
yakılan birçok tutsağa göre, bu kimselerde görünüşte fiziksel bir hasar
bulunmaması, politikacıların ve medyanın “bunlar sapasağlam” söylemine yol açtı.
Adli tıptan alınacak rapora göre tahliye edilip edilememe durumundaki bir çok
tutsak, ki bunların büyük çoğunluğunda beynin önemli ölçüde işlevini
yapamamasından kaynaklı yaşamlarını tek başlarına sürdürecek durumda değillerdi,
devletin o dönemki cezaevi politikalarının sahiplenicisi ve sürdürücüsü olan
adli tıp kurumundan bu yönlü bir rapor alamadığı için tedavi olanaklarına
erişemedi. Devlet “hayata döndürmeye” kararlıydı.
İşte Film Kolektifi dediğimiz çalışma, 19 aralık ile birlikte yaşamları çalınmış
farklı siyasetlerden bir grup eski tutsağı, yaşama yeniden kazandırma için
sinemanın araç olarak kullanılması fikrinden yola çıkılarak başlanmış bir
çalışmaydı. Beyoğlu’nda eski bir iş hanının bir katında küçük bir odada başlayan
çalışmalara, aralarında Metin Yeğin, Hüseyin Kuzu, Dilek Çolak gibi
sinemacılarında gelerek bilgilerini ve deneyimlerini paylaştıkları bir çalışma.
İlk başlarda neden burada olduklarını anlamakta zorlanan tutsak “öğrenciler”
zamanla sinemanın kendi sorunlarını aktarmada iyi bir dil olduğunu keşfederek,
kendilerini daha da katacaklardı bu çalışmaya. Küçük senaryo yazmalar, gündelik
yaşamı kaydetmeler, belli konularda röportaj çekimleri, görüntüleri bilgisayara
atıp üzerinde düzenleme yapmalar, bu tutsakların yaşama bakışlarını da
geliştiriyordu.
Merhaba, Ben Refik! Ama sizi yarın hatırlamazsam kusura bakmayın
İşte Refik’le de burada tanıştım. Ertesi gün bir kez daha, daha ertesi gün bir
kez daha. Her sabah “Merhaba, Ben Refik” diyordu. “Ama sizi yarın hatırlamazsam
kusura bakmayın”. Her gün yeniden yeniden geliyordu dünyaya ve yine o şekilde
sessizce gidiyordu sanki. 19 Aralık’la devlet, hem geleceğini hem de geçmişini
çalmıştı bir çok kişinin.
Mesela Arıkan kardeşlerin. Erdal, Erol ve Hacer Arıkan’ın. Bacağındaki şarapnel
parçaları yüzünden aksayarak yürüyen Erol’un, diri diri ateşe atılarak vücudunun
birçok yerinde yanıklar oluşan, parmaklarını dahi kullanamayan Hacer’in ve
ikisinin de ağabeyleri Erdal’ın.
Film Kolektifi çalışmalarına da katılan Hacer Dilek Çolak ile beraber
hazırladığı, kendi yaşamını anlattığı Karanlıktan Aydınlığa filmi ile Ankara
Film Festivali’nde ödül de kazanmıştı. Ama hem yaşamında hem de bu filmde
sorduğu soruların yanıtını bulamadan, kendisini diri diri yakanlarla
hesaplaşmadan, hiç bir ödül onun acılarını dindiremeyecek- “Ben Hacer Arıkan.
Yıllar önce, 19 Aralık’ta televizyonlara düşen, Yanmış bedeni sedyede taşınan
kadın vardı ya, işte o benim. Yandım. Beni yaktılar. Beni devlet yaktı. Hayır,
ben bundan fazlasıyım. Birinin çocuğuyum, kardeşim, arkadaşım, insanım, insanım,
insanım. Beni ve insanlığı 19 Aralık’ta yaktılar.”
O gün, herkes Hacer kadar şanslı değildi! 20 cezaevinde aynı anda başlayan bu
operasyonda en az 30 tutsak öldü.
Yıllar sonra belki bir başka film de bugünü anlatacak
Yönetmen Ruhi Karadağ, “Simurg” adını verdiği filmin gösterimi için 19 Aralık’ın
yıldönümü öncesindeki bir tarihi belirlemiş. O günlerde göstererek, yıllar
öncesinin operasyonunu unutturmamayı seçmiş. Ama hayat durmuyor işte. Bu yazının
yazıldığı günlerde 50. günü ve 700 kişiyi aşan bir açlık grevi sürmekte.
Zaten birçok baskıya karşı geldikleri için cezaevlerine kapatılan tutsakların
kendi bedenlerini bir eyleme dönüştürmeleri de elbette devletçe görülmeyecek,
görülse de çarpıtılacak, atacağı adımlar da yaşatmaktan çok öldürmek için
olacaktır.
Simurg belgeselinde konuşulan kişilerden biri olan Hüseyin Gündüz de bizim
oranın çocuğu, Divriği’li. O, bir önceki dönem, 1996 yılındaki açlık grevine
katılanlardan. “İçerideki mücadeleye ve devletin sana karşı yürüttüğü
saldırılara karşı en değerli şeyimizi, canımızı ortaya koyuyoruz. Yani bu bir
çaresizlik değil bir mücadele biçimi.” diyor.
Bu seferki açlık grevinden de bir isimden söz etmek istiyorum. Tayyip Temel’den.
Kendisi ile 12 Eylül 1980 günü doğanlar ile ilgili yaptığım bir belgesel
projesinde tanıştım. 12 Eylül’ün Süren etkilerini o gün Doğan çocuklar üzerinden
anlatmayı deneyen bu film için yapılan çağrıya yanıt verenlerden biri de Tayyip
Temel olmuştu. Şimdiki açlık grevinin 12 Eylül 2012’de başlayan ilk grubunda
olan ve Sağlık durumu gittikçe kötüleşen gazeteci Tayyip Temel 12 Eylül 1980
doğumlu. Eğer somut adımlar atılmazsa doğumu da ölümü de 12 Eylül yüzünden
olacak. Zaten kendisiyle bundan 7-8 sene önce yaptığım bir görüşmede şunları
söylemişti- “Faşist darbeci ve ayrımcı zihniyet değişmediği, akan kan durmadığı
sürece, yarın başka başka filmciler gelip başka başka günlerde Doğan çocuklar
arayacaklar.”